Altyazı M.K. Çıkış Yolu’ndan merhabalar değerli izleyenler. Bu hafta da karşınızdayız. Türkiye’de tartışılan birçok kritik başlık var ve her zaman olduğu gibi daimi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e bu soruları, Aydınlık Gazetesi Ekonomi Müdürü Recep Erçin’le birlikte yönelteceğiz.
Birazdan sıcak bağlantılar da yapacağız; hem Adıyaman’a hem Mardin’e gideceğiz. Türkiye bugün ekonomiyi çok tartışıyor. Vatan Partisi’nin çizdiği “Üretim Devrimi” rotasının gün yüzüne çıktığını ve iktidara doğru yürüdüğünü söyleyebiliriz. Adıyaman’da tütün üreticileri günlerdir eylemde; ilerleyen dakikalarda tüm bu bağlantıları yapıyor olacağız. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
– Hoş bulduk, merhabalar. Nasılsınız, iyisiniz?
– İyidir, sizler? Çok teşekkür ederiz. Sayın Erçin, gündem ekonomi olduğuna göre ilk soruyu size bırakalım.
– Evet, Sayın Genel Başkan. En çok tartışılan konu enflasyon-faiz sarmalı. Sürekli gündeme getiriliyor: Enflasyonu dizginlemek için faiz mi artırılmalı? Faiz artırılmazsa kur patlar mı? Dolarizasyonu kıramıyoruz. Para politikası tek araç olarak görülüyor. “Merkez Bankası’nın görevi finansal istikrarı sağlamaktır, niye ayrı bir komite kuruluyor?” diye birtakım eleştiriler geldi. Sayın Bakan Lütfi Elvan’ın da “arz şoku kaynaklı durumları değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklaması oldu. Vatan Partisi’nin bu hayat pahalılığına karşı çözümü nedir?
– Hayat pahalılığına karşı tek bir çözüm vardır, o da Vatan Partisi’nin çözümüdür: Üretmek. Üretirseniz pahalılık düşer. Türkiye’de enflasyon öcü gibi gösteriliyor ama bazı ezberleri bozmamız lazım. Enflasyonun iki sebebi vardır: Talep enflasyonu ve maliyet enflasyonu. İnsanlar gelirleri oranında talep yaratırlar. Fiyatlar yükselerek bu talebi dengeler. İkinci neden ise üretim maliyetlerinin yükselmesidir.
Türkiye’de IMF bize hep enflasyondan korkmayı dayattı. Oysa “enflasyonu düşüreceğiz” diyerek kapıları bacaları açtık. Denizli, Kayseri, Gaziantep, Bursa, Çorum, Samsun pahalı üretiyor diye “Dışarıdan alalım” dedik. Kömürü Güney Afrika’dan, pamuğu Çin’den, sanayi ara mallarını Avrupa’dan aldık. Bunu yaptığınızda içerideki üretici iflas eder. Sadece bireysel iflaslar değil, Türkiye ekonomisinin topyekûn iflası gerçekleşir. Sonuçta üretim düşer, borçlanırsınız ve ekonomi çıkmaza girer.
Zonguldak’taki kömürü çıkarmalıyız. Afrika’dan daha ucuza gelse bile oradaki 44 bin işçiyi, üretimi ve parayı düşünmek zorundayız. Pamukta da aynısı oldu; devlet desteğiyle üretilen yabancı pamukla bizim çiftçimiz rekabet edemedi. Turgut Özal ekonomisi, “dışarıdan al, dünya piyasalarında rekabet et” dedi; bu mantık Türkiye’yi borca batırdı. Maliyetler biraz yükselse bile yerli üretimi büyütmek zorundayız. Çıkış yolu budur. IMF müfettişleri enflasyonu tutmamızı isterken aslında “imalatı dışarıdan al, bana bağımlı kal” demek istiyor.
– Sayın Başkan, bu model 1980’den bu yana süren, imalat sanayi payının azaldığı, devletin elini çektiği bir yapı. İthalata bağımlı, sıcak para odaklı bir sistem kuruldu. Şimdi bazı sektörler, kur artışıyla ithalatın maliyeti yükselince mecburen yerli üretime dönüyor. Ancak temel sorun şu: Hükümetin bugünkü ekonomi yönetimine bakışı nedir? Sizin belirttiğiniz zincirin neresindeler?
– Hükümetin ekonomisi iflas etmiştir. Tayyip Erdoğan bir dönem dışarıdan gelen sıcak paranın faydasını gördü. Eve borç para girince ev bir süre şenlenir ama hacizci kapıya gelince gerçeklerle yüzleşirsiniz. Tüketime harcanan borç, ülkeyi bu hale getirdi. Biz o kaynakları tarıma, fabrikalara, üretime yöneltseydik bugün bu tabloyu yaşamayacaktık.
Ucuz dövizin tek çaresi üretmektir. Üretim aşağı inerse ekonomi baş aşağı gider. Kısa vadede yapay bir zenginleşme yaşandı ancak ağır borç yüküyle karşı karşıyayız. Hükümet ise hâlâ hatalarını kabul etmiyor; sorunları küresel gelişmelere bağlıyor. Berat Albayrak bir dönem “sürdürülemez” demişti. 1980’den beri süregelen bu “dünya ekonomisiyle bütünleşme” masalı, aslında Denizli’yi, Bursa’yı, Gaziantep’i yıkan, çarşılarımıza filleri sokan bir yıkım projesidir. O bakımdan Türkiye’nin bugün geldiği nokta, 1980’de başlayan ekonomi programının sonuna gelindiğini göstermektedir. Turgut Özal programı 1980’de başladı ve işte 2021’e geldik; 40 yılda o program tükendi. O program başladığı zaman, “Bu program Türkiye’yi iflasa götürür” diyen tek parti bizdik. Cumhuriyet Halk Partisi o programı destekledi. Sonrasında AK Parti’nin mirasçısı olduğunu iddia ettiği Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi de o programı izlediler. Ancak o dönem kapandı.
Şimdi Türkiye üretim ekonomisine yönelmek zorunda. AK Parti’de Berat Albayrak, kendi ağzından bu programın bittiğini açıklamış oldu. Ancak AK Parti yönetimi ve Sayın Tayyip Erdoğan hükümeti, bu durumu açık bir bilanço ile ortaya koyarak “Bu program bitmiştir, artık terk ediyoruz” diyemedi; kararlı bir şekilde hayata geçiremedi. Sadece birkaç lafta kaldı. Evet, o programdan ayrılma ve üretim ekonomisine yönelme yönünde bazı icraatlar mecburen yapıldı, yönelişler oldu; ancak kararlı bir adım atılmadı. Çok büyük tutarsızlıklar var. Bir yandan “Turgut Özal bizim pirimiz, babamız” deyip diğer yandan onun ekonomisinin Türkiye’yi iflasa sürüklediğini görmemek büyük bir çelişkidir.
Siz bir üretim devrimi programı hazırladınız, açıkladınız. Bana çeşitli iş dünyası ortamlarında ve siyasette soruyorlar: “Sayın Perinçek, bu programı Sayın Cumhurbaşkanı’na ilettiniz mi? Neden hükümet bu programı kullanmıyor?” diye haklı istekler var. Hükümetimiz Vatan Partisi’ni izliyor, bu tür programlardan habersiz olması mümkün değil. Zaten Sayın Cumhurbaşkanı da zaman zaman tasarruf, yatırım, istihdam ve üretimden bahsediyor; arkasına ihracatı da ekliyor. Ben mesela ihracatı o odak noktasına koymam. Bizim ekonomimiz zaten üretim yaptığı için ihracatı büyütür, patlatır. Ancak ihracatı odak noktasına koyduğunuzda ikircikli bir yapı yaratırsınız. Neye odaklanacaksınız? Üretime mi, ihracata mı? Üretime odaklandığınızda zaten ihracatı büyütürsünüz, ama kafayı sadece ihracata takarsanız üretimde zaaflar oluşur ve bir süre sonra ihracat da yapamazsınız. “Biraz o programdan, biraz bu programdan alayım” diyerek ikisini yan yana koymak olmaz. Bizimki doğru programdır: Tasarruf, yatırım, istihdam ve üretim.
Bugün Türkiye öyle bir noktaya geldi ki, bu kararsızlıkları affetmez. Süreç son derece nazik ve Türkiye ekonomisi ciddi sorunlarla karşı karşıya. İşsizliğin artması, sadece ekonominin istenen oranda büyümemesi değil, aynı zamanda toplumsal bunalımlar ve ahlaki sorunlar demektir. İşte biz bu yüzden “üretim ekonomisi” değil, “üretim devrimi” diyoruz. Partimiz içinde de “Halk devrimden korkar mı?” diye tartıştık, ancak bir süre sonra halkın kendisi “devrim” diye bağıracak. Köktenciliği, kararlılığı ve cesareti ifade eden kavram budur. Türkiye buradan ancak devrimci bir bakış açısıyla çıkar.
Aslında bugün Türkiye’de iki ekonomik program çarpışıyor. Birincisi; CHP, İYİ Parti ve AK Parti’nin popülist politikalarla yarıştığı “sadaka ekonomisi”. Mevcut üretimi kaynakları dağıtarak tüketen bir yapı bu. Emekliler, işçiler, sanayiciler sürekli talepte bulunuyor. Elbette sosyal yardım adı altında yaşlımıza, engellimize bakacağız; ancak mesele, “Sana geçimin için bin lira veriyorum” demek mi, yoksa “Sana iş veriyorum, fabrika açıyorum” demek mi? Bir tarafta sadaka, diğer tarafta üretim ve istihdam var. İYİ Parti ve CHP, “Ben daha çok vereceğim” diyerek AK Parti’yi eleştiriyor. Biz ise sadaka ekonomisinin bittiğini söylüyoruz.
Bugün yapılması gereken, üretimin en az %25’ini yatırıma ayırmaktır. Bu, çiftçinin gelecek yıl ürün alabilmek için tohumluk ayırması gibidir. Yatırıma ayırdığınız kaynağı sadaka olarak dağıtamazsınız. Bu süreçte elbette gıda güvenliğini, sağlığı, eğitimi, askerimizi ve polisimizi koruyacağız; buralarda kısıntı yapmayacağız. Ancak bunun dışında kalan alanlarda, yatırım yapabilmek için dişimizi sıkacağız. Tıpkı bir esnafın kazancının bir kısmıyla yeni bir makine alıp yeni işçiler çalıştırması gibi, toplam ekonomide de üretimi büyütecek yatırımlara odaklanmalıyız.
Mardin’deki gelişmelere baktığımızda ise durum ortada. Çiftçilerimiz elektrik kesintileri ve sulama sorunları yüzünden üretim yapamaz hale gelmiş. Mahkeme kararlarına rağmen bölge halkı mağdur ediliyor. Üretim devrimi diyoruz ama çiftçimiz toprağını sulayamıyor, çünkü enerji şirketleri ve bürokrasi kanunların üstünde hareket ediyor. İşte bu yüzden Türkiye’nin hem sanayisine hem tarımına kaynak ayıracak, gençlerimize iş imkanı sunacak kararlı bir yönetim anlayışına ihtiyacı var. İstihdamdaki artış tek başına yeterli değildir; toplam çalışan nüfusun verimliliği ve genç nüfusun üretime katılması esastır. Mardin’deki çiftçilerimizin yaşadığı bu sancı, aslında tüm Türkiye’nin üretimden koparılmasının bir yansımasıdır. TEDAŞ, borçlarımızı ödemediğimizi iddia ederek bize baskı yapıyor. Halbuki bizim sorunumuz çok farklı. Bize gelen elektrik faturalarında, doğrudan direklerin içine bağlı olan ve bizim göremediğimiz sistemler yüzünden her şeyden şüphe duyuyoruz. Bize yapılan muamele kesinlikle akla sığacak türden değil. Örneğin, ne tükettiğimizi bilmiyoruz. Borcumuzu sormaya gittiğimizde bize sadece bir kağıt parçası veriyorlar; tüketim endeksi yok, bir veri yok. Sadece kalemle 200 bin TL, 400 bin TL gibi rakamlar yazıp önümüze koyuyorlar. Ne faturalarımız ne de bize verilen pusulalar kanunlara uygun. Bu şekilde mağdur ediliyoruz. “Faturamızı verin, ne tükettiğimizi, ilk ve son endeksimizi bilmek hakkımızdır” dediğimizde ise “Ödeyeceksin kardeşim” cevabını alıyoruz.
Bizi en çok üzen durum ise jandarma eşliğinde, kendi imkanlarımızla kurduğumuz tesislere gelmeleri. Kendi paramızla aldığımız trafoları ve tüm ekipmanımızı zorla söküp götürüyorlar. Bu durum, devlet ile milletin karşı karşıya gelmesine sebep oluyor. Bölgemiz dört ay boyunca gece gündüz karanlıkta kaldığında ise Mardin’deki herkes kör, sağır ve dilsizi oynuyor. 2019 yerel seçimlerinde Kızıltepe’de bağımsız meclis üyesi seçildim. Yaşanan elektrik sorunu hakkında Mardin AK Parti teşkilatıyla da görüştük ancak sonuç alamadık. 300-400 bin TL gibi rakamlar karşısında, kazandığımız 50 bin TL’yi kuruma verme şansımız kalmıyor; çocuklarımızın okul masraflarını, evimizin ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşüyoruz.
Eskiden bu sorunları yaşamıyorduk. Sorunlarımız, devlet desteğinin kesilmesiyle başladı. 2018’de 10 bin TL’ye anlaşırken kurum zarar etmiyordu. O dönem devlet desteğinin 2019’da %55’e, 2020’de %45’e düşeceği söylendi. Özel bir şirket sadece kendi kazandığı paraya bakar. Geçen sene halkla beraber yaptığımız protestolarla onları biraz geri adım attırdık ama yerel siyasiler çözüm bulmak yerine konuyu siyasete çevirdiler. Bugün mahkemelerimiz devam ediyor; “halkı organize etmek” ve “protesto düzenlemek” gibi suçlarla yargılanıyoruz. Artık üretim yapamıyoruz. 30 Haziran’da şirket yetkilileri toplu kesinti yapacaklarını açıkladı. İçme suyumuza kadar her şeyi kesiyorlar. Bizim jeneratörlere karşı mahkeme kararlarımız var. Buna rağmen bölgemize jeneratör çekiyorlar; o da neymiş, köyde suyu temin etmek içinmiş! Zaten su kuyularımız var, suya ihtiyacımız yok; elektriği bağlasınlar yeter.
Buradan genel başkanıma seslenmek istiyorum. Arkadaşlara sözde faturaları ve jandarma ile halk arasındaki gerilimi gösteren videoları ilettim. Millet, devletiyle karşı karşıya getirilmiş durumda. Eskiden kurum yetkilileri gelip kendileri ulaşırdı, bugün ise jandarma zoru kullanılıyor. Bizden alım yapan kurum değil, jandarmadır. Konuştuğumuz jandarma personeli de bu durumdan hiç memnun değil. Bu durum devlet-millet barışını bozmaktadır. Önemli olan devlet ile milletin barışını sağlamaktır; hem kurum çiftçiye haksızlık yapıyor hem de devlete baskı uyguluyor. Genel başkanımızdan ricamız, bölgemizle ilgilenmesi ve çözüm üretmesidir.
(Mardin’den bağlanan diğer üretici ile devam eden iletişimde yaşanan teknik aksaklıklar üzerine)
Mesele anlaşıldı. TEDAŞ ve DEDAŞ ile ilgili sorunlar ve jandarma ile halkı karşı karşıya getirme çabalarıyla ilgili uyarılarınız dikkate değer. Ancak işin özüne bakmak gerekir. Bu sorun köylünün sağduyusu ve kolluk kuvvetlerinin halkı koruyan tavrıyla çözülür. Bugün İç Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya kadar Türkiye tarımının en temel meselesi enerji ve su krizidir. Su, yer altından elektrikli pompalarla çıkarılıyor; enerji fiyatları ise çiftçinin belini büküyor. Gıda güvenliğini sağlamak için köylüye ucuz mazot ve ucuz elektrik sağlamak zorundayız. PKK terörü bitti ancak şimdi de elektrik terörüyle karşı karşıyayız. Bu, yalnızca Mardin’in değil; Yozgat’ın, Konya’nın, Eskişehir’in ve tüm Türkiye’nin sorunudur. Üretimi artırmak için kaynak ayırmamız şart.
(Adıyaman’daki tütün üreticilerinin durumuna geçiş)
Adıyaman 3-4 gündür ayakta, üretici kendi hakkını arıyor. Üretime kelepçe vurulmasına razı değiliz. Adıyaman halkı teröre hiçbir zaman destek vermemiştir; tütün üzerinden teröre finansman sağlandığı iddiası büyük bir yalandır. Bu iftirayı atanların halktan özür dilemesi gerekir. Benim iki dönüm arazim var, yetmiyor; başka yerlerde tarla kiralıyorum. Kendi ürünümü satmaya çalıştığım için 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıyayım. Biz esrar ya da eroin satmıyoruz, kendi ürünümüzü satıyoruz. Adıyaman’da tütünden geçinen yaklaşık 10-20 milyon insan var. Biz devletimize düşman değiliz, vergimizi vermek istiyoruz ancak kooperatif sistemini değil, bireysel vergilendirme sistemini talep ediyoruz. Rize’de çay üreticisine tanınan hakların benzerini, kayıt dışılık bahane edilmeden tütün üreticisine de sağlamalıyız. Bakın, aynı şekilde Malatya’yı söylüyorum. Malatya’da yıllık 100 bin, 200 bin ton kayısı üretiliyor; devlet buna müdahale etmiyor, karışmıyor. Tütüne niye karışılıyor? Tütüne niye bu kadar ceza öngörülüyor? Buradaki amaç nedir? Devlet büyüklerimizden, yetkililerden bu işe bir çözüm bulmalarını rica ediyoruz. Bu birkaç gün süren eylemlerden dolayı; hiçbir olaya mahal vermeden, olay çıkmasını engelleyerek bu süreci sağ salim, kazasız belasız atlatmamıza yardımcı olan Sayın Emniyet Müdürümüze teşekkür ediyorum. Bizimle görüşüp sorunlarımızın takipçisi olacaklarına dair söz verdiler. Ben huzurlarınızda tekrar onlara teşekkür etmek istiyorum.
Mehmet Poyraz, buyurun. (Mehmet Bey, biraz yüksek sesle konuşun lütfen.)
“Ben Mehmet Poyraz, Adıyaman Pınar Yaylı Köyü’nden. Öncelikle Ulusal Kanal aracılığıyla tüm Türkiye halkına hayırlı akşamlar diliyorum. Bize bu imkânı sağladıkları için Ulusal Kanal’a saygılarımı sunuyorum. Öncelikle Adıyaman tütünü kaçak tütün değildir, millî bir üründür. Adıyaman tütünü hiçbir zaman teröre finans kaynağı olmamıştır; bunu özellikle belirtmek istiyorum. Tütün bizim öğrencimizin okul masrafı, gençlerimizin çeyizi ve tüm Adıyamanlı esnafımızın geçim kaynağıdır. Adıyaman’da tütünden geçimini sağlayan 40 bin aile vardır ve bu ailelerin tütün haricinde hiçbir geliri yoktur. Tütünün bitmesi, bu ailelerin başka şehirlere ırgat olarak gitmesi demektir. Yıllar önce Adıyamanlılar Kayseri’ye, Yozgat’a, Malatya’ya, Giresun’a çalışmaya gidiyorlardı. Bu tütün sayesinde tüm bu ırgatlık sona erdi. Devlet büyüklerimizden, şehrimizin tekrar ırgat şehri haline gelmemesi için tütünümüze el uzatmalarını, bir çözüm bulmalarını istiyoruz.
Özellikle biz Adıyamanlılar çok büyük arazileri olan insanlar değiliz; 3-4 dönüm arazisi olan, dönümlü tarlası mevcut olan insanlarız. Bu tarlalarda tütün haricinde hiçbir ürün yetişmemektedir. Yetiştirdiğimiz ürünler bile masraflarımızı karşılamamaktadır. Kooperatif kurulması halinde biz masraflarımızı çıkaramayacak duruma düşüyoruz. Adıyaman’daki 40 bin aileyi 3-4 tane kooperatife gebe etmemeliyiz. Kooperatifleştiğimiz takdirde bu tütün gelirinden ne çocuklarımızı okutabiliriz ne de geçimimizi sağlayabiliriz. Bütün devlet büyüklerimizden buna bir çare bulmalarını istiyorum. Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum.”
Ebubekir Gürcan Demir: “Atanmayan öğretmenim, hayatımı tütünden kazandım ve devam ediyorum. Çocuklarımın rızkını da buradan kazanmak istiyorum. Öncelikle bizlere ses olduğunuz için, bu programı yapıp sesimize ses olduğunuz için teşekkür ediyorum. Şu an saat 21.00, neden buradayız? Sorunlarımız var. Bir haftayı aşkın süredir tütünle alakalı sorunlarımız var, aslında bu sorun 6-7 yıldır var. Hep aspirin türü geçici çözümler üretildi. Son çıkan yasayla beraber bu çözümün önü de kesildi. Şu anda elimiz kolumuz bağlı, eve gidemez olduk. Neden? Ekmeğimize, aşımıza engel konulduğu için. Bir haftayı aşkın süredir evime gelir sağlayamaz oldum. Çoluğumun çocuğumun rızkını bu tütünden kazandığım gelirle elde ediyorum. Ben de tütün üreticisiyim. Atanamamış bir tarih öğretmeni olarak diyorum ki: İslahımız yok, imkânlarımız zaten kısıtlı. Bari bırakın da buradan çoluğumuzun çocuğumuzun rızkını kazanalım. Evlenecek çocuklarımıza çeyiz parası, okuyacak çocuklarımıza cep harçlığı, kundaktaki bebeğimize süt parası biriktirelim. Bu velinimetimiz olan tütüne karışmayın.
Buradan bizi duyan bürokratlara, yetkililere, üst mercilere sesleniyorum: Adıyaman huzur ve barış kenti olarak bilinmiş ve bugüne kadar da bu isme layık davranışlar sergilemiştir. Adıyaman hiçbir zaman teröre destek vermemiş, mitinglerinde hakkını ararken hiçbir zaman galeyana gelmemiştir. Kendi hakkını her zaman yasal düzlemde aramıştır. Buna valimiz, emniyet müdürümüz ve Adıyaman’a atanmış diğer şehirlerden gelen memurlar şahittir. Adıyaman’a gelen insanlar için ‘iki kere ağlarlar’ deriz. Birincisi gelirken önyargılı oldukları için ağlarlar; ikincisi de giderken güzel şeyler biriktirdikleri için ağlarlar. Lütfen bu güzel şehirde yaşama hakkımıza ortak olun, ekmeğimize aşımıza dokunmayın. Bu ‘kooperatif’ denilen ve insanların gelirlerini belirli kişilere devredecek sisteme hayır diyelim. İnsanlarımızın önünü açalım, üretimi destekleyelim. Üretim olursa kazanç olur, kazanç olursa huzur olur. İnsan kendi gelirini sağlayamadığı zaman sosyopsikolojik sorunlarla baş başa kalır. Ben üniversite yıllarında yaz tatillerinde transitlere binip Giresun’a fındık, Malatya’ya kayısı, Harran Ovası’na pamuk toplamaya giden birisiyim. Yolda birçok insanımız kazalarda yaşamını yitirdi. Fakir fukaranın ekmeği olan bu tütüne karışmayınız.
Tütün bir ayda, iki ayda yeşerecek bir ürün değildir. Şubat ayında insanlar bunun yetiştirilmesine başlar, fidesini diker, Eylül-Ekim sonuna kadar bununla meşgul olur. Gecesini gündüzüne katar; gerekirse yazın sıcağında tarlanın kenarında küçük bebeğini çadırın altına yatırıp rızkını kazanmaya gayret eder. Bu sadece Adıyaman için değil, Türkiye ekonomisi için de bir kazançtır. Buradan ziraatçısı, nakliyatçısı, öğrencisi kazanıyor. Gelin, ekmeğimiz, aşımız olan bu tütüne karışmayın. Bize de karışmayın. Kendi çabamızla bir seviyeye getirdiğimiz bu çalışma alanında bizi kendi halimize bırakınız. Biz hiçbir zaman devlete sırt çevirmiş insanlar değiliz; tek gayemiz ekmek kavgasıdır. Tütün; emek, alın teri ve ekmek kavgasının adıdır. Gelin bu ekmek kavgamıza ortak olun, üretimi daimî hale getirip insanların evine helal lokma götürmesine vesile olun. Bizi İstanbul’a davet ettiğiniz için teşekkür ediyoruz; inşallah yakın zamanda ziyarete geleceğiz.”
Deniz Adalı: “Sayın Genel Başkanım, Adıyaman’ın 7’den 70’e ortak fikri budur: ‘Tütünüme dokunma, üreteceğiz’. Ürettiğimizi paylaşarak yaşamak istiyoruz diyorlar. Son olarak Bekir İnan söz almak istiyor.”
Bekir İnan: “Teşekkür ederim. Bekir İnan, Adıyaman’da hem tütün üreticisi hem de satıcısıyım. Üç günden beri bizi yalnız bırakmayan Ulusal Kanal’a ve Doğu Perinçek başkanımıza saygılarımızı sunarız. Davetinizi aldık, çok memnun olduk ancak işlerimizin yoğunluğundan dolayı gelemedik. Eğer uygun görürseniz önümüzdeki hafta bizzat stüdyoda bu konuyu anlatmak isteriz. İnşallah siz büyüklerimizin sayesinde tütünümüzü bu lobilere yedirmeyeceğiz. Hepinize teşekkür ederim, Allah’a emanet olun.”
Deniz Adalı: “Biz buradayız. Vatan Partisi olarak bu mücadelenin sonuna kadar işçimizle, çiftçimizle, aracımızla buradayız. Bu yasakları, üreticiye vurulan kelepçeleri, hapis cezalarını ve tehditleri el birliğiyle bertaraf edeceğiz. Türkiye üretmek, coşmak ve mutlu olmak istiyor.”
Doğu Perinçek: “Adıyamanlı ve Mardinli çiftçilerimizi kutluyoruz. Aynı şey İmranlılı, Sivaslı, Yozgatlı, Kayserili, Adanalı, Sakaryalı, Erzurumlu, Trabzonlu, Manisalı, Aydınlı, Muğlalı ve Trakyalı çiftçilerimiz için de geçerli. Hepsi ‘bırakın üretelim, karışmayın’ diyor. Türkiye’nin çözümü üretmekte. Peki, üretmek için ne lazım? Ucuz mazot, ucuz elektrik lazım. En önemlisi de üreten adamın eline kelepçe vurmamak lazım. Şu an üretene hapis cezası tehdidi savurmak, üretime zincir vurmaktır. Adıyaman’a kelepçe vurduğunuz zaman Amerikan tütüncüsüne destek oluyorsunuz. Türkiye yıllardır bu sorunla karşı karşıya. Türk çiftçisi ayağa kalkıyor, bu Türkiye’nin kurtuluşunu getirecek üretim devriminin ayak sesleridir. Mardin’deki çiftçilerimizin de yanındayız. TEDAŞ’ın yarattığı o çiftçi düşmanı teröre karşı da mücadele edeceğiz. Hep beraber başarıya ulaşacağız. Türkiye, Amerikan tütün tekerlerinin müşterisi haline getirilemez. Yerli tütünü içelim, Amerikan tütününü değil. Çiftçimizin ayağa kalkması geleceğin habercisidir. İstanbul’a kanal yapacağımıza, o kaynağı Anadolu’ya aktaralım, Anadolu’ya su akıtalım. Anadolu su diye, üretim diye feryat ediyor.” Önemli bir çıkışınız oldu: “İstanbul’un nüfusunu 5 milyona düşürelim.” Evet, İstanbul neredeyse 20 milyonluk bir nüfus barındırıyor; resmi nüfusu bu olmasa da gerçek bu. İstanbul Kanalı’nı yaparsanız 5 milyon daha ekleyeceksiniz. Benim annemin köyü olan Kaldırım Köyü’ne baraj yapıyorlar, oradan İstanbul’a su getiriyorlar. Böyle taşıma suyla şehri besleyeceğimize, buradaki nüfusu kırsala götürüp üretime yönlendirsek daha iyi değil mi? Sırf su açısından bakmayalım; tüm sanayiyi ve nüfusu İstanbul’a yığmak çok akılsızca bir şey. Hele İstanbul Kanalı ile ek 5 milyonluk bir nüfusu daha buraya yığmak, hem şehircilik politikası açısından çok yanlış hem de Adıyaman’daki köylünün ekmeğine zincir vurmaktır. Adam iş bulamayınca İstanbul’a geliyor, burada da iş bulamıyor. Antalya’dan sebze getirip İstanbul’u beslemeye çalışıyoruz; yoldaki maliyet yüzünden domatesin fiyatı üç katına çıkıyor. Sonra “zam var, enflasyon var” diye bağırıyoruz.
Türkiye’nin kaynaklarını akıllıca değerlendirmemiz lazım. İstanbul Kanalı yerine Anadolu’ya yatırım yapmalıyız. Trakya’da su sorunu pek yok, Balkan yağmurları var. 20 milyonluk bir İstanbul Türkiye için cinayettir. Nüfusu 20 milyona çıkartmak, Türkiye’ye karşı işlenecek en büyük suçlardan biridir. Tam tersine, İstanbul’daki yığılmayı önlememiz lazım. Buraya sanayi kurmamalı, mevcut sanayiyi Anadolu’daki kıraç arazilere taşımalıyız; tarım topraklarına değil. Türkiye’nin en verimli tarım toprakları olan Sakarya, Yalova, Bursa, Mersin ve Adana’ya beton yığıyoruz. Trakya da çok verimli; İstanbul Kanalı ile orayı da betonlaştıracağız. Üstelik İstanbul Kanalı’nı yapınca Çanakkale’den de ikinci bir kanal açmanız gerekir. Çünkü İstanbul Kanalı’ndan geçen gemi, Karadeniz’e veya Akdeniz’e gitmek için mecburen Çanakkale’den geçecek. Boğazlar dar geliyor dediğiniz an, iki gün sonra Çanakkale Boğazı için de aynı şeyi söyleyeceksiniz.
Vatan Partisi olarak bizim çözümümüz var. Samsun-Ceyhan Boru Hattı’nı 1-2 milyar dolara yapabiliyorsunuz. Ayrıca Bulgaristan Burgaz’dan Dedeağaç’a bir boru hattı açılırsa, İstanbul Kanalı’ndan geçecek gemi kalmaz ve kanal boşuna yapılmış olur. Biz Kırklareli sınırından Saros Körfezi’ne boru hattı yapabiliriz. Karadeniz’den gelen tüm enerjiyi, doğalgazı ve petrolü oradan akıtabiliriz. Böylece Boğazlardaki gemi trafiğini azaltabiliriz. Zaten tanker trafiğinde bir düşüş var; rakamlar ortada. Yani yeni bir kanal açmak için bir mecburiyet yok. 25-40 milyar dolar arası değişen bu muazzam kaynağı, Anadolu’nun su meselesini çözmek için kullanırsak, üretime getirdiği patlama Türkiye’yi şahlandırır. İnsanımızı köylerde tutabilmek, köyleri modernleştirmek çok önemli.
(Reklam arası)
Mardin’den Hasan Bey’e bağlanıyoruz. Hasan Bey, sizi dinliyoruz.
“En büyük sorunumuz DEDAŞ’tır. Hasat zamanı dış ülkelerden buğday geliyor. Şu an 3 kilo buğday satıp 1 kilo gübre alabiliyoruz. TEDAŞ meselesini bir türlü mecliste dile getiremiyoruz. Mardin’de iki avukat arkadaşımızla birlikte sürekli bunları dile getiriyoruz. Kurum, hukuki kimliğini tamamen kaybetmiş; çiftçinin cebine göz dikmiş durumda. Kanunen hayvancılık desteği haczedilemez ancak DEDAŞ, şahıslara bu parayı kendi hesabına aktarıyor. ÇKS kaydı yaptırırken kurumdan belge almamız şart koşuluyor, borcu olan çiftçiye bu belge verilmiyor. Hukuksuz bir şekilde traktörlerimizi, araçlarımızı haczediyorlar. Bir çete haline gelmiş durumdalar. 46 yıldır bitmeyen GAP projesi yüzünden bizi DEDAŞ’ın kucağına itiyorlar. Devletin bankası Ziraat Bankası bile borç erteleme için ÇKS belgesi istiyor, elimiz kolumuz bağlı. Faturalarımızdaki IBAN numaraları kuruma değil, şahıslara ait. Savcılıkta belgelerimiz mevcut. Biz devletimizden destek bekliyoruz, bir şirkete mahkûm edilmek istemiyoruz.”
Vatan Partisi Mardin İl Başkanı Zeynettin Bozan: “Büyük bir toplumsal sorunla karşı karşıyayız. DEDAŞ terörü var; rastgele fatura kesiyorlar. DEDAŞ’ın kamulaştırılmasını istiyoruz. Dönemlik ödemeler istiyoruz. İstanbul Kanalı yerine GAP projesi tamamlansın. Fırat ve Dicle suları Basra’ya döküleceğine Mardin’e dökülsün. Çiftçilerimizin yanındayız, mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Sayın Perinçek: “Mardin’deki çiftçilerimizin sesi, bütün Anadolu’nun ve Trakya’nın sesidir. Haciz terörü, Türkiye çiftçisinin karşısındaki en önemli sorundur. Bu durumdaki bir çiftçi nasıl gübre alacak, nasıl tohum ekecek, nasıl sulama yapacak? Bu, sadece çiftçinin değil, Türkiye’nin sorunudur.” Onun için bugün çiftçiye mecal vermek, sermaye kazandırmak ve üretimi yapabilmesi için ona kuvvet vermek kadar önemli bir şey yok. Burada haciz terörünün bitmesi lazım. Çünkü haciz terörü, üretime karşı bir terördür; üretime vurulan bir zincirdir. Biz; Amasya’dan, Konya’dan ve Polatlı’dan gelen arkadaşlarımızla, Ömer Sarı Başkanımızın liderliğinde kurulan çiftçi platformuyla çok güzel bir program hazırladık: Bir, faiz borçları silinsin; iki, çiftçi borçları bir yıl ertelensin ve beş yıl taksitle ödensin.
TEDAŞ borçları konusunda ise Mardin Vatan Partisi İl Başkanımız Sayın Bozan’ın da ifade ettiği gibi, TEDAŞ kamulaştırılmalıdır. Elektrik hizmeti bir kamu hizmetidir. İletişim, telefon, elektrik, ulaştırma, tren, otobüs gibi tüm hizmetler kamu hizmetidir ve kamu eliyle yürütülmelidir. Bunların özelleştirilmesi Türkiye’de büyük problemler yaratmıştır. Özelleştirmenin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Halbuki devlet, kendi halkına elektrik ve enerji hizmetini, özellikle de tarıma sağlamak zorundadır. Bu insanlar evlerinde elektrik yakmak için veya parti düzenlemek için değil; bize ekmek, et üretmek ve karnımızı doyurmak için elektrik istiyorlar. Bu, Türkiye’nin temel sorunudur. Biz bu davanın takipçisiyiz ve sonuna kadar mücadele edeceğiz.
Zaten çiftçi de ayağa kalkmaktadır. Önümüzdeki seçimler, Türkiye’de kimin hükümet olacağını belirleme noktasında çok önemlidir. Vatan Partisi olarak biz, Türkiye’nin sorunlarını çözmeye talibiz ve kararlıyız. İşçimiz, çiftçimiz, esnafımız, zanaatkarımız ve büyük sanayicilerimiz akın akın Vatan Partisi’ne katılıyor.
Mevcut iktidarı özelleştirmelere karşı durmaya veya kamulaştırmaya ikna etmekten ziyade, üretici sınıflarla bir olup bir ileri aşamaya geçme ve mücadele yönetme noktasında tavır alıyoruz. İkna olurlarsa ne güzel; ancak Türkiye’nin kaderini onların ikna olmasına bırakamayız. Vatan Partisi, çiftçiyi, işçiyi, esnafı, zanaatkarı, sanayiciyi ve memuru birleştirip “üreticilerin milli hükümetini” kurmak için yola çıkmıştır.
Tarımda elektrik fiyatları farklı olmalıdır. Üretim devrimi yapacaksak üreticimizi desteklememiz şarttır. Üretici baş tacı diyoruz; baş tacı nasıl olur? Ucuz elektrik, ucuz gübre, faizsiz kredi ve ucuz mazot vererek olur. Yoksa lafta baş tacı edip, faturaları dayattığınız zaman üreticiyi yerin dibine atıyorsunuz. Biz bunu kabul etmiyoruz. “İstanbul Kanalı yerine Anadolu’ya su götürün” diyorlar, bu çok haklı bir taleptir. Dicle, Fırat, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Gediz ve Menderes gibi nehirlerimiz boşa akmamalıdır. Bu suları kontrol altına alıp tarımımızı suladığımızda Türkiye büyük bir atak yapacaktır. İnsanlar kendi doğdukları topraklarda üretici olacak, büyük kentlere göç etmeyecekler; hatta kentlerden köye dönüş başlayacaktır. Bu sayede kent-köy dengesini sağlayacak ve köyleri çağdaşlaştıracağız.
İstanbul Kanalı projesine gelince; sanayicilerle konuştuğumda kimsenin bu projeyi desteklemediğini görüyorum. Anadolu’da da yaptığım temaslarda bu kanalı destekleyen doğru dürüst kimse yok; anket yapılsa %90’ı karşı çıkacaktır. Çin’in burayı fonlayacağı iddiaları ise uydurmadır. Çin, üretime yönelik yatırımlara önem verir; fizibilite raporlarına bakar. Türkiye’nin ayakta kalması için üretime yönelik Çin sermayesinin gelme şansı çok büyüktür ancak İstanbul Kanalı gibi maceralara sermaye getirmezler. Üretime var, betona yok!
Afganistan’daki 62 milyar dolarlık yatırım, sadece yol projesi değil, bir ekonomi kalkındırma çabasıdır. Çin, Afganistan’ı destekleyerek Amerika’nın bölgedeki oyunlarını bozmaktadır. Çin, Türkiye’yi Kuşak ve Yol girişiminin “doğal üyesi” olarak görüyor ve kilit bir ülke olarak değerlendiriyor. Bizim de yapmamız gereken; İstanbul Kanalı gibi projeler yerine hızlı tren hatlarını geliştirmek, lojistik ağımızı Asya ve Avrupa ile bütünleştirmek ve tren yollarımızı yenilenebilir enerjiyle destekleyerek Avrupa’nın yeşil mutabakatına rekabet gücüyle yanıt vermektir.
Amerikan hegemonyasının ve dolar saltanatının çöktüğü bir döneme girdik. Satın alma gücü paritesi bakımından Çin, Amerika’yı geride bırakmıştır. Rusya ve Çin gibi ülkeler altın rezervlerini artırıp dolardan kaçarken, Türkiye’nin de Amerikan tahvillerini sıfırlayıp altına yönelmesi doğru bir hamledir. Doların dolaşım alanı daralıyor. Pentagon’un yaptığı harp oyunlarında bile, herhangi bir çatışmada Amerika’nın savaşı kaybedeceği öngörülüyor. Türkiye’deki dolarizasyon sorunu, üretim ekonomisine geçemememizin bir sonucudur. Üreticiyi hacizle, yüksek faturalarla terbiye etmeye çalışırsanız, üretim yapamaz hale gelen çiftçi yüzünden dolar yükselir. Çözüm, üreten Türkiye’dir. Bir demokrasi konferansı yapıldı. Deminki meseleyi bir bağlayalım. Hacı serürüne son; bu bir. İki; İstanbul’a kanal değil, beton değil. Hatta kanal da demeyelim, İstanbul’a beton değil; tarıma su, Anadolu’ya su, Trakya’ya su. Trakya’nın aslında suya ihtiyacı yok ama daha modern tarım yapmak için… Ucuz elektrik, ucuz mazot; sanayi ve lojistik için ucuz maliyetler… Anadolu ve Trakya’mıza tarım desteği diye bu şekilde bağlayalım. İstanbul’a beton değil, Anadolu’ya su; bunu slogan haline getiriyoruz. Betondan hiçbir şey olmaz ama Anadolu’yu suladığınızda, o üretim patlamasının sanayiye de yansıması olacak. Yalnız o tarım üretiminde bir patlama değil, o bir kaynaktır. Tarımda yaratılan kaynaklarla sanayi kurulur. İnsanlık tarihinde de, Fizyokratların da tespit ettiği gibi bütün geçmiş sanayi, tarımda yaratılan kaynaklarla kurulmuştur.
Demokrasi Konferansı bildirisi açıklandı Sayın Perinçek. Tabii CHP, HDP; farklı kurumlar da işin içinde. Sizden fazla siyasi parti ve kurumun yer aldığı bir bildiri ve bu bildiri çok tartışıldı. “Türkiye karşıtı olduğu”, “Türkiye’nin dış politikası ve terörle mücadelesinin hedef alındığı”, “KHK’lıların göreve geri dönmesi ve cezaevindeki siyasi tutukluların serbest bırakılması istendiği” öne sürüldü. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu bildiriye ilişkin tepkileri?
Bu bir bölücülük konferansıdır. Zaten “demokrasi” kavramını görünce kurumlara bakın; kurulan fonlar, vakıflar… Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Ölüm” kitabındaki “Proje Demokrasi” kavramı; demokrasi zaten böyle bir şeydir. Cihan’ın en önemli sloganlarından biridir; her şey “demokrasi” diye yutturulur, topluma takdim edilir. Bu demokrasi konferansı da bir bölücülük konferansıdır. PKK ile FETÖ ile birlikte yaptıkları apaçık ortada. Aydınlık bunu çok güzel verdi. Ortaya koydukları talepler, yaptıkları propaganda, hepsi toplamda Biden programıdır; bunlar Biden tayfasıdır.
Buradan uyarı yapıyoruz; o örgütlerdeki üreticilere, vatanseverlere, meslek ve emek sahiplerinin hepsine sesleniyoruz: Amerika Birleşik Devletleri’nin kuyruğuna takılarak demokrasi olmaz. Amerika’nın getirdiği demokrasiyi Irak’ta, Suriye’de görüyoruz. İlan ettikleri program, Türkiye karşıtı ve Türkiye düşmanı iğrenç bir programdır. Başka söyleyecek söz bulamıyorum.
CHP’ye bu bildiriyi sorduk. Parti sözcüsü Faik Öztrak, “Bildiriyle bizim bir bağımız yok, temsilcimiz orada değil” dedi. Siz buna ne diyorsunuz?
Sayın Genel Başkan, Cumhuriyet Halk Partisi demokrasi konferansına tavır alırsa buna sevinirim ama bakıyoruz; CHP orada merkezi konumda. İmzacı hem kurumsal olarak, hem de finansal kaynakları sağlamış durumda. Konferansın bütün masraflarını üstlenmişler. CHP kurumsal olarak “yokum” diyor ama etrafındaki herkes orada toplanmış.
Bir Cumhuriyet Halk Partisi yöneticisi kendi inisiyatifiyle gidip orada imza atsa, bu sizce genel başkanın bilgisi dışında olabilir mi? Sizin yıllarca parti yöneticiliği ve genel başkanlık yapmış biri olarak, Vatan Partisi’nde böyle bir şey yaşanabilir mi?
Yaşanmaz. Bakın, bir tane Vatan Partili orada var mı? Eğer Cumhuriyet Halk Partisi orada yoksa, çıkar “Ben yokum” der, oraya gidenleri uyarır, gerekirse disiplin kuruluna verir ve kamuoyu önünde hesabını sorar. CHP’de ikircikli bir tavır var; CHP orada, CHP’liler orada ama CHP “ben yokum” diyor. Oysa orada olan herkes CHP’li ve CHP’nin etrafındaki güçler. Gönlümüz ister ki Cumhuriyet Halk Partisi net bir şekilde çıkıp “Bu girişimde yokum, oradaki üyelerimi de derhal disipline sevk ediyorum” desin. Ama her alanda CHP, PKK ile beraber; talepleri yıllardır aynı. Hapishanelerin içini boşaltmak, KHK ile kamuyla ilişiği kesilenleri geri almak… Bunlar yıllardır CHP’nin ileri sürdüğü talepler.
Aynı zamanda eş zamanlı olarak ABD’de bir proje vardı; Demokrasi Projesi Derneği. Biden tayfası dediğimiz bu grup, Türkiye’ye karşı bir harekat ve tertip başlattı. Bunun merkezinde İYİ Parti ve CHP var; HDP, FETÖ ve Saadet Partisi de bu işin içinde.
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, HDP’nin kapatılması sürecine ilişkin, “HDP’yi AK Parti ve ortağı MHP şeytanlaştırdı” dedi. Bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?
Milletten haraç toplayıp PKK’ya veren MHP mi? Teröristleri toplayıp PKK’ya gönderen MHP mi? HDP belediyelerinde zabıtalık yapan MHP mi? “Sırtımızı YPG’ye bağlıyoruz” diyen MHP mi? Abdullah Öcalan’a “liderimiz” diyen MHP mi? PKK’yı, FETÖ’yü zindanlardan kurtarmaya çalışan MHP mi? İnanılır gibi değil.
Burada Meral Akşener’in bir Gladio kimliği var. Esas şeytan, Meral Akşener’in kendisi. PKK’yı şeytanlaştıran yok, PKK’nın kendisi şeytan. O şeytanla ittifak kuran Meral Akşener de şeytan. Bir Biden ittifakı, bir şeytan ittifakı kurulmuştur ve birbirlerini savunmak zorundalar. HDP’yi melekleştirmeye çalışıyor çünkü PKK’nın yanından bakarsanız, PKK’ya karşı mücadele eden vatansever, demokrat güçleri suçlamaya kalkarsınız. Akşener bu açıklamasıyla HDP’nin müttefiki olduğunu ilan etmiş, gerçek kimliğini ortaya koymuştur.
Gürsel Tekin’in Millet İttifakı’nın 6-7 partiye çıkabileceği yönündeki açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
O ittifak zaten kurulmuş durumda. Babacan’ın, Davutoğlu’nun partisi; Abdullah Gül’ler, Davutoğlu’lar ve Babacan’lar zaten Millet İttifakı’nın içinde.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın HDP kapatma davasıyla ilgili “iş yükü” açıklaması gündemdeki yerini koruyor. Siz bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genel Başkan Yardımcımız Hasan Korkmazcan, Zühtü Arslan’ı istifaya davet etti. Ben de ediyorum. Zühtü Arslan, “rehin” açıklamasını yapmıştır. Bir hakim, davayı gizlemek zorundadır. Yargıtay kapatma davasını açmış; “iş yükü” ne demek? Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, Mehmetçiğin canı söz konusuyken o iş yükünün ne kıymeti var? TÜSİAD’ın HDP ziyareti de aynı şekilde; TÜSİAD da burada Biden cephesinde yer almış görünüyor. Zühtü Arslan, HDP’den yana olduğunu açıkça ifade etmiştir. Gerçek bir hakim olsa, bütün işleri kenara koyar ve en öne bu davayı alır. Çünkü bu Ali’nin, Veli’nin davası değil; bu Türkiye’nin davasıdır. HDP’nin kapatılması davası, Türkiye’nin hayat memat davasıdır; vatan bütünlüğü davasıdır; huzur ve barış davasıdır. Ekonominin gelişmesi için zorunlu olan bir davadır. Bütün işlerini bir kenara bırakıp bu davayı sonuçlandırmalısın; gerçek hâkim bunu yapar. Burada bir hâkim tavrı, bir yargıç tavrı gözükmüyor. Zühtü Arslan’da bir yargıç tavrı göremiyorum. Onu oraya Abdullah Gül’ün tayin ettiğini hatırlıyorum. Böyle bir tavrı görünce insan ister istemez geçmişi hatırlıyor ve oralarda hiç de olumlu olmayan olaylar görüyoruz.
HDP’nin kapatılması konusunu bir taksiye bindiğimde teyit ettim. Doğu kökenli bir taksiciyle radyo haberleri üzerine konuşurken, “HDP kapatılacak mı sence?” diye sordum. O da “PYD’ye sırtımızı dayadık derse kapatılır” dedi; Kürt vatandaşımızın tavrı budur. Şimdi HDP davasını bir çobana, sıradan bir çiftçiye, şoföre veya herhangi bir vatandaşa verseniz, tereddüt etmeden kapatır. İşte gerçek adalet ve vicdan budur. Ortada dökülen kanlar, patlayan mayınlar, Mehmetçiğe sıkılan kurşunlar var; daha ne delili olacak? Mükemmel hazırlanmış bir iddianame var; bütün sayfalarında mermiler, dökülmüş kanlar ve Atlantik’in gölgesi var.
Anayasa Mahkemesi burada muhalefet ve Avrupa’nın siyasi baskısı altında mı? Baskı altında olmaması mümkün değil. Amerika Birleşik Devletleri için bu konu hayati önem taşıyor. ABD’nin Türkiye’de olmazsa olmaz diye savunduğu güçler PKK ve FETÖ’dür; yani Amerika’nın tam kontrolünde olan ve Türkiye’yi hedef alan güçler. HDP’nin kapatılması o cepheyi mahveder. Kapatılmaması ise teröriste ferman vermek demektir. PKK’ya adeta Anayasa Mahkemesi kararı veriliyor; boynuna takıp “Ben yasal bir gücüm” diyecek. Türkiye güçlü bir devlettir, bu mümkün değil. HDP kapatılacaktır ancak karşısında direnen güçler var ve bu direnenler arasında Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bile olduğunu görüyoruz.
TÜSİAD ziyaretlerini de görüyoruz; her şey meydanda. Vatan Partisi, Ermeni soykırımı yalanını bitirdi, Silivri duvarını yıktı, 15-16 Temmuz gecesi “Bu bir FETÖ darbesidir, Amerika vardır arkasında” diyerek tarihi bir rol oynadı. Peki, TÜSİAD bu süreçlerde bize bir telefon açtı mı? Şimdi HDP ziyaretleri de neyin nesi? İş adamları bize gelip “Çin ve Rusya kapılarını açın, iflas ediyoruz” diyorlar. Türkiye’nin gerçek sorunlarını politik anlamda ıskalayan bir TÜSİAD yönetimi var. TÜSİAD üyelerinin bu durumu taşıması mümkün değildir.
Sayın Nurettin Canikli’nin belirttiği gibi; Türk özel sektörünün döviz açık pozisyonu azaldı, yani şirketler satılan dövizleri alıp borçlarını kapattı. Bu, Türkiye sanayisi ve ekonomisi için yapılması gereken bir şeydi. Ancak TÜSİAD yönetimi, Biden tayfasının içinde yer alıyor; HDP ziyaretiyle ve hükümet karşıtı tavrıyla bunu açıkça gösteriyor.
Zühtü Arslan, eğer Cumhurbaşkanı adaylığı için bir heves içinde ise derhal istifa etmelidir. Ben, parti kapatma davası konusunda Türkiye’deki bir numaralı uzmanım. Zühtü Arslan’ın “İş yükümüz var” bahanesi, davayı alelade bir mesele gibi gördüğü anlamına gelir. Eviniz yangın içindeyken “Başka işlerim var, bulaşık yıkayacağım” diyebilir misiniz? Zühtü Arslan derhal Anayasa Mahkemesi başkanlığını bırakmalıdır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP’nin mal varlığına tedbir konulmasını istedi ancak AYM bunu reddetti. Tedbir konulmayan her kuruş, PKK tarafından Mehmetçiğe kurşun olarak kullanılacak. Burada hukukçuluk yok; PKK’yı kayırmak ve gözetmek var.
HDP’nin kapatılmaması için “Suçlu olanlar cezalandırılır, parti kapatılmaz” deniyor; bu hukuk cahilliğidir. Suçun yaptırımı ceza hukukundadır, parti kapatmanın yaptırımı ise partinin varlığına son vermektir; ikisi farklıdır. HDP’yi koruma kaygısı, Türk milletine ve devletine karşı hainane bir dürtüdür. HDP’yi kapatarak PKK’nın nefes borusunu kesersiniz.
Kürt vatandaşlarımızla terör yan yana getirilemez; bunu yapan bizden değildir. Türkiye bu sorunu aşmıştır; devlet geleneği olan bir millet olarak vatandaşlarımızı incitmeyiz. Son olarak; Zülfü Livaneli ve benzeri “solcu” geçinenlerin, aslında Amerikancı ve Avrupa Birliği hayranı olduklarını görüyoruz. AB üyeliğini savunan birinin solcu olması mümkün değildir; çünkü AB üyeliği, Türk devletini yok etmek, kanunları Brüksel’den getirmek demektir. İşte Kemal Derviş olayında gördük. Kemal Derviş solcu muydu? Kemal Derviş ne kadar aşırı sağcıysa Zülfü Livaneli de Türkiye’nin en aşırı sağcılarından biridir. Zülfü Livaneli’den daha aşırı sağda kim var? Abdullah Öcalan var, Fethullah Gülen var. Türkiye’nin aşırı sağcıları bunlar. Peki, Zülfü Livaneli neden şimdi böyle suçlamalar yapıyor? Tam da bu demokrasi gündemdeyken…
Türkiye’ye yönelik Biden’ın planları, o haritalar ve tertipler uygulanmaya başladı. Bakın, Akdeniz’de Türkiye’yi hedef alan askeri tatbikatlardan bahsediyoruz değil mi? Nemesis tatbikatı, Nabuldina tatbikatı… Namlular Türkiye’ye çevriliyor. Amerika Birleşik Devletleri; Dedeağaç, Larissa, Kavala, Selanik, Filibe ve Girit’e kadar Türkiye’ye namlularını çevirmiş durumda. Ukrayna’dan Gürcistan’a kadar bir kuşatma söz konusu. İşte o namlulardan bir tanesi de Zülfü Livaneli.
Bir de Sedat Peker olayı var. Zülfü Livaneli neyse Sedat Peker de o. Aynı cephenin farklı araçları; Livaneli’yi bir taraftan, Sedat Peker’i öbür taraftan sürüyorlar. Venezuela konusu da dikkatimi çekiyor. “Türkiye Venezuela’ya sahip çıkıyor, oradan altın getiriyor” diye bir yaygara koparılıyor. Venezuela mazlum bir devlet, Amerika’nın yıllardır ambargo uyguladığı dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri. Altın getiriyorsun, çamur getirmiyorsun ki. Bir yandan Türkiye ekonomisi güçlü olsun istiyoruz, diğer yandan Venezuela altınını Türkiye’ye emanet ediyor diye eleştiriliyoruz.
Peynir ithalatı konusunda da aynı yaygara koparıldı; “Venezuela’dan gümrüksüz peynir alacağız” dediler. Bakanlık açıklamadan önce biz Aydınlık’ta yazdık; bir kilogram değil, bir gram bile peynir ithal etmemişiz, aksine ihraç etmişiz. Bu Livaneli açıklaması ve benzeri iddialar, Türkiye’nin Üçüncü Dünya ülkeleriyle kurduğu ittifaklara karşı yürütülen bir dezenformasyon sürecidir. Venezuela, Amerika’ya meydan okuyan, dünyada prestiji yüksek bir ülke. Türkiye’nin merkez bankasına güvenip altınlarını buraya emanet etmesi bir gurur konusudur, ekonomi için de büyük bir destektir. İsviçre bankalarına güvenmeyen büyük sermaye sahiplerinin aksine, Venezuela devleti Türkiye’ye güveniyor.
Amerika bize yaptırım uygulayacak diye korkan bir kesim var. Bu yakışıyor mu Türk vatandaşına? Amerika’dan ne korkacağız? Amerika kendi içinde büyük sorunlarla boğuşuyor; Teksas’ta eksi 15 derecede insanlar donuyor, elektrikler kesiliyor, sokaklardan ceset toplanıyor. Seçim dönemlerinde olaylar karakolluk oluyor, silahlı çatışmalarda yüzlerce insan ölüyor. Kanada’da çocuk mezarları çıkıyor. Batı; çöken, çürüyen ve aklını kaybetmiş bir uygarlıktır. Pantolonlarını yırtarak gezen bir medeniyetten bahsediyoruz. Bu, medeniyetin aklını kaçırdığının, üşüttüğünün bir göstergesidir.
Geleceğimiz aydınlık ve pırıl pırıl. Türkiye, yeni bir dünyanın kuruluşunda, Asya uygarlığının yükselişinde lider ülkelerden biridir. Çin Komünist Partisi’nin 100. yıl dönümünde yapılan konuşmalarda, Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri Asya uygarlığında öncü konumlarda yer alıyor. Umutlarımız gerçeklere dayanıyor ve iyimseriz. Karamsarlık, Türkiye’nin düşmanıdır; onu yayanlar ise Biden tayfasıdır. Türk milletinin çok büyük bir birikimi ve cevheri var. Büyük Türkiye’nin geleceği çok parlaktır.

