Çıkış Yolu • 15.04.2021

Çıkış Yolu • 15.04.2021

Altyazı M.K. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan karşınızdayız. Çıkış Yolu programında bu hafta Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’le birlikteyiz. Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz ve gündemdeki sıcak başlıkları bu akşam değerlendirme imkânı bulacağız. Efendim, programımıza hoş geldiniz.

— Merhaba, hoş bulduk. Teşekkürler.

Değerli izleyenler, siz de programımıza katkı sunmak isterseniz soru ve görüşlerinizi sosyal medya hesaplarımız üzerinden, özellikle Twitter’da “Çıkış Yolu” etiketiyle yönlendirebilirsiniz. Süremiz yettiği ölçüde programımız içerisinde onlara da yer vermek isteriz. Şüphesiz hem içte hem dışta sıcak gündem başlıkları var; bir kısmı da birbiriyle ilişkili. Bütün bu sıcak başlıkları Sayın Doğu Perinçek’le konuşmaya çalışacağız. İlk etapta yaklaşık bir haftayı aşkın süredir tartışılan bir konu başlığı var: Amiraller tartışması. Ama ondan önce Ramazan ayı başladı. Efendim, ona ilişkin söyleyecekleriniz olur mu?

— Evet. Bütün izleyicilerimizin, bütün Türk milletinin ve dünya Müslümanlarının Ramazan ayını kutluyorum. İnşallah Ramazan’ın Türkiye’mize güzellikler getirmesini diliyorum. Tabii Ramazan, nefsi terbiye etmek; çıkarcılığı, açgözlülüğü ve bireyselliği dizginlemek bakımından çok önemli bir ay. O bakımdan “12 ayın sultanı” denmesi bence çok yerinde. Çünkü insan burada nefsini, biyolojik doğal taleplerini; vücudunun yemek, su içmek gibi ihtiyaçlarını kontrol altına alıyor. Bu bir eğitim ve terbiye ayı. Bu eğitimin milletimize yeni erdemler kazandırmasını diliyoruz.

Teşekkürler efendim. 14 emekli amiral, bildiriye imza attığı için başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınmış, dün gece itibarıyla da adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Soruşturmanın ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Vatan Partisi, ilk günlerde bu işin arkasında “Atlantik” izi olduğunu ifade etmişti. Bildirinin bir numaralı ismi olduğu ifade edilen Ergun Mengi’nin, yine imzacılardan Ali Yüksel’e attığı WhatsApp mesajı bugün Başsavcılık tarafından tutuklama istemiyle yazılan sevk yazısında yer aldı. Mesajda özetle şunlar var: “Harp okulu giriş şartlarından irticaya karışılmasının çıkarılması, subay alt subay kurslarında Atatürk ilke ve inkılapları dersinin çıkarılması üzerine olacaktı bu bildiri. Esas tepki Takunyalı Amirale…” Yine devamında, “Ama grupta uzlaşı çok zordu. Bu nedenle Montrö bahanesiyle, son paragraftaki mesajları veren, hedef kitle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı olmayan bir bildiri hazırlayalım. Çok haklısınız ama burada Montrö’yü araç olarak kullandık.” ifadeleri geçiyor. Neler söyleyeceksiniz?

— Evet, ben de okudum. Rezil oldular bunlar. En büyük rezillik Ergun Mengi’de. Ergun Mengi ne diyor? “Biz 104 imzacıyı kandırdık” diyor. Onları Montrö’yü araç olarak kullanarak, bir yerde de bahane ederek bu bildiriye imza attırdıklarını söylüyor. Esas amaçlarının orduyu ve hükümeti hedef almak olduğunu, Montrö’yü ise bunu kolaylaştırmak için kullandıklarını belirtiyor. Böylece amiralleri kandırdıklarını söylüyorlar. Ama Türk milletini kandıramadılar. Kandıramadıkları bir Vatan Partisi, Milli Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Tayyip Erdoğan hükümeti var. Burada hakikaten rezilce bir durum görüyoruz.

Cumhuriyet Başsavcılığı o mesajı tespit etmiş. Şimdi bu bildiriyi imzalamayanlar haklı çıktı. İmzalayan amirallerden; CFR yani Amerika’nın derin devletinin planlarına uyan, onu uygulayan birkaç kişi var. Bir de kandırılan 90 küsur imzacı amiral var. Onların düşünmesi lazım. Eğer erdemli insanlarsa ve gerçek bir Mustafa Kemal askeri iseler yapacakları tek şey var: “Biz bu bildiriden imzamızı çekiyoruz, kandırıldık” demektir. Erdemli davranış budur.

Bir de CHP, İYİ Parti, Cumhuriyet Gazetesi, Sözcü Gazetesi, Veryansın TV… Bütün bu bildirinin peşinden koşan Atlantik tayfası var. Bunların da bu aymazlıktan kurtulmaları ve yaptıkları büyük yanlışlardan dolayı Türk milletinden özür dilemeleri lazım. Çok önemli. Veryansın kendini yaktı. “Veryansın” ne demek? “Ver bana, her tarafı yakayım.” Anarşist. Bir programı, hedefi, doğru bir önderliği olmayan başıbozuk takımının düşeceği durum bu. Vatan Partisi’nden ayrılan Bedir Gültekin gibi unsurlar da bu bildiriyi destekledi. Vatan Partisi’nden ayrılanlar, CIA derin devletinin avucuna doğru yola çıkmışlardır. 50 yıllık tarih bunu gösteriyor. Amerika’nın baş düşmanı Vatan Partisi’dir; Meral Akşener de, Babacan da, Davutoğlu da hep Amerika’nın gösterdiği hedefe, yani Vatan Partisi’ne vuruyorlar.

Ergun Mengi, Amerikan derin devletiyle, yani CFR ile bağlantılı bir kurumda kilit görevde. Türkiye uzantısı olan Global İlişkiler Forumu’nda (GIF) kilit durumda olan bir emekli Tuğamiral. Kim adına kandırıyor? Amerika adına. O zincir ortaya çıktı.

Vatan Partisi, kumpas davalarında hedef alınan amirlere sahip çıkmadığı yönündeki eleştirilere ise şöyle yanıt veriyor: Bizim ölçümüz şahıslar değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türk Silahlı Kuvvetleri bugün Amerikan emperyalizminin üzerimize sürdüğü hem bölücü teröre hem de yobaz terörüne karşı aslanlar gibi savaşıyor. Biz bildirinin işlevine bakarız. Bu bildiri, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yıkıcı ve bozguncu bir faaliyettir.

Ergun Mengi, savcı karşısında “Rusya dönüşü çok yorgundum, maksadımı aşmışım” diyor. Bir de yalancılık ve dolandırıcılığın ötesinde ne yaptığını bilmeyen, kontrolsüz bir durum var. Bu itiraflar, bildiriyi imzalayanlar için çok kuvvetli bir uyarıdır. Vicdanı olan, hakikate sadakati olan hemen imzasını çekmelidir.

Foreign Policy’de Stephen Cook’un makalesi de Amerika’nın Türkiye’de hangi saflaşmayı kışkırttığını gösteren bir itiraf. Cook, hükümet ile laik milliyetçi subaylar arasında bir hesaplaşma olduğunu yazıyor. Türkiye bir vatan savaşı veriyor. Bir tarafta Amerikan emperyalizmi, diğer tarafta Türk devleti ve onun silahlı gücü var. Stephen Cook, “çelişme laiklerle hükümet arasındadır” diyerek Amerika’yı perdelemeye ve Türkiye’yi kendi içinde bir kavgaya sokmaya çalışıyor. Amerikan planını bizzat itiraf etmiş oluyor. Yani bildiriyi yazdıran, Ergun Mengi’yi kullanan ve bu emeklileri kandıran da aynı derin Amerikan devletidir. Aynı zamanda bu bildirinin yorumunu yapan da yine aynı derin Amerikan devletidir. Orada ikisi buluşuyor. Stephen Cook’un makalesi, bu bildirinin aslında amacını itiraf eden ve ortaya koyan bir makaledir. Amacına ulaştığına dair bir izleniminiz var mı peki? Ne amacı; perişan oldular. Amerika kaldırdığı taşı ayağına düşürdü; perişan oldular, rezil oldular. Amerika rezil oldu. Amerika’ya alet olan, bildiri metnini dolaştıran o yorgun şahıs da rezil oldu. Önlerine konan kâğıdı ciddi bir şekilde tahlil etmeden imzayı basanların da hakikaten üzülmeleri lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hedef alan bir tertibe alet oldukları için o imzacıların, önlerine kasketlerini koyup düşünmeleri lazım.

Ergun Mengi’nin ifadelerinin bir kısmı da yansıdı. “Bana bilgi notu hazırlamam yönünde sevdiğim komutanım Işık Biren tavsiyede bulundu” diyor. 12 Eylül’ün meşhur ismi Işık Biren. Darbeci Işık Biren’in adı çıktı birdenbire. Zaten bildiride onun da imzası var. Işık Biren, CFR ile bağlantılı ve sabıkalıdır. 12 Eylül’ün Amerikancı darbesinin simalarından biridir. Amerikan Türk Konseyi’nden ödülleri falan var; onlar küçük şeyler, ben onlara hiç bakmıyorum. 12 Eylül darbesi, Amerikan merkezli politikaları Türkiye’ye dayatan ve Türkiye’yi bugüne getiren darbedir. Onun arkasından Turgut Özal’ın dünya ekonomisiyle bütünleşme programı geldi. Türkiye’yi borca batıran, 41 yıldır uygulanıp bizi yoksullaştıran ve bugün yaşadığımız ekonomik sorunların sorumlusu olan 12 Eylül darbesinin amiri Işık Biren’dir.

12 Eylül’den sonra 24 Ocak kararları açıklandı. Başında Turgut Özal vardı; oradan bir ekonomik program uygulandı. Atatürk’ün ekonomik programı, kamu iktisadi teşekkülleri, tarıma destek akçaları, halkçı kurumlar ve ilişkiler tasfiye edildi. Üretici kambur ilan edildi ve Türkiye ekonomisi bu duruma battı. Peki, bu Turgut Özal ekonomisinin sopası neydi? İşte bu Işık Birenler. Yani Amerika’nın sopası. Amerika’nın sopası olanlar, Ergun Mengi denen şahsa o talimatı vermiş. Işık Biren, Amerika’nın sopasından aldığı talimatla insanları kandırıp imza topluyor. O Amerikan sopasının destekçileri kim? Sözcü gazetesi, Cumhuriyet gazetesi, Veryansın TV, Odatv, Vatan Partisi’nden ayrılan Atlantikçi ve bölücü tayfa. Hepsi Amerikan sopasının çeşitli cephelerdeki aletleri. CHP Genel Merkezi, Meral Akşener, İYİ Parti, Davutoğlu; yani bütün o Biden tayfası bir kere daha ortaya çıktı.

Siyasi partilerin tavrını soracaksınız ama önce bildiri hakkında konuşalım. Bildiri sahipsiz kaldı, ortada kaldı yorumları yapılıyor. Bakın, biz yargılandığımız zaman Ergenekon’da ifademde dedim ki: “Vatan Partisi’nin genel merkezinden çıkan 5.682 adet CD’nin, 26.800 sayfa evrakın hepsinin sorumluluğunu üstleniyorum.” Ben o partinin genel başkanıyım. O evrakın belki 500 sayfasını okumuşumdur ama hepsi benim dönemimde çıktığı için hepsini üstleniyorum. Ancak üzerimizde imzamız olmayan, sonradan konulmuş 4 tane CD vardı; Yaşar Büyükanıt’a suikast CD’si, Yargıtay’ı basma CD’si gibi. İnsan bir şey yaptığı zaman ona sahip çıkar, sorumluluklarını üstlenir. Bu bildiri açıklandı, sadece iki kişi sahip çıktı. İkisi de Amerika ve Atlantik ilişkileriyle meşhur kimseler: Atilla Kıyat ve Türker Ertürk. Biri eylemci Atlantikçidir, geçmişte Rauf Denktaş’ı da Vatan Partisi’ni de hedef almıştır. Diğeri de her pozisyonda Amerikancıdır. Öbür yüz kişiden hiçbiri çıkıp da “Ben bunun altına imzamı basarım, doğru yaptım” demedi.

Bu çok ilginç ve başıbozuk bir bildiri. Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının arasında bir sıra düzen, bir hiyerarşi vardır. Tuğamiral ile başlıyor Ergun Mengi; arada Oramiral Salim Dervişoğlu da var, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapmış. Ama başıbozuk. Zaten bir yerde Amerika varsa, kendi devleti içinde hiyerarşiktir ama Türkiye’yi yönlendirmek istediği zaman başıbozukluğu bir araç olarak kullanır. Disiplinli insanları araç olarak kullanamaz. Vatan Partisi disiplininde veya Türk Silahlı Kuvvetleri disiplininde olan bir insan bu bildiriye imza atmaz. Kim atar? Başıbozuklar atar.

Ergun Mengi diyor ki: “Rusya’dan gelmiştim, yorgundum, o yorgunlukla mesajı attım.” Bir sıralamaya bakıyorsun; en başta o ismi yazıyorlar. Oranın komutanı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir amirali değil, CFR ile resmi bağlantısı açık olan şahıstır. Bu, diğer imzacı amiraller için de uyarıcı ve utandırıcı bir durum. İmzalamayanları tebrik ediyorum. Vatan Partisi’nden istifa etmiş bir emekli amiral de kalkıyor “Kamuoyuna Duyuru” başlığını çıkartıyor; o da bir başıbozuk. İstifa edince disiplinden kurtuluyor, bireysel kalıyor ve her türlü tertibe alet olabiliyor. Bu büyük bir ders: Ordu disiplini yok, parti disiplini yok, millet disiplini yok; sadece başıbozukluk ve Amerika’ya alet olmak var.

Adliyedeki sorgularda emekli amirallere imzaların sıralamasında bir hiyerarşi olup olmadığı sorulmuş. Savcı çok haklı bir soru soruyor: “Sizin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden aldığınız rütbeler dışında, başka bir hiyerarşiniz mi var?” Çünkü rütbesi tuğamiral olan birisi, oramiralin önünde yer alıyor. Demek ki orada başka bir sıra düzen var, savcı da bunu tahkik ediyor.

“Yüce Türk Milleti” ifadesinin metne sonradan eklendiği ve darbe çağrışımı yaptığı tartışmaları var. Biz daha ilk günden itibaren bu bildiriyle darbe arasında bir bağlantı kurulmasını doğru bulmadık. Ancak bu bildiri, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yıkıcı ve bozguncu bir faaliyet amaçlıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, “Ben Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinde, Doğu Akdeniz’de, Libya’da, Karabağ’da savaşan bir orduyum; bu bildiri benim moralimi, azmimi kıran ve düşmana hizmet eden bir bildiridir” dedi. Ben kime güveneceğim? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tespitine mi, yoksa CFR bağlantılı, kandırılmış bir adamın peşine düşenlere mi?

Avukatları hakkımda suç duyurusunda bulunacağını söylüyor; versinler, rezil olurlar. Başlarındaki adam “Montrö’yü araç olarak kullandım, onları kandırdım” diyor. Darbe amacı falan yok bu bildiride; pipoyla, şezlongla darbe yapılmaz. Biz “Darbeci değiller ama bozguncular” dedik. Darbe tespiti yapanlar kamuoyunda inandırıcı olmadı. Vatan Partisi ve Türk Silahlı Kuvvetleri ise gerçeği, yani bu bildirinin Türk ordusunun vatan savaşına karşı bir bozgunculuk girişimi olduğunu saptadı. Bu bildiri, Türk hükümetini yıkmaya yönelik bir Amerikan projesidir. Ama “darbe” demek için hukuksal bir illiyet bağı kurmanız gerekir ki ortada böyle bir durum yok. Bildiri bozguncu ve yıkıcı da olsa, sonuçta bir fikir açıklamasıdır. Ancak o bozgunculuk, yıkıcılık bir suç tarifine giriyor mu? Bu, savcıların ve yargıçların belirleyeceği bir şey. Ancak bu bildirideki kastı değerlendirmek lazım. Birçok insan; “fikirlerimi ifade ediyorum”, “irticaya karşı çıkıyorum”, “Montreux’yü savunuyorum” gibi gerekçelerle imza attı. Yani iki durumu birbirinden ayırmak gerekir.

Amerika bağlantılı, bir tertibin içinde olan diyelim ki 5, 7 veya 8 kişi var; bunun sayısını bilmiyoruz. Bir de onun dışında kalan 80, 90, 93 kişi var; bunlar aldatılan, kandırılan kişiler. Zaten metni getirip önlerine koyan Ergun Mengi “kandırdım” diyor. “Montreux’yü falan oraya bahane, araç olarak koydum” diyor. Kurmay olanların bu kadar kolay kandırılmaması lazım. Örneğin Vatan Partisi kandırılmıyor. “Bu ne biçim kurmaylık?” diye sorarlar. Siz Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenirseniz ve gözünüz kararırsa kandırılırsınız. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Onların başkomutanı Kılıçdaroğlu, emri ondan alıyorlar” diyor. Bu değerlendirmeleri nasıl buluyorsunuz? Buna katılmıyorum; katılmadığım gibi bu ifade yanlıştır. İşin gerçeğini görenler, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi, bunun arkasında ABD olduğunu tespit eder. Bildiri, “düşmana hizmet ediyorlar” diyerek ve savaştığı yerleri tek tek sayarak, açıkça ABD demese de kökünde Atlantik sisteminin veya ABD’nin derin devletinin olduğunu işaret ediyor. Vatan Partisi ise bunu açıkça söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı’ndan da bu gerçeğe uygun, arkadaki kuvveti saptayan bir ifade beklenir.

Şimdi bu bildirinin arkasında Kılıçdaroğlu yok. Kılıçdaroğlu da bu bildirinin kuyruğuna takılmış; kandırıldığı ya da Biden’ın planlarında yer aldığı için destekliyor. Kılıçdaroğlu’nun “diktatör, zorba, tek adam, şahsım hükümeti” gibi ifadeleriyle bu bildiriyi yan yana koyabilir miyiz? Evet, yan yana. Bu bildiriyle Amerika, İYİ Parti yönetimi ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi hepsi yan yana. İYİ Parti bildiriye “zevkzeklik” ifadesiyle karşı çıktı. Sayın Meral Akşener’in o ifadesi de bir örtüdür. Vatan Partisi “zevzeklik, boşboğazlık” diyor mu? Hayır, o hafife alan bir tutumdur. Bildirinin arkasında bir Amerika, bir plan ve tertip olduğunu gizlemek için “boşboğazlık” diyorlar. Başdanışman Aytun Çıray, “İlk gece ben imzamı atarım” diye açıklama yaptı. Sayın Çıray’ın oturup, kendi yanlış tespitinin nereden kaynaklandığını değerlendirmesi lazım. Akşener’in başdanışmanı hâlâ o görevde, ona lüzum yok. “Zevzeklik” demesi, Akşener’in ne kadar hafif bir tavır içinde olduğunu gösteriyor. Bu bildiri zevzeklik mi, boşboğazlık mı? Sanki bildiriye bir tavır alıyormuş gibi, onu küçümsüyormuş gibi bir perde var orada. Aynı şeyi 15-16 Temmuz’da da yaptı. Önce ortadan kayboldu, sonra çıktı “FETÖ’ye karşıyım” dedi. Hâlbuki 15-16 Temmuz’dan kısa süre önce “Başbakan olacağım” diyordu. Evet, öyle mitinglerde yaptığı konuşmalar var.

Geçen hafta çıkış yolunun İstanbul olduğunu konuşmuştuk. Bu imzacılardan Cem Gürdeniz’in Aydınlık gazetesinden ayrılış sürecine ilişkin Rahmi Koç etkisinden bahsetmiştiniz. Burada Rahmi Koç’u dillendirmenizin amacı bir sıkıştırma mı? Yok efendim, değil; ancak işin gerçeğini bilelim. Rahmi Koç ekonomik olarak milli bir sermayedar. Koç sermayesi, Türkiye’de Türk işçisinin emeğiyle sermaye yaratan bir kuruluştur. Ancak Koç’un ekonomik duruşu milli olsa da siyasetleri hep gayrimilli ve Atlantikçidir. Bu çok dikkat çekici. Nedeninin üzerinde durmuyorum ama ben orada şunu anlatmaya çalıştım: Bir zamanlar Aydınlık’ta yazı yazan, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde yargılanan Cem Gürdeniz benim de değerli bir dostumdu. Onu Aydınlık’tan kim ayırttı? Herhalde o da pişmandır. CFR bağlantıları, Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu’ndaki direktörlük görevi nedeniyle oradan ismi çıkartıldı. Bu da işin rezillik olduğunu gösteriyor.

“Ben genel başkan değilim dedim mi?” diyerek iki gün önce ayrılanlar veya “Islak imza benim değildir, yanlışlıkla imzaladım” diyenler… Ne ıslak imzaya sahip çıkan var, ne evrakı götüren. Mertçe çıkın ortaya. Ben Ergenekon duruşmasında kalktım, “Üstelik askeri şuraya girdim, bıyığımı kestim, kafama bir şapka geçirdim, dört yıldız taktım; Veli Küçük’ü generalliğe ben getirdim” dedim. İfadelerim kayıtlarda var. Koca koca komutanlar “ben yapmadım” diyor. E peki bu Veli Küçük’ü kim general yaptı? Çıksanıza ortaya! “Evet, biz yaptık” desenize, “yanlış yaptık” desenize. Böyle yaptığı şeyleri söyleyemeyen insanlar olunca ne oluyor? Koç’un oradan ismi çıkıyor. Burada bir sorumluluk itirafı var. Birbirleriyle bağlantılarından korkuyorlar ve delilleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Ayıp ya, bu utanmazlıktır. İsimler hemen siliniyor, siliniyor… Bir Mustafa Kemal askeri bu duruma düşer mi? Bu kurumlar aslında kötü niyetlerini, suç işleme kastıyla oluştuklarını itiraf etmiş oluyorlar. Koç’tan Cem Gürdeniz’in isminin çıkartılması çok ayıptır.

Bir izleyicimiz “Pişman olup özür dilerse affeder misiniz?” diye sormuş. Ben bir af makamı değilim, hayatımda kimseyi affetmiş değilim. Kimseye “benden özür dile” demedim, benim şahsımda “af” diye bir şey yok. Affetmek, erdemli insanların işidir. Zaten “Bismillahirrahmanirrahim” diyoruz; yani bağışlayan ve esirgeyen Allah’ın adıyla. Biz o kültürün insanlarıyız ama “ben affettim” diye bir şey yok. Ben Türk milletine, Türk devletine ve ordusuna olan kastın kararlı bir şekilde karşısındayım. Vatan Partisi Genel Başkanı olarak burada kişisel dostluklar değil, Türk milletine karşı sorumluluğum ön plandadır.

Yunan basını bu gözaltılardan ve soruşturmalardan çok sevindi, “göbek attılar” denebilir. Çünkü bu emekli amirallerin bildirisi Tayyip Erdoğan’a vuruyor. Yunan medyası, “Erdoğan’a roket bildiri”, “Kılıçlar çekildi”, “Türkiye’de cehennem” gibi başlıklar attı. Bildiricileri alkışladılar, çünkü Türk ordusuna ve devletine karşı bir bildiri yayınlandığı için çok mutlu oldular. Yunanistan, şezlongda oturan emekliden korkmaz; Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, filosundan, denizaltısından, hava kuvvetlerinden korkar. Emekliye ayrılmış ama ordusuna atış yapanları ise destekliyor. Yunan devletinin efendisi olan ABD, bu bildiriyi yazdırıyor ve “Türkiye’de iç kargaşalık çıkıyor” diye seviniyorlar.

Bu amiraller gözaltına alındığında Amerikan gemilerinin Boğaz’dan geçmesine izin çıktı iddiası ise gülünçtür. Bunu söyleyenler Montreux’yü bilmiyor. Sözleşmeye göre barış zamanında, 15 bin tonilatoyu aşmayan harp gemileri, 15 gün önceden bildirimde bulunarak boğazlardan geçme hakkına sahiptir. Türkiye’de Montreux geçerli olduğu sürece kim hükümette olursa olsun, şartlar uygunsa o gemiler geçer. Bir de Karadeniz’de en büyük savaş filosuna sahip olan devletin tonajını aşmama kaydı vardır ki bu da Rusya’yı koruyan bir maddedir. Yani bu, Türkiye’nin taviz verdiği anlamına gelmez. Bugün Amerikan emperyalizmine karşı dik duran, onu ezen, hendekleri kapatan, DEAŞ’ı, PKK’yı, FETÖ’yü ezen bir Türk hükümeti ve ordusu var. Bunlar, Türk devletini Amerikan yanlısı göstermeye çalışıyorlar. Bugünkü Türk hükümeti ve ordusu, hataları olsa da ABD emperyalizmine karşı bir savaş yürütmektedir.

Bu olay Türkiye için iyi bir ders oldu. O 104 emekli için de iyi bir ders. İçlerinde ABD’ye doğrudan bağlı 7-8 kişi vardır ama diğerleri için de düşünme fırsatı. İmzalarını çekmeleri gerekir. İmza çekmek demek; “Ben bu bildirinin kastına, tertibine, komplosuna alet olmuyorum” demektir. Çünkü bildiriyi dolaştıran kişi “kandırdım” diyor. “Bahane ve araç” kelimesini o kullanıyor. Bildirinin sonunda yalnız başına Deniz Kuvvetleri’ni ayıran çok dikkat çekici, nifak ve fitne çıkartan bir ifade var. İmzalamayanlar haklı çıktı. Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar 86 amiralin imzalamadığını açıkladı. Sorgularda imzalarını çekip çekmeyecekleri de sorulmuş, savcıyı kutluyorum. Çok güzel bir soru. Bu soruyu bugün tekrar etmek lazım; belki Ergun Mengi’nin “kandırmak için koyduk” ifadesini gördükten sonra yeni bir karar vereceklerdir. Bazılarının “mesajın doğru olduğuna inanmıyorum” dediği iddia ediliyor; kandırıldığına inanmak istemeyen bir insanın bunu söylemesi çok normal. Yani kolay değil ona inanmak; ama şimdi bunun bir yalan olmadığını, savcının uydurmadığını, dedikodu olmadığını görmüş olacaklar. Herhalde bu, düşünmeleri için çok önemli bir uyarı. Peki efendim, yine bir reklamımız var. Reklamdan sonra gündem başlıklarına geçeceğiz. Ukrayna’yı konuşalım, konu çok önemli. Evet, Ukrayna başlığı sıcak gündem değerli izleyenler. Reklamlardan sonra programımıza devam edeceğiz efendim, bizden ayrılmayın.

İzleyenler, “Çıkış Yolu” programına devam ediyoruz. Reklama gitmeden önce Montrö konusuna da girmiştik. Aydınlık Gazetesi’nin dünkü manşetini yönetmen arkadaşımızdan rica edelim, ekrana versin. Mustafa Kemal Atatürk’ün Montrö ile ilgili “Parlak değil ama makul” ifadesini kullandığını, Atatürk’ün bütün eserlerinde bunun ortaya çıktığını Aydınlık Gazetesi dün manşetten vermişti. Bununla ilgili Cengiz Özakıncı’ya ait bir iddia var. İddiası şu: Atatürk’ün Montrö’yü “Pek parlak değil ama makul” diye nitelemesi, Lozan’ı imzalayan tüm devletlerin Montrö’yü de imzalaması gerekirken İtalya’nın Montrö’ye katılmasının sağlanmamış olmasından kaynaklanıyordu. İtalya iki yıl sonra Montrö’ye katıldı, parlak sonuç 1938’de sağlandı. Aman efendim, gülünç bir iddia! Yani “İtalya katılmadı diye parlak değil” demek, öyle bir tez olur mu? Atatürk gibi bir insan için İtalya’nın katılmaması hedefimize ulaşmada ne kıymeti ifade eder? O zaman İtalya’yı Mussolini yönetiyor. Atatürk’ün kafasında bağımsızlık, egemenlik ve Atatürk devrimciliği olmayan insanlar böyle yorumlar yapar.

Peki, niçin Atatürk “parlak değil” diyor? Aynı Vatan Partisi gibi. Bakın, ben 1977 yılında bu sözleri bilmeden “Boğazlar Meselesi, Lozan ve Montrö” kitabımın önsözünde parlak olmadığını yazmışım. Aynı Atatürk gibi diyorum ki: “Montrö ile evet belli mevziler kazanıldı; ama Türkiye’nin egemenliği altında olan bir vatan parçası için yabancılarla sözleşme yapmak bile egemenlikten bir fedakarlıktır.” Çünkü Yozgat, Mersin, Samsun, Kars ya da Denizli için sözleşme mi yapıyoruz? “Gelin bakalım Denizli’den hangi tırlar geçecek, hangisi geçemeyecek, tankların tonajı 30’u geçemez, savaşta şu geçer, barışta bu geçer” diye Yozgat veya Sivas için anlaşma mı yapıyoruz? Edirne’de istediğim tırı geçiririm, istemediğimi kapatırım. Gerekirse yüz gün tır geçmez, değil mi?

Şimdi Atatürk bir devrimci olduğu için Lozan’dan bir ileri adım atıldığını görüyor. Lozan’ı yapan da Atatürk; ancak Lozan’da bazı feragatlar var. Nedir? Boğazların askersizleştirilmesi. Uzun çarpışmalardan sonra bunu Türkiye kabul ediyor. Şimdi ne oluyor? 1936’da, 1923’te imzalanan Lozan’daki Boğazlar Sözleşmesi’nden 13 yıl sonra Türkiye, Boğazları askersizleştirme kuralını kaldırıyor. Bu çok önemli bir kazanım. Ama o arada bir düzenleme kabul ediyor: Barış zamanında ticaret gemileri nasıl geçer? Savaş zamanında ticaret ve savaş gemileri nasıl geçer? Türkiye savaş zamanında tarafsa ne olur?

E şimdi biz Yozgat, Sivas, Kütahya ile ilgili böyle sözleşmeler yapıyor muyuz? Demek ki Montrö’de de Türkiye’nin egemenliğinden belli feragatler var. Neden? Çünkü sonuç itibarıyla Boğazlar, Türkiye’nin iç denizi olan Marmara ile bağlantılı su yollarıdır; dolayısıyla Türkiye’nin egemenliği altındadır. Ama Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler de ancak o boğazlardan dünyaya açılıyor. “Yurtta sulh, cihanda sulh” nedeniyle Türkiye bazı düzenlemeleri kabul etmek durumunda kalıyor. İşte Atatürk “parlak değil” derken bunu kastediyor.

Atatürk’ün kafasında bağımsızlık ve egemenlik şudur: “Nasıl Yozgat’ta, Sivas’ta, Ağrı’da, Edirne’de benim borum ötüyorsa, Boğazlar’da da benim borum öter.” Savaş zamanıymış, barış zamanıymış fark etmez. Bütün kuralları ben koyarım. Tabii dünya ticaretine ve komşularıma karşı belli sorumluluklarım vardır, onları da yerine getiririm; ama burada benim dediğim olur. Egemenlik nasıl tanımlanır? Bir, sınırlanamaz. İki, paylaşılamaz. Üç, devredilemez. Egemenliği burada sınırlıyorsun. Savaş zamanı şu, barış zamanı bu, şu kadar tonajın üstü-altı, kolera-veba muayenesi gibi maddelerle egemenliğini sınırlıyorsun ve bir anlamda paylaşıyorsun. Türkiye toprağı ile ilgili bir bölgede kalkıp Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Sovyetler Birliği gibi 9 ülkeyle oturup sözleşme yapıyorsun. İşte Atatürk gibi bir devrimci için bu yüzden “parlak değil”dir.

Atatürk’ü tanımayan, onun egemenlik ve bağımsızlık ruhunu, devrimci karakterini bilmeyen insanlar; “İtalya imzalamadı, o yüzden parlak değil” gibi cahilce yorumlar yapıyorlar. Atatürk’ün umurunda mı İtalya? 1936’da Mussolini’ye meydan okuyoruz. İşte bu Montrö yobazlığı var ya… Montrö yobazı değil Atatürk, Montrö’nün parlak olmadığını söylüyor. Ben de 1977 yılında aynı tespiti yaptım. İki gün evvel bu tartışmalar çıktığında da aynı şeyi söyledim. Bu sefer Yozgat benzetmesini de yaptım, unutmuştum. Atatürk’ün bu sözlerini de bilmiyordum. Türkiye Gençlik Birliği, Öncü Gençlik’ten arkadaşlar Atatürk’ün bütün eserlerinden bulup getirmişler. Ben bunları bulmadan önce de Montrö’nün Türkiye’nin egemenliği açısından nihai bir şey olmadığını, önümüzde daha iyisini yapma görevi olduğunu tespit etmiştim.

Bakın, Atatürk de Tevfik Rüştü Aras’a Montrö üzerine çektiği tebrik telgrafında aynı şeyi söylüyor: “Tebrik ederim, makul bir anlaşma yaptık ama bu parlak değil.” “Parlak değil” demesinin bir devrimci anlamı var; çünkü önüne bir hedef koyuyor: Tam bağımsızlık, tam egemenlik. Zaten egemenliğin “tamı” olmaz. Bu, gebelik gibidir; yarım gebelik olmaz, ya vardır ya yoktur. Ama tarihi konumlarda bazı feragatler oluyor. Bunu gördüğü için Atatürk bize bir sorumluluk bırakıyor. Kendi yaptığı anlaşmanın makul olmakla beraber parlak olmadığını söyleyebilmek… Devrimci lider, büyük devlet adamı böyle olur.

Mahmut Esat Bozkurt da işin esasını koyuyor. Montrö yobazlarına o da bir tokat atmış: “Efendim, biz Montrö sayesinde egemenliğimizi kazandık.” Ya, Montrö’den evvel bizim egemenliğimiz yok muydu? Biz Montrö sayesinde değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin süngüsüyle egemenliğimizi kazandık. Mahmut Esat Bozkurt, “Ordu, yine ordu, hep ordu” diyor. “Montrö’de biz, süngümüzle kazandığımız egemenlik konusunda bir adım daha ileri gittik.”

Mesela Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Lozan veya Montrö Sözleşmesi yoktu ama Boğazlar bizimdi ve orada egemenliğimiz vardı. 1915’te Çanakkale’den girmeye kalkan İngiliz-Fransız zırhlılarına biz kağıt mı gösterdik? “Durun, burada anlaşmamız var” mı dedik? Hayır, oraya döşediğimiz mayınlar ve yerleştirdiğimiz obüslerle o zırhlıları boğazın dibine yolladık. Egemenliğimizi o sayede koruduk. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi, Süleyman Şah, Yıldırım Beyazıt, Fatih Sultan Mehmet… Bunlar bir sözleşmeye göre mi boğazlara hükmediyordu? Hayır, “Burası Osmanlı Devleti’nin hükümranlığı altındadır, istersem durdururum, istersem geçirtirim” dediler. Egemenlik budur.

Lozan ve Montrö, Türk askerinin süngüsüyle kazanılmış olan egemenliğimizin yabancılara teyit ettirilmesidir. Yoksa bu antlaşmalar sayesinde egemenlik kazanmış değiliz. Bu çok önemli. Biz egemenliğimizi Montrö’ye borçlu değiliz. Türk askeri 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girdiğinden beri oraya egemeniz. İşte Atatürk bu anlayışta olduğu için “Önümüzde daha bir hedef var” diyor. Yunus Nadi’nin o zamanki Cumhuriyet’i de aynı şeyleri yazıyor: “Tam hakimiyet hala bizim önümüzdeki hedeftir.”

Peki, buradan Karadeniz’deki gerilime geçelim. Rusya-Ukrayna hattında sıcak gelişmeler var. Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu bugün bir açıklama yaptı. ABD ve NATO’nun Kuzey Amerika’dan Rusya sınırlarına asker taşıdığını, ana kuvvetlerin Karadeniz ve Baltık bölgesinde yoğunlaştığını, toplamda 40 bin asker ve 15 bin birim silahın bölgeye getirildiğini söyledi. Buna ek olarak elimizde çok önemli bir bilgi var; bunu Türk kamuoyu ilk defa Ulusal Kanal’da öğrenecek. Çok sağlam kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, Suriye’nin kuzeyinden ve Karabağ bölgesinden radikal İslamcı silahlı unsurların Ukrayna’ya taşındığını Rusya en üst düzeyde saptadı. Yakalanan bu kişilerin, “Bizi Türk devleti buraya getirdi” diyerek Türkiye ile Rusya’nın arasını bozmak için bir tertip hazırlandığını Rusya Devleti tespit etti.

Bu bilgi bende de var. Rus devleti en üst düzeyde bu tespiti yapıyorsa konu çok ciddi demektir. Rus kuvvetleri bu unsurlardan birkaçını ele geçirdiği zaman, “Bizi buraya Türk devleti yolladı” dedirterek bir provokasyon hazırlığı içindeler. Bu haberi burada belirtmeniz, Türkiye ve bölge geleceği için son derece önemli. Türk hükümetini ciddiyetle uyarıyorum. Arkada kalan dönemde Rus uçağının düşürülmesi gibi tertipleri yaşadık. Hükümetimiz başta sahip çıktı, sonra FETÖ’cülerin yaptığını anladı ama bedelini çok ağır ödedik. İdlib’de de Türkiye ile Rusya’yı savaşa sürüklemek isteyen tertipler sahnelendi. Allah’tan Türkiye frene basmasını bildi, Vatan Partisi de o konuda büyük gayret gösterdi. Şimdi yine yeni bir tertiple karşı karşıyayız. Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşan unsurlardan bir kısmını Türk Devleti’nin gönderdiği iddiası, bir provokasyon, kışkırtma, yalan haber veya tertiptir. Buna dayanarak Türkiye-Rusya ilişkilerini berhava etmek, bizim güvenliğimiz ve ekonomimiz açısından çok ağır sonuçlar doğurur. Bu haberin kamuoyuna duyurulması çok önemlidir. Aydınlık gazetesinin de bu konuyu manşete taşımasını beklerim. Basınımızın konuyu ciddiyetle ele alması, hükümetimizin bunu masaya yatırıp bu tertipleri önlemesi gerekir.

Türkiye’nin Ukrayna-Rusya çatışmasında Ukrayna’dan yana dolaylı pozisyonlar alması bile Türkiye’nin başına büyük felaketler getirir. Bakın, bu durum hangi şartlarda gerçekleşiyor? Biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanıtma konusunda önemli başarılar kazandık. Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak 15 kişilik bir heyetle bizzat gittim; Vatan Partisi olarak Abhazya Millet Meclisi ile ortak bir bildiri yayınladık. Bu bildiriyle Abhazya ve KKTC’nin tanınması konusunda iş birliği yapacağımızı ilan ettik. Abhazya bugün KKTC’yi ziyaret etmek için başvurdu ve cevap bekliyor. Abhazya ne demek? Rusya demek. Vatan Partisi olarak KKTC’nin tanınması yönünde tarihi bir başarı kazandık.

Ancak Ukrayna-Rusya çatışmasında Türkiye’nin Ukrayna yanında taraf olması, KKTC’den vazgeçmek anlamına gelir. Bir yandan hükümet, “Orada iki devlet vardır ve KKTC bağımsız bir devlettir, onu dünyaya tanıtacağım” diyor. Peki soruyorum; Ukrayna, KKTC’yi tanır mı? Siz Ukrayna’ya NATO’ya girmesini öneriyorsunuz. Sayın Tayyip Erdoğan’a buradan soruyorum: NATO’ya girmesini desteklediğiniz Ukrayna, KKTC’yi tanır mı? NATO üyesi Bulgaristan, Romanya, Yunanistan veya Amerika tanır mı? İki gün önce ticaret gemimizi çevirip arayan Fransa tanır mı? Hiçbiri tanımaz. Tanımayacağını hepimiz biliyoruz. Ancak Abhazya tanıyor, Rusya tanıyor. Vatan Partisi’nin rotası izlenirse Azerbaycan da, İran da, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de, Libya da, Çin de tanıyacaktır.

Rusya ile ilişkilerimizin bu tür kışkırtmalarla bozulması, Doğu Akdeniz’deki güvenliğimizi zedeler; Suriye ve Irak’ın kuzeyinde sorunlar yaratır. Anayasada “kabine” diye bir kavram yoktur; o Türk hükümetidir, Bakanlar Kurulu’dur. Hükümetin KKTC’yi tanıtmak için stratejik bir rota belirlemesi lazımdır. Vatan Partisi’nin kurduğu Abhazya-Rusya-Azerbaycan hattından Çin’e uzanan strateji, doğru ve tek stratejidir. Ukrayna-Romanya-Bulgaristan-NATO hattı gerçekçi değildir. Bu nedenle Ukrayna-Rusya anlaşmazlığında Ukrayna tarafında yer alarak ne Doğu Akdeniz’de ne de Karadeniz’de güvenlik sağlayabiliriz.

Şunu görmeliyiz: Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır; Akdeniz’deki Yunanistan da Ukrayna’dır. Her ikisi de ABD’nin piyon devletleridir. Türkiye’nin tek politikası; NATO ve Amerika’nın kontrolündeki bu ülkelere karşı komşularıyla, özellikle Rusya ve İran ile iş birliği yapmaktır. Türkiye’nin başka bir seçeneği yoktur. Hükümet; Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan’daki Amerikan üslerini içeren bu haritayı önüne koymalı ve stratejisini buna göre kurmalıdır.

Rus devletinin tespitlerine göre Karabağ ve Suriye’nin kuzeyinden bazı radikal İslamcı unsurlar, “Türk devleti bizi gönderdi” yalanıyla Ukrayna’ya taşınıyor. Bu tertipler, Atlantik merkezli bir kuşatmanın parçasıdır. Girit’ten başlayıp Suriye ve Irak’ın kuzeyinden dönen, yukarıda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistan hattıyla tamamlanan bu kuşatmaya karşı müttefiklerimiz; Rusya, İran, Suriye, Irak, Libya, Azerbaycan ve Çin’dir. Bu cepheleşmeye uygun siyaset üretmezsek ağır bedeller öderiz. Ukrayna’nın NATO’ya girmesine taraftar olunmasını hayretle ve üzüntüyle karşılıyorum. Türkiye zaten Amerikan namlularıyla kuşatılmışken, Ukrayna’yı da NATO’ya çağırmak, Türkiye’ye yeni tehditler yöneltmek demektir.

Ukrayna meselesinde arabulucu rolü üstlenmek ayrı bir süreçtir; savaşın önlenmesi Türkiye’nin yararınadır. Ancak Ukrayna topraklarındaki Rusların da vatanlarını Rusya ile bütünleştirme hakları vardır. Kırım’da olduğu gibi, eskiden sınırların önemsenmediği ancak şimdi Amerika tarafından kullanılan bu bölgelerde farklı çözümler gündeme gelmektedir. Türkiye, Amerika ile Rusya arasında bir tercih yapmak durumundadır.

Stratejik ortaklık söylemi, bugünkü dünya koşullarında havada kalmaktadır. Bugün bizim stratejik müttefikimiz bu bölgedeki Rusya’dır. Tıpkı 1917’den sonra Sovyet Rusya ile ittifak yapıp İstiklal Savaşı’nı kazandığımız gibi, bugün de benzer bir tarihi dönem yaşıyoruz. Yapmamız gereken; Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın dostluğunu pekiştirerek Amerikan ve İsrail merkezli tehditlere karşı caydırıcı bir güç oluşturmaktır.

***

(Programın ikinci bölümü)

Programımızın bu kısmında Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi Başkan Adayı Sayın Erkan Öztürk konuğumuzdur. Hoş geldiniz.

Erkan Öztürk: Hoş bulduk, teşekkür ederim.

Sayın Öztürk, Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki son durum nedir? Sizi kısaca tanıyalım.

Erkan Öztürk: İsmim Erkan Öztürk. Aslen Sivas Kemere Tatlıpınar köyündenim. 80 bine yakın çiftçisi olan ve dolaylı yoldan 8 milyon ailenin geçimini sağlayan Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi’ne başkan adayım. Bir yıl kadar önce burada büyük bir sıkıntıyı dile getirmiştim. 15 Ekim 2020 tarihinde, fabrikanın 2.4 milyar TL borcu olduğunu ulusal kanalda açıklamıştım. O zamana kadar fabrika yönetimi bu borcu kabul etmiyor, sitelerinde “yatırım zamanı” diyerek borçsuz olduklarını iddia ediyorlardı. Ancak kanalınızın vesilesiyle Sayın Başkan bu borcu kabul etti. Çünkü biz bugüne kadar ne söylediysek hepsini belgelerle ispat ettik. Hiçbir tanesini ezbere konuşmadık başkanım. Zaten kabul ettiğine göre tartışılacak bir şey kalmadı. 2,5 milyar Türk lirası borcu var. Evet, bunu gizliyorlardı. 12 Kasım 2020 tarihinde Sayın Hüseyin Akay bu borcun olduğunu kabul etti. 31.12.2020 tarihinde zaten SPK’ya verilen mali verilerde de altında yönetim imzalı 2,4 milyar borcunun olduğu resmi olarak belgelenmiş oldu. Başta bunu kabul etmiyorlardı; siz bunu açıkladınız ve en sonunda kabul etmek zorunda kaldılar.

Peki, bu borcun ne önemi var? 2016 yılında bu fabrika 135 milyon net kâr açıkladı. 2017 yılında borcunun bittiğini, yatırım zamanı olduğunu duyurdu ve 92 milyon net kâr açıkladı. 2018 yılında 80 milyon net kâr açıkladı. 2019’da 70 milyon zararın olduğunu söyledi, 2020 yılında ise 5 milyon kâr açıkladı. Peki, 2021 yılında ne oldu da bu kooperatif 2,4 milyar borca girdi? Geçmişte 2018’de 92 milyon, 2019’da 80 milyon kâr eden, 2020’deki 70 milyonluk zarardan sonra tekrar 5 milyon kâr açıklayan, yani devamlı kâr eden bir fabrika nasıl oldu da 2,4 milyar Türk Lirası zarara uğradı? Burada kaynakların talan edilmesi mi söz konusu?

2017 yılında borç sıfırdı. “Borç bitti” dediler. Kasamızda para olması gerekirken ve artıda olmamız gerekirken, şu an 2,4 milyar borcumuz var. 2017’den sonraki 92 milyon ve 80 milyon kârı topladığımızda 172 milyon yapar; 2020’deki 70 milyon zararı çıkarıp 5 milyon kârı eklediğimizde 107 milyon kârımız olması gerekirken şu an 2,4 milyar zarar var. Yönetim, Turhal Şeker Fabrikası’nı 569 milyon TL’ye aldıkları için yatırım yaptıklarını söylüyor. Onu da çıkartsak dahi 2 milyara yakın açıklanamayan bir zarar var. Üstelik bu fabrika peşin alınmadı, dört taksitle alındı ve sadece iki taksidi ödendi. Bunun yanında fabrika, İstanbul Bayrampaşa’da çok değerli bir arsayı 250 milyona sattı. Antep’te iki fabrikayı, ardından Güneş Hastanesi’ni sattı. Buradan gelen paralarla zaten söz konusu yatırımın maliyeti fazlasıyla karşılanıyordu. Peki, bu 2,4 milyar zarar nedir? Biz bu paranın nereye gittiğini soruyoruz.

Burada bir FETÖ yapılanmasının olduğuna dair şüphelerimiz var. Yani kaynakları FETÖ’ye mi aktardılar? “Görünen köy kılavuz istemez” misali, yönetim çıksın bu paranın nerede olduğunu söylesin. Bireysel mülkiyetlerine mi geçirdiler, başka bir kuruma mı aktardılar? Beş yılda borç yüzde 519,2 oranında arttı. 15 Temmuz 2016 darbe sürecinden sonra bu kooperatifte bir şeyler değişti. Normalde 2017-2019 yılları arasında 585 milyon, 2020’de ise 350 milyon faiz ödendi. Toplamda bu 3-4 yılda sırf kredilere yaklaşık 1 milyar faiz işledi. Eğer bu para çiftçiye verilseydi, pancarda ton başına 89 TL fazla ödeme yapılabilirdi; oysa fabrika bu sene ton başına sadece 5 TL fazla verdi.

Pancar kooperatifine üye olan çiftçimiz bu gerçekleri biliyor mu? Hayır. Biz sizin vesilenizle buradaki sıkıntıları açığa çıkarttık. Kayseri’de veya yerel kanallarda bunları söylememiz imkânsız. Ancak şu an Kayseri, Yozgat, Sivas ve Şarkışla bizi dinliyor. Haftada 8-10 telefon geliyor, herkes süreci yakından takip ediyor.

Hüseyin Akay, 2011 yılında buraya kayyum olarak atandı. O süreci özetleyeyim: Buraya ilk operasyonu yapan Savcı Cemil Tuğtekin, FETÖ’den tutuklandı. Eski yönetimin yargılamasını yapan 11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Dündar Özdemir, üyeleri Ali Ertan ve Mahkeme Savcısı Mehmet Özgür Ankara’da FETÖ’den tutuklandı. Yine eski yöneticileri tutuklayan hâkim Kadir Kayan ve Hüseyin Akay’ı kayyum olarak atayan hâkim Süleyman İnce de FETÖ’den tutuklandı. Yani Hüseyin Akay’ı atayan hakim, savcı ve polislerin neredeyse tamamı şu an FETÖ üyeliğinden içeride.

Bu süreçten sonra yönetimdeki 16 kişi hakkında FETÖ’ye üye olmaktan soruşturma açıldı. Hüseyin Akay, bu davadan takipsizlik aldığını söylüyor. Ancak Kayseri’deki bütün medya kuruluşları emrindeyken, böyle bir takipsizlik belgesini haftalarca manşetten vermemeleri imkânsız; öyle bir belge yok. Dosyası hazır ve yargılaması bekliyor. Biz yargıyı göreve davet ediyoruz. Vatan Partisi olarak pancar üreticisinin yanındayız ve onları FETÖ komplolarına yedirmeyiz. Fabrikanın genel müdürü dahil birçok isim FETÖ’den yargılanıyor. Devletimiz, bir kişi FETÖ ile iltisaklıysa onu açığa almalıdır. Biz bu kişilerin yargılamalarının bir an önce tamamlanmasını istiyoruz. Bu insanları koruyan 2-3 siyasi var, istirhamımız bu siyasilerin fabrikadan elini çekmeleridir. Çünkü bunlar pancar üreticisi değil.

(Reklam Arası)

Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki gelişmeleri konuşmaya devam ediyoruz. Hüseyin Akay, Avni Hakkömeloğlu, Harun Halıcı gibi isimler kooperatif yönetiminde ve yargılanıyorlar. Şirket yönetiminden Osman Canıtez, Levent Benli, Hayri Dikbaş, Hasan Gökçe, Bilal Karaköse, Mehmet Özoğlu gibi isimler ya yargılanıyor ya da ceza aldı. Bilal Karaköse FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Osman Canıtez ise şu anki fabrikanın genel müdürü. Biz iftira atmıyoruz; yargılansınlar, berat ederlerse başımızın üstünde yerleri var diyoruz. Ancak ceza alırlarsa 4.500 çalışanlı bir kurumun FETÖ’cülerin elinde olduğu tescillenecek.

2,4 milyar Türk lirası az buz bir para değil. Sayın Cumhurbaşkanımızı göreve çağırıyoruz; bağımsız müfettişlerinizi gönderin ve burayı inceletin. Gönderirken de buradaki kişileri koruyan siyasilere “siz karışmayın” deyin. Bir ay önce bir milletvekili, bu kooperatiftekilere iftira atıldığını ve FETÖ ile bağlarının olmadığını savundu. Bu durum, MİT’in, polis teşkilatının ve yargının çalışmalarını zan altında bırakmıyor mu? Siyasilerin bu tür açıklamaları mahkemeler üzerinde de baskı oluşturuyor. Biz sadece adaletli bir yargılama istiyoruz.

Bu siyasi, 600 milyon borç var diye önceki yönetime kayyum atattırmıştı; şimdi ise 4 katından fazla, yani 2,4 milyar borç var ve hâlâ onlara sahip çıkıyor. Çiftçi ise bu borçlar yüzünden eziliyor. Fabrika, çiftçiyi A kotasından (340 TL) değil, daha düşük olan C kotasından (250 TL) pancar vermeye zorluyor. Çiftçi zaten gübre fiyatları yüzünden zor kazanırken, bir de bu uygulamayla mağdur ediliyor. Fabrika, zararı kapatmak için çiftçinin rızkına göz dikmiş durumda. Faiz giderlerine yetişemiyorlar. Mesela fabrikada durum şu: Sayın Başkan çıktığı bütün programlarda, “Biz çok büyük bir kuruluşuz; şöyle büyüyoruz, böyle büyüyoruz. Türkiye’de ilk şuna giriyoruz, Avrupa’ya şeker ihraç ediyoruz,” diyor. Yani dinleseniz devasa bir yapıdan bahsediyor. Ancak dışarıdan bakınca “yeşil kubbe” misali, içine girince gerçekler farklı. Fabrikanın içine bir girin; şu an normalde işe alınması gereken bin çalışan hâlâ alınmadı. Bu mübarek Ramazan ayında dahi işlerine başlatılmadılar. Peki ne yapıyorlar? Fabrika çalışanları sağda solda, geçici işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Kayseri’de durum bu.

Bir de sendika meselesi var. Sendika normalde işçinin yanında olması gerekirken yönetimin yanında duruyor. Sendika böyle bir şey yapabilir mi?

Şimdi 2,4 milyar Türk lirası civarında bir zarardan bahsediyoruz. Bunu açıklıyorlar mı? “Turhal’ı aldık” ve “şeker maliyetleri yükseldi” dışında bir açıklamaları yok. Turhal Şeker Fabrikası’nı 569 milyona aldılar. Bu, 2,4 milyarın beşte biri bile değil. Borçlanmayı yatırım ve çiftçiyi ezdirmemek adına yaptıklarını söylüyorlar. Ancak Hüseyin Akay’ın 11 yıllık görev süresinde dikili bir ağacı yok. “Yatırım yaptık” diyor, gelsin bir tane yatırımını göstersin. Kendi şahsı için değil, kurum için söylüyorum. Sürekli “hodri meydan” diyor ya, ben de buradan kendisine hodri meydan diyorum: Çıkalım bir televizyon kanalında, karşılıklı tartışalım. Ulusal Kanal davet etsin, özel olarak telefonla da arasınlar; çıkalım, bana yatırımını anlatsın. Turhal Şeker Fabrikası alındı ama karşılığında kurumun arsaları satıldı; yani o aslında bir yatırım değil, yer değişikliği.

Peki, pancar üreticisi ne diyor? Çiftçi ve çalışan şu an çok sıkıntılı bir süreçte. Hüseyin Akay despot bir yönetim sergiliyor; kendisinde bir güç zehirlenmesi var. Kendini yasaların üzerinde görüyor. Çiftçilerden biri muhalif mi oldu, zıt bir şey mi söyledi? Hemen “kota” silahını kullanıyor. Mesela Abdullah Akdemir’in bin ton kotası vardı. Şarkışla’da polarda oynama yapıldığını açık açık ifade ettiği için görevden atıldı ve kotası elinden alındı. Abdullah kardeşimiz dört senedir pancar ekemiyor. Bu, despot bir yönetimdir.

Bu süreçte Sayın Valimizi göreve çağırıyorum. Şehrin mülki amiri olarak kooperatifler üzerinde yetkisi vardır. Kooperatif kanunu çok açık: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve çiftçi belgesi bulunan herkes kooperatife üye olabilir. Üye yapmamanın hapis cezası vardır. Hüseyin Akay, istediğini üye yapıyor, istediğini yapmıyor. Ben de üye yapmadığı için kendisini mahkemeye verdim. Yarın mahkememiz var.

Bugüne kadar paylaştığım her şey belgeli. Babam Mehmet Öztürk ve abim Haydar Öztürk pancar çiftçisi; biz ailecek bu işin içinden geliyoruz. Ancak Hüseyin Akay’ın çiftçilikle alakası yok. Gelsin, “Ben şu çiftçiliği yapıyorum” desin.

Pancar Kooperatifi’nin 80 bin üyesi var ama aktif ekici sayısı 16 bin civarı. Bir önceki seçimde 22 bin kişi oy kullandı. Öyle bir sistem kurmuşlar ki, 7 bin tane vekalet almışlar. Bir vekaletin maliyetini 150 TL olarak hesaplasanız, bu devasa bir rakam eder. Bu para kimin parası? Kooperatifin parası. Kanunsuz iş yapmada sınır tanımıyorlar çünkü arkalarındaki siyasi güce dayanıyorlar.

Ben yarınki mahkemeyi yüzde yüz kazanacağım çünkü kanun açık. Ancak kazandığımda mahkeme masraflarını kooperatiften, yani yine çiftçinin parasından alacağım. Adam, çiftçinin parasıyla çiftçiyi vuruyor. Seçimde vekalet toplamak için “Bana vekaletini vermezsen sana pancar ektirmem” diyerek tehdit ediyor. O bölgedeki çiftçi, pancarını Kayseri Pancar Ekicileri Kooperatifi’ne teslim etmek zorunda, başka yere veremez. Yani çiftçi buraya muhtaç.

Vali Bey’e başvurdum, beni Tarım Bakanlığı ile ilgili bir vali yardımcısına yönlendirdi. Gittiğimde ise “yanlış bir şey yok” dediler. Tarım Bakanlığı’nın buraya müdahale etme ve yönetimi görevden alma yetkisi var. Mahkeme süreçleri yıllarca sürdüğü için insanlar mağdur oluyor, ailelerini geçindiremiyorlar.

Hüseyin Akay, “Kimsenin oluşumunu engellemiyoruz, cesareti olan aday olsun” diyor. Ben adaylığımı açıklıyorum, hodri meydan diyorum. Bu adam göreve geldiğinde pancardan anlamazdı, kayyum olarak atanmıştı. Şimdi bu 2,4 milyar liralık zarar neyin nesi? Başta “borcumuz yok” dediler, sonra borç olduğunu kabul ettiler. Yani ilk başta yalan söylediler.

Son olarak; bizim pancar ektiğimizde zarar etme riskimiz var (don, sel, kuraklık gibi). Ama fabrikanın böyle bir riski yok; biz pancarı getiriyoruz, onlar işleyip satıyor. Sadece şekerden, küspeden, çuvaldan, melastan, etten, sütten, gübreden ve petrolden gelen toplam brüt gelir 900 milyon. Bu fabrika zarar eder mi? Cevabı ortada. 1 milyar satış yapılmış, bürüt kar edilmiş. Diyelim ki bunun da en az %15-20’si kâr. En aşağı 300-350 milyon net para kalıyor burada. Ben şunu soruyorum: 2.4 milyar para nerede? Bu çiftçinin parası. Ben burada bütün muhalif grupların birleştiği başkan oldum. Bütün muhalif grupların ve bütün çiftçilerimizin adına soruyorum; 2.4 milyar para nerede? Çıksın, açıklamasını yapsın. Turhal Şeker Fabrikası’nı aldık diye biz onu yemiyoruz artık. Çünkü fiyatı ve karşılığında yaptığı satış belli; her şey ortada. Bunun hesabını vermeli. Kaldı ki sattığı arsalar ve diğer varlıklar da var. Mesela geçen seneden gelen 350 milyon faiz var. Eğer şu an izinde olan çalışanlara 5 milyon para verse, hepsi işin başında çalışıyor olacak. Faize vereceğine… Çalışan o kadar mağdur ki. O kadar büyük bir firmanın çalışanları şu an başka kapılarda çalışıyor. Benim şahsen zoruma gidiyor. Ben buradan her zaman diyorum; inşallah bu seçimi kazandığım takdirde, bu çalışanların geçici sözleşmelerini bitirip hepsini kadroya alacağım.

Hüseyin Akay, Kayseri Şeker Fabrikası’nın %15’inin halka arz edileceğini ve sürecin başladığını açıklamış. Bunun hakkında birkaç şey söyleyeyim. Şirketin %57’si çiftçinin, yani bir çiftçi kuruluşu. Kooperatif olduğu için çiftçiye ait. Fabrika şu an çok zor durumda, banka kredileri dolmuş, para çekemiyorlar. Artık tek bir umutları kaldı: Borsaya açılmak. Oradan gelecek parayı bekliyorlar. Ama şöyle bir sıkıntı var; bu hisseler satıldığı zaman çiftçinin burada söz hakkı da kalmıyor, seçme ve seçilme hakkı da kalmıyor.

Geri kalan %43’ün bir kısmı diğer fabrikalara, %10’u ise Varlık Fonu’na ait. Halka açıldığı zaman çiftçinin %57’lik hissesi düşecek, belki de %50’nin altına gerileyecek. Bu durum, çiftçinin yönetim üzerindeki söz hakkını elinden alıyor ve yönetimi kime satıyorsa onlara veya diğer ortaklara teslim ediyor. Biz buna engel olacağız inşallah; çiftçimizin hissesinin düşmesini ve seçilme hakkının elinden gitmesini istemiyoruz.

Ayrıca şu an çiftçi C kotasına yönlendiriliyor. Kesinlikle çiftçinin pancarı A kotasından alınmalı. Çiftçi zaten zor şartlarda kazanıyor, C kotasından kazanması imkansız. A kotasında ton fiyatı 340 TL iken, C kotasında 250 TL; arada 90 TL fark var. Fabrika size “Bu sene bana teslim edeceğin pancar 500 ton” diyor ama üretiminiz iyi gidince 600 ton çıkıyor. O 500 tonu 340 liradan alıyor, 100 tonunu ise 250 liradan. Ama aynı pancar, aynı emek! Allah çok vermiş, bereketli olmuş; biz ne yapacağız bunu? Hepsini 340 liradan, yani A kotasından alacağız. Fabrika zaten A’dan kazanıyor, bir de bu şekilde üretimden kazanacak. Üretimi teşvik etmemiz lazım. Bir yumurta üretirsek fiyatı düşer, üretemezsek artar. Çiftçi üretmezse insan aç kalır. Hüseyin Akay ise üreticiye engel oluyor.

Ramazan Bayramı’ndan sonra kongreniz var. Bütün bu sorunların düzelmesi için çiftçinin elinde büyük bir şans var. Yarın da sizin mahkemeniz var, hukuka uygun bir karar verileceğine güveniyorum. Yolunuz açık olsun. Yozgat, Sivas, Kayseri, Kırşehir, Nevşehir ve Niğde ağırlıklı olmak üzere bütün çiftçilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. İnşallah başarılı günlerde, emeğimizin hakkını aldığımız zamanlarda buluşacağız.

Paylaş