Değerli izleyenler, mutlu akşamlar. Bir Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Bu hafta çıkış yolunu özel bir yerden, Vatan Partisi Genel Merkezi’nden yapıyoruz. Programımızın daimi konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlayacak. Efendim, hoş geldiniz.
(Perinçek: Merhaba, hoş bulduk. Teşekkürler.)
Sorularımızı Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel ile birlikte soracağız. Sayın Yücel, siz de hoş geldiniz.
(Yücel: Hoş bulduk, teşekkürler.)
Biz teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, gündemin peşinden gitmeyen, gündem belirleyen bir program olarak tarif ettiğimiz Çıkış Yolu’nda konu başlıklarımızı buna uygun olarak belirledik ve sorularımızı Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Yoğun bir program akışımız var, konulara dair hızlıca sorularımızı Sayın Perinçek’e yönelteceğiz.
Efendim, tekrar hoş geldiniz diyerek başlayalım. A Haber, Dersim olaylarıyla ilgili bir video yayınladı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2011 yılında, yani yaklaşık 10 yıl önce söylediği ifadeleri içeren bu videoyu kamuoyuna servis ettiler. Hem televizyonda yayınladılar hem de sosyal medya hesaplarında paylaştılar. Videoda “Dersim ile yüzleşme” ve “katliam” ifadeleri kullanılıyor; olaylar “CHP’nin katliam geçmişi” olarak tarif ediliyor. Bu yayını nasıl yorumluyorsunuz? Dersim olaylarına “katliam” demek doğru mu? Bu, Cumhuriyet’e karşı açılmış bir savaş mıdır? Neler söylersiniz?
Evet… Şimdi, tabii A Haber yöneticilerinin veya o programı hazırlayanların niyetlerini bilemem. Ancak nesnel olarak baktığımız zaman; Türkiye bugün Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önderliğinde PKK’ya karşı savaşırken, FETÖ ile mücadele ederken ve ABD’nin Türkiye’nin içişlerine müdahalesine karşı koyarken, böyle bir konunun gündeme getirilmesi Sayın Erdoğan’a karşı bir sabotajdır, bir dinamittir. Bunu daha önce Sayın İlker Yücel ile yaptığımız görüşmede de ifade etmiştim. Gerçekten AK Parti yönetimine içeriden atılmış bir hançer diyebilirim. Bunun niyetle yapıldığını söyleyemem, niyet okumak bizim işimiz değil; ama nesnel sonuçları budur.
Dersim isyanı nedir? Seyit Rıza kimdir? Bugünkü PKK, Şeyh Said ve Seyit Rıza’ya; yani Dersim isyanlarına sahip çıkıyor. 1925 Şeyh Said, 1930 Ağrı, 1937-38 Dersim isyanlarını tarihsel miras olarak benimsiyorlar. Seyit Rıza ve Şeyh Said, PKK’nın idolleridir. Türk devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri bugün PKK ile büyük bir mücadele veriyor ve onları bitirme aşamasına geldik. Tam bu noktada, yani devletin Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın bugünkü temsilcilerine karşı savaştığı bir ortamda, bu konuyu kaşımak çok yanlıştır.
Sayın Tayyip Erdoğan, 24 Temmuz 2015’ten bu yana PKK ile büyük bir mücadele yürütüyor. 2015 öncesindeki “Kürt açılımı” dönemini veya o zamanlar FETÖ ile olan ilişkileri bugünün konusu yapmak, geçmişteki Tayyip Erdoğan üzerinden bugünkü Tayyip Erdoğan’ı vurmaktır. Bunu zaten Cumhuriyet Halk Partisi yapıyor. A Haber’in bu yayınıyla nesnel olarak CHP’nin çizgisine düştüğünü görüyoruz. Dersim isyanını savunan veya isyanın bastırılmasına karşı çıkan bir tavır yerleştirdiğinizde, bugünkü Tayyip Erdoğan’a en ağır darbeyi indirmiş oluyorsunuz.
A Haber’in içerisinde hâlâ Atlantikçi unsurlar mı var, yoksa bu bir “iş kazası” mı, bunu bilemem. Ancak A Haber’den kamuoyu önünde bir açıklama bekliyorum. Çünkü böyle bir olay üstü örtülemeyecek kadar ciddidir. A Haber, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik planlarına karşı kararlılıkla yayın yapan, cephe gerisinde yayınlar yapan, FETÖ ve PKK konusunda net duran bir kanaldır. Bu yüzden bu video oldukça şaşırtıcı. Umarız bu bir iş kazasıdır ve bu rutin uygulamaya son verirler.
Dersim meselesini şöyle bağlayalım: A Haber bu yayının yanlış olduğunu belirtmeli. Çünkü “Dersim katliamı” demek, PKK’ya destektir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o dönem isyanı bastırmasını suçlamak, TSK’nın altına mayın döşemektir. Devlet bugün Dersim isyanının takipçileriyle savaşıyor. Bu yüzden bu yanlıştan dönülmesini bekliyoruz.
HDP ve bazı CHP’li milletvekilleri sürekli bugünkü terörle mücadeleyi “Kürt soykırımı” olarak tarif ediyorlar. “Dersim Soykırımı” iddiaları Alman, Yunan ve Amerikan parlamentolarına taşınıyor. Hatta 9 ay önce Alman devlet televizyonu Atatürk’ü hedef alan bir Dersim belgeseli yayınladı. Neden? Çünkü Dersim bir katliamsa, bunun sorumlusu Atatürk’tür. 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu’nu bizzat Atatürk yönetmiş, Fevzi Çakmak’ı çağırmış ve isyanın en zecri, en kararlı biçimde bastırılması kararını almıştır. Atatürk’ün Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesi ender bir olaydır. Seyit Rıza’nın infazı sürecinde bizzat o bölgeye gitmesi, devletin bu gerici, yobaz isyana karşı emperyalizme kafa tuttuğunun göstergesidir.
O dönem hazırlanan raporları (İsmet Paşa, Celal Bayar ve bölge valilerinin raporları) tek tek inceledim. Hepsinin ortak noktası feodalizme, ağalık ve şeyhlik düzenine karşı olmalarıdır. Raporlar, orada Cumhuriyetin olmadığını, feodal baskının kadınlar ve halk üzerinde ağır bir tahakküm kurduğunu vurgular. “Cumhuriyet olacaksa kılıcını buraya vurmalıdır” görüşü hâkimdir. Naşit Hakkı Uluğ’un “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitabı, bu mücadelenin ve Cumhuriyet’in halka getirdiği özgürlüğün belgesidir.
Bu meselenin 2010’lardan sonra tekrar gündeme getirilmesi, Amerika’nın stratejik bir hamlesidir. Çünkü PKK, Alevi Kürtler arasında tutunamadı. Alevi Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti’nden koparıp PKK’nın güdümüne sokmak için bu “Dersim mağduriyeti” kartını kullandılar. Bu, emperyalizmin Türkiye’yi bölme ve PKK’yı büyütme projesidir. Maraş, Erzincan, Elazığ, Sivas… Yani daha kuzeye çıktığımız zaman, Güneydoğu’nun daha üst kuşağına çıktığımız zaman “kırmızı bölge” diye adlandırıyorduk. Sünnilerle Alevilerin, Türklerle Kürtlerin birlikte yaşadığı bölgeydi. PKK’yı o bölgeye doğru yaymak ve büyütmek için “Dersim meselesini” gündeme getirdiler. Deniz Baykal zamanında Dersimcilik, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde dillendirilip konuşuluyor muydu? Kılıçdaroğlu ile birlikte bu iş, yani yüzleşme süreci başladı. Hayır, Deniz Baykal zamanında Cumhuriyet Halk Partisi’nde böyle bir Dersim teması kesinlikle söz konusu değildi. Bu, Kılıçdaroğlu ile birlikte başladı.
Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi de bence bu strateji ve planın bir parçasıydı. Amaç; Alevi Kürtleri PKK ile yakınlaştırmak, birleştirmek ve bir CHP-PKK ittifakının yolunu açmaktı. Gelir gelmez “Ben Dersimli Kemal’im” diye çıktı. Tunceli’nin adı niye değişmiş? “Tunceli” çok güzel bir isim. Türkçesi de gayet güzel. Kılıçdaroğlu, “Ben Dersimli Kemal’im” diyerek bir kimlik beyanında bulundu. Bu, Cumhuriyet’in değiştirmiş olduğu ismi alıp tekrar tepesine bir taş gibi takmaktı. Aslında orada “Ben Cumhuriyet’e karşıyım, Atatürk’e karşıyım” beyanı vardı. “Tunceli Kemal’im” deseydi hepimiz alkışlardık. Çünkü Tunceli, “Ben evrimci Cumhuriyet’in yanındayım, Cumhuriyet devrimcisiyim” demektir. “Dersimli Kemal’im” dediği zaman ise Cumhuriyet’e direnmenin simgesi haline gelmişti. Dersim kavramı hala bu anlamda kullanılmaktadır.
Dersim diye tutturanların, Tunceli’nin adını tekrar Dersim diye değiştirmek isteyenlerin hepsi ya PKK dostudur ya da PKK’nın çatısı altındaki sahte sol gruplardır. CHP’li vekiller doğrudan “katliamdır” diye tweet atmaya başladılar. Sağ olsun Aykut Doğan kardeşimiz, propaganda bölümü başkanı olarak bu konuda bana epey notlar hazırladı. Çeşitli CHP milletvekillerinin “Dersim katliamı” üzerine çok çarpıcı açıklamaları var. Ancak bunların içinde en çarpıcısı Sayın Kılıçdaroğlu’nun 25 Şubat 2015 tarihli açıklamasıdır; onu okumak zorundayım:
“Rahmetli babam, jandarmanın kadınlara sarkıntılık yaptığını anlatmıştı. Hatta isimler falan da var. Ben de babama bunları bir ara yazmasını söylemiştim. Yazıp bana bırakmış ama o notların şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. İki eşi olan bir muhtar var. Küçük eşi çok güzel. Karakol komutanı muhtarın bu eşine göz koyuyor. Muhtarı karakola davet ediyorlar. Sonra adamı nezarete atarak gidip kadına tecavüz ediyorlar.”
Bu, emperyalistlerin Kemal Kılıçdaroğlu’nun önüne koyduğu senaryodur. Cumhuriyet’in Dersim meselesi üzerindeki hamlesini, “kadına tecavüz” gibi bir çıban başı üzerinden mahkûm etmeye çalışıyorlar. Oysa Atatürk, Dersim’in bütün aşiret reislerini Dolmabahçe’ye çağırıyor. Belgeleriyle; “Gelin size çok güzel topraklar verelim. Sizin toprağınız yok, bu yüzden çevre illere yağmalar yapıyorsunuz. Hayvanları, ürünleri yağmalıyorsunuz. Asker göndermiyorsunuz, vergi vermiyorsunuz; orada ayrı bir derebeylik kurmuşsunuz, böyle olmaz” diyor.
Aşiret reislerinden biri –belki Seyit Rıza, ismen hatırlamıyorum– “Paşam, tamam arazi vereceksin ama bizim ağalığımız ne olacak?” diye soruyor. En önemli meseleleri, o aşiret reisi ve derebeyi konumlarını korumaktı. Atatürk, kan dökülmeden bu işin halledilmesini istiyordu ama buranın bir derebeylik sistemi olduğunu ve Cumhuriyet içinde yaşamasının mümkün olmadığını görüyordu. İsyan da buna karşı yapıldı. “Kadınlara sarkıntılık” hikâyesi, Türk ordusuna karşı uydurulmuş, Cumhuriyet’e silah çekenleri namus üzerinden mazur göstermeye çalışan alçakça bir iftiradır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun buna alet olması feci bir durumdur. Sürekli yalan söylüyorlar. Geçen gün Çerkez derneklerini ziyarette de “25 kişi vardı” diyor; 20 kişi söylüyor, “Çerkez etnisitesinin itibarını iade edeceğiz” demiş. Sonra “Yok, ben öyle bir şey söylemedim” diyor. Çok kolay yalan söylüyorlar. Eğer o dönemde kadınlar mağdur olduysa, o raporları okuyanlar görür ki, asıl o ağalık sistemi kadınları aşağılayan, saçından sürükleyen bir sistemdi. Sabiha Gökçen’in orada görevlendirilmesi ise Atatürk’ün kendi evladını Cumhuriyet savunmasına yollamasıdır; bu, davanın ciddiyetini gösteren özel bir tavırdır.
Orhan Sarıbal’ın, Atatürk’e “katliamcı” imasında bulunan tweetinden sonra AK Parti yöneticilerinden Bülent Turan güzel bir cevap vermişti. AK Parti içerisinde bu gerçekleri dillendiren yöneticiler var. Bugün PKK ile mücadele edenlerin, Atatürk’ün Dersim harekâtını sahiplenmesi gerekir. PKK ile yapılan mücadele ile o gün Atatürk’ün başında olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Dersim’deki isyanı bastırması arasında, yalnızca tarih farkı vardır. Her ikisi de vatan bütünlüğüne ve Cumhuriyet’in getirdiği çağdaş topluma karşı hareketlerdir.
Ali Rıza Güder, CHP Tunceli İl Başkanı olarak “1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir” diyor. Biz “feodalizme karşıyız” diyoruz; bugün Munzur çayında insanlar mayolarıyla denize girebiliyorlarsa, bu o derebeyliğin bitirilmesinin sonucudur. O derebeylik sürseydi kadınlar saçlarından sürüklenmeye devam edecekti. Sıddık Avar’ın o çok güzel kitabında, Cumhuriyet’in bölgede açtığı yatılı okullarda kızlarımızın nasıl okutulduğunu, pırıl pırıl öğretmenlerin ve yazarların nasıl yetiştiğini görürsünüz. Tunceli, bugün Türkiye’nin en yüksek okuma-yazma oranlarından birine sahipse, bu o feodalizmin yıkılıp Cumhuriyet eğitiminin gelmesi sayesindedir.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, bugün Atatürk değerlerinden ne kadar uzaklaştı? Sınavımız “Dersim”dir. Gerçekten Atatürk devriminin, feodalizmi tasfiye etme görevinin yanında mısınız? 1934’te CHP Kongresi’nde ilk defa toprak reformu kararı alınıyor. 1937’de, 24 Anayasası’nda yapılan değişiklikle, tazminatsız toprak kamulaştırmasının önü açılıyor. İskan Kanunu ile ağaların elindeki toprakların yoksul köylüye dağıtılması hedefleniyor. Ancak Atatürk 1938’de vefat ediyor ve ardından II. Dünya Savaşı giriyor. Savaş sonrası 1945’te toprak kanunu gündeme geldiğinde CHP bölünüyor ve o süreçte Amerika Türkiye’ye giriyor; toprak ağları dünya çapında bir hamiye kavuşuyor.
Bugün Tunceli’de Seyit Rıza’nın heykeli var ve onu Cumhuriyet Halk Partisi dikti. O heykelin dikilmesi, Atatürk’e düşmanlığın en somut ifadesidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin etkinliklerini o heykelin dibinde yapması çok manidardır. Türkiye’yi bütünleştiren devrimci bir harekâtı “cinnet” ve “katliam” olarak nitelendirmek, büyük bir yanlıştır. Onun için onları anlatmayalım, Kamer Genç’i de… Arif Bey, Arif Doğan Vatan Partisi yöneticilerinden hatırlatma yapmış: “Tunceli’de yurttaşlarımızın evlerinde Atatürk, Türk bayrağı ve Hazreti Ali resimleri asılıdır,” diyor. Doğru. Tunceli’nin en sevdiği insan Atatürk. Bakın şimdi, Tunceli olaya böyle bakmıyor. Yani bu Cumhuriyet Halk Partisi gibi baksa veya A Haber’in haberindeki gibi baksa o zaman ne olacak? Atatürk düşmanı olması lazım, değil mi? Çünkü Tunceli harekâtının başındaki insan Mustafa Kemal Atatürk’tür. 4 Mayıs veya 4 Haziran’da Bakanlar Kurulu’nu toplayan, radikal ve köktenci bir tavır alınmasını isteyen ve “Silahla bu iş çözülür” diyen Atatürk önderliğinde olmuştur. Bence Atatürk’ün İstiklal Savaşı’ndan sonra içteki feodalizmi tasfiye açısından en önemli tavırları; Şeyh Said isyanı, Ağrı isyanı ve en sonunda Dersim isyanına karşı kararlılığıdır. Cumhuriyet’i yapan, vatanın bütünlüğünü sağlayan o devrimci kararlılığı görüyoruz Atatürk’te, o Dersim harekâtının bastırılmasında.
YDP’lilerin etkin olduğu cemevlerinde Atatürk fotoğrafları indirildi. Almanya’da. Evet, evet. Dersim konusu ile devam edelim mi, diğer konuya mı geçelim? Reklama bir 4-5 dakikamız var. Biraz daha isterseniz… Evet, dikkatimi çeken bir iki konu var. Sayın Başkan, “tuzak” kelimesini ara ara kullandınız; PKK haberini değerlendirirken de, hükümetin teröre karşı mücadelesinde dikkat dağıtan bir şey gördüğünüz anda hemen oraya bir uyarı yapıyorsunuz. Az önce de dediniz ki, AK Parti içerisinde Amerika’ya hâlâ göz kırpan, onunla birlikte hareket etmeye hevesli bir kesim var. “Birlikte hareket eden” de diyelim, yani göz kırpmanın ötesinde. Tabii AK Parti çok önemli bir temizlik yaptı; Abdullah Gül’ü, Davutoğlu’nu, Babacan’ı temizledi. Amerika da zaten bu üçüne de sahip çıkıyor; çünkü Davutoğlu için de “Ankara’daki bizim adamımız” diye açıkça ifade etti. Ama yine bunların bazı kalıntıları var.
Şimdi burada şöyle bir soru sorulabilir: Sayın Hulusi Akar, Millî Savunma Bakanı, Sedat Ergin’e yaptığı en son açıklamalardan birinde, “Amerika Birleşik Devletleri bizimle çalışmayı tercih etmedi, hatta eski Amerika ile çalışmayı tercih ederdik,” diye açıklama yaptı. Sizin bu söylediğinizle çelişmiyor mu? Bakın, Sayın Hulusi Akar hem Genelkurmay Başkanlığı hem de Millî Savunma Bakanlığı döneminde Amerika’nın kuvvetlerine karşı, FETÖ’ye karşı ama daha önemlisi PKK’ya karşı mücadele eden bir ordunun komutanlığını yaptı. Millî Savunma Bakanlığında da bunu sürdürüyor. Amerika ile savaşta kelle koltukta yer aldı ve FETÖ darbesi sırasında da önlerine kâğıdı koydular. İmzalasa bir süre için de olsa o darbe başarılı olurdu. Yani boynuna bağlanan ipe rağmen o kâğıdı imzalamadı. Onun o taraflarını görmemiz lazım. Fakat politikada şöyle bir yönü var: Mümkün olduğu kadar çeşitli kuvvetleri yumuşatma çabası… Mesela burada Amerika’ya da bir mesaj vermiş oldu: “Sizin yüzünüzden ilişkilerimiz bozuldu” falan gibi. Yani o biraz Hulusi Akar’ın tarzı diyelim. Azerbaycan Savaşı’nda da Ermenistan’a hep öyle mesajlar yolluyor. Evet, savaşta karşı tarafı yumuşatmaya çalışan, karşı cephede bölünmeler yaratmaya çalışan söylemleri var. Ben bunu kendi tarzımızla uyumlu görmüyorum.
O tespitiniz çok doğru Sayın Başkan. Yunanistan’a yönelik konuşmalarında da hep Yunanistan’a el uzatan ve “Aman oyuna gelme, aman seni arkadan ittirenlere kanma” diyen bir tarz var. Bu güzel bir şey ama bunun ötesinde, “Ya gel anlaşalım diyoruz, niye anlaşmıyorsun?” gibi şeyler, söylemler; bunlar biraz askere benzemeyen bir tarz. Yani asker daha köşeli, daha kararlı, şiddetin önemini vurgulayan biri olmalı; ama demek ki o, şiddetle yumuşak kuvveti bir arada götüren bir komutan.
Efendim, iki dakikam var. Son olarak Dersim’de şunu sorayım: Cumhuriyet Halk Partisi, Dersim olaylarına “katliam” diyerek kendi tabanını ikna edebiliyor mu? Gözleminiz var mı?
Amerika ikna ediyor o tabanı, etmeye çalışıyor. Ben şimdi “tamamen ikna edemiyor” diye iyimser bir açıklama yapamam, gerçekçi olmak lazım. Maalesef eski yaraları ve acıları kullanarak… Şunu da görmemiz lazım: Orada tabii çok kan döküldü, birçok insanın babaannesi, dedesi, amcası hayatını kaybetti. Bu acıları deştiğiniz zaman, kurcaladığınız zaman; devrimci Cumhuriyet’in değerlerine yeterince bağlı olmayan insanlar üzerinde etkili olabiliyorsunuz. Ama kararlı bir cumhuriyet devrimcisi için durum farklıdır. Mesela Atatürk zamanında onları etkilemek mümkün müydü? Atatürk’ün bu harekâtları, o zamanki Cumhuriyet devriminin önderi olan Cumhuriyet Halk Partisi tabanı tarafından hararetle desteklendi. Bütün Türkiye onun etrafında bir oldu. Çünkü o zaman devrimci bir önderlik ve onun ideolojik hegemonyası vardı. Ama bugün Cumhuriyet Halk Partisi, 1945’ten bu yana yaşadığı serüven sonucunda Cumhuriyet’in değerlerinden başka alanlarda da koptu. Mesela emperyalizme karşı tavrı yok; FETÖ ile, PKK ile, HDP ile beraber Atatürk’ün bütün değerlerini terk etti. Öyle olunca elverişli bir zemin oluşturdular.
Değerli izleyenler, reklamlardan sonra Sakarya Meydan Muharebesi Zaferi’nin 100. yıl dönümüne ilişkin Sayın Perinçek’le konuşacağız. Laiklik tartışmasını ve son günlerde televizyonlarda sıkça tartışılan “Perinçek eksen mi değiştirdi?” konusunu konuşacağız. Bizden ayrılmayın efendim.
***
Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Kısa bir reklam arası verdik, ardından Sakarya Meydan Muharebesi’nin 100. yılına ilişkin Sayın Perinçek’in değerlendirmelerini alacağız. Dün Polatlı’da bir kutlama vardı, orada Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vermiş olduğu mesajları değerlendireceğiz. Programımızın ilk bölümünde Dersim olaylarını yorumlamıştık. Buyurun Sayın Yücel.
Şimdi Sayın Başkan, Cumhurbaşkanımızın yaptığı konuşma çok başlıklı bir konuşma. Bazı başlıkları kısaca söyleyip sizin yorumlamanızı rica edeceğim: Birincisi, Nâzım Hikmet’le başlaması ve onun şiirini okuması. Nâzım Hikmet bölümü neredeyse bütün savaşın raporu gibiydi. İkincisi, Necip Fazıl’ın istiklal vurgusu yapması ve Ankara ile İstanbul arasındaki iktidar savaşında milletin tercihinin Ankara olduğu vurgusu. Üçüncüsü, tırnak içi ifadeyle okuyayım: “Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki büyük kalkınma heyecanı, daha sonra yerini taklitçi ve teslimiyetçi bir zihniyete bırakmıştır.” Bir de “makas değişikliği” tabirini kullanıyor: “Bazıları hâlâ 2023 hedeflerimizi sıradan bir kalkınma programı sanıyor. Hâlbuki biz Cumhuriyet tarihinin en iddialı ve cesur makas değişikliğini gerçekleştiriyoruz.” Batı sisteminin lime lime döküldüğünü belirtiyor ki Türk siyasetinde bunu 30-40 yıldır tek dillendiren isimdiniz. Son olarak “muasır medeniyet seviyesi” hedefiyle Atatürk’ün tanımıyla buluşuyor. Bu konuşmayı toplamda nasıl değerlendirmemiz lazım?
Valla bu bence tarihi bir manifesto. Sayın Cumhurbaşkanı çok tarihi bir beyanname açıkladı. Törenlere siz de davet edildiniz, onu da hatırlatalım. Davet edildim, buradan hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi ifade ediyorum. Fakat aynı saatte Güdül’de bizim Üretim Devrimi Kurultayımız vardı, 20-25 gün önceden ilan edilmişti. Katılıp konuşma yapacağım duyurulduğu için oraya gidemedim, çok üzüldüm. Telgraf ve mesaj gönderdim; Aydınlık Gazetesi de o mesajı yayınladı.
Cumhurbaşkanlığı sitesindeki resmi metne bakarak açıkça söyleyebilirim ki bu bir manifesto. Cumhurbaşkanı, her tarihi olayda taraf tutarak kendi yerini çok açık ilan ediyor. İstiklal Savaşı’nın içindeki iktidar kavgasından başlıyor; Ankara’da bir hükümet var, İstanbul’da bir padişah hükümeti var. Cumhurbaşkanımız diyor ki: “Sakarya Savaşı’nın zaferiyle birlikte milletin iradesini temsil eden yönetim kendisini kabul ettirdi.” Yani Sakarya Savaşı, sadece emperyalizme dur diyen bir savaş değil, Ankara Hükümeti’nin kendi rüştünü ispat ettiği bir zaferdir. Sonrasında Fransızlarla Ankara Antlaşması yapılıyor ve dünyada bir değişiklik başlıyor; Fransızlar ve İtalyanlar saf değiştirmeye başlıyor. Cumhurbaşkanı burada, Ankara’nın devrimci hükümetinin yanında ve İstanbul Hükümeti’ne karşı tavrını koyuyor.
Cumhuriyet’in kalkınma hamlesini vurgulayıp “Bu hamle daha sonra Batı taklitçiliğine döndü” demesi, son derece tarihi ve doğru bir analizdir. Bizim Vatan Partisi’nin analizi zaten 50-60 yıldır budur. Cumhuriyet devrimi ile büyük bir atak başladı; köylünün ürettiği ürünlerle Türkiye basma sanayisini, iplik, şeker, un fabrikalarını kurdu. Demir ağlarla ana yurdu ördü. 1945’ten sonra Atlantik sisteminin Türkiye’ye girmesiyle başlayan o Batı taklitçiliğine dönüşü saptaması çok doğru. Dikkat ederseniz hep taraf tutuyor; Atatürk devriminin ekonomik kalkınma hamlesinin yanında konumlanıyor.
Bir de “makas değişikliği” vurgusu çok önemli. Sırf bir ekonomik gelişme değil, bir uygarlık seçimi bu. Türkiye’nin Batı rayından çıkıp, Batı’nın taklitçiliğine ve lime lime dökülen sistemine karşı bir konuma yerleştiğini, Asya’da yer aldığımızı ifade ediyor. Bu çok iyi düşünülmüş bir konuşma. Dünya yeni bir sisteme ulaşmanın sancılarını yaşıyor; yani küresel Batı sistemi bitti, dünya bir devrim sürecine girdi. Ayrıca Türkiye’nin binlerce yıllık devlet geleneğine ve 200 yıllık devrimci mirasımıza, Namık Kemal’lerden Atatürk’e uzanan o milli demokratik devrim sürecine de önemli bir gönderme var. Başka ülkelerde, mesela Çin’de, İran’da ve Türkiye’de devlet geleneği var. Rusya’da bile yok; onların devleti 15. yüzyılda “Muhteşem İvan” ile başlıyor. Bizimkisi ise binlerce yıllık, çok daha derinden, İskitlerden, Hunlardan, Göktürklerden geliyor. Bu tarihsel mirasa ve birikime yapılan gönderme çok önemli. Hedef, Atatürk’ün tanımladığı gibi muasır medeniyetin, yani çağdaş medeniyetin ilerisinde olmak. Orada çok esaslı bir taraf tutma var. Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında, Türkiye’nin ortaçağ kalıntısı fikirlere, kurumlara ve ilişkilere en küçük bir gönderme ve oralardan kuvvet alma görülmüyor. O bakımdan kendisini tebrik ediyorum, saygılarımı yolluyorum. Zaten mesajımda da bunu belirtmiştim.
Konuşmanın sonunda şu vurgu var: “Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan.” Yani bu vatanı bölemezsiniz, bu devleti federasyon veya konfederasyon gibi yapılarla parçalayamazsınız. Bayrağımız ay yıldızlı bayraktır ve biz tek bir millet oluşturuyoruz. Türkiye’de yaşayan çeşitli kökenlerden gelen yurttaşlarımızı da farklı milletler şeklinde tanımlayamazsınız. Bu vurgu bir program açıklamasıdır ve emperyalizme bir meydan okumadır.
Vatan Partisi, doğru bir şey yapıldığında bunu destekler. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sakarya Savaşı ile ilgili konuşması, altına imzamı atacağım bir konuşmaydı. Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan Sakarya Savaşı bölümünü uzun uzun okuması çok önemli bir mesajdı. Ardından Necip Fazıl’dan iki beyit okuması da Türkiye’nin büyük bir devrimci ozanına sahip çıkması açısından çok güzeldi.
Yargıtay açılışında dua okunması meselesine gelince; bu durum, seçimlerde bir oy kazandırmadığı gibi aksine kaybettirir. Yargıtay Başkanı, Türk yargısının tepesindeki isimdir; “Sayın Cumhurbaşkanım, bu olmaz, bunu yapmayalım, laikliğe aykırıdır” demesi gerekirdi. Seçim açısından bakıldığında, Atatürk’ün ideolojik olarak hakim olduğu “gri bölge” denilen kitleyi kazanmak gerekir. Sakarya konuşması bu ara bölgeyi fetheden devrimci bir konuşmadır; ancak yargıtaydaki o tavır seçimi kaybettirir.
Bu konuşmayı neden Kılıçdaroğlu yapamıyor? Çünkü bu konuşmada devrimci bir tarih yorumu var. Ankara Hükümeti’nin hükümranlığını koruması ve İstanbul’un bitmiş olduğunun tescili, devrimci bir tavırdır. Devamındaki kalkınma vurgusu da aynı şekilde; 1930-1940 arasında Türkiye, Sovyetler Birliği ile beraber dünyanın en hızlı kalkınan iki ülkesiydi. Bugün de Atlantik sistemi lime lime dökülürken, Doğu’dan yükselen medeniyete ve Asya’daki yerimizi almaya yapılan vurgu, devrimci bir tavırdır. Bu, cumhuriyeti yıkmak değil, emperyalizmden kopup yeni bir dünyada yer almaktır.
Sayın Cumhurbaşkanı bugün üretim devrimine niye geçemiyor sorusuna gelirsek; Türkiye bugün bir üretim devriminin eşiğine gelmiştir. Vatan Partisi olarak “Çiftçi batacağına bankalar batsın” diyoruz ve bu çok doğru. Bugün Türkiye’nin bütün kesimleri faize çalışıyor. Dünya büyük sermayesinin ve bankalarının tefecilerine Türkiye büyük faiz ödüyor. Türkiye bu sülükleri, keneleri koparıp atmak zorundadır. Hayat bizi buna zorluyor; üreticiyi, çiftçiyi ayağa kaldırmak zorundayız. Bizler bu amaçla Türkiye’nin dört bir yanında üretim devrimi kurultayları yapıyoruz. Ondan önce Amasya’nın Büyük Kızılca Köyü’nde, Perşembe’de, Ordu’da; balıkçılarla, teknecilerle, fındıkçılarla kurultaylar yaptık. Ama bütün bu kurultayların toplamına baktığımız zaman; çiftçi, işçi, esnaf, zanaatkâr; hepsi ağır faiz yükü ve banka baskısı altında. Üretemiyorlar.
Mesela Kuşçu Köyü’nde İsmail Dere Köyü var. Onu da buradan selamlayalım, tahminim bizi mutlaka izliyordur. “Ekmeyeceğim” diyor. “Ekmeyeceğim çünkü zarar ediyorum” diyor. “Bu bana çok büyük acı veriyor” diyor. “Hiç olmazsa kâr etmeyeyim, tamam bir şey kazanmayayım ama bari kendimi kurtarayım; yok, hesap kitap yapıyorum, bu sene artık ekmeyeceğim. Benim gibi yüz binler var” diyor. Çiftçi toprağını ekmediği zaman ne olacak? Türkiye çok ciddi sorunlarla karşılaşır.
Yine Türkiye’nin tercihleri gündeme geliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız “Kanal İstanbul” dedi, ben ona “İstanbul Kanalı” diyorum. İstanbul kanalı yapıyorsunuz; zaten İstanbul’un her tarafı deniz, bir de ortasından deniz geçiriyorsun. Böyle bir ihtiyaç yok. Boğazlardaki trafik artık hafiflemiş durumda. Karadeniz’den Akdeniz’e boru hatlarıyla petrolü, doğalgazı taşıyorsun. İster Ceyhan-Samsun boru hattı yap, ister yukarıdan İğneada’dan Saros Körfezi’ne boru hattı indir… Bunlarla yapmak varken biz bunu yapmıyoruz ama Bulgaristan’la Yunanistan anlaşıyorlar, hattı oradan çekmeye çalışıyorlar. Bizim Kanal İstanbul’dan geçecek gemi bulamayacağımız bir ortamda, İstanbul kanalı zaten yükü karşılıyor.
İkincisi; Kanal İstanbul’u yaptın, Çanakkale Boğazı’nı da açman lazım. Eğer İstanbul kanalı yükü çekmiyorsa Çanakkale de çekmiyor demektir. O zaman İstanbul’dan geçen gemiler gelecek, Çanakkale’nin ağzında düğümlenip kalacak. Çünkü Marmara’nın iki tarafında, Karadeniz ve Akdeniz’e açılan iki boğaz var; üçünü bir sayacaksın. Zaten Boğazlar Sözleşmesi de Karadeniz Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı olarak üçünü birdir. Birinde kanallaştığın zaman trafik öbür tarafa yığılır.
Şimdi buradan tercihlere geçiyorum. Anadolu “su” diye bağırıyor. İstanbul Boğazı’na 30-40 milyar dolar yatıracağımıza, bu paranın çok daha küçük bir kısmıyla Anadolu’yu sulu tarıma geçiririz. Künklerle suyu taşırız, yer üstü kanallarında su kaybını önleriz, kırılan künklerimizi tamir ederiz, bentler ve barajlar yaparız. Bakın, şimdi sellerle boğuluyoruz; insanlarımız, kentlerimiz, kasabalarımız sellerin altında kalıyor. Hayvanlarımız telef oluyor. Ama o selleri kontrol edelim; Allah’ın verdiği yağmuru denetim altına alalım. O sellerden ölüm değil, bereket çıkartalım. Bu da oraya, yani baraja, bende, künke ve su kanalına yatırım yapmakla olur. Bunu yapalım, İstanbul kanalı yerine. Bakın, o zaman Türkiye tarımı nasıl şahlanır.
Türkiye devrimci kararların eşiğine geldi; bunları yapmak zorunda. Türkiye; TEDAŞ’ı sırtında taşıyarak, büyük faizlerle çiftçinin tepesine binen bankaları ve dünyanın büyük tefecilerini memnun ederek devam edemeyeceği bir noktaya geldi. Devam edemeyince buradan devrimci çözümler çıkar. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sakarya konuşmasında söylediği gibi, “Batı lime lime dökülüyor.” Büyük sancılar yaşıyoruz, yeni bir küresel sistem kurulacak. Peki, Türkiye ne olacak? Türkiye eski sistemin içinde mi kalacak? Ben de bunu soruyorum. Tam tersine Türkiye, yeni kurulan sistemin lider ve öncü ülkelerinden biri olacak. Yani Çin, Rusya, Türkiye; diyelim İran, Hindistan, Endonezya, hatta Mısır…
Dünyada yapılan bütün araştırmalar bunu gösteriyor; yeni bir dünya kuruluyor. Bu yeni dünyanın kurucuları kim? Çin birinci ekonomi oldu. Hindistan üçüncü ama hızla ikinciliğe gidiyor, Amerika üçüncülüğe düşüyor. Endonezya dördüncü ekonomi oluyor. İlk 10’a baktığımız zaman 8-10 sene sonra Atlantik kayboluyor, Asya ülkeleri öne çıkıyor. Peki, bu yeni sistemde Türkiye nerede? 1980 yılında Turgut Özal’ın getirdiği “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı ile mi devam edecek? Ya bütünleştiğimiz dünya ne hâle gelmiş? Yıkılıyor. Sayın Cumhurbaşkanım, “lime lime dökülüyor” dediğiniz o sistemin içinde kalarak mı muasır medeniyete ulaşacağız?
Türkiye, kurulan o yeni dünyada öncü konumlarda olacak; bu kesin. Türkiye’nin dinamikleri, birikimleri, insan potansiyeli, genç nüfusu, girişimcisi, çalışkan ve fedakâr köylüsü, işçisi… Bütün bunlara baktığımız zaman, Türkiye o yeni dünyanın kurucuları arasındadır. Onun için dünya devrime gidiyor derken, Türkiye’de de yeni bir Türkiye kurulacak. O da üretim devrimiyle olacak.
Sayın Başkanım, hem sanayicilerle sık sık görüşüyorsunuz hem de köylere en çok uğrayan siyasi lidersiniz. Hem sanayicilerde hem de köylülerde bir şey dikkatimizi çekiyor: AK Partililer de seslerini duyuramamaktan şikâyetçi. Dün AK Parti bunları dinliyordu da bugün niye dinlemiyor? Ben hep iyimser yorumlardan yanayımdır ancak 1980’de kabul edilmiş olan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı sürdürülemez hale geldi. Bunu bizzat Berat Albayrak ifade etti; “Dışarıdan sıcak para bularak bu iş yürümez, sürdürülemez” dedi. O “sürdürülemez” tespiti, “Batı sistemi lime lime oldu” tespitiyle birleşiyor. Çünkü o sistem bize “dünya ekonomisiyle bütünleş” dedi ve bizi de lime lime etti. Türkiye buna isyan etmek zorunda, kaçınılmaz bu.
Çiftçi artık “Bu sistem bitmiştir” diyor. Çiftçi devrimci manifestolar ilan ediyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sakarya konuşmasıyla, çiftçinin “Bu sistem bitmiştir” sözleri arasında bir birleşme var ama bugün AK Parti programında yeni sistemin ipuçlarını göremiyoruz. Onun için biz üretim devrimi diyoruz. Türkiye’nin radikal ve kararlı politikalara ihtiyacı var. AK Parti’nin yetersizlikleri, sınıfsal bağlantıları, kayırmacılık, torpil ve geçmişten kalan ekonomik sistemle olan bağı buna engel oluyor. Özel sektör olacak ama kamu sektörü bu işte motor olmak zorunda. Bugün Türkiye ancak kamu önderliğinde, özel sektörün de heyecanını katarak önündeki sorunları çözebilir.
İstanbul kanalını şu aşamada gündemde tutmak, AK Parti için bir güç erozyonu anlamına geliyor. Sizin öneriniz yani AK Parti’nin 20 yıldır üzerinde çalıştığı projeleri yırtıp atmak mı? İstanbul kanalı bir yanlış ama başlanmış bir şey de yok, sadece arazi tetkikleri yapıldı. Bugün yapılacak şey üretim devrimidir. Vatan Partisi’nin üretim devrimi programı mükemmel bir program. Mesela hiç korkmayacak; “Çiftçi borçlarının faizlerini siliyorum” diyecek. Bu bir devrimci karardır. Hükümet çıkacak, faizleri sildiğini açıklayacak. İkincisi; borçları bir yıl erteleyecek, sonrasında takside bölecek. Bunu dediğiniz zaman toprak birdenbire canlanır. Kaynakları yatırıma ayıracağız, tasarruf oranını yüzde 25’in üzerine çıkaracağız, fabrika kuracağız.
Üretici baş tacıdır. Turgut Özal zamanında “kambur” demişti çiftçiye, Atatürk ise “Köylü milletin efendisidir” demişti. Tekrar diyeceğiz ki; “Çiftçi kambur değil, üreten köylü bu memleketin efendisidir.” Bunu ancak Vatan Partisi’nin katılımıyla uygulanacak bir programla yapabiliriz.
Bakın, Sarıoba’da, Güdül’de, Mardin’in Kızıltepe’sinde, Diyarbakır’da, Büyük Kızılca Köyü’nde, Bozan Köyü’nde; 31 tane üretim devrimi kurultayı yaptık. Artık köylere indik ve çok verimli oluyor. Orada mevsimlik işçiler de yer alıyor, hepsi aynı şeyi söylüyor: “Böyle gitmez, yeni bir sistem gelecek.”
Hububat ve bakliyatta gümrük vergilerini sıfırladılar. “Fiyat artışını nasıl engelleyeceğiz?” diye bunu eleştirince “Dengelemek için” diyorlar. Bırakın fiyat artsın. Maliyet enflasyonundan korkmamak lazım. Esas enflasyonun sebebi Türkiye’nin borca batmasıdır. Sen fasulyeyi, nohudu, mercimeği, buğdayı, arpayı, samanı dışarıdan dövizle aldığın zaman ne olacak? Esas fiyat artışı oradan oluyor. Kendi üreticinden almıyorsun, dünyanın öbür ucundan getiriyorsun; o zaman yerli üretici perişan oluyor, ekemez hale geliyor. Enflasyon esas buradan çıkar. Biz üretelim, kömürü biz çıkaralım, pamuğu biz ekelim. Dünya fiyatlarına göre biraz yüksekse, emekçi gelirlerini de ona göre yükseltelim ama en azından zenginleşelim. Meseleye “Arjantin’den fasulye getireceğim” diye bakarsan, Türkiye ekonomisi batar, boğulur. Burada girdi maliyetlerini düşürmek, tabii söylemesi kolay bir şey; düşürülebilir. Diyelim gübre maliyeti, tohumluk, tarım ilacı, mazot ve en önemlisi elektrik maliyetleri. Diyelim ki düşüremedi; düşüremese bile fasulyeyi, nohudu Erzincanlı üretsin, Güdül’deki üretsin. Arjantin’in nohudunu veya samanı dışarıdan alarak Türkiye ekonomisini düzeltebilir misin? Bu politikalar içerideki üretimi iyice çökertiyor. O zaman ne olacak? Borçlanacaksın. Borçlandığın zaman da iflas edersin. Borcun olmuş 450 milyar dolar; her şey dövize bağlanıyor. “Enflasyonu düşüreceğim, fiyatları artırmayacağım” derken, Türkiye’yi çok daha şiddetli enflasyonlara teslim ediyorlar.
Bakın burada iki siyaset çarpışıyor: Biri “Üretelim, üretici baş tacıdır” diyen siyaset; diğeri “Oy alacağım, fiyatları düşüreceğim” diyerek üreticiye rağmen fiyatı baskılayan siyaset. Üreticiye giden gelir o zaman Arjantin’e, Kanada’ya, Amerika’ya gidiyor. Pamuk, buğday, mercimek oradan geliyor. Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programı kaçınılmazdır. Bu, tıpkı 1918-1919’larda Mondros Mütarekesi sonrası yenilgiyi kabul etmeyen Atatürk’ün başlattığı İstiklal Savaşı gibi bir mecburiyettir. Türkiye’nin önüne bir hayal değil, bir zorunluluk koyuyoruz. Aklı olan siyasi güçler, Türkiye’nin önündeki bu kaçınılmaz programda gelir Vatan Partisi ile ortak olur.
Sayın Perinçek’in AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkındaki, “Etrafında dalkavuk ağı var, doğrular söylenmiyor, AK Parti inişte” şeklindeki eleştirileri son günlerde tartışılıyor. Bazı kesimler bunu “saf değiştirmek” veya “eksen kayması” olarak yorumluyor. Biz 1968’den bu yana 63 yıldır aynı eksendeyiz: Bağımsız ve üreten Türkiye ekseni. Bu eksenden kaydığımızı gösteren hiçbir olay yoktur. Biz AK Parti’ye karşı da hep aynı noktadayız; bağımsız Türkiye’den yana tavır aldıklarında, PKK veya FETÖ üzerine yürüdüklerinde beraberiz. Örneğin, “Kürt Açılımı” dedikleri şeyin aslında “Amerika Açılımı” olduğunu söyleyerek o dönem karşı çıkmıştık; hendek operasyonlarında ise alkışladık. Bizim eksen değişikliğimiz yok, devletin politikalarında olumlu yönde değişiklikler oldu.
Biz Sayın Erdoğan’ı eleştirirken de Türkiye gemisindeyiz. Dışına çıkıp eleştirmiyoruz, tam tersine Türkiye gemisinden zaman zaman ayrıldıkları için eleştiriyoruz. Biz hiçbir zaman “Biden projesi” içinde yer almayacağız. Biz Amerika’ya karşı Tayyip Erdoğan’la her zaman beraber oluruz ama Amerika’yla beraber Tayyip Erdoğan’ı yıkma girişiminin içinde asla olmayız. CHP ve İYİ Parti’nin; HDP, PKK ve FETÖ ile kurduğu cephede bizim yerimiz olmaz. Biz Türkiye gemisinin demirbaşıyız, yarın kaptanı olacağız. Rotayı biz çiziyoruz. AK Parti’ye uyarılarımız da dostçadır; onları doğru rotada tutmak bizim tarihi sorumluluğumuzdur.
Cumhur İttifakı’nın içinde değiliz; Türkiye Gemisi, Cumhur İttifakı’ndan çok daha büyük bir kavramdır. Biz programını belirlemediğimiz bir ittifakın içinde yer almayız. Üretim devriminde, dış politikada ve güvenlik politikalarında ortak bir programda birleşirsek hükümette yer alırız. Vatan Partisi’nin bu bağımsız konumu, Türkiye’nin geleceği açısından en büyük güvencedir.
Ahmet Davutoğlu’nun Rudaw’a yaptığı açıklamalar; Suriye’de federasyona saygı duyulması, yeni bir açılım süreci ve HDP’ye kapıların kapatılmaması, Türkiye’yi parçalama planının tekrar ilanıdır. Davutoğlu Amerika’nın Ankara’daki adamı olmaya devam ediyor. Türkiye’nin geleceğinde şansları yok. Diyarbakır annelerinin ona gösterdiği tepki de çok haklıdır. HDP’nin kapatılmaması ise PKK’ya “istediğin terörü yap” fermanını vermektir. Anayasa Mahkemesi üyelerini uyarıyorum: PKK’yı fermanlı terörist haline getirmeyin, bu bir cinayet olur.
Afganistan’daki gelişmelere gelince; onlar da tıpkı bizim Atatürk önderliğinde yaptığımız gibi bir istiklal savaşı verdiler ve vatanlarını kurtardılar. Her milletin istiklal savaşı kendi birikimiyle orantılıdır. Afganistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne üye olma isteği ve bağımsızlık vurguları bizim için destekleyici mesajlardır. Afganistan’ın özgürleşmesi, zincirlerini kırması ve Amerikan işgalinden kurtulması Türkiye için olağanüstü bir destektir. Türkiye’nin bağımsız ve üreten bir ülke olma mücadelesine Afganistan’dan büyük destek gelmiştir çünkü bu durum Amerika’ya indirilmiş bir darbedir. Batı medyası Sayın Cumhurbaşkanımızın yerden yere vurulduğunu, “lime lime” edildiğini konuşuyor. Bu bakımdan, Afganistan’ın verdiği mücadeleden büyük heyecan duyduk.
Biz geçmişte de Vietnam’ın, Küba’nın, Nikaragua’nın, Kore’nin, Kamboçya’nın, Laos’un, İran’ın yanındaydık. Afrika’da Lumumba’ların, Orta Doğu’da Nasır’ların ve en son Beşar Esad’ların her zaman yanında olduk, olmaya da devam edeceğiz. İran’ın Amerika’ya karşı gösterdiği dirençte hep beraber olduk. Şimdi de Afganistan’ın bu özgürlük ve kurtuluş mücadelesiyle beraberiz ve bununla iftihar ediyoruz. Afganistan, özgürleştikten sonra yeni bir yola girdi; kendi birikimleri içerisinde çağdaşlaşma yönünde ataklar yapacaktır.
Afganistan tarihi, bazı yönlerden hayranlık uyandırıcıdır. 19. yüzyılda İngiliz emperyalizmiyle 30-40 yıl savaştılar; yakın tarihte ise 20 yıl Sovyet sosyal emperyalizmi ve 20 yıl Amerikan emperyalizmi ile mücadele ettiler. Yiğit, savaşçı bir halk. Üstelik nüfusunun yüzde yirmi beşi Türk kökenli; Türkmenler, Özbekler ve Hazaralar gibi Türk halkları orada yaşıyor. O topraklar aynı zamanda bizim “Horasan” dediğimiz; Birunilerin, Farabilerin, Harezmilerin yetiştiği, dünya matematiğine ve cebire büyük katkılar sunmuş, logaritmayı keşfetmiş bilim insanlarının topraklarıdır. Birunilerin Afganistan topraklarında sadece güneşin doğuşuna ve gölgelere bakarak ekvatorun boyunu yarım metre yanılma payıyla ölçtüğü bir medeniyetten bahsediyoruz. Bu topraklardan çıkan insanları hor görmeyi çok ayıplıyorum; onlar vatan bütünlüğü için dövüşen kahramanlardır. Türkiye’deki çiftçilerimiz de Afgan çobanların dürüst, saf ve yürekten insanlar olduğunu söylüyorlar.
Türkiye’nin Afganistan’ı tanımaması için baskılar yapıldığı söyleniyor. Vatan Partisi olarak hep şunu savunduk: İlk tanıyan ülke biz olalım. Amerika’nın, Avrupa’nın önünde olalım; Çin, Rusya, Hindistan, Pakistan, İran ve Afganistan’ın komşusu olan Türk Cumhuriyetleriyle birlikte hareket edelim. Afganistan’ın kendi yolunu çizmesine ve refaha ulaşmasına yardımcı olalım. Afganistan’ın, aşırıcılığa ve bölücülüğe karşı kurulmuş olan Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik başvurusu yapması da çok anlamlıdır. Nitekim kendi ülkesinde El-Kaide, DAEŞ ve Doğu Türkistan İslami Hareketi gibi terör örgütlerini silahla temizliyorlar.
Laiklik konusuna gelirsek; AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, laikliği hem iç barışın teminatı olarak tanımladı hem de Türkiye’nin bölge ülkeleriyle arasındaki farkın bir göstergesi olarak koydu. Bu, alışık olmadığımız bir eksen. Sayın Devlet Bahçeli de laiklik sütununu kararlılıkla savunacaklarını belirten önemli bir açıklama yaptı. Türkiye, Sünni ve Alevi vatandaşlarımızın bir arada yaşadığı bir ülke; Suriye, Irak, Lübnan ve İran da benzer bir yapıya sahip. Bu coğrafyada laiklikten başka huzur getirecek bir çare yok. Laiklik, herhangi bir mezhebin tarafını tutmayan; hem Sünni yobazlığına hem de Alevi yobazlığına karşı duran bir sistemdir. Amerikan emperyalizmi son 40 yılda “Sünni eksen, Şii eksen” diyerek bu mezhepleri birbirine kırdırıp istikrarsızlık yaratmaya çalıştı. Cumhurbaşkanımız bu dayatmalara karşı durarak doğru bir tavır sergiledi. Türkiye’de laikliğe sahip çıkmak, aynı zamanda emperyalizme karşı durmaktır. İran’a yaptığım ziyarette de anlattığım gibi; Türkiye’de emperyalizme karşı mücadele dini bayraklar altında değil, Atatürk devrimi geleneğine bağlı anti-emperyalist bir laiklik ekseninde olur. Bugün İran’da Atatürk’ün Nutuk’unun yayınlanması da bu ortak anlayışın bir sonucudur.
Sığınmacı konusuna gelince; AK Parti’nin mevcut anlayışıyla bu sorunu çözmesi mümkün değil. Afganistan yönetimi sınırları kapatarak göçü durdurdu. Suriye’de ise yapılması gereken, Suriye hükümetiyle askeri ve iktisadi alanlarda doğrudan iş birliği yapmaktır. Türkiye, Suriye’deki terör örgütlerini meşru hükümet olarak tanıyan veya onları destekleyen tavırlardan vazgeçmelidir. Esad yönetimi defalarca af çıkardı; Suriye ile iş birliği yapılarak terör temizlendiğinde sığınmacılar topraklarına dönecektir.
Son olarak; Millet İttifakı ile Kemalist devrim tamamlanamaz, aksine yıkılır. Cumhur İttifakı ise PKK’ya, FETÖ’ye ve Amerika’ya karşı duruşuyla Kemalist devrim mevzisindedir. Ancak devrimi tamamlamak sadece bu mevzide durmakla değil, Vatan Partisi’nin programına ve stratejik hedeflerine ihtiyaç duyar. İkisini aynı kefeye koymak büyük bir hatadır; bir tarafta Biden’ın kontrolündeki bir ittifak, diğer tarafta ise Türkiye’nin egemenliğini savunan bir cephe vardır. Onun ötesinde bir olan; yani tam bağımsız Türkiye. Halkçı, demokratik, üreten bir Türkiye değil mi? O, PKK ve FETÖ’ye karşı mücadelenin ötesinde, daha ilerisinde bir program. Ama o programı kimler yapar? Türkiye mevzisinde olanlar yapabilir. O bakımdan Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı’nı aynı kefeye koyan bir soru bence yerinde değil, onu da ifade edeyim. Tekrar ediyorum; Millet İttifakı Atatürk’ün de düşmanı, Türkiye’nin de düşmanı. Yani CHP, İYİ Parti… Zaten HDP ve FETÖ ile beraberler. Orada olay bitiyor. HDP ve FETÖ ile beraber nasıl olur? Kemalist Devrim düşmanı. Biraz evvel de konuştuk; Şeyh Said’in, Seyit Rıza’nın yanında olan Biden’ın, “Ben bunlarla Türkiye’de projemi yürütüyorum” dediği biriyle Kemalist Devrim olur mu? Kemalist Devrim’in düşmanı onlar.
Bu tarafa geçiyoruz; AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi, yani Cumhur İttifakı. Onlar Türkiye mevzisinde. Ama Türkiye mevzisinde o mevziyi korumak yetmiyor. Kemalist Devrim’i tamamlamak, onun ilerisinde bir olay. Yani FETÖ ve PKK’ya karşı başarı kazanmanın ötesinde bir üretim devrimini tamamlamak, tam bağımsız Türkiye’yi gerçekleştirmek; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci bir Türkiye kurmak…
Evet, peki. Süremizin sonuna geldik efendim. Varsa eklemek istedikleriniz… Haftanın kitabı ve müziğini de alalım.
Evet, haftanın kitabı ve müziği. Dersim ile başladık. Benim “Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu” isimli Kemalist Devrim serisinin yedinci kitabı. Şimdi bunun altıncı basımı çıktı. Kemalist Devrim’i gösteriyoruz orada. Yani matbaadan da bugün çıktı altıncı basım. Bunun içinde bir “Dersim Dersleri” bölümü var. Kemalist Devrim döneminde toprak ağalığı ve Kürt sorununu inceledim bu kitapta. Bugün Dersim eksenli bir sohbet yaptık, o bakımdan bu kitabı öneriyorum. Bir de madem Dersim; Dersim’in güzel bir türküsü var: “Dersim dört dağ içinde, gülü bardağı içinde, Dersim’i Hak saklasın, bir yarim var içinde.” Çok güzel. “Dersim’i Hak saklasın.” Bak, saklasın; sevgilisi orada. Onun için çok güzel. Bizim de sevgililerimiz hep Dersim’de, Tunceli’de. Yani Tunceli’de sevgililerimiz var. Onun için Tunceli’yi saklamak, korumak bizim için yüce bir duygu.
Evet, peki. O zaman programımızın kapanışını bu haftanın müziği ile yapıyoruz. Kim söylüyor? Benim hemşerim söylüyor; Muzaffer Ertürk. Kemal Yeni Sosik köyündendir. Çok iyi türkü söyleyen bir müzisyenimiz. Muzaffer Ertürk’ten dinleyelim, bizim en iyi hemşerimizden.
Peki. Değerli izleyenler, Çıkış Yolu programının sonuna geldik. Programımızı yine haftanın müziğiyle kapatıyoruz efendim. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek sorularımızı yanıtladı. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel ile birlikte sorularımızı yanıtladık. Önümüzdeki hafta ve günlerde yeni programlarla karşınızda olacağız diyelim efendim. Herkese mutlu akşamlar diliyorum, hoşça kalın.

