Çıkış Yolu • 11.03.2026

Çıkış Yolu • 11.03.2026

Altyazı M.K. Üç. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı soracağız. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk, merhabalar.

— Evet, bu hafta sorularımızı Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile birlikte soracağız. Merhabalar Aykut Bey.

— Hoş bulduk.

— Evet, 11. güne girdik. İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik ilk saldırıları ve İran’ın kahramanca direnişi… 11. güne girerken İran’da kritik bir adım atıldı; yeni lider Ayetullah Müşteba Hamaney görevine başladı. Halktan da büyük destek gördü. Tahran’da ve bütün illerde kitlesel gösteriler, lidere bağlılık eylemleri oldu. 11. gündeki bir diğer gelişmede ise Amerikan Başkanı Donald Trump, savaşın bitme noktasına geldiğini açıkladı. Bunu ve Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren konuları Sayın Perinçek’e soracağız. Tekrar hoş geldiniz. 11. günde nasıl bir savaş manzarası görüyorsunuz?

— Önce Ayetullah Müşteba Hamaney’i yürekten kutluyoruz; kılıcı keskin olsun diyoruz. O büyük bir gelenekten, büyük bir ocaktan yetişme; askerlik yapmış, sicili de çok sağlam ve esaslı bir isim. Başarılar kazanacağından eminiz. Amerika onun başa geçmesinden hoşlanmadı, bu da bizi sevindirdi. Demek ki Amerika’nın, Atlantik sisteminin istemediği bir adam. İran’a Amerikan füzesiyle, uçak gemisiyle bir rejim dayatamıyorlar; bu çok önemli. Onu kutlayarak ve ona engin başarılar dileyerek başlıyoruz.

Bakın, 11. günde Amerika savaşa son vermeyi konuşmaya başladı. Bence 11. günün en anlamlı tarafı bu; yani işi yürütemedi, hedeflerine ulaşamadı. Hedefi neydi? Rejimi değiştirecekti, değiştiremedi; aksine rejimi sağlamlaştırdı, pekiştirdi. Hatta şu tür yorumlar da yapılıyor: “Rejim gençleşti, dinamikleşti.”

Savaşta kayıplar olacak ama o kayıplar İran’ı ateşledi. Yani şehadet ve cesaret… İran’ın liderleri ve komutanları kendi halklarına şu mesajı verdi: “Biz de sizin gibi cephelerde canımızı veririz, şehit oluruz.” Bu eşitlik, bu cesaret; rençberle, işçiyle, çiftçiyle, esnafla, zanaatkârla, halkla ve milletle kurulan o bağ, en büyük ateşleyicidir. Savaşlarda komutanların arkada durup savaşı yönetmesi doğrudur, komutanlık ilkesidir ama kritik dönemlerde o komutan eline kılıcı alır, en öne geçer.

Bizim Sakarya Savaşı’nda yedek subayların düşman mevzilerine saldırmaları Mehmetçik’i ateşlemiştir. Atatürk’ün çok önemli bir tespiti vardır: “Mehmetçik savaşı kabul etti.” Sakarya öncesinde Eskişehir-Kütahya muharebelerinde yenilmemiz ve Türk ordusunun hezimete uğraması var. Ondan sonra Sakarya’da tutunması, Atatürk tarafından bu şekilde saptanır.

Oraya gelmişken bir komutan tecrübesi ve ilkesini de konuşalım. Eskişehir-Kütahya muharebelerinde Türk ordusu bozguna uğrayınca, Meclis’teki muhalifler Mustafa Kemal Paşa’nın üzerine yürürler; “Vay efendim ordumuz kaçıyor” diye. Mustafa Kemal Paşa’nın hepimize ders olacak konuşması şudur: “Efendiler, Türk ordusu kaçmıyor, yönünü doğuya çevirmiştir ve yürüyüşe geçmiştir.” Yani onların kaçıyor dediği şey, muharebede uygulanan bir geri çekilme taktiğidir. Gerçi orada bir bozgun vardı ama bir komutan “evet, bozguna uğradık” diyerek savaşamaz. “Türk ordusu istikametini doğuya çevirmiştir” dediğinizde o orduyu tekrar mevziye sokup düşmanı denize dökebilirsiniz.

Hamaney’den buraya gelirsek; liderlerin sığınağa girmemesi, halkın arasına karışması, “ölümden korkmamayı” öğretmektir. Çünkü savaşı en sonunda ölümden korkmayanlar kazanır. İran halkı, o saldırılar karşısında milyonlarla yönetimin yanında durarak planı bozdu. Yalnız İran füzeleri değil, İran halkının tavrı rejimi ayakta tuttu.

Amerika ve İsrail şu an prestijlerini koruyarak bu savaşı nasıl sonlandıracaklarını arıyorlar. Hangi zaferle anlatacaklar? Aksine, artık Amerikan uçakları İran’ın hava sahasına giremiyor. Rejimi değiştirmek için kara kuvvetiyle müdahale etmenin fiyaskoyla sonuçlanacağını onlar da biliyor.

İran, yürüttüğü savaş stratejisiyle Atlantik sistemini bunalıma soktu. Enerji fiyatlarının yükselmesi, dünya ekonomilerini sarsmaya başladı. Amerika’nın savaşa son verme sancıları, biraz da bu ekonomik alarmdan ileri geliyor. Yani İran, yalnız askeri cephede değil, Atlantik sistemi ülkelerinin iç cephelerine de ekonomik bombalar atmış oldu.

Amerika’nın artık bu savaşı sürdürme iradesinde zaaf başladı. İran’ın hava savunma sistemi Çinlilerle beraber kurulmuş gibi görünüyor ve çok etkin. Rusya ve Çin dostluğunun önemi, tıpkı bizim İstiklal Savaşı’mızda Atatürk’ün Sovyetler Birliği ile hareket etmesinin tayin edici olması gibidir. Kocatepe’deki o meşhur fotoğrafta, Atatürk’ün arkasında duran komutanlar Rus komutanlardır. Atatürk, 1928’de Taksim Cumhuriyet Anıtı’nı yaparken, iki Rus komutanın (Frunze ve Aralov) heykelini oraya koydurmuştur. Bu, stratejik bir ortaklığın tarihsel bilincidir. Tevfik Rüştü Aras var, İsmet Paşa var, Fevzi Çakmak var falan filan. Ama iki tane de Rus var. Yani Rusya dostluğunu, İstiklal Savaşı’ndaki o dayanışmayı Atatürk kalkıyor, Taksim Meydanı’na anıt olarak diktiriyor. Yeni Cumhuriyet’in simgesi olan bir meydan. Sadece Nutuk’tan ibaret değil; Nutuk orada kalır, kâğıttan okursun ama hep önünden geçiyoruz, değil mi? Hani resmeden biri vardı ya; Kocatepe… Evet, önde dürbünle Atatürk bakıyor, başında kalpak var. Ama arkadaki komutanlara bakalım; üstlerindeki üniforma Sovyet üniformasıdır, şapkalar Sovyet komutanlarının şapkalarıdır.

Taksim Meydanı’na gelelim. Geçiyoruz oradan değil mi? 1928’den bugüne 100 yıl geçmiş. İşte Aralov, işte Rus dostlar… Gelecek kuşaklara bunu, bir İstiklal Savaşı denkleminin formülü olarak anıta işlemişler. İran yönetimi de o Rus ve Çin dostluğunun gerekli olduğunu görüp o stratejiyi hayata geçirdikleri için hava sistemlerini kuruyorlar, cephanelerini oluşturuyorlar. Bu bize ders olsun: Yanlış dostlar seçmemek, doğru dostlar seçmek. Çünkü dostunu yanlış seçersen, onu tek başına seçmiş olursun.

Son on bir gündür bir eleştiri yapılıyor: “Rusya, Çin İran’ın yanında değil, açık destek vermiyor, daha fazla müdahale lazım” deniliyor. Oysa İran’ın en güçlü yanı kara ordusudur. 85-90 milyona yaklaşan, çetin, bizim Anadolu askeri gibi zorlukların içinden gelen, savaş geleneği olan, yakın dönemde Irak savaşı görmüş diri bir insan kaynağı var. Rus veya Çin askerine ihtiyacı yok; ihtiyacı olan radar, füze ve hava savunma sistemleridir. İran’ın Rusya, Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ile birtakım karşılıklı dayanışma alışverişleri var. Bu, bir devletin uzak görüşlülüğü, doğru bir denklem ve strateji kurması, dostlarını doğru belirleyip onları iyi inşa etmesidir.

İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine yönelik füze müdahaleleri olduğunda, Türkiye’den eleştiriler geldi. Hem Cumhurbaşkanı hem Dışişleri Bakanı; bunun İran’a istediği sonucu vermeyeceğini, Körfez ülkeleri ile İran’ın arasını açacağını dile getirdi. Peki, bunu söylersek; Ege kıyılarında, Dedeağaç’ta Mayıs ayında Amerika’nın, İsrail ve Yunanistan’la Türkiye’ye karşı yaptığı NATO manevraları ne olacak? Güney Kıbrıs’taki yığınaklar ne olacak? Önümüzde bir savaş olduğu zaman, Türk ordusu “Burası Amerika değil, burası İsrail değil” diyerek oradaki üslere dokunmadan mı savaşacak? Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail ile iş birliği yapan ülkeler Türkiye’ye karşı üsler kurduğu zaman, Türk ordusu ellerini havaya kaldırıp teslim mi olacak? Savaşı bilmeyen veya Türkiye’yi yanlış yönlendiren bu bakış açıları, televizyonlarda gevezelik eden, yönlendirilmiş unsurlar bize aptallığı dayatıyor.

İran’a saldırı nereden geliyor? Amerika’nın Arap Yarımadası’nda kurduğu üslerden. Tabii ki o üsleri vuracak. Orası artık Bahreyn veya Suudi Arabistan değil, Amerika’nın üssüdür. Benim ülkeme karşı füze ve hava saldırıları oradan gönderiliyorsa, oradaki limanları ve üsleri tabii ki bombalayacağım. Türkiye’nin kendi karşılaştığı tehdidi düşünelim; Ege adaları ve Güney Kıbrıs’a yapılan yığınaklarda Amerika ve İsrail yok mu?

Türkiye hükümeti, Türkiye’ye gelecek tehdit konusunda gerçekçi, Türk milletine sadık ve ülkenin geleceğine hizmet eden bir strateji kurmuş değil. Gerçeklerle ilgileri yok. Söylemleri dürüst değil; devamlı bir İsrail düşmanlığı var ama İsrail ile aynı mevziye düştüler. Gazze edebiyatı yapılıyor ama bugün Filistin ile beraber olan İran; Türkiye hükümeti ise bu savaşta Filistin halkına sadakat göstermiyor, onların düşmanlarının yanında bocalıyor. Ve en önemlisi Türk milletine yalan söyleniyor: “NATO bizi koruyor.” NATO şemsiyesi altında bir savunma stratejisi, bir yalan olarak millete aşılanmak isteniyor.

“İran’dan Hatay’a, Antep’e füze parçası düştü” gibi söylemlerle kamuoyu yanıltılıyor. İran’dan Türkiye’ye bir tehdit gelme ihtimali sıfırdır. Çünkü İran’ın menfaatleri açısından Türkiye’ye füze atmasının hiçbir sebebi yoktur. Ancak İran coğrafyasında Amerika ve Mossad ajanları, Türkiye-İran düşmanlığını kışkırtmak için komplolar düzenleyebilir. Hükümetin “Bir daha yaparsanız bakın” şeklindeki üstü kapalı tehditleri, halkı aldatmak içindir. Hamaney devrilip oraya Amerikan adamı dikilirse, işte o zaman Türkiye’ye tehdit gelir. O zaman İran bir cephe daha açar ve Türkiye’nin kuşatılmışlığı artar.

İran yönetimi budala mı ki Türkiye’yi düşman görsün? Orada Perslerden gelen, binlerce yıllık gerçekçi, maddi temellere dayanan bir devlet geleneği var. Şii düşmanlığı üzerinden kışkırtma yapanlar tarihe baksın; İran’ı Şiileştirenler zaten bizim Türkmen atalarımızdı, Safevilerdi. Şimdiki yobazlar ise hangi sünnetten bahsediyor? Hangi peygamberin sünnetinde vatanının düşmanlarıyla beraber ol diye bir hüküm var?

Özetle, Türkiye’ye şu an “kuzuya süt içirme” muamelesi yapılıyor; kafamızı sallaya sallaya bizi Amerika’nın ve İsrail’in memesine alıştırıyorlar. Millete NATO vurgusu yapanlar, “NATO ölüyor” gerçeğini görmüyor. Sayın yetkililer; Doğu Akdeniz’de “Nemesis” veya “Nebuldina” tatbikatlarını yapan İran mı, Rusya mı? Türkiye’ye tehdit NATO’nun içinden, o manevralardan geliyor. Türk ordusuna ve milletine gerçeği söyleyin; tehdit haritalara, pratiğe ve gerçekliğe bakarak saptanır. Cumhurbaşkanımız, “Bunlar diyorlar ki Rusya’ya karşı yapılıyor, biz biliyoruz kime karşı yapıldığını” diyerek aslında Türkiye’yi hedef aldığını ima etmişti. Ama sadece ima etmişti. Şu an değişti mi yani? 5-6 yıl önce NATO’ya ve Batı’ya karşı takındığı tavır, oyalama dediğimiz şeydi. Peki, Trakya’ya bakalım. Meriç Nehri’nde geçiş tatbikatları yapıyorlar. Kim? Amerika, Yunanistan, hatta İsrail bayrakları da vardı orada. Tanklar, İsrail bayraklı tanklar… Peki, Meriç Nehri’ni geçtiğin zaman İran coğrafyasına mı giriyorsun? Meriç Nehri’ni Trakya’dan, Yunanistan tarafından geçtiğin zaman hangi vatana giriyorsun? İran vatanına mı giriyorsun?

Burada bir hazırlık, bir takvim var. Şimdi söyleyeceğim en önemli konu bu. Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail’in ve Yunanistan’ın bir takvimi var; bir savaş takvimi. Bu savaş takvimini nereden anlıyorum? Denizlere bakıyorum, karalara bakıyorum, bölgemizin coğrafyasına bakıyorum. Her tarafımızda Amerika, İsrail ve Yunanistan tatbikat yapıyor, namlular Türkiye’ye dönüyor. Buradan anlıyorum takvimi. Demek ki onların savaş takviminde Türkiye var.

“Sıra Türkiye’ye gelecek” gibi birtakım sözlerden veya Tevrat’taki Arz-ı Mevut’tan çıkartmıyorum bunları. M.Ö. 1000 yılından, oradan buradan değil; bizzat yapılan yığınaklardan, gemilerden, tatbikatlardan çıkarıyorum. Resmi geçit mi yapacak bunlar? Doğu Akdeniz’deki tatbikatlar, Meriç Nehri’ni geçme provaları, Yunanistan kıyılarına kurulan Amerikan üsleri, Ege adalarındaki yığınaklar… Hepsi Türkiye’ye bakıyor, hepsinin hedefinde Türkiye var. Sonuç itibarıyla Amerika, Yunanistan ve İsrail’in bir ortak savaş takvimi var ve o takvimde namlular Türkiye’ye dönüyor. Gerçek bu. Pratik, uygulama bu. Kağıt üzerindeki mürekkepten bahsetmiyoruz; sahada fiilen yapılanlardan bahsediyoruz.

15-16 Temmuz 2016’da Türkiye’de yapılan FETÖ/Gladio darbesi İncirlik üzerinden yönetildi ve desteklendi. Amerika açıkça işin içindeydi. Kimi devireceklerdi? Tayyip Erdoğan’ı. Bizim içimizde darbe yaptı bu adamlar. Kim? Amerika, Yunanistan, NATO. Bir NATO darbesi yaptılar. NATO’nun yeraltı örgütü olan Gladio yaptı bunu. Bütün bunlar Amerika’nın savaş takvimini ve Türkiye’de bir rejim değişikliğini hedeflediğini gösteriyor. Atlantikçileri getirip başa koyacaklar. Gerçi şimdi pek ona da ihtiyaç kalmıyor; Trump’ın “benim adamım” gibisinden bizi küçük düşüren söylemlerine ve NATO’ya körü körüne bağlılığa bakılırsa, durum ortada.

NATO’culuk Türkiye’yi kurtarır mı? Kurtarmaz. Çünkü Amerika ve onunla beraber olan Atlantikçiler bir strateji kurmuşlar. En büyük korkuları ne? Türkiye’nin kaçınılmaz olarak Asya’ya kayışı. Bütün Amerikan strateji raporlarında, mesela Rand Corporation’ın raporlarında 260 sayfa boyunca yazılanların tek bir özeti vardır: “Türkiye Asya’ya kayıyor.”

İşin püf noktası şudur: Bunu Helmut Schmidt gibi Avrupa’nın liderleri de söyledi. Dediler ki: “Amerika bize diyor ki, bu Türkiye Asya’ya kayıyor, bunu bir yere bağlamamız lazım.” Bizi Avrupa Birliği’ne aday yaparak kapıya bağladılar. Karikatürler çıktı; Avrupa kapısının önünde bir köpek kulübesi, üzerinde Türk bayrağı. “Biz Türkiye’yi Avrupa’nın kapısına bağlıyoruz” dediler. Şimdi Avrupa’ya almayacakları herkes tarafından görülünce, bu sefer neyi icat ettiler? “Avrupa Güvenlik Mimarisi.”

Bu, Türkiye’yi küçük düşüren bir şey. “Sizi Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne alalım, Mehmetçik sizin uğrunuza savaş cephelerinde can versin.” Türkiye için bu, utanç vericidir. “Sizin savaşta ölecek genciniz kalmadı, çoğu eşcinsel oldu, nüfusunuz yaşlandı. Ama bizim binlerce yıllık askerlik geleneğimiz var, gelin bizi alın, size paralı askerlik yapalım” demek istiyorlar. Türk milleti buna müsaade etmez, Vatan Partisi de müsaade etmez. Avrupa Güvenlik Mimarisi, Türk milletine verilmiş bir eroin, büyük bir yalandır. Aynı Avrupa Birliği yalanı gibi; o bitti, şimdi üst doza geçtiler. Savunma sanayimizi oraya ihraç edeceğiz diye sunuyorlar ama bir yandan Mehmetçiğin kanını satıyorlar, bir yandan da avuç açıp dileniyorlar.

Türkiye’nin dostu olacak güçleri düşman konumuna itiyorsunuz; Rusya, Çin, İran gibi. İran’ın yöneticileri ne yaptı? Tehdidin Amerika ve İsrail’den geldiğini gördü ve müttefik olarak Rusya ile Çin’i seçti. Atatürk de böyle yapmıştı; İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı Rus devrimcilerle beraberlik kurmuştu. Türkiye’de İran’ı düşman gösteren bir akıl var mı? Bu Osmanlı aklı değil, Selçuklu aklı değil, Göktürk aklı değil; bu Amerikan aklı. Beyinlerimize girmiş “NATO kafa, NATO mermer” aklı. Türk milleti “NATO kafa, NATO mermer” diyerek aslında bu zihniyeti mahkûm etmiştir. Bizim yöneticilerimiz de bu Amerikan aklını terk etmeli. Amerika’nın o savaş takvimine göre değil, kendi güvenlik stratejimize göre hareket etmeliyiz.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurmay geleneği, Ege’de kurulan üsleri, Meriç’teki tankları, Kıbrıs’taki yığınakları görmezden gelemez. NATO tatbikatı adı altında Türkiye’ye karşı yapılan provokasyonlara “ben de NATO üyesiyim” diye dahil olmak istendiğinde reddedildiniz. Utanın! NATO tatbikatı diye Türkiye’yi hedef alan bir tatbikat yapıldı ve siz reddedildiniz.

Bugün Milli Savunma Bakanlığı, Malatya’ya konuşlandırılan Patriot sistemiyle ilgili bir açıklama yaptı. “Milli düzeyde aldığımız tedbirlere ilave olarak NATO tarafından tedbirler artırılmıştır” diyor. Problem şu: Milli ile NATO birleştirilemez. Eğer milli ile NATO’yu yan yana koyuyorsan, o zaman 15 Temmuz’da darbe yapanları nasıl açıklayacaksın? Madem NATO’yla beraberiz, o zaman neden Doğu Akdeniz’deki “Nemesis” gibi tatbikatlarda Türkiye yok? Çünkü NATO, Türkiye’nin karşısında.

Türkiye, 24 bin subayı FETÖ’cü olduğu için, yani NATO’cu olduğu için ordudan temizledi. Ne güzel, bravo. E peki, hem NATO’yla hem milli ile beraber nasıl oluyorsun? O temizlediğin adamlar NATO’nun generalleriydi. Şimdi tekrar geri mi alacaksın? Bu kafa karışıklığı, bu bocalama Türkiye’nin önündeki en büyük sorundur. Bu kafayla Türkiye kendisini koruyamaz. “NATO beni koruyacak” dersen Amerikancı olursun, İsrailci olursun. Bu bakış açısıyla Filistin’in yanında durulamaz. NATO kafasıyla Türkiye; Filistin’in, Gazze’nin, oradaki çoluğun çocuğun durumuna nasıl bakabilir? “Orada çocuklar ölüyor” falan diyerek soykırımdan bahsetmek samimiyet değildir. Dürüstlük değildir, ahlak değildir. Hem NATO’cu olup hem de Gazze’de ölen çocukların yasını tutmak samimi bir tutum değildir. Ya NATO’cusundur ya da Filistin’in, Gazze’nin yanındasındır. Hamas’a veya Filistin Kurtuluş Örgütü’ne soralım: Bunlar NATO’cu mu? NATO’cu olarak Filistin’in yanında olabilir misin? NATO’cu olarak Türkiye’nin güvenliğini, bağımsızlığını, ekonomisini, çarşılarını ve iftar sofralarımıza koyduğumuz yiyeceğimizi koruyabilir misin? NATO’cu olarak oruç tutabilir misin? Bu nasıl bir oruçtur? NATO’cuların orucu helal mi, haram mı? NATO’cu olan nasıl bir oruç tutacak? Bunlar kâğıt üzerinde veya beyanatlarda kalan açıklamalar değil; Türkiye’nin geleceğini belirleyen konulardır.

Seçilen nokta da önemli; Malatya Kürecik Üssü’nün bulunduğu yer. Orada koruduğun şey nedir? İsrail’e gönderdiğin radar bilgileri. Malatya’ya Patriotları yerleştirdiğin zaman hemen aklına oradaki Kürecik Radar Üssü’nü korumak geliyor, değil mi? Peki, Kürecik Radar Üssü’nde Türkiye’nin güvenliği ile ilgili hangi faaliyet yürütülüyor? Oradan aldığın bilgiyi NATO’ya veriyorsun; NATO da kime veriyor? İsrail’e. Kürecik bugün İsrail’e çalışıyor. Bu savaşta Kürecik Üssü açıkça İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyor; Türkiye’ye çalışmıyor. İsrail’e çalışmak, soykırımcılığa çalışmak değil midir? Söylemlerde Netanyahu’yu “katil” ilan edip, Vatan Partisi’nin terbiyesi gereği düşmana bile sövmezken, bir yandan Netanyahu’ya NATO üzerinden radar bilgisi yolluyorsun. Türkiye halkına da “Yok, biz İsrail’e vermiyoruz, NATO’ya veriyoruz” diyorsun. Bu Türk milleti aptal mı? NATO’ya verilen bilginin İsrail’e gittiğini bilmiyor mu?

Bugün İran ile savaşta ön planda olan kim? İsrail ve doğrudan Amerika Birleşik Devletleri. Trump’ı ve NATO’yu nasıl aklayabileceksin? Netanyahu ile aralarına birtakım ayrılıklar sokarak Türk milletine yalan söyleyemezsin. S-400’lerin aktif olup olmadığı konusunda “İstediğimiz zaman kullanabiliriz” açıklaması yapıldı. S-400’lerin NATO sistemine entegre edilmediğini ve bunu Amerika’ya bildirdiğimizi söylediler. Bunlar olumlu şeyler; ancak Patriot ve S-400 olayı Türkiye’nin bir silah seçme olayı değildir. Yani manava gidip elma ile armut arasında seçim yapmak gibi değil; strateji ve güvenlik mimarisi seçiyorsun. S-400’ü seçtiğin zaman, Amerika’nın dayattığı güvenlik mimarisinden ve o mevziden kurtuluyorsun; bağımsızlaşıyorsun. Patriot aldığın zaman ise güvensizliği seçiyorsun.

İsrail NATO üyesi değil ama uygulamada, Amerika ile ilişkileri açısından Almanya’dan da Fransa’dan da daha çok NATO üyesi gibi hareket ediyor. Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki konumu İsrail ve Yunanistan’ın yanındadır; Türkiye’nin yanında değil. Amerika’nın Türkiye’yi İsrail’e karşı koruyacağını düşünmek, Keloğlan masallarında bile olmayan bir hikâyedir. Akla ve mantığa aykırıdır.

Savaşın bir de medya cephesi var. Ulusal Kanal’ın yayınlarına, özellikle bölge ülkelerinden olağanüstü bir ilgi ve izlenme var. Ancak son birkaç gün içerisinde Ulusal Kanal’a adeta füzeler düştü. Anadolu Ajansı’ndan gelen bir bildirimle, 10 gün içerisinde bütün borcun kapatılması, aksi takdirde aboneliğin sonlandırılacağı duyuruldu. Daha kritiği, Türksat’tan gelen yazıyla 24 Mart’a kadar 236 bin doların üzerindeki borç ödenmezse yayın iletiminin sonlandırılacağı bildirildi. 26 yıldır her kuruşunu ödeyen, Türksat için güvenilir bir müşteri olan Ulusal Kanal’a karşı bu zamanlama çok manidar. Tam İran Savaşı’nın dorukta olduğu ve Türkiye’nin milli mevzisinde aslanlar gibi mücadele eden, YouTube verilerine göre en çok izlenen kanalın sesini kesmeye kalkıyorlar. Bu, kapitalizmin kurallarına bile aykırıdır. Amaçları bellidir; Türkiye’nin milli kanalını susturmak. Ancak rakamlar ortada; Ulusal Kanal, en yakın rakibinin dahi birkaç kat önünde izlenerek Türk milletinin sevgisini kazanmıştır. “Ulusal Kanal susturulamaz” şiarıyla başlattığımız maaş seferberliği kampanyasına herkesi davet ediyoruz.

Haftanın kitabı olarak, İran’ın o cesur ve kahraman rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabını öneriyoruz. Hamaney, korkmamayı ve cesaretiyle insanlığa değerli dersler vermiştir; kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz. Müzik olarak ise Mehdi Resulî’nin, yüz binlerin eşlik ettiği o coşkulu eserini bu haftanın müziği olarak sunuyoruz. Mehmetçiğin televizyonuna, medyadaki “Mehmetçik”e hepimiz dayanışma gösterelim. Oraya maaşımızdan, ücretimizden, yevmiyemizden kazandıklarımızı gönderiyoruz. Zorlayarak, büyük bir fedakârlıkla hepimiz katkıda bulunuyoruz. Sizi de buna davet ediyorum. Bunu yaparken kim fedakârlık ve cesaretle örnek olursa, aynı zamanda çevresini de ateşler. Öyleyse çevremizde bu önderliği gerçekleştirelim; hem kendimiz üzerimize düşeni yapalım hem de çevremizi buna davet edelim.

Çok teşekkürler Sayın Perinçek. Şimdi Resulî’den marşı dinleyelim. Sayın Perinçek’in haftanın müziği önerisiyle programımızın sonuna geldik. Mehtur Resulî’den “Vur ki İyi Vuruyoruz”.

Paylaş