İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına ve Halkın Sesi Ulusal Radyo’ya hoş geldiniz. “Çıkış Yolu” günündeyiz. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte sizlerle birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemle ilgili sorularımızı soracağız. Bu programda iki haftadır biraz ihmal ettik, sizlerin sorularına ağırlık vermek istiyoruz. O yüzden alt bantta arkadaşlarımızın belirttiği yerlerden; hem WhatsApp hattımıza hem de…
Bir yandan Azerbaycan’ın vatan topraklarını kurtarma mücadelesi devam ediyor. HDP’nin kapatılması konusu yine Türkiye’nin gündeminde. Tabii bugün Mecliste grup toplantıları vardı ve bu konular da gündemdeydi. Azerbaycan’ın mücadelesi nereye gidiyor, nasıl ilerliyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları var; özellikle “Türkiye kuşatma altında” ifadelerini dün ikinci defa tekrarladı. Bunu Sayın Perinçek’e soracağız. Vatan Partisi’ne ilişkin sorularımız da var; Sayın Perinçek’in bazı açıklamaları olmuştu, merak edilenleri kendisine yönelteceğiz.
Efendim hoş geldiniz, bu hafta yine uzaktan katılıyorsunuz.
**Doğu Perinçek:** Merhabalar, hoş bulduk.
**Sunucu:** Evet, buyurun. Sesinizi de gayet net bir şekilde alıyoruz efendim. Sağ olun. Azerbaycan’ın Karabağ’daki ilerleyişiyle ilgili başlayalım isterseniz. Sahada sıcak durum devam ediyor, bir yandan Azerbaycan yeni adımlar atıyor. Dün Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev çok önemli bir açıklama yaptı. Özellikle Türkiye kamuoyundaki “Rusya bu işin neresinde duruyor?” tartışmalarına yanıt niteliği taşıyan bir açıklamaydı. Aliyev özetle; “Rusya bizim stratejik diyaloglarımızın olduğu bir komşumuzdur, Ermenistan bu savaşa Rusya’yı çekmeye çalışıyor ancak Rusya bu süreçte tarafsız kalmıştır” dedi. Bu açıklamayı TRT’nin bir sunucusuna yaptı ve akşam saatlerinde bütün Türkiye kamuoyuyla paylaşıldı. İşin bu tarafından başlayalım istiyorum; nasıl bir denge var, bu savaş hem Türkiye hem Azerbaycan açısından nasıl ilerliyor?
**Doğu Perinçek:** Bir kere önce bütün izleyicilerimizi ve sizleri saygıyla selamlıyorum. Değerli arkadaşlar, öncelikle şunu saptamamız lazım: Bu bir kurtuluş savaşıdır. Yani Azerbaycan’ın, arkasında Amerikan emperyalizminin bulunduğu Ermenistan işgaline karşı verdiği bir kurtuluş savaşı. Nasıl biz İstiklal Savaşı’nda üzerimize sürülen Yunanistan ve Ermenistan gibi ülkelere karşı savaştıysak —ki o dönem İngiliz ve Fransızlar da bölgeyi işgal etmişlerdi; İstanbul, Adana, Maraş, Antep, Karadeniz ve İzmit bölgeleri işgal altındaydı— burada da Ermenistan, Amerikan emperyalizminin bir aleti olarak Azerbaycan’ın üzerine yöneltilmiştir. Paşinyan, bir Soros darbesiyle, bir Amerikan darbesiyle Azerbaycan’ın başına getirilmiştir. O, Amerika’nın bir oyuncağı konumundadır ve Amerika’nın desteği olmaksızın böyle bir işe girişmesi mümkün değildir. Bir kere bu gerçeği saptamamız lazım.
Buradan ne çıkıyor? Bölgemizde menfaati Amerika ile birleşmeyen bütün ülkeleri, bu savaşta şu veya bu ölçüde yanımıza çekme şansımız var. İlk başlarda Türkiye hükümetinde de görülen, “Uluslararası toplum Ermenistan’ı dizginlesin, durdursun” gibi söylemler yanlıştı. Çünkü “Ermenistan’ı durdurun” dediğiniz zaman statükoya teslim olursunuz. Oysa olay, Ermenistan’ın işgal ettiği toprakların kurtarılmasıdır. Şimdi Türkiye, milleti ve devletiyle Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarmak için mücadele ettiğini belirtiyor.
Bugün heyetimiz Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliği’ni ziyaret etti. Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız Prof. Dr. Semih Koray başkanlığındaki heyetimiz, Büyükelçimize “Azerbaycan toprakları bizim öz topraklarımızdır, bu İstiklal Savaşı’nda Azerbaycan’ın mücadelesi bizim mücadelemizdir” mesajını verdi. Bu, uluslararası alanda da en geniş ittifak potansiyelini toplama şansı veriyor çünkü haklı bir savaş, işgal altındaki toprağı kurtarma savaşıdır.
**Sunucu:** Efendim, İran boyutu da var tabii. Sürecin başından beri İran’ın Ermenistan ve Azerbaycan ile olan ilişkileri çok tartışılıyor. Kamuoyunda yanlış bilgiler ve dezenformasyon yapılıyor. Ancak İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in temsilcileri, en üst düzey isimler “Ermenistan işgal ettiği topraklardan çıkmalıdır” şeklinde açıklamalar yaptılar. En son Ali Ekber Velayeti de benzer bir açıklama yaptı. Sizin de geçmiş yıllarda görüştüğünüz, birlikte basın açıklaması yaptığınız bir isim bu. İran bu süreçte nerede duruyor? Rusya nerede, Amerika nerede? Vatandaşların bilincinde yaratılan bu karmaşayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
**Doğu Perinçek:** İran çok net bir şekilde “Bu Azerbaycan toprakları İslam topraklarıdır, orada şehit düşen kardeşlerimiz bizim şehitlerimizdir” dedi. Bu kutsal bir savaştır. “İran tarafta duruyor” veya “Ermenistan’a yardım ediyor” iddiaları, Türkiye’nin İran’a, Rusya’ya ve Türk Cumhuriyetlerine olan güvenini sarsmak isteyen Amerika merkezli yalanlardır.
Sayın Velayeti, Hamaney’in en önemli danışmanlarından ve ileride Hamaney’in yerine geçebilecek isimlerden biridir. Kendisini İstanbul’da ağırladık, birlikte dünyaya mesaj verdik. İran’ın tutumu çok açık. Aynı şekilde, birkaç gün önce Rusya Müslümanları Lideri Sayın Marat Kabayev’i İstanbul’da ağırladım. O da Putin’in çok yakınında olan, etkili bir isimdir. Hem Rusya’nın hem İran’ın tutumu konusunda çok net ifadeler kullandı.
Bundan daha da önemlisi, Rusya’nın en önemli iş adamlarından ve Putin’in stratejik kararlarında etkili olan Prigojin’in, Mehmet Perinçek’e verdiği yazılı açıklamadır. Prigojin, Azerbaycan’ın kendi sınırlarına kadar topraklarını kurtarma hakkı olduğunu vurguluyor ve Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteği övüyor. Rusya’nın stratejik hedefi, kendisine yönelen Amerika tehdidini bertaraf etmektir. Bu yüzden Rusya, ister Kafkaslar ister Suriye olsun, Amerika’ya karşı mevzilenmektedir. Dolayısıyla Rusya ve İran, önümüzdeki süreçte daha kararlı bir şekilde Azerbaycan ve Türkiye ile beraber olacaktır. Türkiye’deki Atlantikçi unsurlar, bu dayanışmayı bozmak için sürekli dezenformasyon yaymaktadırlar ancak cepheler çok net kurulmuştur: Bir tarafta Amerika ve İsrail, diğer tarafta ise Türkiye, Rusya, İran ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri vardır.
**Sunucu:** Amerika’nın Kafkaslardaki rolünü biraz daha açabilir misiniz?
**Doğu Perinçek:** Amerika’nın Batı Asya’daki hedefi, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktır. Kafkaslardaki hedefi ise hem Rusya’ya hem de Türkiye’ye karşı bir mevzi kazanmaktır. Paşinyan’ı iktidara getirerek Ermenistan’da bir mevzi kazandılar ve şimdi bunu güçlendirmeye çalışıyorlar. Cumhurbaşkanımızın da belirttiği gibi; Türkiye, Kafkaslardan, Balkanlardan, Doğu Akdeniz’den ve Batı Asya’dan kuşatılmaktadır. Amerika, Ermenistan’ı bu kuşatmanın bir parçası olarak ileri sürmüştür. Ancak şunu söyleyebilirim: Amerika’nın orada yeni mevziler kazanma şansı kalmamıştır. Yani sen Doğu Akdeniz’de, Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ın kuzeyinde kendini böyle rahat hissetme. “Kafkasya’da da ben varım. Onun için oraları emniyette falan görerek planlar yapma” diyerek Türkiye’yi tehdit ediyor. Bu çok önemli. Peki, hangi koşullarda oldu bu? Tam Doğu Akdeniz alevlendiği sırada. Yani Türkiye cephesini batıya dönmüş; Doğu Akdeniz’e, Ege’ye, Kuzey Kıbrıs’a dönmüş ve buradan gelen tehditlere karşı mevzileniyor. Birdenbire Kafkasya’da, Türkiye’nin kuzeydoğusunda ve doğusunda yeni bir tehdit odağı çıkıyor. Yani bu, tabii Türkiye’nin Doğu Akdeniz planlarına, Ege ve Kıbrıs planlarına da bir müdahale ve uyarı.
Bu durum Türkiye’yi zayıflatır mı ya da dikkatini dağıtır mı? Doğu Akdeniz’deki ağırlığını Kafkasya’ya kaydırmak dikkatini dağıtmaz ama Türkiye’yi birkaç cephede birden tehditle karşı karşıya getiriyor. Bunu dikkatlerden kaçırarak Türkiye’nin güvenliğini sağlayamayız. Ama bizim de buna vereceğimiz cevap belli. Madem onlar bizi birkaç cephede tehdit ediyorlar, birkaç cephede savaşma durumuyla karşı karşıya bırakıyorlar; bizim buna vereceğimiz cevap bu cepheleri eksiltmektir. Yani bize yönelen tehdit cephelerini eksiltmek. Örneğin Kafkasya’da Türkiye ile Rusya beraber olduğu zaman, bu bizim Vatan Partisi’nin Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı’nda da var, ABD’nin Kafkasya’dan yöneltmiş olduğu tehdide de en kararlı cevap verilmiş olur.
Sayın Çavuşoğlu bugün Azerbaycan’daydı ve “Karabağ konusunda Rusya ile çalışmaya hazırız” diye bir mesaj vermiş oldu. Bu mesaj sizin söylediğiniz kapsamda mı değerlendirilmeli? Tabii çok açık, bu mesajın yoruma ihtiyacı yok. Ancak ben şunu ekleyebilirim; Sayın Dışişleri Bakanımız çok esaslı bir bakan. Aktif, girişken, açık sözlü; dolanbaçlı yollara sapmıyor. Diplomasiyi net, kararlı ifadelerle dile getiriyor. Kendisini tebrik ediyorum. Burada Amerika’ya çok esaslı bir tehdit yöneltmiş oldu. Yani “Kafkasya’dan tehdit etmeye kalkma, bizim elimizde Rusya ile Karabağ’da beraber hareket etme kozu var” demiş oluyor.
Türkiye’de dış politikadaki hemen her konuda aynı çevreler Rusya ve İran’ı hedef almaya başlıyor. Amerika bir yanda silikleşiyor; Doğu Akdeniz’de, Suriye’de veya Irak’ta gündem neyse, Kafkasya’da da tekrar Rusya ve İran hedef tahtasına oturtuluyor. Türkiye’de bu durum görülmüyor mu, yoksa başka bir algı yönetimi mi var? Bunu anlamayanlar vardır mutlaka ve bu normal karşılanabilir. Çünkü televizyonlarda, gazetelerde Rusya ve İran’ı hedef alan, onlara güvensizlik yayan öyle bir kampanya yürütülüyor ki birçok yurttaşımızın bu süreci anlamaması çok normal. Aslında anlaşılmayacak bir şey yok. Çünkü demin söylediğim gibi, Rusya’nın da İran’ın da baş tehdit olarak gördükleri ülke Amerika Birleşik Devletleri. Amerika, Rusya için de, İran için de, Türkiye için de baş tehdit. Bu ülkeler daha önce Astana sürecinde, Soçi’de bir araya gelmiş ve Türkiye-Rusya-İran ittifakı oluşmuştur. Bu stratejik değeri olan bir ittifaktır. Onun için Rusya ve İran’a güvensizlik yayan propagandalar boştur. Türk milleti de artık ilk günlerden daha farklı bir yerde; Rusya’nın ve İran’ın Türkiye’ye dost olduğu daha iyi anlaşılmaya başlandı.
Sahada sıcak bir durum var, Azerbaycan her gün yeni bir toprağını işgalden kurtarıyor. Önümüzdeki birkaç ay veya bir yıl sonra Kafkasya’da nasıl bir tablo görüyorsunuz? Türkiye bu konuda hangi adımları atmalı? Bence en önemli soru bu. Dış siyaset “mendil açıp bekleyen”, dilenci gibi sadaka uman bir siyaset olamaz. Dış politika müdahale gerektirir; siyaset zaten iktidar mücadelesidir. O bakımdan Türkiye, “İran şöyle yapıyor, Rusya böyle yapıyor” diye nesnel durumu değerlendirmekle kalmamalı; bu ülkelerle ortak çıkar temelinde beraberlikler sunan programlar geliştirmelidir. Vatan Partisi bunu yaptı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarında da bugün buna ışık tutan cümleler görüyoruz. Vatan Partisi ne dedi? “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı ile Karabağ’dan Ermeni işgalinin ortadan kalkması için Rusya ve Türkiye ağırlığını koyacak. Buna karşılık Rusya da KKTC’yi tanıyacak, Türkiye Abhazya Cumhuriyeti’ni tanıyacak ve Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul edecek.” Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmek hem Türkiye’nin hem de Kırım Tatarlarının lehinedir ama onunla birlikte Azerbaycan’ın kurtuluşu için Rusya’nın dostluğunu sağlıyoruz. Abhazya’yı tanımamız da Türkiye’nin lehinedir; 600 bin Abhaz vatandaşımız var, onlar Türk milletinin parçasıdır. Karadeniz kıyısında dost bir Abhazya devletinin olması Türkiye’nin ekonomisi, bağımsızlığı ve bütünlüğü için çok faydalıdır. Diplomaside “Rusya beni desteklesin, Amerika desteklesin, Yunanistan desteklesin” şeklinde bir dış politika olmaz. İlgili ülkelerle ortak zeminleri ve ortak çıkarları saptayacak, beraberlik mevzilerini çekeceksiniz.
Suriye’de de durum aynı; zaten Rusya ile İran’ın olduğu yerde Suriye de var. Amerika hepsini tehdit ediyor. O zaman Türkiye’nin bu ülkelerle ortak zemini oluşmuş durumdadır. Bu zemini iyi değerlendirmek lazım. “Efendim ben Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmiyorum ama Rusya beni her yerde desteklesin.” Böyle bir dış politikanın başarılı olma şansı yok.
Sayın Cumhurbaşkanı; Kafkasya’dan Balkanlara, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar uzanan kuşatma projesinde asıl hedefin Türkiye olduğunu söylüyor. Bu kuşatma nasıl yarılabilir? İşte demin anlattığım gibi yarılır. Cumhurbaşkanımızın bu kuşatma saptaması çok önemli. Türkiye bütünsel bir strateji oluşturmalı. Karadeniz’de, Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Ege’de, Libya’da, Suriye’nin kuzeyinde, hatta İran’a yapılan ambargo ve Kafkaslarda farklı farklı cepheler yok. Hepsi bir eksende toplanıyor: Türkiye’yi Amerika ve İsrail kuşatmaya çalışıyor. Türkiye, Rusya ve Almanya dostluğu bu kuşatmayı kıracak bir imkandır. Örneğin, Türk Akımı ve Kuzey Akımı’nı engellemeye çalışan Ukrayna ve Amerika’ya karşı Türkiye, Rusya ile aktif bir politika izleyebilir. Ukrayna ile beraber olmak, Rusya’nın düşmanlarıyla beraber olmak demektir ki bu Türkiye için felaket olur.
Atatürk İstiklal Savaşı’nda Sovyet-Rusya dostluğunun hayati olduğunu saptamıştı. Kafkas Seddi’ni yıkmak için Rusya ile dayanışma içine girmişti. Bugün de Rusya ile Türkiye arasında stratejik bir güvenlik ve ekonomi beraberliği var. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Rusya. Kuşatma saptaması, dört cepheyi de kucaklayan ortak bir stratejiyi zorunlu kılıyor. Savaşlarda sırtınızı sağlama dayamak, yani arkanızda bir duvar ya da bir dost olması çok önemlidir. Ancak bir yandan önünüzdeki hasmınızla mücadele ederken bir de sırtınızdan, arkanızdan bir saldırı gelirse bu tabii sizi zor duruma düşürür. Onun için sırtın sağlam olması, Türkiye’nin en temel meselesidir. Eğer biz Kafkaslarda başarıya ulaşırsak sırtımızı sağlama almış olacağız. O zaman sizin de belirttiğiniz gibi Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs cephesinde daha güvenli bir noktaya geleceğiz.
Atatürk İstiklal Savaşı’nda ne yaptı? Doğu’da bir dayanak yaratarak İzmir’i kurtardı. Strateji buydu. Doğu’da dayanak yaratmak için de Doğu’nun sağlam bir yere dayanması gerekiyordu. Sovyet Rusya ile dostluk o bakımdan hayati önemdeydi. Ayrıca Türkiye’nin iç cephesinde de bakın, o zaman Koçgiri isyanları oldu. O isyanlardan sonra daha Mehmetçiğin kanı kurumadan Atatürk orada af ilan etti. Koçgiri isyancılarına karşı bu tutumun tek bir sebebi vardı: Cepheyi batıya dönmek ve sırtında yeni tehditlerle karşı karşıya kalmamak.
Kafkasya, Türkiye’nin arkasıdır, sırtıdır. Arkadan Türkiye’ye bir tehdit gelmemesi, Türkiye’nin batıda ve güneyde daha güvenli ve daha rahat hareket edebileceği koşulları sağlar. Bu çok önemlidir. Bakın, “arkadaş” kelimesi… Arkadaş, arkasını beraber, sırtlarını beraber sağlam zemine dayayanlar anlamını taşır. Arka sözcüğünden gelir. Bu kavganın temel prensiplerinden biridir: Sırtın sağlama dayanması, arka cephenin emniyetli olması.
Abhazya meselesini de buraya ekleyelim. Abhazya bir yönüyle bununla ilgili. Karadeniz’in kenarında bir Abhazya devleti var, Gürcistan’ın kuzeyinde. Abhazya bizim komşumuz; Karadeniz üzerinden Trabzon’a bir karış mesafede olan bir ülke. Ayrıca bizim içimizde de Abhaz vatandaşlar var. 85 milyonluk nüfusumuzun içinde yarım milyon kadar Abhaz vatandaş yaşıyor. Hatta bütün Kafkaslardan gelen Çerkezleri, Türkleri, Tatarları, Kıpçakları katarsanız, o coğrafyadan gelen nüfusun Türkiye’de 5-6 milyon olduğu tahmin edilebiliyor. Dolayısıyla Abhazya Cumhuriyeti’ni Türkiye’nin tanıması, aynı zamanda Türkiye’nin iç cephesini de güçlendirir. Ekonomik bakımdan da Abhazya bizim için çok önemli. Örneğin biz Vatan Partisi olarak Abhazya’yla çok güzel anlaşmalar yaptık. Ekonomik boyutta, Abhazya’nın Türkiye üzerinden Rusya’ya gümrüksüz ihracat yapmasını sağlayacak bir anlaşmaydı bu. Vatan Partisi bunu gerçekleştirdi. Bütün bunları yan yana koyduğumuz zaman Abhazya’yı tanımak, Türkiye için çok akıllı bir politikadır.
Burada Gürcistan’ın bazı itirazları olabilir ama Gürcistan’ın da gönlü edilir. Nasıl edilir? Kafkaslarda Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Abhazya beraber olduğu zaman; Gürcistan’ın yapacağı tek şey, Kafkaslardaki o güzel dostluk ve komşuluk ilişkileri içerisinde yer almaktır. Onun için Abhazya’nın tanınmasının Gürcistan’ın huzurunu kaçıracağı gibi gerekçeler doğru değil; tam tersine, Türkiye ve Rusya, Gürcistan’ı da bu beraberliklerin içine eninde sonunda çekecektir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından da olumlu bir sonucu olur. Bakın, şimdi Abhazya Meclisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ziyaret etmek istiyor. Alın size kocaman bir haber! Abhazya Millet Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ziyarette bulunmak istiyor. Bu ne demek? Kuzey Kıbrıs’ı tanımanın yolunda çok önemli bir adım. Bu, Rusya’nın da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya yöneldiğini ifade eder. Türkiye’nin bunu çok iyi değerlendirmesi lazım. Dışişleri Bakanımızın “Azerbaycan’ın kurtarılması mücadelesinde Rusya’yla beraber olmaya hazırız” şeklindeki ifadesi de benim gördüğüm kadarıyla tüm bunlarla bağlantılıdır.
Suriye bu denklemin neresinde? Suriye, Amerika tehdidi altında olan bir ülke. Ta 2010 yılından bu yana, 10 yıldır Amerika’ya karşı Suriye vatan topraklarını bütünleştirmek ve topraklarındaki Amerikan güdümlü terörü bertaraf etmek için savaşıyor. Kiminle beraber? İran’la, Rusya’yla, Lübnan’la, hatta Türkiye’yle de beraber. Yani Rusya ve İran üzerinden Suriye’nin Türkiye’yle de bir beraberliği oluşmuş durumda. O koşullarda Amerika’dan ve İsrail’den tehdit edilen bir Suriye’nin Türkiye, Rusya ve İran ile beraber olmak dışında bir seçeneği yok. Dolayısıyla Karabağ sorununda Azerbaycan’ı desteklemesi Suriye için çok doğaldır; çünkü orada da Amerika’ya karşı bir cephe oluşuyor.
Türkiye’nin kuşatmayı yarabilmesi için Suriye ve Irak ile bir federasyon veya konfederasyon olur mu sorusuna gelince; aslında Türkiye bu kuşatmayı yarmaya başladı. Irak’ın kuzeyinde Barzani bir Kürdistan kurmak üzere harekete geçmişti. 2017 yılının sonunda ne oldu? Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye birleşti ve bu Amerika-İsrail planını bozdu. Kürdistan’ı, yani “İkinci İsrail”i kuramadılar. Burada bir model oluştu: Türkiye, Rusya, İran, Suriye ve Irak bir araya geldiği zaman Amerika-İsrail planlarını bozuyorlar. Zaten kuşatmayı yarmaya başlamışız. Şimdi Amerika orada tekrar petrollerle PKK’yı destekleyerek sözüm ona bir kukla devlet kurmaya çalışıyor ama başarılı olma şansı pek yok. Suriye burada bizim yanımızda. Bunu net bir şekilde, dürüst olarak tespit etmemiz lazım. Türkiye hükümeti ile Suriye hükümeti arasındaki bazı pürüzleri ve hasmane ifadeleri mutlaka kaldırmak lazım.
Rusya Müslümanlarının lideri Marat Kabayev ile niçin görüşüyoruz? Çünkü o, Rus devletinin önemli bir şahsiyeti. Rusya’da çok geniş bir Türk ve Müslüman nüfus var. Marat Kabayev, bu nüfusun lideri. Kendisi de bir Tatar. Putin’in de çok yakını olan bir insan. Türkiye-Rusya beraberliğini sağlamlaştırmaya çalışıyoruz. Müslüman olması da bizimle ortak kültürel özellikler taşıdığını ifade ediyor; bu bizim için bir imkandır.
Vatan Partisi iktidara hazırlanıyor. Birimlerin, üreticilerin milli hükümetinde yer almaya hazırlanıyor. O bakımdan Türkiye’nin dış politikasını bugünden adım adım kuruyoruz. Ermeni soykırımı yalanını da bu nedenle bitirdik. 10 yıllık bir mücadeleyle, 2015 yılında kesin noktayı koyduk. Silivri duvarlarını da iktidar olmak için yıktık. 15-16 Temmuz’da FETÖ darbesinin önlenmesinde gösterdiğimiz kararlılık da yine iktidar olma sorumluluğumuzdandı. Biz kendimizi hiçbir zaman sadece muhalefet yapan, yapıcı değil yıkıcı bir konumda görmedik; yapıcı bir muhalefet yürütüyoruz.
Avrupa Birliği’ne gelince; Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın kendisi zaten Türkiye’ye karşı bir yaptırımdır. Ekonomimize ağır darbe indirdi. Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor, Asya’ya yerleşiyor. Türkiye bağımsızlığını, bütünlüğünü koruyor; PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürüyor. Mavi Vatan’daki deniz haklarını sonuna kadar savunuyor. Bu, emperyalist devletlerin işine gelmiyor. Ancak bütün bunlara rağmen, Avrupa Birliği’nin lideri konumundaki Almanya’yı yanımıza çekebiliriz. Almanya’nın Amerika ile çok ciddi çelişkileri var. Bu imkanı kesinlikle kullanmamız lazım.
Son olarak ekonomi konusunda; üretim devrimi programı olan Türkiye’deki tek parti Vatan Partisi’dir. Ekonomide Atlantik sisteminden bağımsız bir ekonomi inşa etmek istiyoruz. Maliye Bakanımızın “üretim ve istihdam odaklı ekonomi” vurgusu, AK Parti ile Vatan Partisi’nin ekonomik programda adım adım birleşmeye başladığını gösteriyor. Tarikatlar konusunda ise; Türkiye’de tarikatlara karşı savaş kazanan bir partiyiz biz. FETÖ ile 50 yıldır mücadele ediyoruz. Ergenekon’da tavır alan Amerikancı kuvvetler olan Fethullah Cemaati, Abdullah Güler, Babacanlar ve Davutoğulları ile mücadelemizi kararlılıkla sürdürüyoruz. Ergenekon konusunda şunları söyleyeyim. Buradan Kemal Kılıçdaroğlu’nu da uyarmak istiyorum. Biz “Ergenekon, Balyoz’u destekledik” falan diye bugün konuşuyor; hayır. Ergenekon soruşturmaları başladığı zaman Kılıçdaroğlu çok açık bir şekilde “darbeciler temizlensin” dedi. Yani Fethullah Gülen’in Ergenekon operasyonunu başlarda destekledi. Fakat baktı ki Türkiye bizim yanımızda aydınlanıyor ve CHP’nin tabanı da bizim yanımıza doğru gidiyor; Ergenekon’un son zamanlarında destekler gibi oldu ama yine de tam desteklemedi. Bakın, biz Silivri duvarlarını yıkarken işi yokuşa süren, Anayasa Mahkemesi’ne falan gitmeye kalkan, bizi birkaç yıl daha içeride tutmaya çalışan politikaları Kılıçdaroğlu da savundu. Yani Ergenekon olayında biz o mücadelenin lideriyiz. Silivri duvarını yıkma mücadelesinin lideriyiz. Onun için Batuhan Bey’in o konuları daha dikkatli izlemesi lazım.
Vatan Partisi’ne soru sorarken; evet, ekonomide üretim devrimi mücadelesini sürdürüyoruz, hatta bunu öne alıyoruz. FETÖ’ye karşı 50 yıldır mücadele ettik ve büyük bir zafer kazandık. 15-16 Temmuz gecesi de o kritik tavrı alarak devletin ve milletin birleşmesini sağladık. Üçüncüsü; Ergenekon ve Balyoz’da, Amerikan yanlısı kuvvetlere karşı yürüttüğümüz mücadeleyi o zaman neredeyse yalnız yürütüyorduk. Şimdi o mücadelede Sayın Tayyip Erdoğan’ın önderlik ettiği AK Parti de var.
Yani tarikatlar denince onun başında Fethullah cemaati geliyor. Mesela tarikatçı ilan eden AK Parti çevreleri… Bakıyorsunuz; Fethullah dostu ve Fethullah sanki bir tarikat, cemaat değil; Orta Çağ’dan kalan bir kurumlaşma değil. Amerika’nın sadık uşağı olan bir cemaat örgütlenmesi sanki Fethullah Terör Örgütü değil. Öyle garip bir bakış açısı var. Bu ayrıntı gibi görünüyor ama bu konuda da zaman zaman kampanya yürütülüyor.
Nepotizm demiş Batuhan Bey; yani akrabayı kayırma, kollama. Şöyle bir profil de yaratılmaya çalışılıyor: “Erdoğan ailesi kendini zenginleştiren, diktatör bir profil.” Baktığınızda hakikaten Türkiye’deki paylaşım ilişkilerinde böyle birkaç ailenin elinde bir toplanma durumu var mı? Yani bunu “var” diye söyleyebilir miyiz? Türkiye’de aile kayırmacılığı eskiden beri bir derttir. Atatürk zamanında da vardı; Atatürk’ün kayıracağı fazla bir ailesi yoktu ama kız kardeşi Makbule Hanım ve 2-3 evlatlığı vardı. Yani Türkiye siyasetinde nepotizm görülüyor.
Batuhan arkadaş bu kavramları kullanırken içinden önemlilerini seçtim; diyelim ki nepotizm, liyakat meselesi… Bunlar önde gelen sorunlar değil. Tabii idarede liyakatsiz insanları getirme gibi yanlış uygulamalar var, oralarda hak veriyorum. Şunun için sordum: Özellikle CHP ve Millet İttifakı’nın tüm bileşenleri bunu Türkiye’nin baş sorunu gibi sunduğu için Batuhan Bey’in oradaki vurgusunu önemsedim. Çünkü yaratıcı yıkıcılık konularının tartışıldığı dönemde de bu özellikle yazılıp çiziliyordu. Yani bu anlamda Türkiye’nin öncelikli konusu mu? Bunu merak ettim. Tabii kayırma, aileyi zengin etme; ben Sayın Cumhurbaşkanı için konuşmuyorum ama genel olarak bu tür uygulamalar Türkiye’de eskiden beri var. Bunların giderilmesi lazım. Vatan Partisi iktidarında bunlar asgariye iner, onu da ifade edeyim. Ama bunları Türkiye’nin birinci meselesi olarak koymak çok yanlış.
Psikolojik etkisi çok tabii. Halk içerisinde kişileri hedef alan söylemlerin belli bir etkisi oluyor. Mesela bugün Meral Akşener’i dinledim; “damat bakan” falan diyerek kişiyi hedef alan ve damatlık üzerinden siyaset yapan, daha geri insanlara hitap eden bir söylemi vardı. Demek ki bu söylemin bir etkisi oluyor; daha yüzeysel insanlarda bu tür söylemler etkili olabiliyor. Bunu da dikkate almak lazım.
(Yaklaşık 70 dakikadır konuşuyoruz. Sizi dinlendirelim, arkadaşlarım reklamları hazırlasınlar.)
***
Efendim, “çıkış yolu”na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Reklamlardan önce sizlerin sorularıyla devam ediyorduk. Şimdi gündemdeki diğer gelişmeleri de değerlendireceğiz.
“Azerbaycan’ın Karabağ’ı geri alma kararlılığı gibi, Yunanistan’ın el koyduğu 18 adanın geri alınması hususunda Türkiye’nin kararlı bir duruş sergilemesini bekliyoruz” diye sormuşlar. Her şeyin bir sırası ve koşulları var. Bazıları bu koşullarda “Ege’de ısıtıyorlar, şu adaları alalım” diyor. Bu bence, saflıktan gelmiyorsa, bir kışkırtmaya maruz kalmaktır. Türkiye’yi bir yandan Azerbaycan toprağını kurtarmaya, diğer yandan adaları almaya zorlarsanız; hele bir de bu sıcak savaşlara kapı açacak faaliyetler olursa, bunun akılla açıklanması mümkün değildir.
Ama şunu söyleyelim: 12 Ada, 1911’de Osmanlı Devleti zamanında kaybedildi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’a geçti. O adalar Anadolu’nun bir uzantısıdır; Türk toprağının parçalarıdır. Bir de aidiyeti tartışmalı 140-150 kadar ada, adacık ve kaya parçası var. Buralar müzakereyle masada kazanılmaz, kuvvetle kazanılır. Zaten kuvvetle elimizden gitmişti. Kuvvet hesapları içerisinde çözümleri vardır.
Sayın Çiğdem Güven, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (Maraş’ın) tekrar kullanıma açılması hususunu sormuş. Çok doğru, çok yerinde bir atak; Türkiye’nin kararlılığını ifade ediyor, tamamen benimsiyoruz.
Onur Çağlayan Bey, “Suriye’deki kaosun bitirilmesi Azerbaycan işgali konusunda caydırıcı bir durum yaratır mıydı?” diye sormuş. Geçmiş hatalar üzerinde fazla durmayalım. Cumhurbaşkanı “dört cephede kuşatılıyoruz” diyor. Buna verecek tek cevap, bu dört cephedeki kuşatmaları tek tek eksiltmektir. Mesela orada sorunu halledecek olan nedir? Türkiye-Suriye işbirliği. PKK’yı da IŞİD’i de bitirir. Suriye dostluğu, iç cepheyi sağlam tutmak açısından da çok önemlidir.
Bir başka izleyicimiz ABD’nin durumunu soruyor. ABD’nin hegemonyası azalıyor. “Çöküş” sözü biraz abartılı ama inişte olduğu kesin. Dolar saltanatı yıkıldı, Amerikan ekonomisi zor durumda. Koronavirüs salgınından sonra önemli halk hareketleri gündemde. En çarpıcı olanı şu: Amerikan seçiminde bile birbirlerini “Çinci”, “Rusçu” olmakla suçluyorlar. Yani “Amerikancı” yok. Kendi ülkesinde bile alternatif üretemiyor. Amerika’nın fazla bir geleceği yok, halk hareketlerinin yükseleceği çok açık.
“Rusya da emperyalist, Çin de emperyalist” sorusuna gelince: Emperyalizm ekonomik bir kavramdır; tekelci kapitalizmdir, dışa sermaye ihraç etme zorunluluğudur. Çin’in böyle bir problemi yok, 1,4 milyar nüfusu var. Rusya ise üçüncü dünya ülkesi konumuna itildi. 2030 projeksiyonlarına baktığımızda Türkiye dünyanın beşinci ekonomisi olma yolunda, Rusya sekizinci. Türkiye Rusya’nın önüne geçiyor; nasıl Rusya Türkiye’nin egemeni olacak? Çin ve Rusya ile Türkiye arasında “emperyalist bir bağımlılık” ilişkisi bugün mümkün gözükmüyor. Bu tartışmalar, Amerika’nın işine gelen hayali gerçeklerdir. Sayın Pelinçek, Erivan’a, Washington’a, AB’ye ve Rumpontusçulara karşı Türkiye’nin acilen Avrasya Bakanlığı’nı kurması ve başına Doğu Perinçek isminin getirilmesinin Türkiye’yi çeviren tehditlerin parçalanmasına vesile olup olmayacağını Osman Bey sormuş.
Şimdi bakın, bugün Dışişleri Bakanlığı’nın zaten en önemli işi Avrasya. Siz Dışişleri Bakanlığı’ndan Avrasya’yı alırsanız Dışişleri Bakanlığı kalmaz. Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu da bundan bir buçuk sene evvel “Yeniden Asya” açılımını ilan etmişti. En son Birleşmiş Milletler kürsüsünden Sayın Cumhurbaşkanımız da “Yeniden Asya Girişimi”ni ilan etti. Bu “Yeniden Asya Girişimi” dış politikamızın temeli oldu. O bakımdan bir Avrasya Bakanlığı kurup onu Dışişleri Bakanlığı’ndan kopardığınız zaman, o zaman ne olur? Dışişleri Bakanlığı diye bir şey kalmaz. Onun için biz Dışişleri Bakanlığı’ndan memnunuz. Dışişleri Bakanlığı’nın bu işleri başarıyla yürütmesi için Türk milleti, Vatan Partisi ve Türk devleti olarak hep birlikte üzerimize düşen sorumlulukları yerine getiriyoruz ve getireceğiz.
Vatan Partisi’nin altın çağında olduğu yönündeki açıklamanız İstanbul İl Kurultayı’nda gündeme geldi. Vatan Partisi’nin önünde yeni bir görev mi var? Vatan Partisi neden altın çağında?
“Altın çağına girmiştir” dedim. Bu şu bakımdan önemli: Vatan Partisi’nin önünde büyük tarihi fırsatlar var. Önümüzdeki kongremizin baş sloganı da “Tarihi Fırsat İçin Görev Başına”. Türkiye bir devrim sürecine girdi. 2014’ten bu yana yaşadığımız olaylara baktığımız zaman, Türkiye Atlantik sisteminden ayrılıyor ve Asya’ya yerleşiyor. Bu bir devrim. Bu tür yorumlar, dış politika değişikliği demek için çok yetersiz. Türkiye’nin Atlantik sistemi tarafından dayatılan ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerden; yani Batı’ya bağımlılıktan, çarpık kapitalizmden, kültürel yozlaşmadan ve emperyalizme bağımlılıktan kurtulması; tekrar Atatürk’ün halkçı, devrimci, laik ve bağımsızlıkçı rotasına girmesi bir devrimdir.
Nitekim PKK’nın üzerine yürünmesi, Türkiye’nin vatan bütünlüğünün sağlanması, tarikat ve cemaatlerin ve Amerikan gladyosunun temizlenmesi devrimci faaliyetlerdir. Rusya’yla, İran’la ve Çin’le dostluk; üretim ve istihdam odaklı, devletin sürükleyici olduğu ekonomi programı da devrimci bir programdır. Maliye Bakanımız “Artık üretim ve istihdam odaklı ekonomiye giriyoruz, Turgut Özal’la başlayan o dünya ekonomisiyle bütünleşme programı artık devam edemez, borca battık” dedi. Bakan bunun sürdürülemez olduğunu söyledi. Bir sistem sürdürülemez hale gelince yeni sistem doğar. İşte bu, Türkiye’nin ekonomik bunalımdan bir üretim devrimiyle çıkma rotasına girdiğini gösterir. Bağımsızlık yolunda bir atağın içine girmiştir Türkiye. Vatan Partisi, bu programın sahibidir ve Türkiye’nin girdiği bu altın çağın sorumlulukları en çok bizim omuzlarımızdadır.
Vatan Partisi’ne çok büyük bir yöneliş var. Partiden ayrılanlar oldu; kim bunlar? HDP ve PKK dostları. Örneğin Yaşar Okuyan ayrıldı; evvelsi gün HDP’ye yapılan operasyona karşı çıkıyor. Ya da başka bir şahıs ayrıldı; zaten o şahıs merkez komitesindeyken vatan savaşına aleyhte oy vermişti. 24 Temmuz 2015’te Türkiye bir vatan savaşı başlattı, o şahıs “Bu vatan savaşı değil, saray savaşıdır” dedi. Bu ayrılanların gitmesi Vatan Partisi’ne sağlık getiriyor, içindeki çürükler temizleniyor.
Ulusal Kanal ile Vatan Partisi’ne ilgi paralel seyrediyor. Ulusal Kanal, Digiturk’te olmadığı halde güvenilirlik açısından ikincilik yarışında. Fox TV birinci, ardından NTV, A Haber, Habertürk ve Vatan Partisi geliyor. Özellikle Güneydoğu’dan, Şırnak’tan, Mardin’den, Van’dan, Hakkari’den, Yüksekova’dan, Urfa’dan kanaat önderleri geliyor, görüşmeler yapıyoruz. Büyük kitlesel katılımlar bekliyoruz. Bu nedenle yeni bir örgütlenme ve üye kampanyası başlattık. Bütün milletimizi bu kampanyada görev almaya çağırıyoruz.
Ermeni soykırımı yalanını Vatan Partisi bitirdi. 2005-2015 arası Lozan’da, Berlin’de, Paris’te, Londra’da büyük kitle hareketleri yaptık. İsviçre’de, soykırım yalanını reddetmenin suç sayıldığı kanunu çiğneyerek kendimizi yargılattık ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Amerika’nın, Ermenistan’ın ve İsviçre’nin sırtını yere getirdik. Silivri duvarını yıktık; Türk Silahlı Kuvvetleri’ni esaretten kurtardık. PKK ile müzakere masalarını yıktık; “Bu sorun silahla çözülür” dedik ve 24 Temmuz 2015’te devlet o çizgiye girdi. 15-16 Temmuz gecesi bunun bir FETÖ/Amerikancı darbe olduğunu haykırarak devletin kararlılığını pekiştirdik.
2014’ten bu yana Fırat Kalkanı Harekatı ile Amerikan-İsrail koridorunun yarılması, Türkiye’nin Rusya, İran ve Çin ile ilişkileri, üretim ekonomisine dönüş rotası; tüm bunlar Vatan Partisi’nin rol oynadığı devrimci süreçlerdir. AKP hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın kararlılığı tarihseldir, ancak Vatan Partisi’nin devlet kararı almadan önce attığı adımlar ve çizdiği rotalar belirleyici olmuştur. Şimdi Türkiye, Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle ve Sünni’siyle büyük kuvvetler kazanacağı bir sürece girmiştir.
Türkiye bağımsızlık yolunda ilerlediğine göre, bu mücadeleye önderlik eden AK Parti, Vatan Partisi ve MHP güçleniyor. Bunalımda olanlar ise HDP ile Amerika güdümünde cephe kuranlardır. Amerika kaybettikçe onun avucunun içindeki kuvvetlerde bunalım derinleşiyor. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, HDP ile yan yana geldikleri için zayıflıyor ve kargaşa yaşıyorlar. Sonuç itibariyle aynı cephedeler ve bu cephe Türkiye’nin bağımsızlık yönelişine karşı çöküş yaşıyor. Bakın, bugün bunu Sayın Kılıçdaroğlu da konuşmasında ifade etti. Yani Millet İttifakı’nı bu HDP operasyonlarıyla… “Ölmek istiyorlar” diyerek kendilerinin HDP ile müttefik olduklarını, dolayısıyla İYİ Parti’nin de HDP ile müttefik olduğunu ilan etmiş oldu Kılıçdaroğlu. O zaman oralarda bunalım olur; oralarda gelişme, büyüme olmaz. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki eleştiriler de bu bakımdan yüzeysel eleştiriler. “Oylarımız düşüyor, oylarımız düşüyor” diyenlere bakıyoruz; Kılıçdaroğlu’ndan bazıları daha da HDP dostu, daha da PKK ile beraberlik taraftarı. Yani Cumhuriyet Halk Partisi niçin zayıfladığını görmüyor. Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi kalkıyor, PKK’lı tiyatroya imkan açıyor. PKK oyunları oynayan, PKK’cı bir tiyatro; Mezopotamya Kültür Merkezi’ne bağlı, şimdi İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye çıkacak, perde açacak vs. Bu parti büyümez. Yani Cumhuriyet Halk Partisi büyümez. Bunun için o büyümekle küçülmek arasındaki barikatı ve bu iki eğilimi destekleyen etkeni çok iyi saptamak lazım. Bölücülerle beraber olan bölünür ve küçülür. Türkiye tarafında olanlar bölünmez ve büyür. İşte bu kadar. Bölücülerle beraber olan bölünür; HDP ile beraber olan bölünür ve küçülür. Türkiye’nin bütünlüğünden yana olan büyür.
Tabii ekonomi de burada bir faktör olarak, hatta birinci faktör yönünde gelişiyor. Burada AK Parti’nin belli problemleri var. Çünkü 450 milyar dolar borca batan, Turgut Özal ekonomisini yakın bir zamana kadar getirdiler ve zaten Maliye Bakanı da onun sürdürülemez olduğunu söylüyor. Sürdürülemez ama o ekonomiyi de AK Parti uygulamaya devam etti; Tansu Çillerlerden, Turgut Özal’lardan devralarak. Ama şimdi yeni ekonomi programıyla “yep” diyorlar. Vatan Partisi ile aynı içerikte olan, o üretim ve istihdam odaklı ekonomi programını AK Parti belirledi. Bu, AK Parti’yi ekonomi konusundaki zaaflardan ve çıkmazlardan kurtarabilir; eğer kararlı bir şekilde uygularlarsa. Ekonomi de önümüzdeki dönem çok etkili olacak. Hatta bu Doğu Akdeniz’e, Karabağ olayına ve çevremizdeki kuşatmaya rağmen, halkın içinde bulunduğu koşullar açısından ekonominin seçmeni gittikçe daha çok belirlediğini görüyoruz.
Efendim, buradan tabii HDP’ye siz giriş yapmış oldunuz biraz. Bundan da konuyu HDP’ye bağlayalım. Son 20 dakikamıza giriyoruz. HDP’ye dönüp ciddi bir operasyon yapıldı, tutuklamalar var, Meclise fezlekelerin gelmesi bekleniyor. Tabii siz az önce söylediniz ama ben de onlara ek yapayım: Yani en büyük destek Cumhuriyet Halk Partisi’nden geldi. Hem somut ziyaretlerle hem de yapılan açıklamalarla yöneticiler desteklerini bildirdiler. Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi isimler de yine desteklerini ilettiler HDP’ye. Kayyumlara karşı da ortak bir tepki geliştirdikleri görülüyor. Bugün Sayın Kılıçdaroğlu şöyle söylüyor: “Halkın seçtiği kişiyi görevinden alıp onun yerine kayyum atıyorsanız o ülkede demokrasi yok; seçimle gelen seçimle gitmelidir.” İşte bu, Amerikancı demokrasidir, Türkiye’yi bölmek için demokrasidir. Amerika, demokrasiyi Türkiye’yi bölmenin aracı olarak kullanıyor. Böyle bir demokrasi olur mu? Yani bunun neresi demokrasi? Türkiye’yi böleceksin, bu da demokrasi olacak. Onun için HDP şu kadar oy alıyor; isterse 70 milyon oy alsın, hiç kimse Türkiye’yi bölemez. Oy alarak bölme hakkını kimse kazanmış olmuyor.
Türkiye bunun farkına vardı ve hem PKK’yı eziyor; Türk Silahlı Kuvvetleri, jandarmamız, polislerimiz, ordumuz ve aynı zamanda köy korucuları… Ve tabii Kürt halkının da desteğiyle; o anaları görüyoruz, Diyarbakır analarını. Onları da buradan bir kez daha selamlıyoruz. Hepsinin ortak çabasıyla; bizim Vatan Partisi olarak, AK Parti olarak, Milliyetçi Hareket Partisi olarak hepimizin ortak çabalarıyla o PKK siliniyor, gidiyor. Sözüm ona yasal kuvveti olan, tamamen PKK’nın ayağı, kolu, bacağı durumunda olan HDP’de göreceksiniz önümüzdeki dönemde hem siliniyor, yani ona oy veren vatandaşlarımız ondan ayrılıyor. Mesela Ulusal Kanal’a güvenen yurttaşlarımız içerisinde Güneydoğuluların %25 gibi çok yüksek bir oranda olmaları da bunu gösteriyor. Yani Ulusal Kanal’a güveniyor. Bu ne demek? Ulusal Kanal’ın aynı zamanda siyasetlerini benimsemesi ve PKK’ya karşı bir konumda olmasıdır. Bütün bunlar çok olumlu gelişmeler.
Burada Cumhuriyet Halk Partisi bölünmenin tarafında, HDP’nin en sağlam dostu ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisi HDP’leşiyor. Bakın; Cumhuriyet Halk Partisi yalnız HDP’nin müttefiki değil, CHP’nin içine bakıyoruz, bir HDP’leşme var. HDP’ye benzemeye başladı. O sahte solcular vs. CHP’nin bir tabanı var; o vatansever, Atatürkçü bir taban. Ama CHP’nin örgütlenme, yönetme katlarına bakıyoruz; oralarda çok kuvvetli bir şekilde HDP’yi görüyoruz. Ondan sonra o sahte solcu artıkları görüyoruz; onların hepsinin partileri, örgütleri bitti, hepsi geldiler CHP çatısında yuvalandılar ve hepsi PKK yandaşı. Böyle bir Cumhuriyet Halk Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi’nde lider, önemli insanlarla konuşuyoruz; bize kendi partilerinin HDP’leştiğini, PKK’laştığını açık açık söylüyorlar. Bir geri dönüş ihtimali var mı? Arzulanabilir diyelim ama şu anda Cumhuriyet Halk Partisi’nden böyle bir ses çıksa geri dönüş ihtimali vardır. Yani bakıyorsun çok çeşitli gruplar var ama bu grupların içinde bir tane bile grup yok ki çıksın da; “Efendim biz niçin HDP ile iş birliği yapıyoruz? O HDP bölücülükle beraber, niçin Amerika güdümündeki senaryolarda roller üstleniyoruz?” diyen ve bu açıdan muhalefet yapan bir grup yok CHP’de. Öyle bir grup görsek ümitli olacağız ama öyle bir grup çıkmıyor. Bu çok anlamlı, bunu hepimizin görmesi lazım. Bütün gruplar “Ben daha fazla HDP yandaşıyım, ben daha fazla PKK’ya yakınım” mesajlarını veriyorlar. Çok açık ortada görülüyor.
Bunlar Türkiye’nin bütün vatan meselelerinde; bakıyorsunuz Kıbrıs meselesinde Atlantikçi Cumhurbaşkanı’na koşuyor Cumhuriyet Halk Partisi. Hatta orada “Türkiye’yi arıyor” falan gibi demeçler veriyor Cumhuriyet Halk Partisi’nin yöneticileri. Doğu Akdeniz’e bakıyoruz, Yunanistan’ın cephesinde; “Aman barış olsun, el ele verelim” falan filan. Yani savaş olmasın. E tamam savaş olmasın da, Türkiye orada kuvvetli olursa savaş olmayacak. Ama esas Türkiye’yi nereden vuruyor CHP Doğu Akdeniz’de? Rusya karşıtlığıyla, İran karşıtlığıyla, Çin karşıtlığıyla Amerika’nın kucağına atmaya çalışıyor. Fakat bakın, bunların hepsini birleştirdiğimiz zaman RAND Corporation planı çıkıyor. Ocak ayında yayınladığı RAND Corporation raporunda ne vardı? “Açık açık muhalefeti birleştireceğiz ve iktidar yapacağız” diyor. Biden bunun adını da koydu: CHP, İYİ Parti, HDP, ondan sonra Saadet Partisi, Davutoğlu, Babacan, Abdullah Gül diye. Şimdi Türkiye’de de bunların Biden’ın söylediği gibi birleştiğini görüyoruz. Amerika’da olacak şeylerin peşinden geliyor. Yani olmayacak. Doğayı ayin etmek, evet, demez; olmayacak doğaya, teslim olmaz. Ama bunu başarma şansları da yok, onu söyleyeyim. Yani bir kuvvet topluyorlar CHP, HDP, İYİ Parti vs. olarak ama bunun iktidar olması mümkün değil. Çünkü o, Türkiye’nin parçalanmasına boyun eğmek anlamına geliyor. Buna ne halk izin verir, ne Türkiye’nin büyük güçleri izin verir, ne seçmen izin verir. Hiç kimsenin izin vermeyeceği çok açık ve ortadadır.
İyi Parti’yi de aynı noktada görüyor musunuz efendim, Cumhuriyet Halk Partisi gibi? Bakın, İYİ Parti diye operasyon yaptılar, ben başka televizyonlarda da anlatıyorum; gık diyecek halleri yok. MHP’nin bir grubunu aldılar, getirdiler, HDP’nin, PKK’nın yanına koydular. MHP’nin seçmeni vatansever bir seçmen, milli konularda duyarlılıkları olan bir seçmen. Siz oradan bir grup alıp PKK’nın yanına koyabilir miydiniz? Ama bunu nasıl başardılar? O grubu koparıp, İYİ Parti’yi MHP’den koparıp CHP’nin müttefiki yaparak, aynı zamanda HDP’nin ve PKK’nın da müttefiki yaptılar. Ve şimdi görüyoruz İYİ Parti’de o vatanseverlik, milli konulardaki duyarlılıkları aşındıran zorlamalar var. Ama ona karşı bir muhalefetin de ortaya çıktığını ve harekete geçtiğini görüyoruz. Mesela orada CHP’ye göre o milli tavırlar, İYİ Parti içindeki gruplaşmalarda daha belirleyici gözüküyor, daha kuvvetli olduğu söylenebilir. Ama yönetimi, başta Meral Akşener olmak üzere çok başka bir yönde gidiyor tabii. Bir de onların FETÖ ile, Sayın Meral Akşener’in geçmişinde FETÖ dostluğu, Fethullah Hoca ile birtakım ilişkiler, bağlar… Bunların da çok kuvvetli bir ayak bağı olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki günlerde bu konuların daha çok açılacağını da herkes görebilir.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu yine Vatan Partisi ile ilgili bir açıklama yaptı. Dün Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakın bir televizyondaydı efendim, oraya çok sık çıkıyor Sayın Davutoğlu. Orada bir soruya şöyle yanıt veriyor: “Perinçek ile Erdoğan’ı buluşturan şey otoriter rejim” ifadesini kullanıyor. (Ayrıntılar da var, ekrana getirelim, onun üzerinden konuşalım.) “Dışlayıcı popülist otokrasilerle kapsayıcı demokrasiler ve siyasi hakemler artık böyle ayrılacak. Mesela Sayın Perinçek ile Sayın Erdoğan’ı birleştiren şey ne? Dini inanışı deseniz Sayın Perinçek’in çizgisi belli; dini inanışa kimsenin karışımı olmaz ama kendi ifadeleri, onların yayın evlerinin çıkardığı şeylerde bütünüyle dine karşı bir tutum vardır, Maoist bir geçmişi var. Peki Sayın Erdoğan ile Sayın Perinçek’in buluştuğu yer neresi? Otoriter rejim. Çünkü Sayın Perinçek, ta 60’lı yıllardaki Marksist hülyalarını Erdoğan üzerinden gerçekleştirebileceğini düşünüyor. Erdoğan da kendi demokratik sınırları daralan bir şeyi, kin modeli üzerinden gerçekleştirebileceğini düşünüyor.”
Şimdi tabii, neresinden alalım? Bir kere Türkiye’nin önünde güçlü devlet ve otoritesi kuvvetli bir yönetim ihtiyacı var. Yani böyle otoriterliği tabii olumsuz bir kavram gibi kullanıyor ama güçlü bir devlet olmazsa ve otoritesi güçlü bir hükümet olmazsa Türkiye bu badireden çıkamaz. Yani otorite şart, disiplin şart. Biz bunu programlarımızda da saptadık: Güçlü hükümet, güçlü devlet, otoriter bir yönetim. Bu tabii demokrasi karşıtlığı anlamına gelmiyor; halka dayanan güçlü bir devlet, halka dayanan bir otorite. Otorite kötü bir şey değil. Otoritesiz bir ülkeyi yönetemezsiniz; lay lay lonla, liberalizmle, ondan sonra “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler”le Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülemez. Ve bugün bakın, halka gidelim soralım, hepsi otorite talep ediyor; yani bir kuvvetli yönetim olsun, otoritesini kullansın ve Türkiye’yi bu badireden çıkartsın. Bu dönemlerde otorite lazım. Atatürk’te büyük otorite var. Dünyadaki büyük köklü değişikliklere bakalım, buralarda neyi görüyoruz? Devrimci otoriteleri, halkçı otoriteleri görüyoruz, disiplin görüyoruz, güçlü yönetimler görüyoruz. Türkiye’nin de önümüzdeki dönemde; “Hepimiz zorluklar içindeyiz” diyoruz, o zorlukları ancak güçlü yönetimlerle, otoritesi kuvvetli yönetimlerle aşarız. Birinci nokta bu. E tabii bu Amerikancılar da “Türkiye güçsüz olsun, otorite olmasın, laşkalık olsun, kargaşalık olsun da ondan sonra Amerikan planları yürüsün” istiyorlar. Bakın ben burada açıkça ne diyorum? Türkiye’nin önünde otoritesi kuvvetli hükümetler lazım. Türkiye ekonomide de, güvenlikte de güçlü bir otorite olmadan başarıya ulaşamaz.
Böyle bir döneme girdik. Atatürk de onun için Atatürk oldu. Siz Atatürk’ün yerine otoritesi olmayan, liberal, ondan sonra sözüm ona demokrat bir şahsiyeti koyun; ne İstiklal Savaşı’nı başarıya ulaştırabilirsiniz, ne de Cumhuriyet devrimini. Aynı zamanda otorite demokrasi içinde şarttır. Otorite olmayan yerde demokrasi ve özgürlük olmaz çünkü ormanda demokrasi olmaz, ormanda özgürlük olmaz. Ormanda otorite yok; aslanın otoritesi ormanda otorite değil, aslan yakaladığını yiyor, o otorite değil. Ama bizim gibi büyük zorluklarla karşılaşan bir ülkede ne var? Orman olmayacak; otorite olacak, disiplin olacak, hukuk devleti olacak. Bunların hepsi otoriteyle olur. “Hukuk devleti” diyorlar; otoritesiz bir hukuk devleti olur mu? Hukuku kim uygulayacak? Eğer devletin gücü yoksa, kendi kurallarını uygulatma imkanları yoksa, yani otorite yoksa hukuk olur mu? Hukuk ne demek? Devletin cebir gücüne dayanan kuralların bütünü. Yani hukukun kendi tarifinde otorite ve cebir gücü var.
İkincisi, Doğu Perinçek’in dinle ilgili tutumları diyor… Doğu Perinçek, vatandaşlarımızın vicdan özgürlüğüne bütün 50-60 yıllık tarihi boyunca sahip çıkan bir insandır. Vatan Partisi de vicdan özgürlüğünün partisidir, laikliğin partisidir; aynı zamanda inanan insanların inançlarını yerine getirmelerinde hoşgörü ve özgürlüğün olacağı bir ortamı savunan partidir Vatan Partisi. Ama Vatan Partisi Türkiye’nin tarikat ve cemaatler kaosunda parçalanmasına razı değil. Hz. Muhammed döneminde cemaat ve tarikatlar var mı? Hz. Muhammed’e siz cemaat ve tarikatları kabul ettirebilir misiniz? Hz. Muhammed’in kendisi ne diyor? “Kabileler arasında artık savaş olmayacak, kimse kimsenin kervanını basamaz, mal emniyeti olacak, can emniyeti olacak. Ben böyle bir nizam kuruyorum, devlet kuruyorum” diyor ve bu sayede bir medeniyet devrimi oluyor. Eğer siz medeniyet devrimi, yeni bir uygarlık atağı yapıyorsanız, onun gibi aynı şekilde bir otoriter devlet sistemi kuracaksınız. Bu bakımdan Doğu Perinçek’in din konusunda şöyle böyle falan gibi sözleri, olsa olsa Amerika’ya yakın, irticayı koruyan, Amerika Birleşik Devletleri’nin kanatları altında olan sözlerdir. Onu açıkça ifade etmek gerekir.
Davutoğlu’na tabii üzülüyorum; maalesef Biden’ın programlarında, stratejilerinde rolleri kayda geçmiş durumda. Yani bu bir utançtır. Görüyorsunuz Amerikan derin devletinin çıkarttığı o raporları ve o derin devletin önemli şefi olan Biden’ın açıklamalarında bu partilerin isimleri sayılıyor: CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Sayın Davutoğlu’nun, Sayın Babacan’ın, Sayın Abdullah Gül’ün isimleri sayılıyor. O zaman bu insanların oturup bir muhasebe yapmaları lazım: “Ben nasıl oldu da Biden’ın projelerinde bulunacak konumlara düşüyorum?” diye. Bu yüzden tabii onlar… Şurayı ile bitireceğim: Türkiye İttifakı’nın oluşmasını ve Türkiye’nin kendisini savunmasını, bu amaçla AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve diğer güçlerin bir araya gelmesini; bu beraberliğin aynı zamanda CHP tabanında, İYİ Parti tabanında, HDP tabanında, belki de en geniş HDP tabanında yankılanmasını ve Davutoğlu’nun, Babacan’ın, Abdullah Gül’ün girişimlerinin de başarısız kalmasını istiyoruz. Yani Türkiye İttifakı’ndan Davutoğlu memnun değil. Ünlü olmadığı için Türkiye İttifakı yönündeki gelişmeleri baltalamaya; AK Parti ile Vatan Partisi, AK Parti ile MHP, MHP ile Vatan Partisi arasında problemler yaratmaya çalışan tavırları var. Bu, Türkiye İttifakı’na ve Türkiye’ye karşı bölücü ve kışkırtıcı bir tavır. Öyle değerlendiriliyor; zaten herkes de görüyor.
Efendim, süremizin de sonuna geldik. Şunu söyleyeyim: Türkiye’deki hiçbir partiye ve hiçbir siyasetçiye Amerika’nın “başını okşadığı” bir konumu layık görmem ve bundan üzüntü duyarım. Onlara söyleyeceğim söz şudur: Siz Amerika’nın başını okşadığı, “bizim oğlanlar” dediği kombinasyon içinde olmayın. Bu, çok ağır tarihi sorumluluklar taşıdığınızı gösterir ve bunun hiç kimse hesabını veremez.
Efendim, süremizin de sonuna geldik. Aslında “Çıkış Yolu” programımızın bir geleneği vardı; her programın bir türküsü, şarkısı olurdu. Yeniden başlatalım istiyoruz. Nedir efendim bu hafta? Neyi seçtiniz izleyicilerimize? Veda edelim isterseniz. Evet, öyle yapalım. Bundan sonra da her hafta “Çıkış Yolu” programında yine bir müzik parçası sunacağız. Biraz da güncel gelişmelerle uyumlu o parçayı seçeceğiz.
Bu hafta Azerbaycan topraklarını kurtarmak için savaşan Azerbaycanlı arkadaşlarımıza, kardeşlerimize, millettaşlarımıza selam söylüyoruz. Onların azatlık mücadelesini buradan kutluyoruz. Güllü Muradova’dan “Bir Gonah Bize Gel” parçasıyla Azerbaycan’a sevgi, selam, dayanışma ve başarı dileklerimizi yolluyoruz. Bununla da veda edelim. Gelsin arkadaşlar, buyurun.
(Altyazı: Gözlerle heyranem Azerbaycan Maralı… Gözlerle heyranem Azerbaycan Maralı… Aldım senden kararımı, Azerbaycan Maralı. Ben kurbanam gözlere, şirin şirin sözlere…)

