Çıkış Yolu • 24.08.2021

Çıkış Yolu • 24.08.2021

Merhabalar efendim. Çıkış Yolu’na hoş geldiniz. Merakla beklediğiniz program “Çıkış Yolu”yla yine karşınızdayız. Tabii gündem sıcak; özellikle Afganistan. Afganistan’daki durum çok konuşuluyor, çok tartışılıyor. Sayın Doğu Perinçek’in de geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalar hâlâ Türkiye’nin ve aslında dünyanın gündeminde. Bugün tüm eleştirileri, merak edilenleri soracağız; özellikle Afganistan’ı derinlemesine konuşacağız. Kırım Platformu Zirvesi vardı, buna ilişkin Sayın Perinçek’in yorumlarını isteyeceğiz ve biraz da iç siyasete, Türkiye’nin gidişatına bakacağız. Bunları gündemimize alacağız. Aslında konu başlıklarını böylece sunmuş oldum. Efendim hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Bugün Aydınlık Gazetesi Dış Haberler Servisi Şefi Orçun Göktürk ile birlikteyiz. Güzel haberlere imza attı, kendisini hemen davet ettik. İyi ettiniz, hoş geldiniz. Teşekkür ederiz, hoş bulduk. Tabii Orçun Bey’in Çin’den de büyük bir birikimi var. Kaç yıl kaldınız Çin’de? İki yıla yakın. Orada iktisat mı okuyordunuz? Uluslararası ilişkiler. Güzel, çok iyi.

Taliban konusu hâlâ konuşuluyor. Size şunu sormak istiyorum: Son 3-4 günde Taliban yeni açıklamalar yaptı ve Afganistan’dan yeni bilgiler geliyor. Son bir haftaya ve öncesine baktığınızda son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, bu sabah Habertürk’ten Mehmet Akif Ersoy’un oradaki röportaj görüntülerini izledim. Taliban’ın uygulamaları, aleyhine yapılan propaganda gibi gitmiyor. Herkes Taliban için; “muazzam yobaz, zalim, vurucu, kırıcı, öldürücü, kadın düşmanı” gibi bir imge yaratmıştı. Taliban, ideoloji itibarıyla orta çağlı bir yapıya sahip olsa da yönetim sorumluluğu geldiği zaman o baş akıllanıyor. Bu, %100 mükemmel oluyor manasında değil ama ben bunları tartışmayı çok anlamlı bulmuyorum.

Bu çok ukalaca, kibirli, yukarıdan bakan bir tavır. Batı medeniyeti adına bütün dünyaya bakıp onu beğenmiyor, bunu “yobaz” veya “kadın düşmanı” buluyor. Bu bakış açısı doğru değil. Burada esas mesele şu: Afgan milleti bağımsızlığını kazandı ve bütün gelişmelerin zeminini yarattı. Bu çok önemli. Şu anda “daha beş gün oldu, altı gün oldu” diye konuşuluyor ama ne olacağını biliyoruz. Afgan milleti, Amerikan emperyalizminin işgaline son verdi. Bu, tıpkı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde İstiklal Savaşı’nda işgali son vermemiz gibi tarihi bir olaydır.

Bunun altını çizerek söylüyorum: Evet, başarıya ulaşmaları, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yaptığımız İstiklal Savaşı ile aynı türden bir eylemdir. Türkiye’nin bir tarihsel birikimi var; imparatorluklar, Namık Kemallerden başlayan milliyetçilik, devrimcilik ve anti-emperyalizm… Oradan bir Mustafa Kemal çıkar. Afganistan da mazlum bir Asya halkı. Onlar da bütün Asyalı halklar gibi bir onura sahip. Kendi tarihleri, birikimleri ve toplumsal koşulları Taliban önderliğini çıkarttı. Burada önderlikler arasında fark var ancak Batı gibi yukarıdan bakmak, Afganları aşağılamak, oraya “Atatürk” ihraç etmeye kalkmak çok yanlış.

Dünyada hiçbir devrimi beğenmezsiniz o zaman. Zaten Türkiye’de Atatürk ile hiçbir ilgisi olmayan, bilimsellikten uzak, “sapık Atatürkçü” diyebileceğimiz bir kesim var. Bu dönemde Taliban’da Atatürk arayanları da görmüş olduk. Tabii ki ararlar, çünkü onlar Amerikancı. Amerika yenildi; hiç bu sahte Atatürkçülerin, Afganistan’ın bağımsızlığını kazandığını söylediğini duyuyor muyuz? Hayır. Varsa yoksa gericilik, yobazlık… Amerika oradaki halkı ve kadınları ezerken hiç kadından yana değillerdi, Afganistan’dan bahsetmiyorlardı. Rahatlardı, çünkü Afgan milleti Amerikan tahakkümü altındaydı. Ne zaman ki Afgan milleti ayağa kalktı, bağımsızlığını kazandı; işte o zaman birdenbire çağdaş kesildiler.

Bunlar dünyaya Amerikan emperyalizminin penceresinden bakıyorlar. Bunlar “Biden tayfası”. Türklüğe yakışmayan bir tavırla, birdenbire Afgan halkını aşağılayan kibirli bir söylem başlattılar. Bu söylemin merkezi Türkiye değil, Batı basınıdır. Amerikan ve Avrupa basını, aynı merkezden üretilen uydurmaları seslendiriyor.

En çok atılan başlık; “Afganistan Cumhuriyeti’nden Afganistan İslam Emirliği’ne”. Son 20 yılda 760 bine yakın Amerikan askeri orada görev yaptı. Bu sözde “Cumhuriyet”ten memnundular. Çünkü bunlar Amerika’nın kontrolündeki beyinler. ABD işgali altında Cumhuriyet olur mu? Onlara sormak lazım. Amerika yenildi, Cumhuriyet gitti. Kafaları buna çalışıyor. Amerika’nın “medeniyet, insan hakları, kadın hakları” götürdüğünü sanıyorlar.

Ayrıca bunlarda İslam düşmanlığı var. İslam; Batı medeniyetinin dilinde bir kötülüğü temsil ediyor. Bush, 2001’de “Haçlı Seferi’ne başlıyoruz” demişti. Afganistan’a bu şekilde girdiler. Afgan milleti, Taliban önderliğinde Amerika’nın işgalini bitirdi. Ben tekrar söylüyorum; bu çekingenlikleri bırakalım, ben Taliban’ı alkışlıyorum. Kendi milletinin kurtuluşuna önderlik etti. İstiklal Savaşı zaferini kutluyorum. Ezilen dünyanın, ilerici insanlığın bakışı bu olmalı. Emperyalizme karşı kazandılar.

Vietnam’da kazandık, Küba’da kazandık, Afganistan’da kazandık. Şimdi Afganistan’da da kazandık. Bunlar (Amerikancılar) yenik tarafın sızıltılarıdır. Biz gururlu ve onurlu taraftayız. Amerikan emperyalizmini yenen taraftayız. Bu yenilgi, Amerikan yandaşlarının uluslararası yenilgisidir. Sadece Afganistan’da değil, Türkiye’de de yenildiler ve daha beter yenilecekler.

Amerika’ya karşı samimi olduğunu iddia eden ancak Taliban’ı anlayamayanlar, aslında Amerika’ya karşı değilmiş. Afgan halkının bağımsızlık savaşına Taliban önderlik etti; bu nesnel bir gerçek. Samimi olarak anti-emperyalist olan, Vietnam’da da, Küba’da da, 1974’te Şili’de de, bugünkü Afganistan’da da bunu belli eder. Afganistan zaferi bir sınav oldu. Birileri sızlanıyorsa, o kişinin Amerika’ya karşı oluşu sahtekarlıktır.

“Dünya Amerika ve Taliban’dan ibaret değil, başka seçenekler vardır” tezi işleniyor. Bilim, hayallerdeki seçenekleri tartışmaz. İstiklal Savaşımızda da seçenekler Vahdettin’in hükümeti ile Ankara’daki devrimci hükümetti; üçüncü bir seçenek yoktu. Afganistan’da da başka bir seçenek yok. Penşir’de Ahmet Mesud çıktı, ona seçenek diyorlar. Batı’ya çağrı yapıyor; “Gelin kurtarın”. Bu da Amerika seçeneğinin bir parçası. Ahmet Mesud, geçmişte Irak’ın kuzeyinde sözde Kürdistan’ı desteklemiş, Mossad ajanlarıyla ilişkili biridir. “Burayı Rojava yapacağız” diyorlar. Bu bir seçenek değil, Amerika’nın egemenliği altına girme arzusudur. Bunun dışında Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti… Kimse bunlar, bu Amerikancılar? Bana o üçüncü seçeneği göstersinler. Çünkü üçüncü seçeneğin ordusu bu, kuvveti bu, şu araziye hakim. Bunu göstermesi lazım. Onlar gönüllerinden geçen bir seçeneğin peşindeler; yani onlarınki hayali. Çünkü tarih seçenekler üzerinden ilerliyor, hayaller üzerinden değil. Hayallerle tarih yapılmıyor. Tarih, sonuç itibarıyla toplumun önündeki seçenekler arasındaki mücadeledir; biri diğerini alt eder ve oradan bir toplum kendine göre bir yol açar ya da geriye döner.

Şu anda Afganistan’da bilimsel olarak iki tane seçenek var ve üçüncü bir seçenek yok. Biri Amerikan işgali. O Penşir bölgesindeki Ahmet Mesut, Amerikan işgalini sürdürmek isteyen bir güç; çünkü Batı’ya çağrılarda bulunuyor. “Aman beni koruyun, siz beni korursanız buralara hakim oluruz” diyor. Kendilerini PKK’ya, Barzani’ye falan benzetiyorlar; “Kürdistan’a benzer bir şey kuracağız, bölgesel yönetim oluşturacağız, burası Rojava” diyorlar. Bu bir seçenek değil; bu, yenilen Amerika’nın Afganistan’da bir köşeye sıkışıp hakimiyetini sürdürme çabasıdır.

Vatan Partisi, geçmiş yıllarda da hep önünüze geliyordu, tartışılıyordu sizin bu tespitlerinizle. Neden? Sadece bağımsızlık mücadelesini esas alıyor. Ülkelerin iç rejimleri, iç yönetimlerinin hangi siyasetleri izlediği, hangi uygulamaları hayata geçirdiğinin bir önemi yok mu sizin için? Efendim, sadece bağımsızlık mücadelesini esas almıyoruz. Bu doğru değil. Arkamıza bakalım; 1980’den sonra bu “Yeşil Kuşak” projeleri uygulandığı, dinci barikatlar 12 Eylül rejimiyle Türkiye’nin önüne konulduğu zaman, laiklik mücadelesini o dinsel barikatlara karşı tek başına bizim partimiz götürdü. Vatan Partisi, bilimi rehber edinen bir partidir; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen bir partidir. Bilim rehber olduğu için hayali seçenekler üzerinden değil, mevcut seçenekler üzerinden mevzileniyor ve tarihi oradan ilerletmeye çalışıyor.

Ezilen dünyaya baktığımız zaman, bu ülkelerin hemen hemen hepsinde birinci sorun bağımsızlık, yani emperyalizmden kurtulmak. Ama Çin için o birinci sorun olmayabilir; egemen bir devleti var, başka sorunları var. Ancak Afganistan, Pakistan, Türkiye gibi birçok mazlum ülke; Afrika ve Latin Amerika ülkeleri için birinci sorun bağımsızlıktır. Tabii öncelikle oraya bakıyoruz ama yalnız oraya bakmıyoruz. Bağımsızlık dışında özgürlük, demokrasi, halkçılık, emeğin hakkını alması gibi değerler bir pakettir ve birbirlerini etkiler. Diyelim ki bağımsızlıkçıysanız, aynı zamanda laik olacaksınız ki o bağımsızlığın temelini yaratasınız. Yahut demokrasiden yanaysanız yine laik olacaksınız, çünkü demokrasiden yana olan bir iktidar, kaynağının tanrısal olduğunu kabul etmez; “İktidarın kaynağı halktır” der.

Taliban ideolojisi bunu kabul edebilir mi? Laikliği kabul etmezse Taliban rejimi ayakta kalabilir mi? Afganistan’a Atatürk’ü Anıtkabir’den kaldıralım, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de yanına verip yollayalım; Atatürk yine Türkiye’deki laikliği orada yapamaz, zaten yapmak da istemez. Atatürk bilimsel bir insandır. Atatürk’ün yaptığı laiklik, Türkiye’nin tarihsel süreci içinde yapılabilecek bir laiklikti; gökten zembille gelip Türkiye’nin yeteneklerinin ötesinde bir düzeni dayatmadı. Nitekim yaptığı her şey Türkiye’de tuttu ve ilerledi. O bakımdan Taliban olayını da Afgan milletinin yetenekleri ve bulunduğu durumla ilişkili değerlendirmek lazım.

Her devrimci kendi milletinin devrimcisidir. Siz Türk milletine, onda olmayan bir laiklik yeteneğini, bağımsızlık, devrimcilik, halkçılık, kadın-erkek eşitliği gibi kazanımları yukarıdan dayatamazsınız. Taliban “laiklik getirir” demeyeceğim; bu fazla iyimser olur. Ama Afgan milleti de laikliğe layıktır; iktidarın ilahi olmasını değil, halkta olmasını kabul edecektir. Laiklik de budur. Afgan milleti de göreceksiniz, şu veya bu partinin önderliğinde laiklik yönünde adımlar atacaktır.

Afganistan’da görmeyi istediğimiz şeyler var: Bir kere halkın refahını sağlamak, emekçilerin değer kazanması… Atatürk’ün deyimiyle, “Türkiye şeyhler, müritler ülkesi olamaz” diyordu ya; orada da bağımsızlığın kazanılmasından sonra en önemli sorun, şeyhlik, ağalık, aşiret reisliği gibi Orta Çağ kurum ve ilişkilerinin tasfiyesidir. Bu aynı zamanda laikliği, dünyeviliği getiren; halkın dinle aldatılmadığı bir zemini oluşturan bir olaydır. O şeyhlerden, dervişlerden, cemaatlerden kurtulma sorunu vardır. Taliban’a alternatif seçenekler çıktığı zaman, hangisi Afgan halkının lehine ise ona göre tavır alacağız.

Şu anda tekrar ediyorum: Ben Taliban’ı alkışlıyorum. Atın manşetlerinizi! Alın size bir manşet: Doğu Perinçek dedi ki “Taliban’ı alkışlıyorum.” Evet, Taliban’ı Amerikan emperyalizmini yenen, Afgan milletine önderlik ettiği için selamlıyorum. Biz yenen tarafız, siz altta kalan taraf; siz Amerika’nın yanındasınız, bahtınız kara. Bizim bahtımız açık.

Asya’da Çin, Rusya, İran, Pakistan, Vietnam, Küba var. Bunlar ayağa kalkan ve yeni uygarlığa önderlik eden taraf. Karşı tarafta Amerika ve işbirlikçileri var. Kim ilerici? Çin’in, Türkiye’nin, İran’ın bulunduğu taraf mı, yoksa Amerikan işbirlikçilerinin bulunduğu taraf mı? Taliban şu an Çin’in, Rusya’nın, İran’ın olduğu tarafta. Bazıları meseleye sadece kadınların kıyafeti açısından bakıyor; ama bir de dünyaya bak, büyük resmi gör. Küba bile Taliban’ı selamlıyor, çünkü onlar Amerika ile savaşıyor. Amerika’nın uşakları ise mahkum ediyor, lanetliyor. Neden? Çünkü patronlarını yendiler. Onların geleceği karanlık, kaybettiler. Sadece Afganistan’da değil; Türkiye’de, Karadeniz’de, Akdeniz’de, Pasifik’te, her yerde kaybedecekler.

Dış politika uzmanı William M. Bush, *Foreign Policy*’de şöyle diyor: “Normal bir çekilme yapabilseydik Afganistan’dan, bu Asya’yı cesaretlendirecekti. Fakat kaçtığımız için bütün dünyayı cesaretlendireceğiz.” Amerikancılar, Amerikan yenilgisini örtbas etme telaşı içindeler. O tekerleklere uzanan kafalara bakıyorlar ve kendi geleceklerini görüyorlar orada. Amerikan emperyalizminden terbiyesizliği, küstahlığı, kibri öğrenmişler; ama o kibrin altında korkunç bir yenilgi var.

Taliban’ın sözcüleri son on günde hem Türk medyasına hem Çin, Hint, İran ve Rus medyalarına demeçler verdiler. Molla Hayrullah, “Hepimiz Asya’da yaşıyoruz” açıklaması yaptı. Hazara Türklerinin, Şiilerin matem törenine katıldılar. Sözcü Süheyl Şahin küçük kız öğrencilerin okula gittiği videoları paylaştı. Taliban’ın dönüştüğünü görüyoruz; dönüşmesi de kaçınılmaz. Çünkü iktidarda kalmak için geniş kesimlerin rızasını almak, milliyetler (Peştunlar, Türkmenler, Özbekler, Tacikler) arasında huzuru sağlamak ve insanların karnını doyurmak zorundalar. Biz Vatan Partisi olarak Afgan milletinin bağımsızlığının yanındayız. Taliban’ı, Amerika zincirlerini kırdığı için selamlıyoruz. Bu ağır sorumluluk, onları daha kapsamlı ve ufku geniş bir düşünceye sevk edecektir. İzleyeceğiz. Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin, yani bir kadın örgütünün bu meselede tavır koymasının ayrıca bir önemi var mı? Ben bildiriyi okudum, mükemmel bir bildiri. Olağanüstü, derin; bir kere devrimci, anti-emperyalist, halkçı, Atatürk devrimciliğine yakışan bir bildiri. Peki, bu bildiri nereden çıktı? Ondan evvel “mor zehirlenmeyi” temsil eden bazı kadın örgütleri var. Bu mor kadın örgütleri; Afganistan’ın kurtuluş savaşına çamur atan, onu hor gören, aşağılayan Amerikan emperyalizminin eteklerinin altından bildiriler yayınladılar. “Tanımıyoruz” diyorlar. Sen kimsin ya? İstediğin kadar tanıma. Bak şimdi bir kavram kullanacağım: Senin efendin olan Amerikan emperyalizmi, Afganistan’da kurulacak yeni hükümeti eşek gibi tanıyacak. Bir daha söylüyorum; eşek gibi tanıyacak. Sen istediğin kadar tanıma; Almanya da tanıyacak, Fransa da tanıyacak, herkes tanıyacak.

Efendim, bu hanımefendiler tanımıyorlarmış! E, senin efendilerin tanıyacak; o zaman ne yapacaksın? (Bu kısmı KJ yapalım arkadaşlar.) Evet, Amerika eşek gibi tanıyacak Afganistan’ı, göreceksiniz. Almanya da eşek gibi tanıyacak, Fransa da eşek gibi tanıyacak. Tanımaya mecburlar. Prof. Dr. Tülin Oygür, kadın hareketi için büyük bir şanstır, onun varlığı çok değerlidir. Sayın Tülin Oygür bunun üzerine bir bildiri yayınladı ve dedi ki: “Siz istediğiniz kadar tanımayın, sizi kim tanıyor? Biz de sizi tanımıyoruz. Türk milleti tanımıyor sizi, dünya tanımıyor.”

Dünyada tanımada ölçü nedir? Bir ülkede bir yönetim kurulduğu zaman, o yönetim orada benimsenmiş ve kurulmuş demektir. “Ben tanıyacağım, tanımayacağım” diye bir şey olmaz; herkes o yönetimi tanır. Çin’i, Amerika 1971’e kadar “tanımayacağım” dedi ama eşek gibi tanıdı. Bunu da eşek gibi tanıyacak. “Eşek” kavramını bilerek, altını çizerek seçiyorum. Şimdi bu hanımefendiler “tanımayın” diyor. Sizi kim dinleyecek? Efendiniz Amerika sizi dinler mi? Diyelim Fransa, medeniyet dediğiniz o çürüyen Batı medeniyetinin devletleri sizi dinler mi? Siz istediğiniz kadar “tanımayın” diye bağırın, onlar tanıyacaklar. Amerika, Fransa veya Belçika bile Sayın Tülin Oygür’ün sözünü dinleyecek, bu hanımefendilerin sözünü değil. Tülin Oygür Amerika’ya bile doğru yol göstermiş olacak çünkü Amerika da Fransa da tanımak zorunda. Çünkü Asya’nın kalbinde bir devlet kuruluyor. İstikrar oluştuğunda herkes onu tanıyacak. İki-üç ay sonra mahcup duruma düşecekler. Kendi efendileri tanıdığında ne yapacaklar? Amerika tanıyınca o fonlar kesilecek mi? O Amerikan fonlarını reddetsenize! Madem o kadar Taliban’a düşmansınız, güya Afgan kadınından yanasınız; Amerika tanıdığı zaman o fonları reddedin de ortada sap gibi kalın. Siz Amerikan fonlarıyla dernekçilik yapıyorsunuz. Amerika’nın, Hollanda’nın, Norveç’in, İsveç’in o mor kadın örgütlerine verdiği yardımlar zaten resmi olarak açıklanıyor.

Aydınlık Gazetesi’nin bugünkü manşetine bakalım. 11 Mart 2010 tarihli bir CIA raporu Wikileaks tarafından sızdırıldı. Raporda ABD şunu söylüyor: 2008 küresel krizi sonrası Batı Avrupa ülkeleri Afganistan’dan çekilmeyi düşünüyordu. Hollanda benzer bir karar alınca CIA merkeze diyor ki: “Kadın haklarını kullanalım.” Bir, Almanya ve Fransa’yı ikna etmek için; iki, masumların öldürülmesi, NATO bombaları… Bu rapor ABD’nin çekilmeden önce toplumu ikna etme çabasıdır.

Amerika Birleşik Devletleri insanların gözünü nasıl boyar, hangi kavramlarla aldatır; işte bu rapor bunun ipuçlarıdır. İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği derler ama kadının en aşağılandığı yerler Amerika ve Avrupa’dır. Türkiye’deki kadının durumu, oradakilerden çok daha iyidir. Ama bir Amerikan hayranlığı var; “Batı’da her şey güzeldir, kadınlar özgürdür” sanıyorlar. Ben Almanya’da kuryelik yaptım, ekmek fabrikasında fırın işçiliği yaptım. Oradaki işçinin durumunu bir de bize sorun. Herkes Türkiye’ye dönmeyi hayal ediyor. O Amerikan hayranlığı penceresinden bakanların tavrı bu.

Afganistan’a “geri bir toplum, yobaz bir halk, şalvarlılar” diyerek insan avcılığı temalarıyla bizi avlıyorlar. Türkiye’de çalışan, üreten, laboratuvarda, tarlada, fabrikada olan kadının giyimi çağdaştır. Bir de Batı’dan dayatılan, kadının cinselliğinin sergilendiği bir moda var. Biri açarak, biri kapatarak kadını cinsel bir nesneye dönüştürüyor. Önemli olan kadının kişiliğini ortaya çıkarmaktır.

Taliban 31 Ağustos konusunda bir çağrı yaptı; “31 Ağustos’a kadar işgalci güçler terk etsin” diyor. Türkiye için de aynı şeyi söylüyorlar. Türk devleti, Afgan hükümeti isterse orada kalır, istemezse kalmaz. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “Afgan kardeşlerimiz isterse yardımcı oluruz, istemezlerse durmayız” dedi. Doğru tavır budur. Vatan Partisi’nin 14 maddelik kararında da belirttiğimiz gibi; NATO çerçevesinde, Amerika ile iş birliği halinde bir Türk askeri Afganistan’da kalamaz. Ama bağımsız bir devlet olarak Afganistan’la ilişkilerimizi kurarız. Türkiye, Afgan hükümetini ilk tanıyan ülke olmalıdır. Çünkü Afganistan 1921’de bağımsızlığını kazanırken onu ilk tanıyan iki ülke Sovyet Rusya ve Türkiye idi. Afganistan da Ankara’daki Mustafa Kemal hükümetini ilk tanıyanlardandı. Biz bugün Afganistan’ın bölgesel problemlerinin çözümü ve Türkiye’nin menfaati için oradayız. Afganistan Türk Cumhuriyetlerinin ortasındadır, eski bir Türk yurdudur; Farabi’lerin, İbn-i Sina’ların coğrafyasıdır. Orada hâlâ %25 Türk var. O hor gördükleri insanların içinde bizim soydaşlarımız da var. Ama ben oradaki Türklerle Peştunlar veya diğer Tacikler arasında bir ayrım yapmıyorum. Türkiye’yi çok ilgilendiren, bütün dünyanın “kalpgâh” diye tanımladığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Tabii ki ben hükümete şunu öneriyorum: Afganistan’ı tanısınlar, Afganistan da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanısın. Vatan Partisi’nin hükümet olma hedefi, işte bu tür politikaları üretebildiği içindir.

Bugün Vatan Partisi hükümet olsa, Taliban ile, yani Afganistan’ın yeni yönetimiyle oturur ve “Tamam kardeşim, sizi kutluyoruz; İstiklal Savaşı’nızı kazandınız, ne mutlu hepimize. Bundan sonra Afganistan’ın refahı, özgürlüğü, ilerlemesi ve aydınlanması için verdiğiniz mücadelede her adımınızda sizinle beraberiz. Ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirelim ve tarihsel beraberliklerimize işaret ederek sizi hemen tanıyoruz” der. Ardından, “Siz de Amerikan emperyalizminin yok etmek istediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyın” önerisinde bulunuruz. Türkiye’de Amerika’dan bağımsız, akıllı bir hükümet olursa bunu başarır. Ama niye bizim hükümetimiz bunu yapmasın? “Taliban ile görüşecek misiniz?” derseniz, tabii ki görüşürüz; İran’da da görüşürüz.

Daha bir hafta evvel Çin’in düzenlediği Orta Doğu ve Kuzey Afrika Konferansı’nda, Türkiye’den ve Arap olmayan dünyadan çağrılan tek konuşmacı bendim. Bu tür İslami ülkeler, krallıklar ve emirlikler, yeni bir çağa girdiğimiz için Türkiye’den Vatan Partisi’ni çağırıyorlar. Bir müddet sonra bizim Amerikancılar Suudi Arabistan’a da sövmeye başlayacak çünkü oralarda Amerika’dan kopuşlar yaşanıyor; S-400 alacaklarını söylüyorlar.

Hükümetin bazı konularda ABD’den bağımsız tutum aldığı bir gerçek. Mesela PKK’nın üzerine giderken, FETÖ darbesini ezerken, S-400 alırken veya Astana sürecinde Amerika’dan bağımsız tavır alıyorlar. Ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devlet olarak tanınması politikasında eli ayağı birbirine dolaşmış durumda.

En son Kırım’a karşı yaptıkları büyük yanlış ise bambaşka bir konu. Kırım Konferansı’nı Ukrayna’da topluyorlar; oysa Kırım Konferansı Kırım’da toplanır. Dışişleri Bakanımızın oraya gidip Kırım’ın Ukrayna toprağı olduğunu savunması tamamen Amerikancı bir tavırdır, işbirlikçi bir tavırdır. “Efendim orayı Rusya işgal etti” derseniz, birisi de çıkar “Sen de Kıbrıs’ı işgal ettin” der. Biraz dikkatli olmak lazım. Üstelik o toplantıda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi temsilcileri de var; yani Amerika taraftarları orada. Türk devleti bu şekilde tutarsız bir duruma düşüyor.

Kırım halkı, 2019’da yüzde 83 katılımla yüzde 97 oranında Rusya ile birleşmeyi seçti. Ukrayna’da olmaktansa Rusya’da olmak Türkler için daha iyi; çünkü Rusya Federasyonu’nda Kazan Tatarları gibi çok yoğun bir Türk nüfus var. Onların içinde olmak Türkleri daha kuvvetli ve güvenceli kılıyor. Ukrayna ise küçük bir devlet, Karadeniz’deki Yunanistan gibi. Kırım Cumhuriyeti’nin başkanı bir Türk, birinci danışmanı Lemara Hanım da çok kıymetli bir Tatar Türk’ü.

Bu politika, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti siyasetini de dinamitliyor. Vatan Partisi olarak Abhazya ile ilişkilerimiz sürüyor ve dört ayaklı bir “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” oluşturduk: 1. Karabağ Ermeni işgalinden kurtulacak (kurtuldu), 2. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tanınacak, 3. Kırım’ın Rus toprağı olduğu tanınacak, 4. Abhazya tanınacak. Bu planın bir ayağı Rusya’nın katkısıyla halloldu, geriye üç ayak kaldı. Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Dışişleri Bakanımıza soruyorum: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni hangi devletle tanıtacaksınız? Amerika’ya mı, Yunanistan’a mı, Fransa’ya mı?

Kıbrıs Türk Devleti tanınırsa dünyanın tanıdığı bağımsız bir devlet olur. Vatan Partisi, Abhazya Millet Meclisi ile bir ortak deklarasyon imzalayarak bunun yolunu açtı. Kırım’ın Rus toprağı olduğunun kabul edilmesi de Kırım’daki Türklerin yararınadır; Türkiye’nin de menfaati budur çünkü Amerika Türkiye’yi tehdit ediyor. Yarın bir gün Doğu Akdeniz’de Türkiye silahlı bir tehditle karşılaşırsa bunun sorumlusu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması yolunda doğru siyaset izlemeyenlerdir.

Suriye politikası da bu hattın tam merkezinde yer alıyor. Türkiye, Beşer Esad ile iş birliği yaparsa hem PKK’yı temizler, hem sığınmacı yükü hafifler hem de Suriye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’ni tanıması sağlanır. Ancak siz “Katil Esad” derseniz ve toprak bütünlüğüne yönelik eylemlerden uzak durursanız olmaz. Esad hükümetiyle iş birliği yaparsanız oradan terör örgütlerini birkaç ayda temizlersiniz. Suriye hükümeti bu plana hazır, yeter ki devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan hasmane tavırlardan vazgeçilsin.

Özetle, Türkiye’nin Afganistan politikası ağır ve dinamik değil. Vatan Partisi ise hemen tanımayı ve karşılıklı tanışmayı öneriyor. AK Parti’nin “dünya” kavramının içinde Rusya, Çin, Pakistan, Afganistan yok; sadece Amerika var. Kıbrıs’ta “müjde” adı altında bina dikmekle olmaz, bu politika yanlıştır. Ukrayna konusunda ise Rusya’ya karşı bir düşmanlık intihardır. Türkiye, Rusya ile ilişkilerini zedeleyen bu yanlışlardan bir an önce dönmelidir. Ama şimdi burada bu şekilde Rusya’yla savaşan bir Ukrayna’yı destekleyen tavırlar ve oradan çıkıp çatmak… Hiç olmazsa şunu söyleseydi Sayın Mevlüt Çavuşoğlu: “Biz Ukrayna’yla iyi ilişkiler geliştirmek istiyoruz. Karşılıklı ticari ilişkilerimizi, ekonomik dayanışmamızı geliştirelim, kültürel alışverişler yapalım.” Tamam, bunu Vatan Partisi’ne gider orada söyler; ama Ukrayna’nın Rusya’ya karşı bir anlamda silahlı mücadelesini destekleme anlamına gelecek sözler, Kırım’da Rusya’nın işgalci olduğunu ileri süren açıklamalar Türk dış politikası açısından dehşetli bir yanlış. Hükümetle ilgili başka tespitleriniz de var. Şimdi reklama gideceğiz. Reklamdan sonra bu konuyu yine konuşmaya devam edelim. Değerli izleyenler, 5-6 dakikalık bir aramız var, aranın ardından buradayız.

Bu haftanın müziğini önden yapalım dedim. Afganistan’da Türkmenlerin kopuzla, bizim bağlamayla ve bakın şu keman gibi bir alet—tenekeden falan yapmışlar—başlarında sarık, Türkmence; Türk’ü söyleyecekler biraz sonra. Neden bunu şu an Türkiye’ye öneriyorsunuz? Bunlar Afganistan’da yaşayan Türkmenler. TRT’nin bir belgeselinin başında yaşıyorlar. Eğer o Amerikan gözlüğüyle, Washington’un tepelerinden baktığınız zaman sarıklı insanlar, tenekeden keman yapmışlar; biraz sonra beraber yer sofralarında, ayaklarında şalvar var. Asya halklarını hor görmeye başladığın zaman Türkmenini de hor görürsün, Özbekini de hor görürsün, Tacikini de hor görürsün; yalnız Afganları değil. “Sen güzelini görmesem, güllerinden dermesem” diyor. 18 yaşındaki kızın güllerinden dermek istiyor, sevgilisini… Ama biz “toplamasam” diye toplasam dermek güzel. Bunu niye seçtim? Eğer biz Afgan halkını küçümsediğimiz zaman, bizim için tabii fark etmez ama sonuç itibariyle oradaki kendi soydaşlarımızı, Türk halklarını da küçümsemiş oluyoruz. Çünkü orada yaşayan Türkmenler, Özbekler, Hazaralar da Peştunlar gibi yaşıyor, benzer kıyafetler giyiyor, kafalarına sarık sarıyor, ayaklarında şalvar var. Bunlara baktığın zaman sen kendi halkını da aşağılıyorsun.

Zaten Türkiye’de de bu var; bu Amerikancı, Batıcı, alafranga kesim… Bizim romanlarımızda da çok işlendi bu tabii. Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’si veya Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç gibi Tanzimat Dönemi romanlarında hep o Batılaşan, kendi halkına yabancılaşan, sözüm ona münevverin trajedisi işlenmiştir. Kendi milletini hor görür, aşağılar. Şıpsevdi’deki, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’taki ve hatta Sodom ve Gomore’deki o çürümüş, İstanbul’da Mustafa Kemal’e söven, sayan; İngilizlerin kokteyllerinde, toplantılarında medeni güya kıyafetlerle, ellerinde kadehlerle olan insanlar… Mustafa Kemal’e de eşkıya diyorlardı. Açalım İstanbul basınını; Zeki Saruhan’ın dört ciltlik Kurtuluş Savaşı günlüğü vardır. Orada bütün İstanbul basınından örnekler verir; Atatürk’e eşkıya derler, haydut derler, ahlaksız derler. Anadolu halkını da küçümsüyorlar. Atatürk, onların o zavallı Anadolu halkının ahlaksız eşkıya lideri! Yani şimdi de bu sefer Afgan halkını görüyor ama işte Afgan halkının içinde bu Türkler de var. Bizim açımızdan bu Afgan halkı içindeki Türkçe konuşan insanlarla, Peştunlar, Farsça konuşanlar, Tacikçe konuşanların hepsi bizim için aynı değerde. Ama bu Asya halklarına yukarıdan bakanlar, sonuç itibariyle insanlığın geleceğinde sözü olmayanlardır. Çünkü o Asya halkları ayağa kalktı; o mazlumlar, o yoksullar, o şalvarlılar, o sarıklılar ayağa kalktılar ve Amerika’nın da ayağına tenekeyi bağlayıp…

1980 yılındaki TKP kongresine dair görüntüler var. Biz 80 kongresini Afganistan heyecanı içinde yaptık. Afganistan, Rus sosyal emperyalizminin istilasına karşı bir istiklal savaşı başlatmıştı ve o heyecanla yaptık. Kongremizi üç gün yaptık; bir sinema salonunda başladık, sonra Ankara’daki o büyük spor salonunda on bin kişiyle tamamladık. Orada da yine bir Afgan grubu vardı ve ana sahnede yer aldılar. Pankartta da “Rusya, Afganistan’dan Defol” yazıyor. Afgan halkının bağımsızlık mücadelesi… O zaman Rusya’ya karşı savaşıyordu, onları destekledik; sonra Amerika’ya karşı savaştı, onları destekledik. Şurada Erkan Yücel’i, Asuman Ablayı, Abdurrahman Taşçı’yı, Halil Berk Bey’i görüyorum. Türkiye’den o zaman bu işgali alkışlayanlar var mıydı? Olmaz olur mu? Siz çok tepki aldınız. Bugün Amerikan işgalinden yana olan sahte solcular, orada da Rus işgalinden yanaydı. Biz “Sovyet sosyal emperyalizmi” diyoruz, onlar “Rusya komünizme gidiyor, kapitalizmi yok ediyor” diyordu. Ama gördüler; Rusya meğerse kapitalizme gidiyormuş. Bugün nasıl Taliban’ı hor gören, ona söven, Afgan halkını aşağılayan bir sahte solculuk var, o zaman da aynı sahte solculuk Rus işgalini alkışlıyordu. Bugün de Amerikan işgalinden yanalar; hepsi işgalcinin yanında.

Bizim bütün kongrelerimizde parti bayrağı, Türk bayrağı ve ortada Mustafa Kemal Atatürk olur. İstiklal Marşı ile başlayan, Atatürk’ün resmini baş sembol olarak kullanan Vatan Partisi… Kongrede yaptığınız konuşmada da—23, 24, 25 Ocak 1980’de, Türkiye İşçi Köylü Partisi döneminde—Afgan halkının kazanacağını ve Sovyet emperyalizminin dağılacağını söylüyorsunuz. Dediğimiz çıktı. Bugün de… Evet, 80’de onu söyledik, 90’da Sovyetler yıkıldı. Afganistan Sovyet işgalinden kurtuldu; bir de tabii 20 yıllık Amerikan emperyalizmi… Onu da yendi. 40 yıl savaştı. Dünyanın iki büyük askeri gücünü sıraya soktu. Önce Sovyetleri yendi, arkasından Amerika’yı yendi. Afganistan’ın zaferi Sovyet emperyalizminin dağıtılmasında bir dönemeci.

Bugün Amerika artık inişte olduğu bir dönemde. Bütün dünya bunu saptıyor. Amerika’nın çoğu geçti, efendilik iddiaları yerle bir oldu. Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. O Asya’dan yükselen çağdaş uygarlığın da en önünde elinde silah koşan halk, Afgan halkı. Her halk kendi eylemi içinde medenileşir, uygarlaşır, çağdaşlaşır, aydınlanır, özgürleşir, başı dikleşir. İnsanlar kendi eylemleri içerisinde değişirler. Devrim, toplumların kendi eylemleriyle değişmesidir.

2003 yılında Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dünya çapında ilan edildiğinde, “ABD bu haritaya gömülecek” diye tespitler yapıyorduk. Şimdi o BOP haritasına baktığınızda, Amerika’nın hala işgali sürdürdüğü yerler var mı? Suriye’nin kuzeyinde var, Irak’ın kuzeyinde üstleri var. Yunanistan’a geldiler; Dedeağaç’tan başladılar; Selanik, Kavala, Larissa, Girit… Dönüyoruz Güney Kıbrıs, Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi… Amerika’yı kuşatan üsler. Buralarda hala Amerika var. Ama buralarda Amerika “yenilen, gitmeyi, ayrılmayı hesap eden” güç olarak var. Yani “ne zaman gideyim” havası içinde. Ama Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Girit’te Amerika ciddi bir tehdit gücü olarak var. Türkiye’ye yönelik tehdit Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta odaklanmıştır. Nasıl ormanlarımızı PKK’ya kundaklattırdıysa, şimdi bizim Doğu Akdeniz’de Amerika’nın silahlı tehditlerine karşı hazır olmamız gerekiyor.

Türkiye’de Amerika’nın desteklediği güçlerin tekrar iktidar olma şansı sıfır. Amerika’nın Türkiye’deki seçeneği kaostur. Tayyip Erdoğan hükümeti devrilirse veya bir seçim yenilgisi yaşarsa Amerika kazanmış olmaz; Amerika Türkiye’de hükümet kuramaz ama Türkiye’yi kaosa sürükleyebilir. Çünkü Amerika için PKK’nın ve FETÖ’nün iktidara ortak olması, Türkiye’nin bölünmesi ve ekonomik bakımdan dağılması demektir. Türkiye bunları kabul etmez. Şu anda Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın önünde ciddi sorunlar var. Şu andaki siyasetleriyle Amerika’yı göğüsleyecek ve Türkiye’nin bir üretim devrimi yapmasını sağlayacak bir yolda değil Tayyip Erdoğan hükümeti. Tayyip Erdoğan Türkiye’ye gerekli ama tek başına yönetemeyeceği bir döneme giriyoruz. AK Parti hükümetinin Kırım, Kıbrıs, Suriye ve Afganistan’daki yanlış politikaları ile ekonomideki çıkmazları ortada.

Vatandaş böyle stratejik bakmıyor, günlük geçim zorluklarına bakıyor. Çocuğunu okutamamak, 15 milyon işsiz, üniversite mezunu işsiz gençler, sanayimizin sorunları, çiftçilerimizin tarlalarını kaybetme tehdidi… Bütün bu tablo, Tayyip Erdoğan’ın bir dostu olarak söylüyorum, hiç de olumlu değil. Bir şeyler yapması gerekiyor. Ben açıkça tarif edeyim: Bir, üretim devrimi; iki, Avrasya’da Türkiye’nin güvenliğini sağlayan; Rusya’yla, Çin’le, Suriye’yle, Irak’la, İran’la beraber hareket edeceği bir dış politika. Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin tanınması yönünde dinamik bir politika, Suriye ile askeri işbirliği… Bunlar şart. Vatan Partisi iktidarda olsa Afganistan hükümetini derhal tanır ve Kuzey Kıbrıs’ı da tanımasını sağlar. Bunları Tayyip Erdoğan yönetimi yapmıyor. Bunları yapabilmek için AK Parti, MHP ve Vatan Partisi; Türkiye’yi buradan birlikte çıkarabilir. Bu üç partinin yanında CHP ve İYİ Parti tabanından, “Biden tayfası” kimliğiyle değil, vatansever ve cumhuriyetçi çizgide olan unsurları da kazanmak lazım. Cumhurbaşkanlığı sistemi, hükümeti Cumhurbaşkanı kurduğu için seçime gitmeden bu formülü uygulamaya elverişli. Türkiye büyük bir hızla üretim devrimine girer. Sizin sorduğunuz Kanal İstanbul konusuna gelince; bir kere şunları saptayalım: Bir, Türkiye’nin önünde Amerika’nın kaos seçeneği var… Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın olmadığı bir hükümet kuramazsınız. Yani bağımsızlıktan yana, üretimden yana bir hükümet kuramazsınız. Tayyip Erdoğan’sız, MHP’siz de kuramazsınız. Milliyetçi Hareket Partisi de bugün Türkiye’nin yaşadığı süreçte son derece olumlu bir rol oynuyor. Yani hem bağımsızlık, hem halkçılık, hem cumhuriyetçilik ve aydınlanma yönünden Milliyetçi Hareket Partisi son derece olumlu bir rol oynuyor. Vatan Partisi ise böyle bir hükümet olmaz. Yani demek ki o üreticilerin, milli hükümetin üç tane olmazsa olmazı var: AK Parti olacak, Milliyetçi Hareket Partisi olacak, Vatan Partisi olacak.

Halkın böyle bir talebi var mı? Siz üreticilerle buluşuyorsunuz. En son Silivri’deydiniz. Daha önce Anadolu’da, Ankara’da, Amasya’da… Şimdi bakın halk çok büyük zorluklar içerisinde. Böyle gitmeyeceğini görüyor. Ben bunu başka bir televizyonda açıkladığım zaman bazı tepkiler gösterdiler ama o tepkileri dikkate almam. Neden almam? Çünkü Türkiye söz konusu. “Bana tepki gösterecekler” diye tavır belirlemem. Türkiye’ye yönelik tavır belirlerim. İsterse insanlar bana küssünler, kızsınlar. Hükümet kanadından mı tepki geldi? Evet, oralardan yani “Doğu Perinçek, Tayyip Erdoğan hükümetiyle böyle gitmez diyor” deniliyor. Böyle gitmez. Bak, bir daha söylüyorum: Böyle gitmez. Bir akıllı AK Partili ve Sayın Tayyip Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanımızın dostu, arkadaşı, ona sadık ve vefalı olan bir AK Partilinin de Sayın Tayyip Erdoğan’a gidip, “Sayın Cumhurbaşkanım böyle gitmez” demesi lazım. Böyle devam etmeyeceğini söylemesi lazım. Çünkü araba devrildikten sonra yol göstermenin bir anlamı yok. Kızını çeşmeye gönderdin, suyu devirdi, geldi. Kovayı devirdi. Ondan sonra kızı üzmenin bir manası yok. Önceden uyaracaksın, tembih edeceksin. Türkiye’nin önündeki süreci iyi görelim.

Vatan Partisi’nin B planı var mı? Sunduğunuz plan dışında bir B planı var mı? Bakın, Türkiye bir devrime gidiyor. Devrimin içine girdi zaten. 1914-1915’ten beri yaşadıklarımız hep devrimci olaylar. PKK’nın ezilmesi, FETÖ darbesinin devrilmesi, Barış Pınarı Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı, ondan evvel Fırat Kalkanı Harekâtı… Bunlar hep devrimci eylemler. Dünya dengelerini etkileyen, Türk Silahlı Kuvvetleri ile silahlı gerçekleştirilen devrimci eylemlerdi. Yine Azerbaycan’la birlikte Karabağ’ın kurtarılması; o da çok büyük bir devrimci aksiyon, bir hareket. Bunların hepsine baktığımız zaman, bizim Silivri duvarını yıkmamızla başladı bu süreç. O da bir devrimci eylemdi. Koskoca bir duvarı yıktık, Amerikan duvarını yıktık. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kurtardık, özgürleştirdik; Vatan Partisi olarak önderlik ettik. Yani 2014 yılından bakarsak Türkiye bir devrim sürecine girdi. Şimdi o sürecin en kritik, en zorlu noktasına geldik. Burada AK Parti hükümetinin bu bocalamalardan kurtulması lazım ve çok köktenci kararlar alması lazım. Onun için kim Tayyip Erdoğan’ın dostuysa, o Sayın Cumhurbaşkanımıza bu tabloyu anlatır; onu avutacak, yanlış yollara sürükleyecek, kibire yönlendirecek şeyler yapmaz. Bu dalkavuklukla falan kurtulmaz. Hiçbir ülke dalkavuklukla kurtulmamıştır. Dalkavukluğun kurtarabileceği bir Türkiye yok.

Onun için gerçekleri söylemek gerekir. Vatan Partisi çözüm gösteriyor. Sayın Tayyip Erdoğan’la tek başına çözüm yok. Bugün yürütülen politikalar çözümsüz. Ama yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın hükümetin başında olduğu ama doğru bir programla; yani üretim devrimi programı, doğru dış politika ve güvenlik programıyla AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi bu milli hükümetin esas büyük kuvvetleridir. Bunların üçünün de olması gerekir. Ayrıca buna ek olarak demin söylediğim gibi CHP, İYİ Parti ve başka partilerden vatansever olan, üretim devrimini kabul eden güçler de bu hükümetin içine çekilebilir. O koşullar var. Ama bu hükümet bir programa dayanacak. Öyle “onu da getireyim, bunu da doldurayım” değil; icraat yapabilecek, kararlı olacak, kendi içinde kavga etmeyecek, tutarlılığı, disiplini ve otoritesi olan bir hükümet olacak. Mesela bu hükümeti siz Meral Akşener’le kuramazsınız, Kemal Kılıçdaroğlu’yla da kuramazsınız. Ama bugün o partilerde olan bazı insanlar akıllı politikalarla bu hükümetin içine çekilebilir.

“Bu olmazsa Türkiye çok daha zor koşullara gider” diyorsunuz. Ama o zor koşullardan daha devrimci, daha köktenci çözümlerle çıkar. Çözümlerde Erdoğan’ın yeri var mı? O günkü koşullar belirler. Ama her zaman çözüm vardır. Burada bir tek olmayacak şey vardır: Türkiye esir olmaz. Türkiye ekonomisi batmaz. Bakın, Türkiye ekonomisinin batmasına oynayanlar kaybeder. Türkiye’nin Amerika’ya tekrar bağlanmasına oynayanlar da başarılı olamaz. Bazı ters gelişmeler olursa kargaşalıklar, bunalımlar, sancılar yaşanır. Ama Türkiye oradan yeniden çok daha köklü bir şekilde çıkar. Vatan Partisi iktidarı mı? Onu süreç belirler. Hiçbir partinin tek başına iktidar olacağı koşullara girmiyoruz. “Türkiye İttifakı” deniyor ya, bu zor dönem tek başına iktidarların değil, bütün milleti kucaklayan iktidarların çözüm yaratacağı dönemdir. Ama işler zorlaştıkça Vatan Partisi’nin rolü büyür. İşler zorlaşsın istemiyoruz ama zorluklarla mücadele birikimi olan hem ideolojik hem program olarak hem kadrosuyla, gençliğiyle, kadınlarıyla zorluklarla mücadele birikimi olan parti liderliğiyle Vatan Partisi öndedir.

Anket konusuna gelince; birçok anket yayınlanıyor. Osmanlı Ocakları’nın yurt genelinde yaptırdığı bir anket vardı. O görselleri ekrana getirelim. Anket şöyle: %37,8 AK Parti, %19,8 Cumhuriyet Halk Partisi, %9,8 İYİ Parti, %6,9 MHP. Burada HDP’yi de hesap ettim, %10’un altında oyları var. Kararsızlar %8,7. Bunların dışında en çok oya sahip olan ise %4,4 ile Vatan Partisi. Kararsızları da kattığımız zaman Vatan Partisi %5 oluyor. Yani %10’luk kararsız kitlenin büyük bir çoğunluğu Vatan Partisi’ne gelebilir. Çünkü kararsızlık, Vatan Partisi’ne geçişin mevzisi. AK Parti’den ayrılıyor, belli oluyor. Millet İttifakı’na gitmeyen bir seçmen grubu var. Biz Vatan Partisi’nin oylarının %5’in de üzerinde olduğunu bugün görebiliyoruz. Vatan Partisi seçimlerde herkesi şaşırtacak, çok büyük sonuçlar alacak. Çünkü arazide biz bunu yaşıyoruz. Her taraftan Vatan Partisi’ne çağrılıyoruz, çığ gibi büyüyoruz. Üye sayımız, örgüt sayımız artıyor; patır patır ilçe örgütlerimizi açıyoruz. Bir iki ay içerisinde Türkiye’nin bütün illerinde örgütlü hale geleceğiz. Bu yılın sonuna kadar da 900 küsur ilçenin 800’ünde örgütlü olacağız.

Bugün de Türkiye’nin iki tane önemli seçkin milliyetçi aydını Vatan Partisi’ne katıldı: Maliye Müfettişi ve Milliyetçi Hareket içinde çok değerli bir ismi olan Sayın Eyüp Ergür ve İstanbul Eski Ülkü Ocakları Başkanı Avukat Levent Temiz. Yalnız onlar değil, yüzlerce insan kaydolmaya başladı. Önümüzdeki hafta Diyarbakır ve Mardin’e gidiyorum. Her partiden Vatan Partisi’ne katılma var. Bir de önümüzdeki günlerde Eskişehir, Polatlı ve Güdül’de üretim devrimi kurultayları yapıyoruz. Diyarbakır ve Mardin’de büyük toplantılar düzenleyeceğiz. Hem Diyarbakır annelerini 3. yılında ziyaret edeceğiz hem de büyük faaliyetler yapacağız. Halkın çok büyük ilgisi var.

Köylere iniyoruz. Mesela Amasya’nın en büyük köyü olan Büyük Kızılcak’taydık. Üretim devrimi toplantısına katıldılar ve o köyün 24 önde gelen lideri Vatan Partisi’ne o gün üye oldu. Şunu söylediler: “Şu anda en büyük iki partiden biriyiz.” O köyde AK Parti ve Vatan Partisi dışında bir güç kalmadı. Ömer Sarı, Çiftçi Platformu lideri; o ve arkadaşları katıldılar. Ordu Perşembe’de balıkçılar, fındık üreticileri… Her gün yeni bir bina açılışı haberi geliyor. Kendi kaynaklarımızla, hiçbir yerden destek almadan gelişiyoruz. Muğla’da Emre Aykın il başkanımız oluyor, Balıkesir’de yine Emre arkadaşımız… Gençliğimiz olağanüstü hızla büyüyor. Kadın Hareketi’nde de Sayın Tülin Oygül liderliğinde Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Sayın Meltem Ayvalı liderliğinde Öncü Kadın, Türkiye’deki en etkili örgütler. Seçim hattında değiliz ama oda seçimleri, kooperatif seçimleri, baro seçimleri gibi meslek örgütlerindeki seçimlerde de Vatan Partililer kendisini gösteriyor. Oralarda daha çok AK Parti veya MHP ile rekabet halindeyiz. Cumhuriyet Hekimleri en son tabip odalarında, öbür grup tamamen Amerika’nın güdümüne geçtiği ve PKK’nın elinde olduğu için bir mücadele veriyor. Türk mühendisinin, Türk avukatının, Türk tabibinin kendi odalarında kabul edebileceği manzaralar yok. Oralar da değişecek.

28 Şubat davası ile ilgili karar ve sonrasındaki 14 emekli generalin tutuklanması konusuna gelince; bu çok yanlış. Hele Türkiye böyle zor, sancılı bir döneme girerken bu hata yapılmamalı. Burada kin, intikam kesinlikle olmamalı. Çıkan karar hukuki değil; hem usulden hem esastan yanlış. Bir kere bu komutanların bir kısmının Yüce Divan’da yargılanması gerekiyordu. Görevli ve yetkili olmayan bir mahkeme yargılama yapmış oldu. Anayasamıza göre belli kimseler ancak Yüce Divan’da yargılanabiliyor. Mesela İlker Başbuğ konusunda da bu hata yapılmıştı, sonradan düzeltildi. Şimdi bu komutanlarımız arasında da Yüce Divan’da yargılanması gereken statüde olanlar var. Siyasi bakımdan şunu görelim: Bugünkü hükümet 28 Şubat’ı sürdürüyor. 28 Şubat’ın hedefi FETÖ’ydü. Bugünkü hükümet de FETÖ’yü yerle bir etti, darbe Türk ordusu tarafından bastırıldı. Hem FETÖ darbesini kınayalım ve bastıralım hem de FETÖ’nün kumpaslarıyla, FETÖ bağlantılı hâkim ve savcılar tarafından kurgulanan davalarda yargılanan komutanlarımızı hapislere atalım; bu, önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına cevap veren bir tavır değil. Çok yanlış. Sayın Cumhurbaşkanı yargı yollarını beklemeden kendi yetkisinde olan af yetkisini kullanabilir. Bunu bir televizyonda söylemiştim, bazıları tweet atıyor. “Vay efendim, ‘Tayyip Erdoğan o koca komutanları nasıl affeder?’ diyorlar. Bir de gelsinler, o komutanların yerinde, Silivri duvarları arasında üç gün yatsınlar. Biz yasal bir yetkinin kullanılmasını savunuyoruz. Affetmek demek, bir gurur veya onur meselesi değil; yasalarda yer alan bir haktır. Zaten bir yandan da kendilerine kumpas kuranlarla aynı cezaevinde tutuluyorlar. Başkasının sırtından kahramanlık yapmak kolaydır. Hapishanelerde 80-90 yaşlarındaki komutanlarımız yatsın, beyler ve hanımlar da onların sırtından kahraman olsun. Sayın Cumhurbaşkanımız için Nagehan Alçı da başka yazarlar da ‘Cumhurbaşkanının af yetkisi var, sağlık durumu nedeniyle bunu kullanmalı’ diye yazdılar. Bu çok yerinde olur ve Sayın Cumhurbaşkanı’na da çok saygınlık kazandırır.

Şöyle bir yorum da yapılıyor: 28 Şubat konusunda, özellikle Ahmet Davutoğlu veya ona yakın ekipler AK Parti’yi sıkıştırmak için bunu kullanıyordu. Dolayısıyla hükümetin de destek verdiği bir süreç yaratılarak 28 Şubat dosyasını artık kapatmak ve bu konuyu bir daha tartışmamak… Aslında dosya kapanmadı ki, tam tersine yeniden açıldı. Yani kapanmış olmadı. Bu karar Davutoğlu’na güç kazandırmış olabilir mi? Davutoğlu’na hiç kimse güç kazandıramaz; Amerika bile kazandıramaz. Hiçbir şey Davutoğlu’na veya Babacan’a güç kazandıramaz ama AK Parti’ye güç kaybettirir. Çünkü aradan 25 yıl geçmiş; 25 yıl sonra o generalleri tekrar içeri atmak… Zaten onların önemli bir kısmı Balyoz ve Ergenekon kumpasları nedeniyle hapis yattılar. Onları tekrar hapse atmak, oralarda hayatlarını kaybetmeleri… Allah gecinden versin, inşallah hepsi sağlıklı çıkacaktır. Ancak o duvarların arasından cenazeler çıktığı zaman, bu durum kime güç kazandıracak? Tayyip Erdoğan’a mı, AK Parti’ye mi?

Yargının, terörle mücadelesinden dolayı özellikle altın çağında olduğunu söylemiştiniz. Evet, yargı FETÖ’ye ve PKK’ya karşı verdiği mücadeleyle altın çağını yaşıyor. Ancak bu, yargıda yanlış kararların çıkmayacağı anlamına gelmez; bu ayrı bir meseledir. Yargı çatır çatır PKK’yı ve FETÖ’yü zindanlara atarak tarihi bir görev yapıyor. Şimdi biz burada, kararın yanlışlığı ya da doğruluğundan çok, Türkiye’nin önündeki bu sancılı süreçte ortaya çıkacak sorunları nasıl yumuşatırız ve tasfiye ederiz, ona bakmalıyız.

O insanlar hasta, yaşları ileri ve ameliyat olmaları gerekebilir. Bir takım trajediler yaşanabilir. Ölüm karşısında çok duyarlı bir halkımız var. Hapishanede bir ölüm gerçekleşirse, toplumun çok önemli bir kesimi ‘Tayyip Erdoğan öldürdü’ diyecek. Cumhurbaşkanımız ‘Ben atmadım, yargı attı’ dese de istediği kadar söyleyin, sonuç itibarıyla sorumlu olarak hükümeti göreceklerdir. Bu komutanların hepsi vatansever, cumhuriyetçi, karakterli ve kişilikli insanlardır. Dolayısıyla bizim dayanışma halinde olmamız lazım.

Düşüncemizin sonuna geldik. ‘Asya Çağı’nın Öncüleri’ kitabını tavsiye etmek isterim. 21. yüzyılda Lenin, Atatürk ve Mao’yu inceledim. Bu isimler 20. yüzyılda kalmış gibi görünseler de 21. yüzyılda hâlâ varlar. En son Afganistan’daki mücadelede ortaya çıkan da budur. İstedikleri kadar çığırtkanlık yapsınlar, sonuç itibarıyla yoksul ve mazlum bir halk ayağa kalktı ve Amerikan emperyalizmini yendi. Burada hangi bayrak dalgalanıyor? Atatürk’ün, Lenin’in ve Mao’nun, yani Asya halklarının ayağa kalkış bayrağı dalgalanıyor.

Atatürk, 1921 yılında Ankara’da ‘Hâkimiyet-i Milliye’ gazetesinde yayımlanan ‘Asya Tehlikesi’ başlıklı yazısında, Asya’nın mazlumlarının, Batı’nın hor gördüğü insanların ayağa kalkacağını ve emperyalistleri yeneceğini belirtir. Atatürk, 1937 yılında Mısır Büyükelçiliği’nde sabaha kadar yaptığı sohbette, ‘Nasıl güneşin doğudan doğduğunu görüyorsam, bugünkü fakir, yoksul, mazlum halkların da ayağa kalkacağını ve emperyalizmi mahvedeceğini görüyorum’ demiştir.

Atatürk hiçbir zaman Batıcı değildir. Atatürk, hayatı boyunca Trablusgarp’tan İstiklal Savaşı’na kadar Batı emperyalizmine karşı savaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra da tek vasiyeti, Batı emperyalizmine karşı Sovyetler Birliği ile dostluğu sürdürmek olmuştur. Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali bunu doğrulamışlardır. Türkiye, 1945’ten sonra Sovyet dostluğundan uzaklaşarak Batı’nın denetimine girmiştir. Atatürk, Batı’nın taklit edilmesine karşıydı; çağdaş uygarlığın en önünde olmayı hedeflerdi. Bugün yeniden Asya’dan yükselen yeni bir uygarlık var. Atatürk’ün işaret ettiği ‘çağdaş uygarlık’ budur. ‘Asya Çağı’nın Öncüleri’ kitabını, Afganistan’daki bu son süreçle bağlantılı olarak izleyicilerimize dördüncü baskısıyla öneriyoruz. Ulaşılabilir bir eserdir.

Efendim, veda ediyoruz sizlere. Az önce dinlediğimiz Aşık Veysel’in türküsü, Afganistan’daki Türklerimiz için gelsin. Amerikancılar beğenmeyecektir ama ne yapalım. Mutlu geceler.”

Paylaş