İzlediğiniz için teşekkür ederim. Kanal izleyicileri, her salı olduğu gibi “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündeme dair sorularımızı soracağız. Sayın Perinçek, hoş geldiniz. Bu hafta sorularımızı Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile beraber soracağız. Hoş geldiniz. Sağ olun.
Programın ilk bölümünde Vatan Partisi Sanat Bürosu Başkanı, tiyatro sanatçısı Murat Demirbaş bizlerle beraber. Hoş geldiniz.
Hoş bulduk, merhaba. Günlerde çok başlık var; içeride, dışarıda… Ama 23 Nisan’la başlamak isteriz. 23 Nisan 1920, 106. yılındayız. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanıyor. Bu 106. yıla sizin mesajınız ne olur?
Bütün devrimlerin bir tarihi vardır. Bizim Kemalist devrimin, Atatürk devriminin, Türk devriminin tarihi yine 23 Nisan 1920’dir. Niçin? Çünkü milli hakimiyetin oluştuğu, kurulduğu, İstanbul Padişah Hükümeti’nin bertaraf edildiği, dolayısıyla 600 yıllık Osmanlı Devleti’nin hükümranlığının son bulduğu ve Cumhuriyet’in de kurulduğu gündür. Biz 29 Ekim 1923’ü Cumhuriyet Bayramı diye kutluyoruz, doğru; ama o, Cumhuriyet’in adının konduğu gündür. Atatürk’ün açıklamalarına dikkat ederseniz, Cumhuriyet fiilen ve eylemli olarak Ankara’da 23 Nisan 1920’de kurulmuştur.
Nedir bu? 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılması ve Anadolu’nun bağrında devrimci bir hükümetin kurulmasıyla birlikte, adı konmasa bile padişahlığa son verilmiş oluyor. Ondan sonra yapılan ilk anayasa olan 20 Ocak 1921 Anayasası’nı okuyalım; padişahın adı geçmez. Mecliste, “Ya burada hiç padişahımızın adı yok” gibisinden itirazlar olur; o dönemde, “O konu önümüzdeki süreçte adını da koyacaktır” şeklinde yanıtlar verilir. Mustafa Kemal Paşa’nın da belirttiği gibi, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da Cumhuriyet fiilen kurulmuştur. Padişah hükümeti tasfiye edilmiş, milli hakimiyet Ankara’da tesis edilmiştir.
Bu, 19 Mayıs’ta başlayan bir süreçtir. Anadolu’ya çıktıktan sonra Atatürk esas olarak devrimci öncüler arasındaki mücadeleyi şu merkezde yürütür: “İstiklal Savaşı’nı İstanbul hükümetiyle mi yapacağız yoksa Anadolu’da devrimci bir hükümet kurarak mı yapacağız?” Bu tartışma ilk defa 19 Mayıs’ta Atatürk Samsun’a çıktıktan sonra Havza’ya, oradan Amasya’ya geldiğinde başlar. Amasya’da gizli bir komutanlar buluşması vardır. Konya’dan, Ankara’dan Kolordu Komutanları gelir. Değişik rütbelerle ve farklı kıyafetlerle gizli olarak gelirler. Refet Bey de o toplantıdadır.
21-22 Haziran’da Amasya’da tartışılan şudur: Anadolu’da geçici bir hükümet kuracağız. Başka türlü, İngiliz-Fransız emperyalistlerinin kontrolü ve işgali altındaki bir İstanbul hükümetiyle İstiklal Savaşı olmaz. Milleti harekete geçirmek için Anadolu’da bir hükümet kurmak lazımdır. Ali Fuat Paşa hatıralarında, “Atatürk haklıydı” der. “Biz askerler hep bir ordu örgütlemeye vurgu yaptık. Atatürk ise önce orduya komuta edecek siyasi bir irade, bir merkez kurmamız gerektiğini savundu.” Nitekim o meşhur “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” komutu, “Büyük Millet Meclisi orduları” komutudur; padişahın değil.
Amasya’da bu tartışma olur ve meşhur Amasya Genelgesi yazar Mustafa Kemal Paşa. O dönemde, ileride inkar edebileceği şekilde, “hükümet-i muvakkate” yani geçici hükümet meselesini genelgeye ekler. Daha sonra Erzurum Kongresi’nden sonra uzun süren bir komutanlar toplantısı vardır. Atatürk’ün bütün eserlerinin beşinci cildinde yer alan bu toplantıda en önemli müzakere maddelerinden biri, Anadolu’da bir hükümet mi kuracağız yoksa Meclis-i Mebusan İstanbul’da mı açılacak meselesidir. Atatürk orada yalnız kalır; Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey gibi isimler İstanbul’u savunur. Atatürk azınlıkta kalır ama şunu kabul ettirir: İstanbul’da açılacaksa bile orada bir “Müdafaa-i Hukuk” grubu kurulacak ve Mustafa Kemal Paşa Meclis reisi seçilecektir.
Atatürk 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelir. 23 Nisan 1920’ye kadar süren 3-4 aylık bir yalnızlık dönemi vardır. O dönemde “Ankara Kongresi” denilen ve zabıtları uzun süre gizli tutulan toplantılar yapılır. Atatürk, seçildiği halde İstanbul’a gitmez çünkü İstanbul’un dağıtılacağını öngörür. Nitekim İstanbul’a gidenler Müdafaa-i Hukuk grubunu kurmazlar ve Celaleddin Arif Bey’i meclis reisi seçerler. 16 Mart’ta İngilizler İstanbul’u fiilen işgal edip meclis tatil edilince, mebuslar Ankara’ya gelir ve 23 Nisan 1920’de Meclis açılır.
Maalesef biz 23 Nisan dendiği zaman sadece çocuk, bayrak ve balonları anımsıyoruz. Bence bu yanlış yapıldı. Çocuk Bayramı yapımı 1926-27 yıllarıdır. 23 Nisan bizim devrim günümüzdür; iktidarı halkın ele aldığı, İstiklal Savaşı’nı zafere ulaştıracak milli iradenin Anadolu’nun bağrında oluştuğu gündür. 23 Nisan’a bu anlamı vermemiz lazım. Çocuklara yılın 365 günü zaten ayrılabilir. 23 Nisan, padişahın elinden iktidarın resmen alındığı kritik doruk noktasıdır.
Tarihte dönem dönem bu iki çizgi mücadelesi hep yaşanıyor. Bir tarafta sistem içinde çözüm arayanlar, diğer tarafta Atatürk’ün devrimci tavrı var. Erzurum ve Sivas kongrelerinde de Atatürk’ü kenara itmeye çalışanlar oldu. Heyet-i Temsiliye toplantılarında para yokken Atatürk, “Parayı halktan alacağız” der; “Asker yok” denince, “Halktan milisler kuracağız” der. Tekalif-i Milliye emirleri de bunun bir devamıdır. Yani Atatürk, Osmanlı bürokrasisine değil, halka ve emekçiye dayanan devrimci bir Cumhuriyet kuruyordu. 28 Ocak’ta İstanbul’da kabul edilen Misak-ı Milli kararlarını dahi Ankara’dan Atatürk yazıp göndermiştir. Bütün İslam unsurlarının oturduğu topraklar bizim millî sınırlarımızdır, hudud-u millîmizdir. Bu sınırlar, Türk askerinin süngüsüyle çizilmiştir. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Türk askeri neredeyse orası bizim vatanımızdır; askerimizin olmadığı yerler maalesef işgal edilmiştir. Bir vatanın süngüyle çizildiğini görmek son derece pratiktir. Örneğin Lozan’da On İki Ada’yı niye almadığımız çokça sorulur; ancak o dönemde orada Türk askerinin süngüsü ve oraya gidip alacak gücümüz, gemimiz yoktu.
Bu durum, aslında bir “iki çizgi mücadelesi”dir. Bu mücadele İstiklal Savaşı’nın içinde başlamış; 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Kâzım Karabekir ve Refet Bele gibi isimlerle devam etmiştir. Bir tarafta Atatürk’ün devrimci otoritesi ve iradesi, diğer tarafta ise Atatürk’ün vefatından sonra iktidarı ele geçiren ve İsmet Paşa’nın itibarını iade ettiği o ikinci çizgi vardır.
Bu iki çizgi mücadelesinde farklı tarafta kalanlar zamanla kazanılabiliyordu. Örneğin Fevzi Paşa (Çakmak), İstanbul Hükümeti’nin Müdafaa-i Milliye Vekili ve Genelkurmay Başkanı iken, 23 Nisan’dan birkaç gün önce Geyve İstasyonu’na gelerek Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’ya Ankara’ya katılacağını bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa başlangıçta buna sert tepki gösterse de, Ali Fuat Paşa’nın ikna edici açıklamalarıyla fikrini değiştirmiş ve Fevzi Paşa’yı Ankara’da büyük bir coşkuyla karşılamıştır. Fevzi Paşa, 10 Kasım 1938’e kadar Genelkurmay Başkanlığı görevini sürdürmüştür.
O iki çizgi mücadelesinde Bolşeviklik gibi tartışmalar da yaşanmıştır. Kâzım Karabekir, İstiklal Savaşı hatıralarında, eğer düşmanı bertaraf edemezsek Bolşevikleri yardıma çağıracağımızı belirtir. Nahçıvan’da Türk orduları ile Bolşevik Kızıl Ordu’nun buluşması, Kafkas Seddi’nin yıkılması açısından kritik bir adımdır. Mustafa Kemal Paşa’nın Lenin’e yazdığı mektup, Sovyet devrimi ile Türk devriminin buluşması ve dayanışması amacını taşır. O dönemde ordumuzda Kızıl Yıldız takılması, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Bolşeviklik propagandası yapılması ve 13 Eylül 1920’de meclise sunulan Halkçılık Programı’nın Bolşevik bir nitelik taşıması, o günün savaş koşullarında atılmış stratejik adımlardır. Ancak Atatürk, hiçbir şekilde iktidarı paylaşmamış; dışarıdan gelecek bir gücün denetimine girmeden, tam bağımsız bir yönetim anlayışını esas almıştır.
Mehmet Perinçek’in Sovyet arşivlerinden derlediği Atatürk’ün görüşme tutanakları, yakın tarihimizin aydınlanması açısından çok değerlidir. Bu belgelerde, Atatürk’ün Sovyet heyetlerine karşı Türk halkının sınıf yapısını anlattığı, “Biz sizin gibi proleteriz” diyerek halkçı bir duruş sergilediği ancak bağımsızlık konusunda taviz vermediği açıkça görülmektedir. Büyük Taarruz öncesinde Akşehir’deki gizli manevralarda Rus komutanlarla yapılan iş birliği de bu dayanışmanın bir parçasıdır.
Programın ikinci bölümünde ise son günlerde yaşanan okul saldırıları ve şiddet olayları gündeme geldi. Bu tür olaylar, tarihimize ve kültürümüze tamamen yabancıdır. Türk halkı özünde insancıl ve hümanisttir; tanımadığı insanlara durup dururken silah çeken bir toplum yapısı bizim geçmişimizde yoktur. Bu yaşananlar, kültürümüze dışarıdan dayatılan bencilliğin, şiddet içeren dijital oyunların ve yozlaşmanın bir sonucudur. Herkesin işaret ettiği bu nedenler doğrudur; ancak bu sorunun temelinde, ülkemize dayatılan ve toplumumuzu dönüştüren kültür emperyalizminin etkilerini iyi analiz etmemiz gerekmektedir. Türkiye devrimini kaybetti. Bu çok önemli. Mesela şu olayları siz 1950 öncesi tarihin hiçbir yerine oturtamazsınız; 1960’lara veya 70’lere de oturtamazsınız. Zaten oralarda böyle bir şey yok. Çocukluğumdan hatırlıyorum; beni çok sarsan İpsala ve Üsküdar cinayetleri vardı. O dönemlerde kadın cinayeti tarihimizde neredeyse hiç yoktu. Bir kadın cinayeti işlendiğinde bu Türkiye’de büyük bir olay olurdu. Bugün yaşadığımız bu şiddet, geçmişimizde yoktu. Dolayısıyla bunu sorgulamak lazım.
Bu olay, doğrudan doğruya Batı’dan gelen emperyalist kültürün bir sonucudur. Bize bireyciliği, şiddeti, başka insanları tanımamayı, sevgisizliği, topluma karşı husumeti ve yabancılaşmayı dayattılar. İnsan o kadar yabancılaşıyor ki; kendisine, anasına, babasına ve toplumuna karşı duyarsızlaşıyor; adeta insansızlaşıyor. Bunlar 1980 sonrası sürecin ürünleridir; televizyonlardaki şiddet içerikli dijital oyunlar, kabadayılık ve külhanbeylik özentisi…
Eskinin külhanbeyleri şirin karakterlerdi; yangını söndüren itfaiyeci, fakiri koruyan, hayatın içinde olan, halkın gözünde kahraman sayılan kişilerdi. Bugünün mafyası ise o geleneğin bir devamı değil; tamamen Amerikan menşeli (Al Capone tarzı) bir yozlaşmanın yansımasıdır. Uyuşturucu ve şiddet odaklı bu kültür, bizim yapımıza tamamen aykırıdır.
Bugün kuşaklar arasında bir fark olduğu söyleniyor; sanki bu durum modernleşmenin doğal bir sonucuymuş gibi algılanıyor. Oysa sorun kuşak çatışması değil, Türkiye’nin devrimini kaybetmesidir. Cumhuriyet devriminin yetiştirdiği, verici, fedakâr ve başkasını düşünen o nesil nerededir? Eskiden bilim adamı, asker, doktor olma hedefleri varken; bugün sadece zengin olma veya YouTuber olma hayalleri kuruluyor. Gençliğe bu yozlaşmış ideolojiyi, yani emperyalist kültürü aşılayan kimdir? Bu, Batı’nın dayattığı serbest piyasa kapitalizminin ve liberalizmin, insani değerleri (hümanizmi) yok etmesinin acı meyvesidir.
Sistem, yarattığı bu tahribatı çözmek için polis tedbirleri gibi yüzeysel, komik yöntemlere başvuruyor. Okullara polis koymak, gençliğe olan güvensizliğin bir göstergesidir. Bir veya üç polisle bu sorun çözülmez; aksine bu durum toplumu terörize eder, gençleri korkuya sürükler ve özgüvenlerini yok eder. Eski okul yıllarımızda biz birbirimizi korur, kalemimizi silgimizi paylaşırdık. Şimdi ise öğrenciler birbirini potansiyel suçlu olarak görmeye başladı.
Türkiye devrimini kaybetti ve bu devrim bize insan sevgisini vermişti. Çözüm, polis tedbirlerinde değil; sanat ve eğitimdedir. Haldun Taner’in “Vatan Kurtaran Şaban”ı veya “Cennetin Çocukları” gibi dayanışmayı, haksızlığa karşı durmayı öğreten insancıl eserleri gençlere aktarmalıyız. Karşılıksız yardımlaşma, imece kültürü ve komşuluk ilişkileri bizim özümüzdür. Şimdi ise her şeyin meta ekonomisine, yani alışverişe dönüştüğü bir sistemdeyiz.
Türkiye’nin tekrar o erdemli, fedakâr ve halkını seven insanı ortaya çıkarabilmesi için yeniden bir kültürel devrime ihtiyacı vardır. Kutadgu Bilig’deki erdemli insanı, Yunus Emre’nin sevgisini ve Cumhuriyetimizin o aydınlık kültürünü canlandırmamız gerekiyor. Cumhuriyetin kuruluş döneminden gelen ve Atatürk ile doruğuna ulaşan devrimin değerlerini, insan ilişkilerini tekrar keşfetmemiz gerekiyor. Cumhuriyet her şeyden önce bir kültür devrimidir; bu süreçte yaşanan değişim ve dönüşüm, kendi kültürünü edebiyatı ve müziğiyle inşa etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok sesli müzik alanında atılımlar yapılmış; devlet operası, devlet tiyatrosu, halkevleri ve köy enstitüleri kurulmuştur. Bunların tümü, ulusal egemenliği esas alan yeni bir gelecek tasarımı için hayata geçirilmiştir.
Kültürel devrim, aslında bir tasarım sürecidir; her devrim yeni bir insan modeli yaratmayı hedefler. Bugün Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da veya Siverek’te yaşanan yabancılaşmayı anlamak için televizyon kültürünün ve sonrasında dijital dünyadaki oyunların etkisine bakmak gerekir. Geçmişte bilim kurgu filmlerinde robotlaştırılmış, sistemin içine hapsedilmiş insan figürleri işlenirken; bugün bu çocuklarımız, sistemin belirlediği görevleri yerine getiren birer “oyuncu” haline dönüştürülüyor. Bir zamanlar mafya dizilerinin yarattığına inanılan şiddet sarmalı, artık yerini yapay zeka destekli oyunların ve kontrolsüz dijital dünyanın yarattığı bir yabancılaşmaya bırakmış durumdadır.
Polisiye tedbirlerle, oyunları yasaklayarak veya bekçi dikerek bu sorunu çözemeyiz. Sanat eğitimini elitist bir uğraş olarak değil, toplumun tamamına yayılan bir değerler sistemi olarak görmeliyiz. Köy enstitülerinden yetişen o erdemli, üretken ve birbirini seven kuşak, Cumhuriyetin sanata verdiği değerin bir sonucuydu. O dönemde izlediğimiz tiyatro oyunlarında veya Yeşilçam filmlerinde; Eşref Kolçak’ın temsil ettiği o “bizim oğlan”, “namuslu, dürüst ve yardımsever” karakter tipi, toplumun iyilikten yana inşa edilmesinde temel bir rol oynuyordu. Şimdi ise bu karakterlerin yerini, elinde silahla dolaşan “Eşref Tek” tipi zorbalar alıyor.
Haldun Taner, Aziz Nesin ve Vasıf Öngören gibi yazarlarımızın kuşağı, evrensel tiyatro birikimini geleneksel Türk tiyatrosunun kökleriyle birleştirerek “bizden olanı” anlatmayı başarmıştı. Örneğin Haldun Taner, Brecht’ten öğrendiklerini bize özgü bir kabare türüne, “Vatan Kurtaran Şaban”a dönüştürmüştü. Gerçek sanat, toplumun ayaklarının yere basmasını sağlar; ancak bugün “sanat” adı altında, hayattan kopuk, yabancılaşmış ve hiçbir şey anlatmayan eserlerin üretilmesi büyük bir tehlikedir.
Çocuklarımıza “geleceğin yok” düşüncesi empoze ediliyor, annesiz ve babasız büyüyen bu kuşak dijital dünyanın içine hapsoluyor. Onları bu yalnızlıktan kurtaracak, özgürleşmelerini sağlayacak olan temel araç sanattır. Sanat, sadece ışık ve dekor değil; insana, topluma ve yaşama dair bir söz söyleme sanatıdır. Aristoteles’in Medea’sından bugüne tiyatro, insanlık davasını anlatmaya devam ediyor. Bizler; devlet yetkililerinden başlayarak, sanat eğitimini çocuklarımızın özgürleşmesi ve yaratıcılıklarının beslenmesi için en önemli alan olarak kurgulamalıyız.
Sonuç olarak, toplumun ruhsal özelliklerini, beynini ve bilincini inşa eden kültür ve sanattır. Bir ülkenin geleceğini ancak kendi değerlerine, köklerine bağlı kalarak ve sanatı toplumsal bir gereksinim haline getirerek kurabiliriz. Bugün yapmamız gereken, sanatı yeniden o erdemli, fedakâr ve iyilikten yana olan değerlerle buluşturmaktır. Yaşadığımız kültürel dönüşüm sanata da yansıdı. Haldun Taner’i, Aziz Nesin’i, Orhan Kemal’i ve Nâzım Hikmet’i saygıyla anıyoruz. Bu isimler, Türkiye toplumunun yaşadığı serüveni çok iyi anlamış, kendi kuşaklarının temsilcisi olan çok önemli yazarlarımızdır. Şiirde de durum farklı değil; Orhan Veli’den İkinci Yeni şairlerine; Cemal Süreya’dan Turgut Uyar ve Edip Cansever’e kadar hepsi, Türkiye’nin yaşadığı süreçteki büyük şairlerimizdendir.
Öte yandan Kemalettin Tuğcu gibi isimlerin çocukluğumuzdaki yeri başkadır. Bizler, onun romanlarındaki köprünün altında yatan çocuklara ağlardık. Oysa o dönemde Türkiye’nin fukara olduğu yıllarda sokakta yatan çocuk yoktu ama romanlar bizi o duygularla eğitirdi. Merhamet, sevgi ve başkalarının acısına ağlayabilmek çok kıymetli değerlerdi. Murat Demirbaş ve arkadaşlarının “Vatan Kurtaran Şaban” oyunundaki performanslarına da hayran kaldım; eser son derece akıcı, oyunculuklar ise inandırıcı ve başarılıydı. Başarılarının devamını dilerim.
İç siyasete dair gelişmelere gelecek olursak; geçtiğimiz hafta hem İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun hem de Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın şahsımı ve Milliyetçi Hareket Partisi’ni hedef alan açıklamaları oldu. Özellikle Türkiye-Rusya ittifakı ve Sayın Bahçeli ile aynı noktada buluşmamız üzerinden yaptıkları eleştirileri değerlendirmem gerekirse şunu söyleyebilirim: Meseleye bireysel açıdan bakmıyorum. Türkiye, Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleştiği, emperyalist sistemin dayattığı çürüme ve sömürüden uzaklaştığı bir karar noktasındadır. Asya’da yükselen yeni uygarlık; paylaşımcı, hümanist, devletçi, halkçı ve laik bir devrim programını temsil ediyor. Bugün Çin şahsında sosyalizmin inşası ile bizim milli demokratik devrim programımız dünyada yükselirken, diğer yanda köhneleşen Amerika ve Avrupa Birliği sistemi bulunuyor. Türkiye’nin içindeki siyasi bölünmeler de bu çarpışmanın bir yansımasıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde milliciler ve halkçılar ile Atlantikçiler arasında bir ayrışma olduğu gibi, Milliyetçi Hareket Partisi’nde de uzun süredir bir süreç yaşanıyor. MHP’nin bağımsızlıkçı ve vatansever bir geleneği vardır. Ancak Amerika’nın örgütlediği, “Gladio” ile ilişkilendirilebilecek, vurdulu kırdılı eylemlere alet olan hizipler, MHP’deki vatansever direnci kırmak için İYİ Parti’yi ve Ümit Özdağ gibi isimleri oradan koparttı. Aynı ayrışma AK Parti içinde de vatanseverler ile Atlantikçiler arasında yaşanıyor. Türkiye, bu saflaşmanın bir hesaplaşmaya dönüştüğü bir döneme girmiştir.
Bu saflaşma, önümüzdeki dönemde partiler içindeki millicilerin ve Asyacıların birleşmesi, Atlantikçi kanadın ise tasfiyesiyle sonuçlanacaktır. Sayın Devlet Bahçeli’ye yönelik saldırıların temelinde de onun milli mevzide durması, Türkiye’nin bağımsızlığını savunması ve Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakını desteklemesi yatmaktadır. NATO’nun bizi İsrail’den koruyacağı iddiası ise büyük bir yalandır; Amerika ve İsrail aynı sistemin parçalarıdır. Bazı kesimler, İsrail’in Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak istediğine dair uydurma iddialarla halkı manipüle etmeye çalışıyor. Biz ise Rusya, Çin ve İran ile dostluğu açıkça savunuyoruz.
Sonuç olarak, Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmemin yarattığı panik de vatanseverlerin bir araya gelmesinden duyulan korkudan kaynaklanmaktadır. Abdullah Gül gibi isimlerin başka devletlerin önünde diz çökerek şövalyelik unvanı almaları, kimliklerini ve hangi tarafta durduklarını açıkça ortaya koyan olaylardır. Türkiye’de yaşanan bu hesaplaşma, hayatın gerçekleri ve ülkenin karşı karşıya olduğu tehditler doğrultusunda gelişmektedir. Patlıcan fiyatları gibi ekonomik sorunlar da nihayetinde sistemin mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerine müdahale etmeyi, atıl duran kaynakları üretime sokmayı zorunlu kılan devlet kararlarını beraberinde getirecektir. Ekonomik krizin etkilerini, özellikle gıda fiyatları üzerinden tartışarak başlayalım. Evine aldığı elmayı dörde bölerek tüketmek zorunda kalan bir vatandaşın yaşadığı geçim sıkıntısı, halkın yaşadığı feryadın bir göstergesidir. Bir yanda bankaların faiz gelirleri bir yılda dört kat artarken, diğer yanda halkın yoksullaşması, kabul edilebilir bir durum değildir. “Havadan para kazanma” devri kapanmalı; üretim odaklı, alın terine ve emeğe dayalı bir ekonomik sisteme geçilmelidir.
Büyük sanayi sahiplerinin üretimi örgütleyip istihdam yaratan kazançları meşrudur ve ilericidir. Türkiye bugün kapitalizmi değil, esas olarak “emperyalist haraç sistemini” tasfiye aşamasındadır. Kar ile haraç birbirinden farklıdır; kar üretimle bağlantılıdır ve meşrudur. Ancak borsadan, dövizden veya altından “havadan” kazanılan paralar yatırım değildir; bunlar sermayeyi üretimden koparan, üretim mekanizmalarına vurulmuş prangalardır. Televizyonlardaki yatırım uzmanlarının “altın alın, dolar alın” tavsiyeleri, yatırım kavramının içini boşaltmakta ve halkın bilincini bulandırmaktadır.
Bu haraç sistemi, sadece ekonomiyi değil, toplumsal yapıyı da bozmaktadır. Parayı üretim yerine “havadan kazanmaya” yöneltenler, sistemlerini korumak için kaçınılmaz olarak şiddet aygıtlarına ve mafyatik yapılara ihtiyaç duyarlar. Bugün alacak verecek davalarında devletin adalet mekanizması yavaş işlediği için, haraç sisteminin kendi “silahlı yaptırım güçleri” ortaya çıkmaktadır. Bu şiddet kültürü, vatanseverlik gibi yüce kavramların yerini alan yozlaşmış bir anlayışı beslemektedir.
Diğer taraftan, Türkiye’nin dış siyasetinde ve bölgesel ilişkilerinde önemli adımlar atılmaktadır. Geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen, Çinli heyetlerin ve birçok ülkenin büyükelçisinin katıldığı “Dünya Medeniyetlerini Araştırma Girişimi” toplantısı, yükselen Asya uygarlığına Türkiye’nin katkısı açısından çok değerlidir. Semih Koray gibi kıymetli aydınlarımızın öncülüğünde kurulan bu merkez, Türkiye’nin geleceği için stratejik bir rol oynayacaktır.
Yarın gerçekleşecek olan Güney Kafkasya Güvenlik Konferansı da bölge istikrarı için kritik bir öneme sahiptir. Türkiye, Rusya, İran ve Çin’in birlikteliği, Amerika ve İsrail’in saldırgan politikalarına karşı bir denge unsuru oluşturmaktadır. Türkiye’nin bu ittifaka tam katılımı, küresel barış ve insanlığın kaderi için belirleyici olacaktır.
Son olarak, Kurtuluş Savaşı döneminin ideolojisini anlamak isteyenlere “Hâkimiyet-i Milliye Yazıları” kitabını öneririm. Atatürk’ün Ankara’daki Kurtuluş Savaşı karargâhında, partisinin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde kaleme aldığı başyazıları derleyen bu eser, mücadelemizin fikri temellerini anlamak açısından paha biçilemez bir kaynaktır. Biraz evvel konuştuk ya; emekten yana olan, Sovyet dostluğunu savunan, halkın yanında duran ve padişahlığa, sultanlığa karşı olan bizim devrimimizin, Türk devriminin fikriyatını “Hakimiyet-i Milliye Yazıları”nda görebiliriz. Bunu önerelim dedik.
Müzik olarak da çok değerli bir arkadaşımız olan Su Asad var. Bugün, “yüzyıllık yalan” ile ilgili, yani Ermeni soykırımı yalanına karşı verdiğimiz mücadeleyi anlatan ve Ulusal Kanal’ın yayınladığı çok güzel bir belgesel seyrettim. Arkadaşlar belgeselin afişini gösteriyor; “Yüz Yıllık Yalanın Sonu”. Tebrik ediyorum, gerçekten çok güzel bir belgesel. Galiba 24 Nisan akşamı da gösterildi, izlerken gözyaşlarımı tutamadım. Belgeselin sonunda çok etkileyici bir müzik kullanmışlar, şimdi o müziği çalalım istiyorum.
Edebiyattan bahsettik; edebiyat öyle bir şey ki, çok sade ve basit sözlerle çok kuvvetli anlamlar ifade ediliyor. Bütün mesele, o büyük edebiyatçıların sade, basit kelimeleri yan yana getirmeleri ve onları gerçeklikle buluşturmaları. Su Asad arkadaşımız, galiba müziğin sözlerini de kendisi yazmış. “Biz vatanımızı savunduk, devam savunmaya” diyor. Çok basit laflar ama olaya o kadar güzel oturuyor ki… O müzikle bu haftanın programını da sonlandırıyoruz. Şimdi o müziği dinliyoruz.
(Müzik sözleri):
Türk, Avrupa’ya “yalan” diye haykırıyor,
Vatanı savunduk, devam savunmaya.
Dayandık Batı’nın kapısına,
Tekini koyduk karşıya.
Vatanı savunduk, devam savunmaya.
Emperyalist yalan, bu kara bir oyun,
Hukukun kılıcıyla son verdik bu kavraya.
Vatanı savunduk, devam savunmaya.
Suikastlara, pusulara gerildi bu dava,
Vatanı savunduk, devam savunmaya.

