Çıkış Yolu • 01.06.2021

Çıkış Yolu • 01.06.2021

M.K.: Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı, “Çıkış Yolu” günündeyiz. Yine özel bir programla karşınızdayız. Tabii gün içerisinde de yoğun bir şekilde duyurusunu yaptık. Merak ettiğiniz bir konu var; Sayın Perinçek geçtiğimiz hafta açıklamıştı. İYİ Parti milletvekilinin kim olduğunu bugün açıklayacağız. Yalnız ona geçmeden önce Aydınlık Gazetesi’nin bugün önemli bir haberi vardı: Sedat Peker’in Mossad’la bağına ilişkin konuyu konuşacağız. Bununla birlikte Aydınlık Gazetesi’nin 100. yılı; hepimiz açısından kutlu olsun. Birazdan bir Twitter çalışmamız olacak, arkadaşlarımız etiketi ekrana yansıtacaklar. Sizler de Aydınlık’ın 100. yılına ve bugünkü programa ilişkin mesajlarınızı oradan paylaşırsanız, biz de buradan görüp yayın içerisinde değerlendirmiş oluruz diyerek size döneyim. Efendim hoş geldiniz.

Konuk: Hoş bulduk.

M.K.: İlker Bey hoş geldiniz. İsterseniz Aydınlık’la başlayalım. 100. yılındayız, ne söylemek isteriz efendim? 100 yılı devirdi.

Konuk: Aydınlık 100 yıllık bir destan. Bir bilimsellik destanı her şeyden önce. Dünyayı bilimin aydınlığında anlayan; aynı zamanda dünyayı değiştirme iradesi, kararlılığı ve eylemidir. Yani Aydınlık yalnız dünyayı anlamak ve açıklamak değil; aynı zamanda özlediğimiz dünyayı kurma eyleminin organı ve o konudaki iradenin temsilcisidir. Türkiye’de 100 yıllık bir başka organ yok. İstiklal Savaşı sırasında Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye vardı, arkasından Ankara’ya geldi, Hâkimiyet-i Milliye vardı. Bu hatları sürdüren başka bir gazete şu anda yaşamıyor. İstanbul’da, Erzurum’da, Adana’da çıkan eski gazetelerin çoğu tarihe gömüldü. 1921’den bu yana Aydınlık geliyor.

1921’de çıkan ilk sayısının kurucusu Şefik Hüsnü’dür, Nâzım Hikmet de oradadır. Nâzım Hikmet’in “Aydınlıkçılar” ve “Aydınlık” şiiri var. Hatta bu programda yansıtırsak okuyalım. O zamanki Osmanlıca yazıyla çıkıyordu. 1968 Kasım’ında, yani 53 sene evvel, Aydınlık’ı tekrar yayınlamaya başladık. O 68 devrimci gençlik hareketinin liderleri Aydınlık’ı çıkarttı. Yani Aydınlık, doğrudan doğruya bir eylemin içinden ikinci atağıyla geliyor. 1968 Kasım’ından 1970’e kadar bir teorik dergi olarak 15 sayı çıktı ve 5000 adet satıyordu; o dönem için görülmemiş bir şeydi. Sonra 70 başında “Proleter Devrimci Aydınlık” adıyla sürdürdük. 12 Mart 1971’den sonra yönetim tarafından kapatıldı.

1974 yılında önce “Halkın Sesi” gazetesini çıkarttık. Sonra 1 Mart 1978’de, Aydınlık ilk defa günlük gazete olarak çıktı. Manşeti şuydu: “İşçi sınıfı ihtar ediyor.” O günlük gazeteyi çıkarırken büyük bir fedakârlık destanı yaşandı; 17 arkadaşımız evini, tarlasını verdi. Binlerce insanın katkısıyla çıktı. İlhami Soysal, o dönem cezaevinde 1978 Aydınlık’ının iki buçuk yıllık sayılarını baştan sona inceledi ve şöyle dedi: “Türkiye tarihinde böyle bir gazete çıkmadı; bu, Türkiye tarihinin en önemli gazetesidir.” Çetin Altan da telefon edip, “Kaç yüz bin satıyor bu gazete?” diye sormuştu. 35 bin basıyorduk. “Deli misiniz siz? 300 bin basın, 300 bin satar,” demişti.

Aydınlık hiçbir zaman batmamıştır; kapatılmıştır, vurulmuştur, kırıldığı yerden ayağa kalkmıştır. Düştüğü yerden kalkmıştır. Sıkıyönetim gelmiş, Yeni Ufuklar çıkmıştır; Halkın Sesi çıkmıştır; 2000’e Doğru döneminde Yeni Yüzyıl çıkmıştır. Özgürleşme olunca tekrar Aydınlık ismini almıştır. İçinde Melih Cevdet, Necati Cumalı, Turan Dursun, Cemal Süreya, Fikret Otyam, Demirtaş Ceyhun, Can Yücel gibi çok güçlü bir yazar kadrosu görev yapmıştır. Cemal Süreya, günlüklerinde 2000’e Doğru dönemindeki Aydınlık için “Hayatımda hiç bu kadar özgür olmamıştım” demiştir.

M.K.: Peki, bu “Aydınlıkçılar” ismi… Bunu siz mi benimsediniz, yoksa bu isim size mi konuldu?

Konuk: Yok, bu isim bize verildi. Nazım’ın o şiirini okuyalım… (Şiir okunur) Aydınlığın ismi Vahap Erdoğdu arkadaşımızın önerisiyle konulmuştur. İlginç bir tesadüf; o gün ismi veren de, bugün Aydınlık’ı yöneten İlker Yücel de aynı köyden, Keller Köyü’nden.

M.K.: Harika. Twitter gündeminde şu an Türkiye’de ikinci sırada. İzleyicilerimizden gelen mesajları okuyayım isterseniz. (Mesajlar okunur)

M.K.: Binlerce mesaj var. Biraz da İlker Bey anlatsın; Aydınlık’ın bugününü ve geleceğini konuşalım. Aydınlık’ta çalışmak benim için kişisel bir rüyaydı. 1998 yılında Öncü Gençlik Kampı’nda “Kim ileride ne görev alacak?” sorusuna verdiğim cevap, “Aydınlık’ta çalışmak”tı. O rüyanın içerisindeyim. Tabii her gün, siyasi mücadelenin en ön cephesinde “Bugün Türkiye için ne yapabiliriz?” sorusuyla güne başlıyoruz. Bu, hayatımızı vakfettiğimiz soru. Türkiye için bugün ne yapacağız? Hangi soruna büyüteç tutacağız ve onu nasıl çözeceğiz?

Sayın Perinçek’in, Genel Başkanımızın vurgularının en önemli kısmı bence gazetenin değiştiren, dönüştüren bir güç olmasıdır. Yani bir gazete insanı değiştiriyor, dönüştürüyor. Bizi izleyen yurttaşlarımız bunu test edebilir: En yakın dostlarından birini e-Aydınlık abonesi yapsınlar ve bir ay Aydınlık okutsunlar. Bir ay sonra ondaki değişimi; meselelere iyimser bakışını, konuları yorumlama gücünün nasıl geliştiğini ve perde arkasındaki gelişmelere odaklanma yetisinin nasıl kuvvetlendiğini göreceklerdir. Aydınlık Gazetesi, okuyan insanı dönüştüren bir gazetedir.

İkincisi, tavır alan bir gazete olmasıdır. Aydınlık’ın tavırsız bir dönemi yoktur; bu çok önemlidir. Hiçbir şeyden kaçmıyor. “Ben biraz kenarda durayım da şu ortalık toz duman geçsin” demiyor, en öne geçiyor. Şu anda da parti tecrübesinin ve Aydınlıkçıların tecrübesinin bize en önemli ikazı hep şu oluyor: Mehmetçik gibi tavır almak. Yani gelişmeleri Mehmetçiğin gözünden değerlendirmek. Çünkü şu anda bir savaş var, vatan savaşı sürecindeyiz ve tavır almak bizim için temel mesele.

Üçüncüsü de örgütlü bir gazete olmasıdır. Dünyanın en özel haberini yazsak bile, arkasında örgütlü bir güç olmazsa onlar hiçbir işe yaramaz. Dolayısıyla sırtını örgütlü bir kuvvete dayamak ve o kuvvetle birlikte değiştirme amacı gütmek, Aydınlık’ın en önemli özelliklerinden biridir.

Gazete, çok genç bir kadro tarafından çıkarılıyor; bunun da altını çizeyim. Sayın Perinçek’le Çin’e gittiğimizde, Çin Komünist Partisi yöneticileri bizi ve Adnan Türkan’ı “Aydınlık yöneticileri” diye tanıttığında, “Çok genç değiller mi?” diye şaşırıyorlardı. Gerçekten de Türkiye’nin en eski gazetesi, en genç yöneticilere sahip. Haber müdüründen Yazı İşleri Müdürümüz Irmak’a kadar hep genç kadrolar. Ama önemli olan, bu genç kadroların etrafında tecrübeyle örülmüş bir yapı olmasıdır. Aziz Nesin, Aydınlık’ın başyazarlığını yaptı. Sivas Madımak’ta hedef alındı; ondan evvel İstanbul’da Cağaloğlu’ndaki büromuzu yakmak istediler. Aziz abi sadece bir yazar değil, bu davanın bir parçasıydı.

Aydınlıkçı; hem eşitleyen, hem fedakârlaştıran, hem devrimcileştiren ve örnekleştiren bir ruhtur. Bunun en güzel örneği, amiralimiz Soner Polat’ın Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde elinde gazeteyle bizzat satış yapmasıdır.

Gazete sadece basılı olarak da kalmıyor; televizyon, radyo ve dijital dünyadaki etkili işlerle devam ediyor. Tunceli’de Apo’cuların katlettiği Adil Turan da hem il başkanımız hem de oradaki Aydınlıkçıların lideriydi. Hasan Orta Tepe bir matbaa işçisi ve sendika başkanıydı; sokakta gazete satmak, fikirleri halkla birebir buluşturmak bizim geleneğimizdir. Doğu Perinçek’in Söke Köprüsü üzerinde 13 saat gazete satması veya Kadıköy’deki suikast tehditlerine rağmen gazete satışıyla meydan okumamız, hep bu aydınlıkçı ruhun yansımasıdır.

Önümüzdeki günlerde Aydınlık’ın yüzüncü yılına özel etkinlikler, belgeseller ve özel sayılar hazırlıyoruz. Avrasya konferanslarında, dünyanın dört bir yanından gelen partilerle Anıtkabir’e gittiğimizde, Gürcistan Komünist Partisi Başkanı Panterleymon, “Dünya devrimi Türkiye’den başlayacak, buna inandım” demişti. Türkiye, yeni yükseliş döneminde en ön cephede yer alıyor.

Aydınlık ismi de bir semboldür. Yaşar Kemal, 78 yılında günlük gazeteyi çıkarırken isim aradığımızda, “Siz delisiniz, Aydınlık gibi güzel isim varken yenisini mi arıyorsunuz?” demişti. O günden beri bu isim hepimizin göbek adı oldu. Bugün Kemal Ateş gibi edebiyatımıza büyük katkılar sunan yazarlarımızla bu geleneği sürdürüyoruz. İşçi Köylü gazetesinden bugüne, aydınlıkçıların süreci bilimsel anlamaya çalışması ve ona göre programlar koyması, bizim temel faaliyetimizdir. 15 Temmuz darbe gecesinde dahi, matbaayı değiştirip gazeteyi çıkarma planları yapmamız, bu kararlılığımızın bir göstergesidir. Dağıtım nasıl olacak, baskıyı nasıl yapabiliriz? Arkada örgütlü bir kuvvetin olmasının faydası işte burada ortaya çıkıyor. O gece hemen her şeyi organize edebiliyoruz. Mesela “2000’e Doğru”da Atatürk’ün Kürt meselesiyle ilgili hiç bilinmeyen açıklamalarını yayınlamıştık. 1988 yılıydı, sanıyorum 34. sayıydı; matbaaya gelip el koydular. Tek bir tane bile okura ulaşmadı. Biz ondan sonra başka matbaalarda gizlice yeniden aynı şeyi bastık, yayınladık ve dağıttık.

Yine bir hikâye anlatayım: “2000’e Doğru” basılıyor, Turgut Özal “Sansür Sürgün Kararnamesi”ni çıkarttı. “Ey basın mensupları, hiç canınızı sıkmayın; bu kararname basın özgürlüğünü engellemeyecek, biz bunu 2000’e Doğru dergisi ve Doğu Perinçek için çıkarttık” dedi. Aynen böyle, bu kadar açık. Hürriyet matbaasında basılıyorduk, parasını veriyorduk tabii. Baktık Hürriyet’ten bir mesaj: “Efendim kusura bakmayın, sizi basamayacağız.” Hiç unutmuyorum, hemen koşa koşa Hürriyet’e gittik. “Nasıl olur? Basın özgürlüğü diyorsunuz, adınız Hürriyet, böyle şey mi olur?” dedik. Çıkıyorlar, “Sansür sürgün kararnamesini 2000’e Doğru için çıkarttım, sizi basamayız, göze alamayız” diyorlar. Sonra bizi hakikaten içeri attılar; bu da bizim meşhur “Beka” röportajımızla ilgiliydi.

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli bir milletvekili subay bize şunu anlattı: “Biz, sizin Apo ile yaptığınız röportajı binlerce kez çoğalttık ve Güneydoğu’da dağıttık. PKK’ya karşı mücadele açısından o kadar etkili oldu ve işimize yaradı ki…” Yani böyle çeşitli olaylar var. Gelincik uzattığı Abdullah Öcalan başlıklı sayımızı gösterelim mi? Son zamanlarda artık o psikolojik savaş aracı olmaktan çıktı, kullanılmıyor. Eskiden herkes cebinde taşırdı, bulunduğunuz yere öyle gelirdi; şimdi kimse çıkarmıyor. Osman Pamukoğlu Tümgeneral de Habertürk Televizyonu’nda “Biz o röportajdan çok yararlandık, çok faydasını gördük” diye açıkça söyledi.

Konuyu kapatmadan bir soru sorabilir miyim? Valla bu Aydınlık çok tatlı konu, 100 yıl daha konuşsak… Özel bir program yapacağız, onu hazırlıyoruz. Sayın Perinçek, bu arkada bıraktığımız Aydınlık tarihi, Gladio ile mücadele tarihi aslında. Aydınlıkçıların hepsi Gladio gazisi. İşte bu meşhur fotoğraf; Abdullah Hoca’nın uzattığı gelincikler. Bunu biz bastık, fotoğrafı da biz çektik. Ramazan çekti galiba; Danimarka’da olan arkadaşımız Ramazan Duran. Arkada rahmetli Ömer Üzer Turgut var. Utanacağımız bir şey olsa “2000’e Doğru”da yazmayız. Bu Gladio ile mücadele tarihiydi, Aydınlık’ın tarihi. 15 Temmuz’da suçüstü yakalandılar, bastırdık, planlarının hepsinin hakkından geldik. Aydınlıkçılar bu savaşı kazandı aslında. Enver Altaylı’nın yargılanmasında o da itiraf etti; “Siz beni Perinçekler adına yargılıyorsunuz” dedi. Gladio’nun önemli bir elemanıydı. Bu savaşı Gladio gazileri, Aydınlıkçılar kazandı.

Peki, 15 Temmuz’dan sonra Aydınlık’ın yayın çizgisi Gladio ile savaşa odaklanmış 40 yıllık bir çizgiden yeni bir döneme girdi. Önümüzdeki dönemde Aydınlık’ın esas görevleri nelerdir? Vatan savaşı ve üretim devrimi. Gladio ile mücadele, vatan savaşının bir parçası. O vatan savaşımız Doğu Akdeniz’de, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde devam ediyor. Şehitler veriyoruz, Mehmetçiğimiz aslanlar gibi savaşıyor, polisimiz savaşıyor. Ama Türkiye’nin şimdi en büyük olayı üretim devrimi. Vatan Savaşı’nın bir üretim devrimiyle tamamlanması lazım ve üreticilerin milli hükümetine giden yoldayız.

Aydınlık’ın geçmişinde Gladio ile savaş var ama bir de emekçilerin mücadelesine sahip çıkmak, o mücadele içerisinde büyümek ve güç toplamak var. Bazen Anadolu’ya giderim, birisi cebinden naylona sarılı bir kâğıt parçası çıkartır. 30-40 yıldır saklıyor, pörsümüş, lime lime olmuş. “O ne?” diyorum. “İşçi-Köylü’ye, Aydınlık’a bir mektup yazmıştım, mektup köşesinde çıkmıştı, onu kestim cebimde saklıyorum” diyor. Halkla bütünleşmiş, çok güzel bir şey bu. Aydınlık’ın esas görevi budur.

Bakın, Aydınlık 20 Mart 1978’de “Aylık Aydınlık” olarak çıkmıştı. Yaşar Kemal’in önerisiyle onu günlük gazete yaptık. 20 Mart’ta bayilerde olan son sayıydı. Yerine “Bora”yı çıkartmaya başladık, ismini değiştirip günlük yaptık. 85 sayı “Aylık” çıkmıştı, sonra adını değiştirip günlük “Bora” yaptık. Şimdi diğer konulara geçelim mi? Bir reklama gidelim. Merak ediliyor, o İYİ Partili vekil kim? Reklamların ardından o konulara geçiyoruz efendim.

(Reklam sonrası)

Bir arkadaş geldi, “Türkiye buradan İran’la, Rusya’yla, Çin’le dayanışma hâlinde çıkar; Suriye ve Irak da buna dâhil” dedi. Karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Ben de ona “Çok güzel dünyanın gidişatını görüyorsun, her sabah kapına bir Aydınlık gelecek; bir ekmek, bir Aydınlık” dedim. Aydınlık alacaksın, Aydınlık yayacaksın. Bizim meşhur Aydınlıkçılar vardı, mesela Ankara’da Mustafa Kılıçarslan; günde 250 civarında Aydınlık satar. Bir de Hasan Ortatepe vardı, o da çok meşhurdur. Böyle kahramanları var Aydınlık’ın.

Şimdi Aydınlık Gazetesi önemli bir manşetle çıktı: Sedat Peker’in kaçış trafiği. İlker Bey, haberi sizden alalım. Sedat Peker uzun süre Balkanlar’da kaldı. Türkiye Emniyeti’nin birkaç hamlesinden sonra bilginin sızdığı tespit edildi. Sayın Perinçek, 8-9 kez Türk Emniyeti, Peker’i Balkanlar’da yakalamak üzere hamle yapıyor ve her seferinde içeriden sızdırılıyor. Balkanlar’daki Türklerle ilişkide olan Fethullahçıların onu koruduğu saptanıyor. Tutunamayacağını anlayınca Fas’a gidiyor; orada Mossad’ın tam kontrolüne giriyor. Fas’tan Dubai’ye, Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçiriliyor. Bu süreci M.Y. organize ediyor. İsim bizde var. İsrail istihbaratı ile ilişkiye geçen kişi ise M.Y.’nin eski sevgilisi B.A. Bu B.A. çok kritik bir isim, Ankara Angora Evleri’nde toplantılar düzenliyor. Peker’i Dubai’de karşılayanlar arasında bir yakını da var. Kaldığı otelin sahibi Türk düşmanı bir Arap zengini; otel “dokunulamaz” kategorisinde, özel korunuyor. Yarınki manşetimizde bu otelin görüntülerini ve sahibiyle ilgili bilgileri yayınlayacağız.

Bu, büyük bir uluslararası operasyon. Peker’in Balkanlar’da dokuz kez atlatılması, Fas’a ve Dubai’ye götürülmesi kendi çetesiyle olacak iş değil. Bu, Biden planı çerçevesinde, Türkiye kamuoyunu manipüle etmek ve Erdoğan’ı devirmek için yapılan bir psikolojik harekattır. Mustafa Karasu’nun da Peker’e destek veren açıklaması geldi. Tencere yuvarlandı kapağını buldu! PKK ile Sedat Peker birleşti. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet, DEVA, Gelecek, FETÖ ve PKK hepsi aynı cephede. “Biz PKK ile yan yana değiliz” diyorlardı, işte Sedat Peker’i desteklemede hepsi birleşti. Spiegel bile “Peker’in kokain çekmiş olduğunu ve söylediklerinin doğru olmadığını” yazdı. PKK’nın Peker’i desteklemesi, bu işin arkasında Amerika ve İsrail’in olduğunun en büyük kanıtıdır. Bitti, tüm foya meydana çıktı. Bu durum sadece Cumhuriyet Halk Partisi’ne ya da Meral Akşener’e bir ders olmaz; ne yaptığını kendisi gayet iyi biliyor. Ancak onun partisindeki Türk milliyetçilerine ve vatansever insanlara çok güzel bir ders olur. Üstelik bunu CHP medyası ya da Dostlar İttifakı değil, bizzat Sedat Peker yapıyor. Sedat Peker’in şu an yürüttüğü iş birliğini herkes görüyor. Sonuç itibarıyla bugün AK Parti ile ilgili bir şey söyleyemiyorlar; sadece 10 sene, 15 sene evvel söylenenlere dönüp duruyorlar. Yaptıkları tek şey bu.

Şu an iki konuyu araştırıyoruz. Birincisi, Mehmet Eymür izi. Tam tahmin ettiğimiz gibi; “Acaba Mehmet Eymür bu işin neresinden çıkacak?” diye bakıyorduk ve bir iz bulduk. Bunu kesinleştirip manşetten duyuracağız. İkincisi ise Sedat Peker’i Dubai’de ağırlayan Türkiye düşmanı Arap liderler konusu. Onların da bazı isimlerini öğrendik, kesinleştirince manşetten açıklayacağız.

Aydınlık gazetesi işte budur. Her dönem yaşanan olayın özünü, bir olgu olarak topluma sunar. “Peker, Amerika tarafından kullanılıyor” gibi genel başlıklar yerine; kaçış güzergâhı, kaldığı otel, otelin sahibinin kim olduğu, PKK’nın Peker’e desteği gibi verileri yan yana koyduğunuzda başlığın altı dolar. Olayı anlatır ve ikna edersiniz. Yarınki Aydınlık da böyle olacak. Çetin Altan gibi düşünüyorum; bu gazete nasıl 200 bin, 300 bin satmaz? Aydınlık, maddi imkânları nedeniyle az basılıyor. Eminim bugün binlerce insan bayiye gitti ve gazeteyi bulamadı. Aydınlık okuyucusunun görevi, gazeteye öyle bir mali kaynak ve yöneliş yaratalım ki daha çok basalım; 150-200 bin adet basalım. Bu manşetler Türkiye’de 100 binin üzerinde satar, bunu görüp de almayacak kimse yoktur.

Yeri gelmişken belirtelim, AK Partili Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali Yıldız, Aydınlık’a önemli açıklamalarda bulundu ve yeni projelerini anlattı. Çok güzel bir tavır. Aynı zamanda o densiz vaizin Ayasofya’da vaaz verirken, Atatürk’ün adını vermese bile Ayasofya’yı müze yapanları kâfirlikle ve zalimlikle suçlaması affedilemez bir olaydı. AK Parti, Ömer Çelik ve diğer yetkililer aracılığıyla bunu mahkûm eden açıklamalar yapsa da Sayın Cumhurbaşkanı’nın o an müdahale etmesi gerekirdi. Sözleri duyduğu an, “İmam, derhal burayı terk ediyorsun” demeliydi. Ben orada olsaydım, “Sayın Cumhurbaşkanım, izninizle, Atatürk dönemine zalim veya kâfir diyemezsiniz” der, tepkimi gösterirdim.

Bir taraftan CHP yetkilileri “1930’larda Dersim katliamını yaptı” diyerek Atatürk’ü suçluyor, diğer taraftan bir vaiz Cumhurbaşkanı’nın huzurunda Atatürk dönemini hedef alıyor. Bunlar sessiz kalınacak, geçiştirilecek açıklamalar değil. Bu, Tayyip Erdoğan yönetiminin kendi geleceğini tehlikeye attığını gösteren çok ciddi bir olaydır. Dün A Haber’de bu konunun mutlaka konuşulması gerektiğini söyledim; yoksa programı kapatacaklardı. Beyoğlu Belediye Başkanımızın “Manastır’dan Samsun’a Atatürk’ü anlatacağız” açıklaması da çok kıymetli bir tavırdır. Geçtiğimiz haftalarda Atatürk’ün okuduğu okulu gezdi ve bunu geniş bir söyleşiye çevirdik; yarın tam sayfa yayımlıyoruz.

Aydınlık gazetesi hakikaten evimize ışık getiriyor. Bir tane ajans haberi yok, hepsi özel haber. Komutanlarımızın, İsmail Hakkı Pekin’in ve Cihat Yaycı’nın Belarus konusundaki tespitleri çok önemli. Türk basınında henüz çıkmadı bu haber. Türkiye, NATO’da veto kullanıyor, Amerika’ya ve Atlantikçilere “hayır” diyor. Aydınlık bunu yansıtıyor. İmamla ilgili hukuki soruşturma talepleri ise beni tatmin etmez; bu siyasi bir tavır meselesidir.

Serhan Bolluk’un da dediği gibi, bu sadece Atatürk sevgisi değil; Türkiye’nin vatan bütünlüğünü sağlaması, üretim devrimini başarması ve zorluklardan çıkması için devrimci bir tavır gereklidir. Önümüzdeki seçimi Atatürk kazanacak; Atatürk hangi taraftaysa seçimi o kazanır. Bu sabah A Haber’de AK Parti İzmir Milletvekili Cemal Bekle ile ortak yayındaydık. Çok önemli bir saptamada bulundu: “Bu hassasiyetler Biden muhalefetine bırakılamaz.” Çok doğru. Eğer Atatürk’ü Biden’cılara teslim ederseniz Türkiye’ye yazık edersiniz.

Şimdi gelelim Abdülkadir Selvi’nin bugün Hürriyet’teki yazısına. Selvi, gazetecileri “Perinçek bu kadar önemli bir şey söylemesine rağmen niye kimse peşine düşmedi?” diye eleştiriyor. Geçtiğimiz hafta bunu çıkış yolunda söylemiştim, sonrasında da CNN Türk, İsmail Saymaz ve diğer birçok gazeteci konuyu sordu. Bahsettiğim isim Müsavat Dervişoğlu. Olay şudur: 2006 yılı sonunda İbrahim Şahin yanıma geldi. Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin, bana kendi el yazısıyla “İzmir MHP – Müsavat Dervişoğlu, MİT’in kadrolu elemanı” yazılı bir not verdi. Bu kâğıt, Ergenekon davası dosyamıza girdi.

İzmir örgütümüz bu işin peşine düştü. Suikast için görevlendirilen bir kişiyi buldular; elimizde sesli ve görüntülü itiraf videosu var. 1998 Eylül ayında 7-8 kişiyi bir minibüsle Ankara’ya getiriyorlar. Doğu Perinçek’i vurmak için plan yapıyorlar ama o gün tutuklandığım için suikastı gerçekleştiremiyorlar ve İzmir’e dönüyorlar. Bu, bir operasyon partisinin, yani İYİ Parti’nin hikâyesidir. İYİ Parti, Türkiye’yi hedef alan bir operasyonun merkezindedir. Meral Akşener’in sicili de bellidir; 1996’da İçişleri Bakanı iken Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kim adına dinletti? Bunu ancak CIA veya Mossad yapar. Meral Akşener’e soruyorum: Kim adına Türk Silahlı Kuvvetleri’ni dinledin? Ayrıca emniyet istihbaratının başına FETÖ’cüleri getiren de kendisidir. İstihbaratın başında Ramazan Hakkürek vardı. Onları getiriyor, yerleştiriyor. FETÖ bağlantısı ve oradan da Mossad’a kadar uzanan bir bağlantı zinciri… Bakınız, şeyde de aynı bağlantı çıkıyor: Sedat Peker, PKK ve Meral Akşener; hepsi bir cephede toplanıyor. Bu bugün apaçık bir şekilde görülüyor. Yani Meral Akşener’in geçmişinde FETÖ bağlantısı, FETÖ’cü hoca bağlantısı ve onun emniyet müdürleri ile ilişkisi var. Nurettin Veren, “Onu biz bakan yaptık” diye bizzat söyledi. Evet, “Biz bakan yaptık” dedi. Mesela Aksiyon dergisinde Sedat Peker’in Fethullah’a övgü düzen açıklamaları var. Onları da bu bağlamda değerlendirmek lazım.

Peki efendim, gelelim “Bana suikast yapacak” iddiasına… Müsavat Dervişoğlu’nun benimle alıp vereceği bir şey yok. Bana karşı bir kin beslemesine de gerek yok. Ancak beni CIA hedef alıyor. Benim hayatım CIA ve Mossad zindanlarında, işkencehanelerinde geçti. Onların hedefi oldum. Tarih boyunca MİT içindeki Hiram Abas ve Mehmet Eymür gibi isimlerin hedefi oldum. Müsavat Dervişoğlu beni nereden tanır? Demek ki ona da birtakım görevler veriliyor. Bakın, burada “MİT’in kadrolu elemanı” diye yazmış İbrahim Şahin. Bu da İYİ Parti için geçerli. İbrahim Şahin’in görevini hatırlatırsak, kendisi Özel Harekat Dairesi Başkanıydı. Yeni kuşaklar hatırlamaz ama Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’in görevini bilirsiniz. Kendisi partiye geldi, Muzaffer Tekin ile birlikte geldi. Muzaffer Tekin o zaman değil, sonrasında Ergenekon duruşmalarında parti üyesi oldu ama benim dostumdur. Kıbrıs’ta paraşütle ilk inen birlikler içerisinde yer almış, Zafertepe savunmasını yapan kahraman bir subayımızdır.

Müsavat Dervişoğlu o dönem İzmir İl Başkanıydı. Çocuk da zaten “Bizi İzmir İl Başkanlığı’nda topladılar, Ankara’ya suikast için bir minibüs doldurup getirdiler” diyor. Son harf T değil ama P… Bunu ben de düşündüm. İstihbaratçıların böyle bir huyu vardır; bilgi verirken bir harfi değiştirirler. Bunun çeşitli sebepleri olabilir; ya kendisi onu T değil P olarak biliyordu ya da kasıtlı olarak değiştirdi. Ancak bana verdiği yazı bu. Bu yeni ortaya çıkan bir olay değil, savcılar da bana bunu sordu.

Sayın Perinçek, şunu da belirtmek lazım: İbrahim Şahin hâlâ hayatta. Evet, hayatta tabii. Bu belgeyi şimdi kamuoyunun bilgisine sunuyorsunuz ama hayatta olan tanıkları var. Üstelik bunlar geçmişte, özellikle Ergenekon davası dosyasında da vardı. Milliyet ve Hürriyet gazeteleri bunları yazdı. Sayın İbrahim Şahin bu haberleri doğrulayan tavırlar aldı. Bizimle beraber hapishanedeyken de bir şey demedi. Yunus Emre Uyar’ın da kayıtları var, o da hayatta ve o süreçte gayet sağlam durdu. Ergenekon davasında bu bilgiler zaten kanıtlar arasındaydı.

(Ses verilmiyor, görüntüler ekrana yansıtılıyor.)

Efendim, şimdi Akşener-FETÖ ilişkisine dikkat çekiyorsunuz. Bir de o dönemki “Çiller Özel Örgütü” var. Bu, o örgütün bir faaliyeti miydi? Tabii ki, Çiller Özel Örgütü… Bakın, Gladio; FETÖ’nün Gladio’nun içine ilk dahil olduğu dönemdir. Arkasından o Çiller Özel Örgütü, FETÖ’nün birer örgütü oldu. MİT’in Çiller-FETÖ raporu var. Bizim açıklamamızdan sonra MİT, “Çiller Özel Örgütü” ismini raporuna yazdı. Yani bu ismi ilk defa biz, Vatan Partisi olarak kullandık. Hikâyesini anlatayım: Susurluk olayından sonra 460 sayfalık bir “Çiller Özel Örgütü” klasörü hazırladık. Türkiye’de yaşananları olaylardan aylar önce söylemişiz. İnsanlar “3 ay, 4 ay önce nasıl bildiniz?” diye şaşırıyor; peşindeyiz, yıllardır izliyoruz. O dönem rahmetli Süleyman Demirel’den randevu aldım, Çankaya’ya gidip klasörü verdim. “Bakın, Susurluk ve tüm bilgiler burada” dedim. Süleyman Demirel bu dosyayı Başbakan Erbakan’a gönderdi. Erbakan da bir nüshasını Meclis Başkanı’na, bir nüshasını MİT’e gönderdi. Bunun üzerine MİT bir çalışma yaptı ve o ünlü raporu hazırladı; içine “Çiller Özel Örgütü” adını koydu. Altında koskoca MİT Müsteşarı’nın imzası var.

MİT’in bu raporunda, Çiller Özel Örgütü’nün Fethullah ile birlikte uyuşturucu işi yaptığı yazılıdır. Ayrıca raporun içinde çok uzun bir “Fethullah Hoca” bölümü var. Hani “Fethullah Hoca bilinmiyordu, edilmiyordu” deniyor ya, işte 1996 yılında bizim verdiğimiz dosyayı inceleyen MİT, FETÖ diye bir örgütü tespit etmişti. İşte “Çiller Özel Örgütü” adlı kitap, aslında benim Süleyman Demirel’e verdiğim o dosyanın kendisidir. Mesela Behçet Cantürk, Yusuf Ziyaeddin, Medet Serhat ve Necdet Buldan cinayetleri; hepsi o dosyada birinci, ikinci, üçüncü cinayet diye kayıtlıdır. Biz bunları 1996 yılında Cumhurbaşkanı’na sunmuştuk. Meclis, bunun üzerine araştırma komisyonu kurdu ve o komisyona ilk davet edilenler Başbakan Mesut Yılmaz ile bendim. Kazadan iki ay önce Abdullah Çatlı’nın “Mehmet Özbay” kimliğiyle dolaştığını şemalarla açıklamıştık. Şimdi mahkeme beraat kararlarını bozdu; o şahısların hepsi bizim şemamızda yer alıyordu. Ülkücü mafya başlığı altında Sedat Peker’in adı da orada geçiyor. Fethullah ile ilişkisi de o şemalarda mevcut. Kutlu Savaş’ın “Gizlenen Derin Devlet Raporu”nda da bunlar var. Gladio’yu anlamak için okunması gereken en temel rapor budur.

Neden şimdi açıklıyorsunuz diye soranlar var. Ben bu ismi daha önce 4-5 kez açıkladım ama kamuoyu ilgilenmedi. Bugünün önemi Sedat Peker’in açıklamalarından sonra Türkiye’nin geçmişindeki bu Gladio olayının yeniden deşilmesidir. 15-16 Temmuz 2016’da Türkiye, bu Gladio şebekesini ezdi. Ancak tarihten kalan birtakım kalıntılar var. 23 bin FETÖ mensubu şu an hapishanelerde. İyi Parti bir operasyon partisidir. Sedat Peker, Mossad ve CIA operasyonlarında en önde, PKK ile birlikte hareket ettiği ortaya çıktı. MHP’yi bölmek için Meral Akşener’i kullandılar. Çünkü MHP, Amerika’nın dayatmalarına karşı dik duruyor. AK Parti’yi bölmek için Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu’nu; MHP’yi bölmek için Meral Akşener’i koparıp aldılar. Bunların hepsi CIA ve Mossad operasyonlarıdır. İYİ Parti’nin tabanını suçlamıyorum, oradaki vatansever milliyetçi çoğunluğa sözüm yok ama Akşener’in etrafındaki klik ve operasyon ekibi bellidir. Ümit Özdağ gibi isimler çıkıp mertçe bunları anlattı.

Akşener, 15-16 Temmuz gecesi darbe girişiminde bulunanlara “garibanlar, çaycı çorbacı” diyor. Meydanları kan revan içinde bırakanlara, Genelkurmay’ı basıp askerimizi şehit edenlere “çaycı çorbacı” demek, Amerika adına o darbeyi yapanları aklamaktır. Türkiye, 15-16 Temmuz gecesi tarihsel bir başarıya imza atarak askeri Gladio’sunu ezdi. NATO içindeki bir Asya ülkesi olarak Türkiye, Gladio’yu kökten temizleyen bir girişimde bulundu; bu, dünya siyasi tarihi için çok önemli bir başarıdır. Bir de Yunanistan gibi emperyalizmin aleti durumunda olan küçük ülkeler var. NATO içindeki mazlumlar dünyasının temsilcisi olan Türkiye, o Gladio’yu ezebildi. Bu da dünyadaki süreç açısından çok anlamlı. Türkiye’nin konumu ile NATO’nun konumu arasındaki çelişmeyi çok güzel ortaya koydu. Peki, bugün birinci, ikinci, üçüncü Amerikancı kuvvet ya da esas Amerikancı odağın merkezi sizce neresi? Türkiye’de Biden, “Bu işin merkezinde Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi var” diyor ama bence burada en alet konumunda olan unsur Meral Akşener’dir. Vurucu güç olarak da PKK var. FETÖ’ydü, o ezildi; silahlı güç olarak işte o da PKK’da eziliyor, o kaldı.

Peki, Davutoğlu nerede? Tabii onlar da siyasi olarak Amerika yanlısı güçler. Davutoğlu Başbakanlık’tan gönderildiği zaman Foreign Policy, “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” diye başlık atmıştı. Yani Amerika’nın adamı olduğunu Amerika söylüyor.

Davutoğlu geçen hafta Peker ile ilgili Süleyman Soylu’ya sahip çıkma üzerinden Bahçeli ve Perinçek’e, “Neden tepki veriyorsunuz? Onlar tepki verdikten sonra mı aklınıza geldi?” diye bir açıklama yaptı. Sürekli Akşener de isminizi sık sık grup toplantılarında söylüyor. “Bahçeli ve Perinçek Türkiye’de böyle bir şey yarattı, Cumhurbaşkanını kuşattılar ve Cumhurbaşkanı istediği gibi hareket edemiyor” diyor. Burada sizin partinize ya da Milliyetçi Hareket Partisi’ne değil de daha çok Cumhurbaşkanı’nın çevresindeki bir ekibe sesleniyormuş gibi geliyor; yani onu yalnızlaştırma hamlesi.

Davutoğlu’nun dün Habertürk’teki konuşmasını baştan sona okudum. Şu dikkatimi çekti: Baştan sona AK Parti içerisinde çeşitli şahıslar arasında fitneler yaratmak, fesatlar çıkarmak, Tayyip Erdoğan ile onları birbirine düşürmek gibi bir tavır içinde. Yakıştıramadım; Başbakanlık yapmış birine… Davutoğlu’na şu çağrıda bulunmuştum: “Siz benim adımı birçok defa kullanıyorsunuz, gelin karşı karşıya oturalım. Medeni ölçüler içerisinde hangi televizyonda istiyorsanız görüşelim.” Kabul etmedi. Şunu söyledim: “Davutoğlu da gelsin, Babacan da gelsin, Meral Akşener’i de getirin, geliyorsa Kılıçdaroğlu’nu da getirin. Siz dördünüz bir olun, ben tek olayım. Her biriniz yarım saat konuşun, ben de yarım saat konuşayım. Gelin, geçin karşıma, konuşalım bu konuları.”

Davutoğlu’nun AK Parti içindeki bu fitne faaliyetini yürütme sebebi, partiyi bölmek ve parçalamaktan umudu olması mı? Bütün konuşması baştan sona AK Parti içindeki şahsiyetleri birbirine düşürmek üzerine kurulu. Başka hiçbir şey yok. Hem Sayın Babacan hem Davutoğlu, 2015 öncesine çok vurgu yapıyorlar. “2015, AK Parti’nin dönüm noktası oldu ve fabrika ayarlarına dönmek lazım” diyorlar. Çok doğru; 2015’e kadar AK Parti Kürt açılımı yapıyordu, Ermeni açılımı yapıyordu, “Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanıyım” diyordu. 2015’ten sonra AK Parti, 24 Temmuz’da PKK’nın üzerine yürüdü, hendeklere gömdü. Arkasından sınır ötesi operasyonlarla; Fırat Kalkanı’yla, Zeytin Dalı’yla, Barış Pınarı’yla PKK’ya karşı operasyonları sürdürdü. Kafkaslar’da kalktı, arkasında Amerika olan Ermeni işgaline son verdi, Azerbaycan’la beraber oldu.

AK Parti 2015’ten sonra bambaşka bir çizgiye girdi ve FETÖ’yü 2016’da ezdi. Bu çizgi nedir? Bu çizgi, Vatan Partisi’nin çizgisidir. Türkiye’de FETÖ’yü, PKK’yı ve arkasındaki Amerika’yı karşısına alan, Amerikan emperyalizmini Türkiye’nin başına bela olarak gören, Türkiye’nin hem ekonomik kurtuluşu hem vatan bütünlüğünü sağlamada temel meselenin Amerika ve İsrail’den özgürleşmek olduğunu ortaya koyan Vatan Partisi dışında başka bir parti yok. “Vay, Doğu Perinçek diyor ki Türkiye’yi Vatan Partisi yönetiyor.” Hayır, Türkiye’yi AK Parti, yani Sayın Cumhurbaşkanımız yönetiyor ama 2015 yılından itibaren şu bir gerçek: AK Parti’nin güvenlik ve dış politikaları, daha önce Vatan Partisi’nin savunduğu politikalardır. Ancak ekonomi politikaları aynı noktada değil ve önündeki en büyük sorun da bu. Eğer üretim devrimi yönünde kararlı bir çizgiye girmezse, hem Türkiye hem AK Parti çok büyük zorluklarla karşılaşır.

Sayın Bahçeli bugün, “Erken seçim ABD ve Biden baskısı; Türkiye’yi de Suriye’ye çevirmek istiyorlar” dedi. Kandil’den sürekli erken seçim baskısı yapılıyor. Bir yandan CHP, İYİ Parti, Davutoğlu ve Babacan hattında da yoğun bir erken seçim baskısı var. Son 2-3 ay içerisinde yaşadığımız bütün tartışmalar, bu baskıyı hayata geçirmek üzere bir çalışma olabilir. Zaten Biden da New York Times’a verdiği açıklamada, “Bu sefer darbeyle değil, seçimle Tayyip Erdoğan’ı devireceğiz” diyordu. Ama her an silahlı güç kullanarak, Doğu Akdeniz üzerinden de bir senaryo üretip devam ettirebilirler. Şu anki erken seçim söylemi, mevcut yönetimi sarsmak için bir psikolojik harekât.

Türkiye stratejik olarak bir üretim devriminin eşiğine geldi. Sayın Berat Albayrak, “Sürdürülemez artık” demişti; ne sürdürülemez? “Sıcak para peşinde koşarak ekonomiyi sürdüremeyiz” dedi. Bu ekonomiyi Turgut Özal kurdu, Tansu Çiller devam ettirdi, Tayyip Erdoğan yönetimi bugüne getirdi. Yani kendileri de itiraf ediyorlar, “sürdürülemez” diyorlar. Vatan Partisi bunu daha Özal zamanından beri söylüyor. Milli üretim ekonomisine indirilen darbeler sonucunda borca battık ve dış operasyonlara açık hale geldik.

Ekonomideki bu zaaflar nedeniyle halkta bir hoşnutsuzluk var; çiftçide, esnafta, zanaatkarda büyük bir huzursuzluk görüyoruz. Çiftçiler borca batmış durumda. Biz, “Faiz borçları silinsin, diğer borçlar beş takside bağlansın ve bir yıl ertelensin” dedik. Bu, üretime yönelik bir tedbirdir. Ama popülist politikalar; oraya 500 lira, buraya 300 lira vermek üretime yönelik değil; daha çok tüketime ve piyasadaki talebi artırmaya yönelik. Vatan Partisi’nin politikası, işçiye 500 lira vermek değil; işçinin oğluna, kızına iş bulmaktır. Yatırımla istihdamı artırıp Türkiye’nin üretimini büyütmektir.

Güvenlik sorunları da devam ediyor, bu operasyonlar güvenlik sorununun canlı olduğunu gösteriyor. Fakat esas mesele, bir hükümet sorunumuzun olmasıdır. Bu hükümet eriyor ve MHP’yi de eritiyor. Dışişleri Bakanlığı kalkıp “Suriye’deki seçim gayrimeşrudur” dediği zaman Türkiye’yi yönetemezsiniz. Hem PKK’yı bitirmekteki fırsatları kullanamıyorsunuz, hem Rusya, Çin ve İran’a güvensizlik mesajları veriyorsunuz. Ukrayna konusunda yanlışlar yapıyorsunuz. Süleymaniye’de bir hafız Atatürk dönemine “kâfirler, zalimler” dediği zaman kalkıp “Çıkın buradan” demiyorsunuz. Bu, sürecin ruhunu anlayamayan bir tavırdır.

Öte yandan Türkiye’nin umudunu güçlendiren çok önemli bir süreç yaşanıyor; Vatan Partisi Türkiye’nin her yerinde müthiş bir şekilde büyüyor. Bitlis’ten Şırnak’a kadar biner biner katılımlar oluyor. MHP ve AK Parti beraberliği Türkiye için çok değerli ama Cumhur İttifakı’nı da harcamamak lazım. Sayın Tayyip Erdoğan’ın MHP’ye bir şahsiyet rolü vermesi ve Türkiye’yi beraber yönetmeleri gerekir. Cumhurbaşkanı yardımcılığı, Bakanlar Kurulu’na katılım gibi mekanizmalarla bu bir kolektif çalışma haline gelmelidir. Vatan Partisi de bu yönetimde olmalı; çünkü ortak bir “üreticilerin milli hükümeti” şarttır. Türkiye’nin büyük devrimci çıkış yollarını daha ucuz bedeller ödeyerek bulması için Sayın Tayyip Erdoğan’a büyük görev düşüyor. Ayasofya’da olduğu gibi çevik müdahaleler gerekiyor. Sonuç olarak, Türkiye’nin kuşatılmışlığına karşı içeride PKK ile göğüs göğüse mücadele eden en öndeki aktörlerle birleşerek, üretim ekonomisine geçişi gerçekleştirmek zorundayız. Fakat daha önce de yaşanılan bir istifa hadisesinde onu gördük. İstifa ettiği birkaç saat içerisinde verilen tepkilerde de onu gördük. Tepki tabandan geldi, AK Parti merkezinden bir tepki gelmedi. Son olayda da Cumhurbaşkanı konuşana kadar Soylu’ya sahip çıkma iradesi AK Parti içerisinde görülmedi. Eleştiriler geliyor; Ahmet Davutoğlu, “Perinçek ile Bahçeli tavır alana kadar 24 gün AK Parti bekledi, sessiz kaldılar” diyor.

Şimdi bu durumda bir sessizlik var. Siz, Milliyetçi Hareket Partisi’nin de yönetimde sorumluluk sahibi olduğunu söylüyorsunuz… Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi; bu ikisi de Türkiye’nin yönetiminde sorumluluk üstleniyor. İşte soru da burada ortaya çıkıyor: Yani Soylu’yu bile, kendi bakanlarını bile dışarıda kabul eden ve bünyeye almayan bir yapı olduğu iddiasıyla, bu sorumluluğu AK Parti; Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi ile paylaşır mı? Paylaşmak zorunda. Hayat da bunu dayatıyor.

Türkiye’de “Biden tayfası iktidara geliyor” demiyorum, onların iktidara gelme şansı yok. İstanbul seçimlerinde geldiler ama o bir alarmdı. Türkiye’de kaos olmadan gelemezler. Neyi konuşmaya başladılar? HDP’ye bakanlık. Eskiden HDP’ye milletvekilliği verilmesi konuşuluyordu, şimdi bakanlık. Yani HDP’ye, PKK’ya bakanlık veren bir hükümet tasarımı projesi hayata geçebilir mi? Türkiye bunu kabul eder mi?

Ancak şu olabilir: Bu süreçte mevcut hükümet, yani Tayyip Erdoğan hükümeti, oyları da düşerken bir takım karışıklıklar, renkli devrim girişimleri, ortalığı karıştırmalar, ekonomik sarsıntılar ve vatandaşın hoşnutsuzluğu ile karşı karşıya kalabilir. Otoritenin zayıflaması ve Amerika’nın imkânlarını devreye sokabileceği ortamların oluşması, bir nevi kaos süreçleridir. Yazık değil mi Türkiye’ye? Onun için diyorum; çevik olmalı.

Tekrar ediyorum, Ayasofya Camii’nde son yaşanan olay bir modeldir; çevikliğin ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir model. Çevik olmadığınız zaman ne oluyor? Ertesi gün Ömer Çelik çıkıp Mustafa Kemal Atatürk’ü övüyor ama o kurtarmıyor olayı. Orada çevik bir tavır alınsa büyük bir itibar ve prestij olurdu; otorite güçlenirdi, oylar artardı. Bu, Türkiye’de iktidarın yapısı açısından da ihtiyaç duyulan bir tavırdır. Sırf birtakım politika değişiklikleri değil; toplumdaki kabul edilebilirlik, rıza ve otoritenin halka dayanması esastır.

Anayasa da bu bağlamda önemli. Başkanlık sistemi tutmadı. Başkanlık sistemi, Türkiye’de iktidarın temelini daraltan, halk ile iktidar arasındaki bağları zayıflatan bir sistemdir. Beş yılda bir halk el kaldırıyor, başkanı seçiyor; beş yıl boyunca başka katılım yok. Halbuki Vatan Partisi’nin anayasa tasarımında olduğu gibi güçlü meclis, halkın siyasete katılmasının en önemli organıdır. 1876’lardan başlayarak gelen bu gelenek, başkanlık sistemiyle kenara itildi.

Şimdi Milliyetçi Hareket Partisi ne diyor? “Cumhurbaşkanı meclisten güven oyu almalı” diyor. Bunu dediğiniz an bu zaten parlamenter sistemdir. Hükümet mecliste kurulacak demektir. “Kabine” diyorlar; hayır, kabine değil, hükümet olacak. “Kabine” halka dayanmaz; hükümet ise halka dayanır. “Kabine” diyerek plaj kabinesi mi kastediliyor? Bu, Amerikan sistemidir. Burada ısrar etmek çok yanlış. AK Parti, başkanlık sistemiyle Cumhurbaşkanı’nın otoritesini kuvvetlendireceğini zannediyor ama kuvvetlendiremiyorsun. Cumhurbaşkanı’nın veya hükümet başkanının otoritesi, meclise dayanması ve meclis tarafından denetlenmesi ile güçlenir.

Sayın Cumhurbaşkanımız “Yeni bir anayasa yapalım, 21. yüzyılın anayasasını yapalım” dedi. Çok doğru; çünkü Türkiye bir devrim sürecine girdi. Ama bu anayasa, halkı siyasetin kenarına iten bir anayasa olamaz. Başkanlık sistemi halkı siyasetin dışına itiyor. Eskiden derdi olan meclisin kapısına dayanır, milletvekilleriyle görüşürdü; şimdi ise siyaset sadece Beştepe’de. Vekiller, kendi partisinin bakanına ulaşamıyor. Şimdi bu durumu kurtarmak için “Cumhurbaşkanı meclisten güven oyu alsın” deniliyor; e o zaman parlamenter sisteme dönüyoruz. Bunun adını da koymak lazım. Bu, Cumhur İttifakı açısından da büyük bir sorundur çünkü Milliyetçi Hareket Partisi parlamenter sisteme döndüğünü ilan etmiş oluyor.

Aslında güçlü hükümetin formülü; “Beni seçin, beş yıl istediğim gibi yöneteyim” demek değildir. Güçlü hükümet, meclise hesap veren, meclis üzerinde halkla bağ kuran hükümettir. Biz Vatan Partisi olarak anayasa önerimizi 2012 yılında meclis başkanlığına sunmuştuk. Şimdi bunları geliştirdik ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın çağrısına olumlu yanıt vererek değerlendirmeye sunuyoruz.

***

Sayın Perinçek, az önce suikast ekibinin başındaki ismin Müsavat Dervişoğlu olduğunu açıklamıştı.

Ben açıklamadım onu, Türkiye’nin Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin bana yazılı olarak verdi.

Sayın Perinçek neden şimdi bu konunun üzerinde bu kadar duruyor?

Bunu 10-15 defadır söylüyorum. İYİ Parti’nin PKK ve Sedat Peker’le birlikte Türkiye’ye yönelik operasyonlarda rol alması karşısında ben de İYİ Parti’nin kimliğini ortaya seriyorum. Meral Akşener, tamamen geçmiş Gladio ilişkileri içerisinde olan, FETÖ’yü Emniyet İstihbaratı’nın başına getiren biridir. Onun yanında da Gladio’nun kontrolünde suikast hazırlıkları yapan Müsavat Dervişoğlu var. Bunun iki delili var: Birincisi, Özel Harekat Dairesi Başkanı’nın bana bizzat gelip verdiği yazılı belge. İkincisi, Yunus Uyar adındaki bir ülkücü gencin, o dönem İzmir İl Başkanı olan Dervişoğlu tarafından benim suikastım için Ankara’ya getirilip görevlendirildiğini anlattığı ifade.

Müsavat Dervişoğlu, “Fabrikatöre yeni bir görev vermişler, fabrika ayarlarına döndürmek bize düşer” şeklinde bir tweet attı.

Dervişoğlu, bu açıklamasıyla Mehmet Eymür’ün adamı olduğunu açığa vuruyor. “Fabrikatör” suçlaması, CIA ve Mossad’ın bana yönelttiği bir suçlamadır. Onların ciğerini söktüğüm için çaresiz kalıp bana bu suçlamayı yönelttiler. Mehmet Eymür ve Hiram Abbas, MİT içindeki CIA-Mossad ekibidir. İbrahim Şahin’in yazısında da Müsavat Dervişoğlu için “MİT’in kadrolu elemanı” deniliyor. MİT’in operasyon dairesinin başında Mehmet Eymür vardı. Suikastlardan sorumlu olan daire orasıdır. Dervişoğlu da o daireye bağlılığını “fabrikatör” diyerek ifade ediyor.

Bunlar, MHP’den ayrılıp Amerika tarafına, Biden tarafına geçtikleri gün siyasi bakımdan intihar ettiler. Ben 50 yıldır bu mücadelenin içindeyim; senin patronların olan CIA’lara, Mossad’lara göğüs gere gere buralara geldim. Bu tehditler beni etkilemez. Mehmet Eymür, FETÖ’den maaş alan biridir; bunu da MİT’in Orta Asya Dairesi Başkanı Kaşif Kozünoğlu söylüyor. Kaşif Kozünoğlu, Mehmet Eymür’ün tüm kirli işlerini deşifre eden bir kahramandır. Oralarda çeşitli görevlerde bulunmuş ve bana 40 kadar mektup yolladı. Ne diyor orada? “Ben Doğu Perinçek’e tek güveniyorum. Çünkü bizim geçmişte yaptığımız kirli işleri Doğu Perinçek açıkladı. Kahramanca, Doğu Perinçek bizim yaptığımız kirli işleri açıkladı. O bakımdan ben Doğu Perinçek’e güveniyorum.”

Kaşif Kozinoğlu ile ilgili Sayın Perinçek’in hatırlatması önemli. MİT’in en önemli isimlerinden birisi Mehmet Eymür’ü, Fethullah Gülen örgütünden maaş alan kişi olarak yazıyor mektubunda ve size iletiyor. Müsavat Dervişoğlu, FETÖ’den para alan, maaşlı çalışan bir kişinin kullandığı kelimeyle size hücum ediyor, tırnak içine de koyuyor. Biz Aydınlık’ta, Ulusal Kanal’da çok haber yaptığımız için biliyoruz; o “fabrikatör” terimini görür görmez Mehmet Eymür olduğunu anlıyoruz. Lütfen Kaşif Kozinoğlu’nun mektubundaki Mehmet Eymür kısmına bakın. Mehmet Eymür ile ilgili orada çok şey var; mesela bu da bir manşet oldu.

MİT’ten atılma dönemini de hatırlatmamız lazım. Yani Mehmet Eymür ekibinin MİT’ten pasifize edilmesi… “Biz attırdık” derken kendileri söylediler; “Doğu Perinçek bizi üç defa pasifize etti” dediler. Mehmet Eymür ve Hiram Abbas; bu pasifize işlemleri 12 Mart döneminde oldu, sonra tekrar geri döndüler. 1986’daki 2. MİT raporunda yine pasifize edildiler. Onlar “Doğu Perinçek bizi üç kere pasifize etti, kendisini takdir etmek lazım, bunun gücünü görmemiz lazım” diyorlar.

Konuyu bilmeyen izleyenlerimiz için ifade edelim: MİT içerisindeki Amerikancı, Türkiye düşmanı ekip MİT’in tepesine çöreklenmişti. Vatan Partisi bunu tespit etti ve o ekibin MİT içerisinden dışlanmasını sağladı. Hasan Yalçın o zaman Mehmet Eymür’e meydan okudu. Mehmet Eymür, bizim için “İngilizlerle ilişkili” gibi şeyler yazmıştı. Hasan Yalçın arkadaşımız onu bir yere davet etti, “Teyplerimizi açalım, suçlamalarını söyle, Aydınlık’ta yayınlayalım” dedi. Buluştular ve konuştular. Hasan Yalçın, “Söyle bakalım bizim hangi yabancı devletle ilişkimiz varmış?” dedi. Eymür, “Filistin devletiyle” dedi. Hasan Yalçın, “Şeref duyarız, başka var mı?” diye sordu. Eymür, “İngilizlerle ilişki meselesi ise bizim görevimizdir, biz istihbaratçıyız, hasımlarımızı birtakım suçlamalarla yıpratmaya çalışırız” dedi. Bunlar zapta geçti, teybi alındı ve yayınlandı.

Mehmet Eymür kimdir? İsrail ile iş birliği yaparak sekiz tane partili liderimizi Nahrel Bared’de İsrail donanmasına öldürten adamdır. Bu bir iftira mı? Hayır, Ergenekon tutanaklarında var. Eymür, Ergenekon davasına tanık olarak geldi ve “Ben Doğu Perinçek’in 8 arkadaşını İsrail ile iş birliği yaparak öldürttüm” dedi. Filistin’de, Nahrel Bared kampındaki Türk gençlerinin yerini Mossad’a haber verdiğini kendisi söyledi. Öldürmeye yabancı değiller, katiller. Beni öldürmek için Mehmet Ali Ağca’yı görevlendirdi. O Mehmet Ali Ağca’yı eniştesi Doğan diye Vatikan’da açıkladı.

Yine güzelce köyünde kalıyordum, o sırada Mehmet Eymür, Alaattin Çakıcı’ya telefon etti. Ergenekon davası tutanaklarında var; Eymür, Çakıcı’ya “Doğu Perinçek’in kellesini kopart” diyor. Çakıcı bunu basına, Cumhuriyet Gazetesi’ne açıkladı. Çakıcı, Ergenekon davasında tanık olarak dinlendiğinde, “Mehmet Eymür bana Doğu Perinçek’i öldürtme teklifinde bulundu, ben reddettim” dedi.

Fethullah Gülen koyu bir İsrail yandaşıdır ve ondan maaş almaktadır. Karşif Kozinoğlu bir karakter abidesidir. Mehmet Eymür ve Hiram Abbas’lar, tüm bu olayların arkasındaki en önemli şahıslardır. Hiram’ın adı bile Tevrat’tan gelir; babası ona Tevrat’tan bir ad vermiştir. Müsavat Dervişoğlu’nun “fabrikatör” açıklamasıyla Eymür’ün örgütte çalıştığını tekrar itiraf etmiş olduk. Fethullah Gülen’in Meral Akşener ile de çok kuvvetli ilişkileri var. Nurettin Veren, “Fethullah Gülen istedi, bakan yaptık” diyor. Fethullahçıları emniyetin başına, istihbaratın başına koydular, Genelkurmay’ı dinlediler.

Türkiye’nin önünde Gladio’nun temizlenmesi süreci devam edecek. Yayınladığımız belgeleri tüm gazetecilere, televizyon yapımcılarına sunmaya hazırız. Vatan Partisi Genel Başkan Özel Kalem’e başvuranlar bu belgeleri, Yunus Emre Uyar’ın sesli ve görüntülü itiraflarını alabilirler.

“MİT’in Çiller-FETÖ Raporu” ve Kutlu Savaş’ın hazırladığı “Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu” çok önemli kaynaklardır. Meral Akşener ile Mehmet Eymür arasında o dönem yazışmalar var; Yeşil üzerinden yapılan cinayetler ve Eymür ile Akşener arasındaki o ilişkiler bu raporlarda yer alıyor.

Aydınlık yalnız başına bir gazete değildir; Sarper Öztan’ın kurduğu Aydınlık Korosu vardır, Aydınlık Spor vardır. Aydınlık ismi Türkiye’de çok yaygındır; mahalle isimleri, aile isimleri, işletmeler… Sarper Öztan arkadaşımıza da buradan selam yolluyoruz. Şimdi Aydınlık Korosu’ndan “Gel Katıl Bize” eserini dinleyelim.

Paylaş