Çıkış Yolu • 24.03.2020

Çıkış Yolu • 24.03.2020

Ulusal Kanal ekranlarından merhabalar. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile birlikte koronavirüsün hem Türkiye hem de dünya siyasetine olan etkilerini konuşacağız.

Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

— Bulduk. Sesimi duyabiliyor musunuz?

— Tabii, sesiniz çok güzel geliyor, sağ olun. Siz de benim sesimi alıyorsunuz herhalde?

— Evet, sizin sesiniz de geliyor. Başlayabiliriz o zaman.

— Koronavirüs salgını sadece bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmadı aslında; dünya siyasetine etkisi çok büyük oldu. Hem siyasi hem ekonomik hem de sosyal etkileriyle dünya tarihine damga vuracak bir salgınla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kapitalizmin merkez ülkeleri şu anda bu koronavirüsle verdikleri mücadelede başarısız bir sınav veriyorlar. Somut örneklerle bunları birazdan aktaracağız ancak şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Evet, zaten dünya ekonomisi çok derin bir kriz içindeydi. Geçen programda Hakan Topkurulu arkadaşımız çok güzel ifade etti; dünyada muazzam bir para arzı var ve bir balondan söz ediliyordu. “O balon zaten patladı, patlayacak” diye tartışmalar vardı. Emperyalizmin, kapitalizmin merkezlerinde balonun ne zaman patlayacağı konuşuluyordu. Hatta balon patladığı zaman Afrika’ya gideceklerini, orada birtakım sığınaklar inşa edeceklerini söylüyorlardı; koruma tedbirlerini bile güya almışlardı. Ve ne oldu? O krizin içinde yeni bir kriz; kriz üstüne kriz oldu. Sağlık konusu, kapitalizmin ekonomik ve yapısal krizine yeni bir ağırlık getirdi, krizi derinleştirdi.

O bakımdan insanlık şimdi çok köklü bir kararın, köklü değişikliklerin eşiğinde. Çünkü herkes artık bunu kabul etmekte. Emperyalizmin, kapitalizmin teorisyenleri, ideologları, seçkinleri, felsefecileri bile sistemin çıkmaza girdiğini; özel çıkar sistemi içinde, bu kapitalist-emperyalist sistem içinde bir çözüm olmadığını sürekli itiraf ediyorlar. Bunu tartışmaya başladılar. İnsanlık büyük bir çözümün eşiğinde.

Özel mülkiyet damgalı, “mafya ekonomisi” dediğimiz yapının artık insanlığın sorunlarını çözemez hale geldiğini görüyoruz. Ekonomide çözümsüz hale geldiler; hem insanı yabancılaştırdılar, yalnızlaştırdılar hem de toplumu çözülmeye, sürüklenmeye mahkûm ettiler. Sistem öyle bir noktaya geldi ki hem ekonomisi çöküyor hem toplum çürüyor, çözülüyor. İnsan, sürü halinde yaşayan diğer hayvanlardan farklı olarak ancak toplumla birlikte var olabiliyor; insanın en önemli özelliği budur. Kendi başına bir insan hayatı yoktur. Şimdi o toplumun çözülme, parçalanma, dağılma tehdidi altında olduğunu görüyoruz. Yani sistem içinde insanın hem emeğine, hem başka insanlara, hem de topluma yabancılaşması kronik, süregen bir aşamaya geldi. Onun için “artık böyle gitmez” sözleri sistemin her tarafından yükseliyor.

Dünya büyük bir kararın eşiğinde. Seçenek belli: Bireysel çıkar ve bencillikte artık alınacak bir mesafe kalmadı, önümüzde bir uçurum var. Bunun tek bir seçeneği var; o da kamuculuktur, toplumculuktur, dayanışmadır, el birliğidir, toplumun yararıdır. Milletin ve devletin bütün mekanizmalarının tekrar harekete geçirilmesidir. Liberalizmin “devlet karışmasın, devlet kenarda dursun, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kuralı artık geçerli değil. Kapitalizmin merkezi ve patronu olan Amerika dahil dünyanın her yerinde insanlar devlete koşuyor, devletten yardım istiyor, “devlet müdahale etsin” diyor. İnsanlık kamucu çözümlerin eşiğine geldi. Bugünkü gelişmenin en önemli özelliği budur. Çıkarcılık, bireycilik bitti; toplumculuk, kamucu çözümler, devletçilik ve halkçılık insanlığın gündemine girdi.

— Sayın Perinçek, siz de bahsettiniz; sistem zaten adeta bir çöküş aşamasındaydı. İnsanı birbirine, kendine ve emeğine yabancılaştıran bir düzenin içerisindeydi ve bu çöküş kaçınılmazdı. Somut örneklerden gidecek olursak; koronavirüsle karşımıza önemli modeller çıktı. Avrupa ülkeleri birbiriyle dayanışma içerisinde olmadı. Çin’den yardımlar geldi, İngiliz bandıralı bir yolcu gemisine yardım Küba’dan geldi. Avrupa bu sistemin içerisinde nasıl bir çırpınışta?

— Bakın, Avrupa’da bu kültür, bu felsefe tarihin derinliklerinde kaldı. Avrupa toplumları da bir zamanlar kabile halinde yaşıyordu, dayanışma vardı; Orta Çağ’da bile belli bir dayanışma mevcuttu. Kapitalizmin yükseliş döneminde, rekabet çağında bile teknolojinin gelişmesine, verimliliğin artmasına hizmet eden bir mantık vardı. Ama o rekabet sistemi de emperyalizm döneminde geride kaldı ve son zamanlarda sistem mafyalaştı. Yani üretimden koptu; üretimle ilgisi olmayan unsurların, faizcilerin, büyük finans merkezlerinin tamamen kontrolüne girdi. Bu ortamda insanlar arasındaki ilişkiler de çözüldü, dağıldı. Toplumlar ve ülkeler arasındaki yardımlaşma, el birliği felsefesi çöktü.

Onun için Batı, bu büyük tehlikeyle karşılaştığı zaman hazırlıksızdı. Hazırlıksız olduğu için de insanlığı kurtaracak, teslim olmayan; salgın hastalığa karşı tavır alan coğrafyalardan vuruşlar yükseliyor. İngiltere’nin yardımına İtalya, İtalya’nın yardımına Almanya, Amerika’nın yardımına Hollanda koşmuyor. Sonuç itibariyle bakışlar Asya’ya, Çin’e dönüyor. Çözümler Asya’dan, ezilen ve gelişen dünyadan yükseliyor.

Asya, Afrika, Latin Amerika bu olaya daha hazırlıklı görünüyor. Hazırlık, devlet tedbirlerinden önce; toplumun duygularıyla, davranışlarıyla, dayanışmayla, komşulukla, kardeşlikle ve el birliğiyle ilgili. Bizim geleneklerimiz var ve bu gelenekler sadece Türkiye’de değil, Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumlarında da var. Kültür olarak bu coğrafyaların, topluma yönelik tehditlere ve salgınlara karşı daha dayanıklı olduğu ortaya çıktı. Bireyci, özel çıkarcı sistem ise geçmişten kalan kardeşlik ve paylaşma kültürünü tahrip etti.

Mesela Almanya’da, tatile giden anne-baba evdeki saksıları sulasın diye çocuklarına 50 Euro veriyor. Bizim kültürümüzde var mı böyle bir şey? Veya bakıyoruz; Almanya’da, Fransa’da insanların yarıdan fazlası ruhsal tedavi görüyor. Bizde ise kahveye gidip bir pişpirik oynadığınızda, iki tavla attığınızda veya arkadaşlarınızla sohbet ettiğinizde bütün dertleriniz geride kalabiliyor; toplum içinde çözümler üretebiliyorsunuz. İşte bu bireyci sistem, böyle bir tehdit karşısında kültür olarak zavallı kaldı. Ancak milli geliri onlar kadar yüksek olmayan ama yüreklerindeki birikimleri dolu dolu olan toplumlar öne çıktı. Toplumlar sadece teknolojiyle değil, geleneklerle de karşı koyabiliyor.

— Avrupa ülkeleri de artık bu güvensizlik ortamının farkına varmış durumdalar. Sırbistan hükümetinin “Avrupa bizi yalnız bıraktı, Çin bize yardım etsin” çağrısı veya Bulgaristan’ın Türkiye’den yardım istemesi gibi örnekler var. Bundan sonraki süreçte Avrupa Birliği bir birlik olarak kalabilecek mi?

— Tabii bunlar hep sorgulanacak. Sırbistan, Bulgaristan örneği doğru ama Türkiye’nin durumunu da görüyoruz. Sağlık Bakanımız sürekli Çin ile ilişki halinde, test kitleri geliyor. Türkiye ile Çin, Türkiye ile Rusya arasında karşılıklı yardımlaşmalar var. Rusya ile Çin arasında çok iyi bir ilişki var; salgın başladığında Rusya’dan uzmanlar Çin’e koştu, kendi tecrübelerini taşıdılar. Rakamlara baktığımız zaman Rusya ve Çin’deki veriler iyimser. Nüfus oranlarını hesaba katarsak, Asya ve Avrasya ülkeleri, kamucu geleneği olan, devletçi ve devrimci ülkeler bu sınavdan başarılı çıkıyor.

Türkiye de bu sınavda başarılı olan ülkeler arasındadır. İran da öyle; ben İran ile devamlı temas halindeyim. 1905 Rus Devrimi, 1908 Genç Türk Devrimi, 1917 Ekim Devrimi, 1914-1922 İstiklal Savaşımız, Atatürk devrimimiz, 1911 Çin devrimi ve Mao devrimi… Bu devrimci mirasa ve kamuculuk birikimine sahip ülkelerin kriz karşısında ayakta kaldıklarını görüyoruz. Çağımızda devrimcilik kamucudur.

Ulusal Kanal’da Çin’den gelen görüntüleri izledik; Wuhan’da salgın başladığı an, devlet ve millet tüm imkânlarını seferber ederek nasıl başarılı bir toplumsal kampanya yürüttü. Bugün oradaki vakalar bitti. Çin’in başarısı ortada. İlk başlarda Çin’e karşı kötü bir propaganda yürütüyorlardı; şimdi ise herkes Çin mucizesinden ve başarısından söz ediyor. Çin son derece alçakgönüllü bir şekilde, Amerika’nın düşmanca kampanyalarına rağmen “El birliğini geliştirelim, iş birliğini geliştirelim, Amerika’yı kurtarmaya verin dikkatinizi” diyor. Bu olay insanlığın önüne bir sistem tercihini, eylemli olarak getirmiştir. Başbakanlar, devlet adamları karantinaya alınıyor; aslında karantinaya alınan Merkel değil, sistemin kendisidir, özel çıkarcılıktır.

Batı’nın insancılık iddiaları yerle bir olmuştur. Hümanizm aslında Asya’nın, Yunus Emrelerimizin geleneğidir. Batı, 15-16. yüzyıldan sonra hümanizm çağına girdi ancak liberalizm hümanizme ihanet etti. Liberalizm ve hümanizm başlangıçta kardeşti ama liberalizmin çıkarcılığı, bireyciliği ilerici özelliklerini kaybedince kendi kardeşini öldürdü. Kabil’in Habil’i öldürmesi gibi, liberalizm insancılığı öldürdü. Ama şimdi o insancılık Asya’dan, Afrika’dan ve Latin Amerika’dan yeniden yükseliyor. Bu, insanlığın önünde duran çok önemli bir derstir.

— İnsan yaşamını ekonomik çıkarların önüne koyan bir politika izleniyor. Amerika’dan da New York Valisi’nin kamulaştırma çağrısı gibi önemli sesler yükseldi. Bu süreci nasıl okumalıyız?

— Bu kaçınılmaz bir şey; bugün New York valisi, yarın Trump… Kapitalizmin merkezlerinde de insan ölüme teslim olmaz. İnsanlık tarihi boyunca yaşam, her zaman tercihin merkezinde olmuştur. İnsanlık büyük felaketlerle, savaşlarla karşı karşıya gelir ama sonuçta yaşama tutunur. Canlı organizmanın özünde “yaşamak” vardır. Bugün o yaşamdan yana tavrın merkezi, gelişmekte olan dünyadır. Ama sonuçta emperyalizmin metropollerinde de yaşamdan yana tavırlar galip gelecektir. New York valisi de ölümü seçecek değil. Toplumlar çok ciddi çöküş tehditleriyle karşı karşıya ve artık ortada bir felsefi tartışma yok; Shakespeare’in dediği gibi, “Olmak ya da olmamak” meselesi var. “To be or not to be.” Batı sistemi işte bu “olmak ya da olmamak” noktasına geldi. Yaşanmak, var olmak ya da olmamak… New York Valisi de “To be” diyor; yani tabii ki var olacağız, yaşayacağız. Bunun da bir tane çaresi var, o da kamuculuktur, devletçiliktir. Şimdi bütün sistemin merkezlerinde bile bu kamucu-devletçi yükselişi göreceğiz. 20. yüzyılda ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kamuculuk daha çok gelişen dünyada, yani eskiden “mazlumlar dünyası” dediğimiz coğrafyada vardı. Çünkü devrimler oradaydı. Fakat şimdi kapitalizmin merkezlerine doğru da kamuculuğun yükselen bir eğilim olarak geldiğini görüyoruz. O bakımdan küresel bir insanlık tercihle, çözümle karşı karşıya.

Siz de “Hemen olacak, bir anda çözülecek bir durum değil” dediniz. Bu, başta bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıktı; koronavirüs… Ancak olay sağlıktan ibaret değil. Büyük bir dönüşüm, ekonomik ve siyasi olarak özellikle köklü bir değişiklik bizleri bekliyor. Bu değişiklik dönemi dünya ve Türkiye için sancılı bir süreç mi olacak?

Tabii ki… Çünkü bir sistemden başka bir sisteme geçiyorsunuz. Sistem değiştirmek her zaman zorlu, sancılı ve ateşli süreçleri beraberinde getirir. Eski bir sistem gidiyor, bitiyor ve yenisini tercih ediyorsunuz. Bütün insanlık tarihine baktığımız zaman her yeniliğin sancılı süreçlerle geldiğini görüyoruz.

Dünyanın önemli kapitalist merkezlerindeki kuruluşlardan da çok önemli açıklamalar geldi. Ulusal Kanal’ın haberlerinde de dinledik; dünya aynı zamanda çok sarsıcı bir üretim bunalımıyla karşı karşıya. Yani dünyada istihdam daralıyor, üretim daralıyor. Üretim daralınca çalışanların hayatı da daralıyor, işsizlik büyüyor. Bunlar çok ciddi tehditler. Gerçi bu kriz zaten vardı; koronavirüs, yangının üzerine benzin dökmüş oldu. Sistemin krizini çok daha vahim bir noktaya getirdi.

Batı ekonomileri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, buna çare olarak neyi görüyor? Para basmayı. Nurettin Ergün dostumuzun birkaç gün içinde Aydınlık’ta çıkacak yazısını ve Hakan Toplu’nun açıklamalarını izleyicilerimizin takip etmesini özellikle rica ediyorum. Şu anda başka bir çareleri yok. Amerika’nın Trump dönemindeki açıklamalarından da görüyoruz; bir para basma humması var. 1,5-2 trilyon dolar daha basacakları gözüküyor. Bastıkları para miktarı 3,5-4 trilyon dolara gelmişti, şimdi 6 trilyon dolara kadar yükseleceği görülüyor.

Para basmak sonuç itibarıyla bir çare değil, vergi toplamış oluyorsunuz. Dolar ihraç ederek Amerika’nın dış ticaret açığını kapatmaya çalışıyorlar. Ancak bu, dünyadaki dengesizlikleri artıran, ülkeler arasındaki gelir dağılımını daha da bozan ve dolar saltanatını insanlığın önüne bir soru olarak koyan bir gelişmedir. İnsanlık, doları kendi arasında sürekli bir mübadele aracı olarak kabul etmeye mahkûm değil. Dolar saltanatının sorgulanması kaçınılmaz olarak insanlığın önüne gelecek. Zaten bu başladı; Rusya ile Çin arasında olduğu gibi millî paralarla değişimler görüyoruz.

Gelişen ve ezilen dünya ile merkezler arasındaki çelişmeler keskinleşiyor. Bu durum, hem toplumların kendi içinde hem de uluslararası planda çok önemli toplumsal mücadeleleri beraberinde getirecek. Amerika merkezli sistem ile insanlık arasında, hatta Almanya ve Fransa gibi Amerika merkezli sistemin içinde olan ülkelerin bile o ilişkilere karşı çıkmaya başladığını görüyoruz. ABD ile bütün insanlık arasındaki çelişmelerin keskinleşeceği bir sürece giriyoruz. Bu süreç sancılıdır, başka türlü olması mümkün değildir. Amerika’nın bu sürece direnmeye çalışacağını görüyoruz; çalışmaya başladı bile.

Savaş tehlikesi olabilir mi diye mektuplar alıyorum. Bence büyük çaplı bir dünya savaşı tehlikesinden ziyade, o savaşı önleyecek büyük bir devrimci yükselişin şafağındayız. Devrim olmazsa savaş gelir ama devrim savaşı önler. İçinde bulunduğumuz süreç sancılı olsa da devrimci bir süreçtir. Kamucu ve devletçi devrimlerin insanlığın gündemine girdiğini görüyoruz. Bu yükselişler ve devrimci çözümler aynı zamanda savaşı da önleyecektir. Hatta Amerika’yı da kurtaracak olan süreç dünyada yükselen bu kamuculuktur.

Türkiye, bu değişimi nasıl göğüsleyecek? Türkiye, bu süreçten önce de Asya cephesindeki yerine yerleşmişti. Türkiye, Vatan Partisi’nin çözümlerine gidiyor. Türkiye’nin büyük bir devrimci mirası var; hem imparatorluklar mirası hem de son 200 yılın devrimci birikimi… Çin’in, Rusya’nın, Türkiye’nin, İran’ın imparatorluk mirasları bugün çok önemli. Çünkü bu bir örgütlenme mirasıdır; başı dik yaşama, çeşitli kavimleri bir arada tutma ve ırkçı, mezhepçi, dinci olmayan çözümlere yönelebilme mirasıdır.

Ayaklarımızı bastığımız bu topraklar son 200 yılın büyük devrimlerine sahne oldu. Tanzimat’tan Namık Kemal’lere, Mithat Paşa’lardan 1908 Hürriyet Devrimi’ne, oradan 1914’te başlayan İstiklal Savaşı’mıza ve Atatürk devrimine kadar dünyaya örnek olan bir millî demokrasi atılımı gerçekleştirdik. İnsanlık yeniden ortaçağ tehdidiyle karşı karşıya; Türkiye, bu mücadelede de arkasındaki tarihsel birikimiyle önde gelen ülkelerden biridir. Koronavirüse karşı mücadelede de Türkiye’nin başarılı olmasının temelinde bu toplumsal birikim ve sağlık teşkilatı geleneği yatmaktadır.

Kültürümüzde yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve kardeşlik var. İstanbul’daki hemşehri dernekleri, köylerimizdeki o ortaklaşa yaşam kültürü, bugün bile acıyı ve sevinci paylaşmamızı sağlıyor. Bu üstün yeteneklerimizle dünyadaki devrimci çözümleri hayata geçirmede en önde gelen ülkelerden biri olacağımız apaçık gözüküyor. Vatan Partisi de programıyla, siyasetiyle ve kültürel birikimiyle Türkiye’nin önündeki bu büyük sıçramaya katkıda bulunacak ve önderlik edecek hazırlıklara sahiptir.

Türkiye, bu büyük dönüşümü tarihsel birikimine yaslanarak gerçekleştirecek. Ancak bu süreçte zorlukları paylaştıran bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. 85 milyonluk Türkiye’yi seferber edebilirsek, mücadeleyi bütün omuzlara yayabilirsek başarılı olabiliriz. Bu kriz, Türkiye’deki emekçilerin sırtına yıkılarak çözülemez. Destanlarımızdaki gibi, toplumu harekete geçiren, disiplin sağlayan bir liderliğe ihtiyaç var. Bugün AK Parti’nin tek başına bu süreci götürmesinin mümkün olmadığını görüyoruz. Vatan Partisi’yle, CHP’siyle, MHP’siyle bütün toplumu kucaklayacak bir yönetimi bir an önce hayata geçirmek gerekir.

Vatan Partisi, 200 yıllık devrimci birikimin billurlaşmış halidir; “Üretim Devrimi” programıyla bu krizden çıkışa yol göstermektedir. Türkiye kamuculuğu, toplumculuğu, vatanseverliği ve bağımsızlığı seçecektir. Şu anda koronavirüsle mücadelede büyük bir dayanışma içerisindeyiz. Türk milleti evde kal çağrılarına uyarak büyük bir fedakarlık gösteriyor. Umudumuz, bu birikimle büyük dönüşümü başarıyla gerçekleştirmektir. Evet, son mesajımızı alacaktık ama ufak bir teknik sıkıntı oldu. Çözebilecek miyiz sıkıntıyı yoksa araya mı gidelim? Görüntü geldi. Sayın Perinçek, beni duyuyor musunuz?

Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile Çıkış Yolu programını gerçekleştirdik. Aslında son mesajını da alacaktık fakat teknik bir sıkıntı yaşadık. Perinçek, program boyunca mesajlarını zaten iletti. Türkiye ve dünya köklü bir değişimin içerisine girecek; kamuculuk yükselişte. Neoliberal sistem çöktü ve Türkiye, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’in dediği gibi, bu sancılı süreci el ele omuz omuza kenetlenerek, milli direnme ekonomisi ve üretim devrimiyle atlatacak diyoruz.

Burada bir araya gideceğiz ancak programımızı bitirmiyoruz. Değerli konuklarımız olacak; yayında ekonomistler bulunacak. Konuklarımızla birlikte dünya ekonomisini, Türkiye ekonomisini ve önümüzdeki süreci konuşacağız. Kısa bir ara.

Paylaş