İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi geceler sevgili seyirciler.
İki gün önce “Ceviz Kabuğu” programında nostalji konseptiyle karşınızdaydık. O, 14 yıl öncesine, yani AKP iktidara gelmeden önceki bir tartışmaya ait bant yayındı. “Niye canlı yayında yoksunuz?” diye soranlar oldu ama rakamlardan ve reytinglerden gördüğümüz kadarıyla o programı da çok izlemiştiniz. Hepinize teşekkür ederiz. Bu gece ise canlı yayındayız. Ben bir konuk sunucu olacağım; benim de konuklarım var tabii ki. Hep beraber konuğuz bu gece.
Bu gece 100 yıl öncesini konuşacağız. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız; ne Ceviz Kabuğu ne de Gündem Özel. Birinci Dünya Savaşı’nı ve Çanakkale Zaferi’ni ele alacağız. 18 Mart 2015, Çanakkale Zaferi’nin 100. yıl dönümü. Bütün Türkiye’de, bütün vatanda ve tüm milletimizle, bütün yasaklamalara karşın büyük bir coşkuyla kutlanacak. Biliyorsunuz, ezberlediniz; “Çanakkale geçilmez” sözü, düşmana geçit vermeyen bir savaşı simgeler. Çanakkale’yi geçemediler ama o zafer, bizim için kazanıp da kaybettiğimiz bir savaşa dönüştü. Büyük Cihan Savaşı’nda Almanlar yenildi, biz ise o tarihe kadar sürekli toprak kaybetmemize karşın büyük bir savaş kazandık. Biz savaşı kazandık ancak müttefikimiz Almanlar yenildiği için Almanya işgal edilmedi; Türkiye savaşı kazandığı ve Çanakkale’yi geçirmediği halde işgal edildi. Dünyanın kaderi böyle işte; savaşı kazansanız bile başka bir yerde kaybedebiliyorsunuz. Daha sonra o zırhlılar, savaşarak geçemedikleri Çanakkale’den süzülerek geçtiler ve Dolmabahçe’nin önünde demirlediler.
Bu gece; 100 yıl önceki bu büyük zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nın dünyaya etkilerini, 20. yüzyılın dengelerini nasıl değiştirdiğini, Ermeni tehciri ile bu savaş arasında bir ilişki olup olmadığını, Çanakkale Savaşı’nın Kurtuluş Savaşı’nın bir öncüsü olup olmadığını, Kurtuluş Savaşı’na milli direniş ruhu kazandırıp kazandırmadığını ve Mustafa Kemal’in nasıl ortaya çıktığını, İttihat ve Terakkicilerin izlediği dış politikanın bize neler getirdiğini ele alacağız. Ayrıca Mustafa Kemal üzerinde epeyce vurgumuz olacak. Batı ve dünya tarihi açısından Çanakkale Savaşı’nın önemi nedir, dünya askeri tarihinde nasıl bir yer tutar? Bunları konuşacağız.
Hepiniz ekran başına hoş geldiniz. Bana yakın oturma sırasına göre konuklarımı tanıtmak istiyorum: Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, hoş geldiniz. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı, hocam siz de hoş geldiniz. Ve emekli Tümamiral Sayın İlker Güven, siz de hoş geldiniz.
Sayın Perinçek, Çanakkale direnişinin 20. yüzyılın dengelerini nasıl etkilediğini veya Çanakkale Savaşı’nın bir özetini sizden rica edelim.
**Doğu Perinçek:** Çanakkale’de bizim İstiklal Savaşımız başlıyor. Aslında İstiklal Savaşımızın başlangıcı 1914 sonlarında, Çanakkale’nin zorlanmasıyla başladı. İki savaş arasında bir fasıla yok. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden hemen 47 gün sonra, 17 Aralık günü Hatay’da Mehmet Çavuş Fransız emperyalistlerine karşı ilk kurşunu sıktı. Birinci Dünya Savaşı ile bizim Kurtuluş Savaşımız arasındaki mola sadece 47 gündür ve konu aynıdır; aynı düşmana karşı savaştık. Birinci Dünya Savaşı’nı Çarlık Rusya’sına, İngiliz ve Fransız emperyalistlerine karşı verdik. Kurtuluş Savaşı’nda ise karşımızda yine İngiliz ve Fransızlar vardı ama bir farkla; Çarlık Rusya’sında devrim oldu, yerine Sovyet Rusya kuruldu ve bir düşmanımız eksildi. Lozan’da da yine aynı devletlerle masaya oturduk. Yani sekiz yıllık bir savaş süreci yaşadık. İsmet İnönü de Abdi İpekçi ile görüşmesinde bunun tek bir savaş olduğunu, sekiz yıl savaştığımızı belirtmiştir. Birinci Cihan Savaşı’nın asıl konusu Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmaktı. Çanakkale bu direnişin en önemli noktasıydı. 9 Eylül 1922’de İzmir’de olay bitti ve ardından Lozan geldi.
Biz Birinci Cihan Savaşı sonunda teslim olmadık. Koca Almanya bile Versay’da teslim oldu; biz ise Sevr’i kabul etmedik, vatanımızı kurtardık ve bir cumhuriyetle çıktık. Mustafa Kemal Paşa da 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurduğunda, fiilen bir cumhuriyet kurulmuştu. İstanbul’da padişah vardı ama otoritesi yoktu. Biz padişahın kurtaramadığı ülkeyi cumhuriyetle kurtardık. Önce kuruluş, sonra kurtuluş gerçekleşti.
**İlber Ortaylı:** 20. yüzyıla girdiğimizde büyük bir savaşın içine giriyoruz. Bu hakikaten uluslararası bir savaş ve çok büyük dengeler, dengesizlikler barındırıyor. Harbeden taraflar arasında sayıca bir eşitlik olmasa da mali ve askeri bakımdan dengeler var. Örneğin, beş buçuk milyonluk bir ordu çıkarıyoruz. Britanya’nın çok büyük bir donanması var ki Alman donanması buna tam olarak ulaşamıyor. Ancak Britanya’nın kara ordusu ile müttefiki Fransa’nın kara orduları mukayese edilemez. Biz bunu Gelibolu’da, Kut’ül Amare’de ve Filistin-Gazze cephesinde gördük. Avusturya-Macaristan’ın ise teçhizat gücü fevkalade üstündür; bütün savaş sanayileri Çekya’daydı, Macaristan’ın insan gücü ve iyi subayları vardı. Ancak İtalya’nın askeri teçhizatı Avusturya ile mukayese edilemezdi. Savaş sonunda İtalyanlar zaferi kazandı ama bu, onların çok üstün bir askeri performans sergilediği anlamına gelmez. Benim bir lafım vardır: “Allah İtalyanlara galibiyeti göstermek için Avusturyalıları yarattı.” Yani böyle bir durum söz konusuydu. Şimdi 5 milyonluk Rus ordusunun dökümüne karşı, karşı tarafta bir Türk ordusu var. Bunların asker sayısı veya teçhizat bakımından Rus ordusuyla mukayese edilmesi zaten mümkün değil. Amiralimiz de bilir ki teçhizat olarak en zayıf durumda olan biziz. Fakat içerideki zabitan ve neferlerin durumu çok farklı; hem moral hem de askeri bilgi bakımından çok daha donanımlılar. Demek ki mukayese o şekilde yürümüyor.
Savaş başladığında görüldü ki Türk ordusundaki subay ve kurmay sınıfı fevkalade bilgili, askerleri de fevkalade sağlam ve direnişi yüksek. Buna karşılık Rus ordusunda yer yer çöküntü, yer yer ise sağlam bir moral görülüyor. Bu ilginç; çünkü bir tanesi artık ihtilal sürecine girmiş, orada iş kesiliyor. Ama diğerlerinde böyle bir durum yoksa savaş canlı bir şekilde devam ediyor.
Harbe girerken bu devletlerin arasında bir başka eşitsizlik daha var. İnsan “Almanya ne oluyor?” diye soruyor; Koca Britanya, Fransa varken herkesin çekindiği bir nokta var: Alman halkının refah seviyesi ve işçi sınıfının rejimlerine bağlılığı çok yüksek. Harbe girmeden evvel Alman işçi sınıfı, Marksist tabiriyle burjuvazinin yanında yer aldı. Sosyalist işçi hareketinin en kuvvetli öncüleri bile “Vatan savaşına giriyoruz” diyerek Kayser’in yanında saf tuttular.
Rusya’da ise işçi sınıfının kontrolü henüz o partinin (Bolşeviklerin) elinde değil. Bolşevikler bize şimdi göründüğü veya eskiden propaganda edildiği gibi değil; Rusya işçi sınıfı içinde küçük bir grubu oluşturuyorlar. Lenin çok güzel nutuk atıyor, kendisine bağlı adamları var ama Rus sosyal demokrat işçi sınıfı içinde azınlıktalar. Aslında Menşevikler daha etkili; kongredeki Bolşevik çoğunluğu, partinin genel yaygınlığını yansıtmıyor. Hele milli Rusya topraklarında durum hiç öyle değil. Kafkasya gibi kozmopolit bölgelerde Bolşevikler güçlü olsa da, Rusya genelinde Menşevikler tıpkı o “hain” dedikleri Kautsky gibi vatan savaşının içindeler. Liberal sosyalistler ve Kadetler de aynı şekilde. Rejimin amansız muhalifi, müthiş bir retorik sahibi olan Kerenski bile “Mukaddes Rusya’mız için savaşacağız” dedi ve hayatı boyunca bu fikri savundu.
Bu milletlerin hiçbirinin genelkurmay sınıfı, bu savaşın neleri götüreceğini hesaba katmadı. “Temmuz, Ağustos, Eylül’de başlar, Noel’de muzaffer olarak evimize döneriz” diyorlardı; bu bir hayaldi. Savaşın içine korka korka giren, girmek zorunda olduğunu hisseden tek taraf biziz. Çünkü Balkan faciasının tecrübesi ve kurmay sınıfının literatürü, bu savaşın neye dönüşeceğini onlara gösteriyordu. Türkiye, imparatorluk tarihinde görmediği kadar asker topladı ve büyük bir askeri reforma girdi. Geçmişin aksine, bu defa medreselileri ve gayrimüslimleri de askere çağırdılar. Bunlar savaşın çok uzun süreceğini ve yıpratıcı olacağını biliyorlardı. Ne Rusya ne de Avusturya böyleydi; onlar çabuk bir zafer bekliyorlardı.
Çanakkale’ye gelindiğinde, Balkan Savaşı’ndakinin aksine, bizim ordunun komutanları birbirlerine çok tutkun ve bağlıydı. O baştaki komutan, katiyen Enver’in tayin ettiği Liman von Sanders değil; Esat Paşa gibi kendi komutanlarıydı. Aralarında büyük bir iş birliği vardı; hepsi aynı kurmay eğitiminden geçmişlerdi. Bu çok önemli. Üstelik bu büyük askerlerin hepsi aynı cephede değildi; bir kısmı Çanakkale’de, bir kısmı Kutülamare’deydi. Sakallı Nurettin Paşa, Mustafa Kemal ile şahsi olarak hiçbir zaman bağdaşmasa da savaşta her zaman yan yana olmuşlardır. Anadolu ordusunun komutanı da İstanbul’a giren muzaffer ordunun başı da Nurettin Paşa’dır.
Bahriyemiz teçhizat olarak zayıf olsa da komutanları çok tecrübeliydi. 18 Mart zaferi ve onu izleyen kara savaşı, İngiltere’de büyük bir sarsıntı yarattı. 4 yıl boyunca hiçbir büyük güçle savaşmayan Britanya imparatorluğu için bu savaş çok pahalıya mal oldu. Balkanlar’da oluşan “cengaverlikleri bitmiştir” imajı, Çanakkale’de yıkıldı. Hatta İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Vangenheim, Türklerle müttefik olmamak için her türlü entrikayı çevirirken, Berlin’deki Kaiser onu “Çamaşırcı karılar gibi dedikodu yapma, Türkleri kendimize bağla” diye azarlamıştı.
Sonuçta bu ordu 1911’den beri savaşıyordu. Rumeli’yi kaybetmiş, Yemen’de tükenmiş, Trablusgarp’ı ve adaları elden çıkarmıştı. Böyle bir ortamda hükümet kendini savaşa girmek zorunda hissediyordu. Çanakkale’de iaşe düzgün gidiyordu; şehit maaşları ve yemek yardımları Müslüman olsun gayrimüslim olsun her askerin ailesine ulaştırılıyordu. Cephe gerisinde Avusturya veya Rusya’daki gibi büyük kavgalar, kıtlık ayaklanmaları yoktu. Türk şehirleri kendini organize etmeyi başarmıştı.
Balkan Savaşı’ndan 2-3 yıl sonra böyle bir ordu ruhunun nasıl yaratıldığına gelince; Balkanlar’daki en büyük hata, subayların siyasi görüşleri nedeniyle birbirlerine çelme takmasıydı. İttihatçı ile İtilafçı subaylar arasındaki sürtüşmeler, askeri disiplinle bağdaşmıyordu. Talat Paşa’nın bir nefer kılığında karargahları gezmek zorunda kalması, durumun vahametini gösteriyordu. En kötüsü ise, ordunun en kuvvetli taburlarının “Balkanlar’da bir şey olmaz” denilerek terhis edilmesiydi.
Türkiye bu faciayı atlattı, teçhizatını yeniledi ve gençleşti. Yabancı ateşemiliterlerin raporları, inanılmaz derecede güçlenmiş ve gençleşmiş bir Türk ordusundan bahseder. İsmet Bey (İnönü) gibi kurmaylar, harbin hemen öncesinde “Alman askeri feninin üstünlüğü bir efsanedir” diyerek, ittifakın risklerini görebilecek kadar liyakatliydiler. Nusret Mayın Gemisi’nin başarısını sadece Alman subaylara bağlamak yanlıştır. Liman von Sanders ise düzgün bir kurmaydı ancak Çanakkale’nin tek mimarı o değildir; o sadece iyi dinlemeyi bilen bir müfettiş paşaydı. Ben gençliğimde trenlerle gezerken dinlerdim böyle şeyleri; bazen münakaşa çıkardı askerler, eski muharipler, gaziler arasında. Evet, önemli şeyler söylediniz. O Almanların Çanakkale Zaferi’yle ilgili iddialarına daha sonra geleceğiz. Amiralimize dönmeden bir şey daha söyleyeyim: Sözünüzün başlarında, Mustafa Kemal’in anlaşamadığı kişileri yanından ayırmadığını söylediniz. Sakallı Nurettin Paşa’nın, Ali Kemal’in linç edilmesindeki rolü için kendisi “Ben kontrol edemedim” diyor. Kuzlaması için de aynı şeyi söylüyor. Şimdi Sakallı Nurettin Paşa’yı İsmet Bey de Atatürk de sevmiyorlardı; bu çok açık fakat daima hakkı olan yeri de teslim ediyorlardı. Çünkü işin şakası yoktu. Mesela Enver Paşa da ondan hazretmezdi ama Kut’ül-Amare’de görev verdi. Niye isyan etti biliyor musunuz Enver’e? “Sen buraya Falkenhayn denen hödüğü niye başımıza tayin ediyorsun?” dediği için alındı. Son beş günde, son haftada Halil Paşa getirildi oraya. Fakat Halil Paşa’da Allah var; akil bir adamdı. Harekât planına devam ettirdi ve orduyu kuşattılar. Bu tabii Britanya’nın bütün askeri hayatında büyük bir skandaldır. Öyle Çanakkale falan gibi de değil; çünkü Çanakkale’de hiç beklenmeyen şeyler oldu ama orada en azından beklenebilirdi. Kut’ül-Amare’de daha evvel bir şey var biliyorsunuz; intihar vakası var. Süleyman Askeri Bey, muvaffak olamadım diye adeta harakiri yaptı, intihar etti. Bu çölün ortasında, her şeyden uzak yerde, Sasanilerin başkentinin yanında, yani Tizpon’un (Stesifon) yanında gerçekleşti. Bu yenilgi, bu kuşatma inanılmaz bir şeydi. Britanya ordusu için büyük bir utanç oldu, kamuoyu da çok reaksiyon gösterdi.
Peki, çok teşekkür ederiz. O kadar önemli şeyler söylediniz ki teknik olarak üzerinde durmak gerekiyor. Söz hakkı açısından Sayın İlker Güven’e, amiralimize dönelim. Bu konuşulanlar çerçevesinde askeri boyutlarla ilgili eklemek istedikleriniz var mı?
Efendim, ben izninizle hürriyet aşığı, vatansever; Çanakkale’de şehit olmuş başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm aziz şehitlerimizin önünde minnet duygularımla eğiliyor, hepsinin ruhunun şad olmasını diliyorum. Hocamın bir sözüne ilave etmek istiyorum: İttihat ve Terakki, orduyu siyasallaştırmaya çalıştı. Atatürk’ün “Vatan ve Hürriyet” cemiyetiyle İttihat ve Terakki birleştiğinde, Atatürk’ün orada bir konuşması vardır. Der ki: “Silahlı kuvvetler mensupları burası siyasi bir örgüttür; mutlaka burada çalışmak istiyorlarsa üniformalarını bıraksınlar, öyle çalışsınlar.” Atatürk silahlı kuvvetlerin siyasallaşmasına karşıdır. Ordunun siyasallaşması halinde, hocamın değindiği gibi, muhtelif siyasal entrikalarla; onun ayağına basıp çabuk yükselme arzuları nedeniyle ordunun yıpratıldığını Atatürk o zaman görmüş ve ondan sonra çekilmiştir.
İlber Hocamızın söylediği, Balkan Savaşı’nda subayların birbirlerine çelme takması meselesi çok doğru. Bunu mu engelledi, ortadan kaldırdı da komuta düzeyindeki bu dayanışma mı Çanakkale Savaşı’nda başarı getirdi? O ruhu izleyicilerin anlaması gerekiyor. Tabii komuta kademesi her ne kadar büyük oranda Alman idiyse de; Çanakkale ve Anafartalar’da Liman von Sanders komutasında dahi, Mustafa Kemal bilhassa onun emirlerinin hilafına bazı eylemlerde bulunuyordu. İnönü’de de bunu gördük. Alman komutanları dinlemiyorlardı. Şimdi en önemli icraatlarından birini arz edeyim: Liman von Sanders, amfibi harekât sırasında kıyıda zayıf birlikleri, bilahare karada kuvvetli birliklerle savunmayı öngörürken; Atatürk, bugün bile amfibi doktrinlere esas olan, tam tersi kıyıdan itibaren çok güçlü bir müdafaa ile savunmanın esas olması gerektiğini düşünür. Liman von Sanders’in, 19. Tümen’in yedek kalması emrinin hilafına, Conk Bayırı’nda tam tersine kıyı savunmasını takviye etmek üzere birlikleri yönlendirmiştir. Neticede başarı elde ettiği için haklı görüşü Liman von Sanders tarafından kabul görmüştür. Bu, orduda savaşanlar açısından çok büyük bir moral kaynağı olmuştur.
Biz şimdi Çanakkale savaşlarını iki boyutta değerlendirmeliyiz: Birincisi genel olarak politik, ekonomik ve stratejik sonuçları; ikincisi askeri sonuçlarıdır. İki donanma arasındaki savaşlar o güne kadar hep açık denizlerde, gözlemcinin bütün savaş alanını gözleyemediği ortamlarda gelişirken; burada savaş, bir filoyla iki kara sahanlığı arasındaki dar geçitte, karadaki topçu birlikleri arasında geçmiştir. Yani iki donanma çarpışmıyor. Dolayısıyla o filonun komutanı bütün savaşı gece ışıldaklarla dahi gözleyebiliyor. Bu önemli bir durum. İkinci sonuç; eğer bu boğaz kaybedilseydi stratejik olarak Osmanlı’nın hemen çökmesine sebep olacaktı. Hatta 3 Ağustos 1914’ten itibaren Osmanlı hükümeti, sarayı Konya’ya taşımak üzere hazırlıklar yapıyordu. Bu savaş sonrasında Birinci Dünya Harbi iki yıl uzamış ve saray İstanbul’da, hükümet yerinde kalmıştır. Bir başka sonuç da, burada Türk milletinin emperyalizme karşı direnişinin ilk ateşinin yakılmasıdır. Yani Sayın Perinçek’in belirttiği gibi İstiklal Harbi’nde bu ateş, bu kıvılcım büyük bir meşale haline gelmiştir.
Bu ateşi anlamaya çalışıyoruz ama izleyicilerimiz Twitter’da şu soru üzerinde duruyorlar: Balkan Savaşları’ndan sonra 3 yıl içinde nasıl böyle müthiş bir ordu çıkıyor? Sadece komuta kademesinin birbirine çelme takmasının engellenmesi ya da Mustafa Kemal’in büyük stratejisiyle mi oluyor?
Pek basit diyemeyiz. Cengiz Özakıncı diyor ki: “Bu Alman komutanların bir kısmı Ermeni asıllıdır.” Hayır, Almanlar da yoktur o. Liman von Sanders, Goltz Paşa, Schellendorf… Bunlarda hiç Ermeni yok. Ben size bir şey söyleyeyim mi? Bunlar Prusya “Junker”leridir; yani toprak sahipleridir. Fakat çoğu 1920’lerde fakirleşmiştir. Bu fakirleşen aileler zengin burjuva bankerlerin kızlarıyla evleniyorlar çünkü çakı gibi herifler, kültürlüler. Önemli bir kısmı Yahudi zenginlerin kızıdır. “Yahudi ise Yahudi, Almandan fazla Almandır” yani. 78-80 yaşında şehit olmuş Alman generalleri var.
Cengiz Özakıncı, “Liman von Sanders, Çevik kökenli Almandır, Çanakkale’de yanlış emirler vermesi manidardır” diyor. Bir söz daha var: “Osmanlı ordusunu eğiten Von der Goltz, Balkan Savaşı sırasında askeri sırlarımızı Bulgarlara verdi.” Atatürk bunu tespit etti, bu yanlış mı?
Hayır, Bulgarlar müttefikimizdi zaten. Nurettin Paşa’yı bazı askeri tarihçilerimiz, Türsan Paşa mesela, çok müspet yazar. Hakikaten 4 bin sayfayı aşkın talimatname yazmış, zabitler için gayreti çoktur. Bir kısmı da sevmez; mesela Kut’ül-Amare’deki askerler sevmezdi Goltz Paşa’yı. Ama Goltz Paşa 78 yaşında geliyor, Türkleşmiş bir komutan oluyor; o yaşta savaşıyor ve şehit oluyor. Kress von Kressenstein, Süveyş cephesinde tifüs oluyor, savaşı bırakmıyor, hastaneye yatmıyor. Süveyş cephesindeki en kötü şey, vaat ettikleri insan yardımını vaktinde ve yeterince yapmamalarıydı, o yüzden harekât gecikti.
Savaş “Noel’de biter” diyenler 1. Dünya Savaşı değil, 2. Dünya Savaşı’na sonradan katılan Amerikalılardı. Ağustos başında savaş ilan ediliyor, “Noel’de evde olacağız” diyor adam; karısına, çocuklarına kavuşmak için… Şimdi Rusya’da akıllı adamlar vardı, bizimkiler gibi. Esat Paşa, Mustafa Kemal, İsmet Bey, Kazım Karabekir, Fevzi Paşa takımı savaş istemiyordu. “Diplomasiyi kullanın, önce halimizi toparlayalım, geç girelim” diyorlardı. Witte’nin meşhur sloganıdır: “Bu savaşın sonunda ne Noel’i, ne taç kalacak, ne ahlak, ne kilise.” Ve hakikaten de öyle bir Rusya çıktı ortaya.
Sayın Güven, buyurun.
Çanakkale, vatan sevgisinin doruk noktasına eriştiği bir direnişin simgesi haline gelmiştir. Ordunun üst kademeleri siyasilerin etkisinde kalmış olsa da, Mustafa Kemal gibi alt kademedeki genç subaylar, vatan sevgisini emrindeki her rütbedeki askere çok iyi aşılayabilmiştir. Seyit Onbaşı’yı biliyorsunuz; öyle bir ruh vermişler ki, onbaşı rütbesine terfi ettirildiğinde hayatının en mutlu anını yaşıyor.
Yaklaşık kaç bin kişi şehit oldu? 250 bin diyenler var, 60-80-90 bin diyenler var.
Arz edeyim; ben 57 bin 263 şehit biliyorum, yaralılar hariç. Toplamda 250 bin kayıp olduğu söylenir. 200 binden fazla şehidin olduğu bir savaş başarı sayılabilir mi? Çanakkale’de statik bir savaş var, siperler kazılmış, tahkim edilmiş. Anadolu’da ise “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” diyor. Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı ile Çanakkale’nin özelliklerini birbirine karıştırmamak lazım.
Ben denizci olarak buruk bir şekilde “Çanakkale Deniz Zaferi” diyebiliyorum. Benim için çok üzücü. Donanmamızı Haliç’e kitlemişiz, çıkamıyor. Gemilerimizin topları sökülüp tabyalara konuşlandırılıyor. Eğer güçlü bir donanmamız olsaydı, 250 bin değil, on kişi bile zayiat vermeden onları caydıracak, Çanakkale’ye kadar gelmelerine imkan vermeyecekti. Yavuz ve Midilli 3 Ağustos’ta İstanbul’a geliyor; 27 veya 29 Ekim’de Sivastopol ve Odessa’yı bombalıyor. 18 Mart süreci… Arifesinde İngiliz ve Fransız armadası boğazı geçebilseydi, Rusların İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafında amfibi harekat planı vardı. Sırf Yavuz ve Midilli zırhlıları orada olduğu için bu plan icra edilemedi. Yani donanmanın, daha harbe girmeden mermi atmadan gösterdiği caydırıcı güç burada çok açık görünüyor. Eğer güçlü bir donanmamız olsaydı ve onu açık denizlerde dolaştırabilseydik, bu faciayı yaşamazdık.
“Peki, güçlü bir donanmamız olsaydı bu olurdu” sözünüz, başkalarının gözünde Almanların iddialarına hak kazandırmaz mı? Çünkü Almanlar, “Biz size denizaltıları verdik; denizaltılarımız olmasaydı siz bunu yapamazdınız, zaferin şerefi bize aittir” diyorlar. Yıllardır bu konu üzerinde İsmet Görgül’ün çok özel çalışmaları var. Hangi denizaltıyla? Mayın döşeme işi değil mi? Ben bile anlıyorum bunu. Rus donanmasını gözleyip tahribata geçmek için Karadeniz’e sokulan denizaltılardan bahsediyorlar.
Birinci Cihan Harbi’nin şartları bizde çok farklıydı. Biliyorsunuz, İsveç’ten alınan iki tane denizaltı vardı; bunlar gaz yağıyla çalışırdı, yani mazot diyelim. Doğru dürüst dalamıyorlardı bile. Bize U-Botlar verdiler ama birinci harbin U-Botları ikinci harbin teknolojisi gibi değil. Bunlar boş laflar. Mühim mesele şu: Sazanov, 1910 ile 1915 arasında Rusya’nın Dışişleri Bakanlığı’nı yaptı. Ondan evvelki büyük dışişleri bakanı Gorçakov, Kırım Savaşı ile 1878 yılları arasında çok önemli bir adamdır. Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu ile kapışmanın kendisine bir şey getirmeyeceğini anlayan biriydi. Berlin Kongresi’nde sarf ettiği “Bu kadar asker, bu kadar para, zayiat boşuna” lafı onundur. Bu, Bismarck’a değil, II. Aleksandr’a bir serzeniştir.
Sazanov’un amacı İstanbul’a girmekti, zaten anlaşma o yöndeydi. Churchill Çanakkale kapısına yığıldığı zaman protesto etti ve “Çekiliyoruz harpten, İstanbul’u bize verecektiniz” dedi. Yani bu denize çıkma hayali, aslında boş bir hayaldi. Witte de bunlara karşı çıkar, “Siz doğru dürüst demir yollarınızı geliştirin, Sibirya’yı ele geçirin, ikide bir sağa sola saldırmayın” derdi. Birinci Dünya Harbi’nde en önemli şey, Churchill’in biraz da oyalayıcı bir anlaşmayla Sazanov’a boğazları vaat etmesidir. Sizin dediğiniz amfibi harekat planı da onun üzerine kuruluydu. Ama işte geçemeyince olmuyor. Çanakkale’de iki geminin varlığı, yani donanmanın caydırıcı gücü bunu önlemiştir.
Askeri açıdan değerlendirirsek; Çanakkale Savaşı, Balkan Harbi yenilgisinin morali olmuştur. Büyük bir ivme kazandırmış, askerin ve zabitanın o yenilginin getirdiği moral bozukluğunu üzerinden atmasını sağlamıştır. Bu çok önemlidir. Çarlık rejimi yıkılmıştır; İngiliz ve Fransız sömürgelerinde direniş ve milliyetçilik hareketleri başlamıştır. Avustralya ve Yeni Zelanda’da, “Biz bu sömürgeci ülkelerin taşeronu muyuz?” düşüncesiyle bir milli şuur oluşmaya başlamıştır.
Boğazlar, Osmanlı’nın harbe girmesiyle beraber hem denizaltılara hem de mayınlara kapatıldı. Karadeniz’e sahili olan ülkeler, özellikle Rusya, İngiltere ve müttefiklerinden alacağı yardımları alamaz oldu. Boğazları kapatarak Karadeniz’e sahili olan ülkelerin ekonomisine de çok menfi etkilerde bulunduk.
Savaş psikolojisi açısından baktığımızda; yüz binlerce insan ölüyor ama biz karşı tarafı esir alıp şefkatle davranıyoruz, sanki büyük bir dostluk varmış gibi. Mustafa Kemal, Arıburnu’nda birkaç saniye sonra öleceğini bildiği halde ölüme koşan askerleri anlatır. Bu ruhu ancak komutan verebilir. Zabitin, subayın ordu üzerindeki gücü ve rolü çok önemlidir. O genç subaylar, emri altındaki vatan evlatlarına bu ruhu çok iyi vermişler. İngiliz yüzbaşıyı, bacağı kopmuş şekilde siperler arasında bağırdığını görünce, Türk tarafındaki bir askerin silahsız çıkıp onu omuzlayarak kendi siperlerine bırakması, o “donup kalma” anı gerçek bir vakadır.
Peki, Kurtuluş Savaşı’nda neden bu tarz dostluk sahneleri göremiyoruz? Çünkü biri statik, diğeri bütün vatan sathına yayılmış bir savaştır. İstiklal Savaşı’nda düşman köyleri yakıp yıkıyor, bizimkiler de onları kovalıyor. Karşılıklı statik, birbirini tanıma durumu yok. Çanakkale’de ise aylarca yüz yüze, aynı siperlerde yaşanıyor. Zehirli gaz konusuna gelince; evet, kesinlikle kullanıldı ancak Avrupa cepheleri kadar uzun boylu değil. Çok yakın mesafede savaşıldığı için gaz kullanmak tehlikeliydi, rüzgar ters dönse seni de vururdu.
Bütün bu yaşananların arkasında ideolojik bir iklim değişikliği var. 1908 Devrimi’nin ve İttihat ve Terakki’nin 1912’de yönetimi ele almasıyla Türkiye’de yükselen vatan, millet ve hürriyet değerleri; eski padişahlık ideolojisinin yerini almıştır. Genç subaylar, Fransız Devrimi’nin getirdiği değerleri Türkiye’ye taşıyan insanlardı. “Mehmetçik” kavramı ve genel askerlik fikri, vatanseverlikle bağlantılı olarak bu dönemde hayata geçmiştir. Bugün İttihatçı karşıtlığı üzerinden Atatürk’ü köklerinden koparmaya çalışanlar, aslında bu vatanseverlik mirasını hedef almaktadır. İttihatçıların kökleri, aynı zamanda Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in kökleridir. Yani Mustafa Kemal Paşa’nın arkasından vurulması, sürecin devamlılığını baltalıyor. Sonuç itibarıyla ortada Mustafa Kemal ve Atatürk diye bir şey kalmıyor. Atatürk oluşu 1930’larda gerçekleşirken, Mustafa Kemal oluşu ise Kemallerden beri gelen vatan, hürriyet ve millet ideolojisinde yatar. O nedenle Türkiye’de bugün İttihatçılığı tahrip eden iklim, tamamen emperyalist merkezlerden Türkiye’ye sokulan ve yayılan bir ideolojik taarruzdur; buna göğüs germemiz lazım.
İttihatçılık denildiğinde Atatürk’ü öne getiriyorsunuz ama İttihatçılık denince Enver ve Talat Paşalar akla gelir. Onlar kahramandır. Bakın; Talat Paşa ve Enver Paşa’nın çeşitli hataları olabilir ancak bunlar hürriyet için yola çıkan, hürriyeti deviren değil, Türkiye’ye hürriyeti ve Fransız Devrimi’nin ideolojisini getiren, vatan, millet ve kahramanlık ruhunu aşılayan adamlardır.
Mesela biraz evvel komutanımız söyledi; İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’ye doğru gelirken Alman komutanlarla Türk komutanlar arasında çok önemli bir tartışma yaşanmıştı. Orada yalnızca Mustafa Kemal Paşa yoktu; bütün Türk komutanlar, Almanları karaya çıkarken göğüsleyip ilerlemelerini önlememiz gerektiğini söylüyorlardı. Bu çok atak ve cesur bir fikirdi. Almanlar ise Türk askerine güvenmedikleri için “Bu Türk askeri orada telef olur, savaşı baştan kaybederiz, yerli mevzilerde bekleyelim” diyorlardı. O zamana kadar Türk ordusu taarruz etmeyi unutmuştu; 1683 Viyana bozgunundan sonra esas olarak taarruz kabiliyeti kaybedilmişti. Türk ordusu taarruz etmeye Çanakkale Savaşı’nda yeniden başladı. Mesela 19 Mayıs 1915 taarruzu biraz maceracı olsa da müthiş bir olaydır; Enver Paşa’nın planlarıyla o taarruz ruhunu, ataklığı ve cesareti getiren İttihat ve Terakki’dir. Enver Paşalar, Talat Paşalar harcanacak adamlar değildir. Onlar olmasaydı Mustafa Kemal de olmazdı; hepsi aynı sülaleden, aynı ruhun ve aynı ideolojinin, devrimin yetiştirdiği adamlardır. Bu yüzden Enver Paşa ve Talat Paşa düşmanlığı Türkiye için çok tehlikelidir.
Şimdi bu İttihat ve Terakki ruhu, bugünkü siyasetimizde de çok tartışılıyor. Vatan, millet, inkılap ve hürriyet ideolojisi, değişen ideolojik iklim ve taarruz ruhu; neden Sarıkamış’ta tutmadı da Çanakkale’de tuttu? İttihat ve Terakkiciler orada başarıyorsa, burada niye başaramadı? Bence bugünün de temel sorusu bu.
***
Tarihi nasıl ezberlediğime dair “Beyninde flash disk var” diyenler oluyor. Ben çapraz okuma yaparım; yani sadece bizim literatürü değil, diğer tarafların ne dediğini de incelerim. “Alman ne diyor, Türk ne diyor?” diye bakınca hakikat ortaya çıkıyor. Mesela Conk Bayırı’nda çok müthiş bir direniş olduğunu söylüyorlar. Hamilton, Mustafa Kemal Bey’in emrindeki kuvvetlerin çok az olduğunu, tepede oturup düşmanı ezdiğini iddia ediyor. “Madem o kadar azdınız, o zaman üç tane general nasıl çıkıyor ortaya?” diye sormak lazım. Bir tanesi savaş kahramanı oldu, bir tanesi yaralandı, öbürü de sakat kalıp geri çekildi. Emrinde iki manga mı idare ediyordu bu generaller? Burada bir tutarsızlık var.
Çanakkale’de karşı tarafın çekilme süreci de bir o kadar enteresandır. İki ay boyunca gizlice teçhizatlarını çektiler. 16 Ocak civarında bir sabah bizimkiler uyandıklarında sahanın dümdüz olduğunu gördüler; gıdalar zehirlenmiş, teçhizatlar bozulmuştu. Bu, büyük bir savaşın içinde izlenmesi gereken bir süreçtir. Ben 1947 doğumluyum, bazı şeyleri bizzat yaşadım. Bir gün Londra’da otobüste yanıma oturan yaşlı bir İngiliz hanımefendiyle konuşurken “Gelibolu’da savaştım” diyen kocasıyla karşılaştım. Bizi sevip sevmediklerini sorduğumda, “Yok öyle şey, biz Türkleri severiz” demişti. Bunları mekteplerde hiç okutmadılar. İşgal İstanbul’unda bile Anadolu mücadelesini bu kadar küçük görmemişlerdi.
Birinci Cihan Harbi, bugünkü Türkiye’yi anlamak için çok önemli bir unsurdur. O dönemde iki dile hakim bir genç nesil gitti; Fransızca konuşan, Divan şiiri okuyan bir nesil. Bugün maalesef şarlatanların elinde Osmanlıcılık yahut Avrupacılık gibi sahte ayrımlarla uğraşıyoruz. Oysa felaket anında organizasyon ordudan geliyor. Türk tarihi boyunca asker, organizatör bir kuvvettir; bu olmazsa çok büyük felaketler yaşanır.
***
Sarıkamış’ta askeri taktikle ideolojik iklimi birbirine karıştırmamak lazım. Sarıkamış’taki taarruz ruhunda da bir askeri taktik hata var; Hafız Hakkı Paşa’nın kış koşullarını dikkate almaması gibi. Ancak o taarruzun başlangıcında Türk ordusu gümbür gümbür Ardahan’a girmişti. Sarıkamış muharebesi tek bir olay değildir, Doğu Cephesi’nin bir parçasıdır ve 1917 Ekim Devrimi’ne kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti Yemen’den Galiçya’ya, Çanakkale’den Kafkaslar’a kadar aynı anda savaşıyordu. Milliyetçilik ve vatanseverlik ideolojisi olmasaydı bu direnç gösterilemezdi.
Ermeni tehciri konusu ise bambaşkadır. Ermeni tehciri olmasaydı, Kurtuluş Savaşı stratejisi bugünkü gibi kurulamazdı. Atatürk’ün Şişli’deki evde konuştuğu strateji; şarkta bir istinadgah yaratarak İzmir’i kurtarmaktı. Çünkü orada güvenilir bir halk zemini vardı. 1915’te bir cephemiz Çanakkale, diğeri Kafkaslar iken 150 bin civarında Ermeni; Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa tarafından silahlandırılmıştı. Bu çeteler ordumuzu arkadan vuruyordu. Tehcir, askeri bir vatan savunması tedbiridir. Eğer o yapılmasaydı, Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği o Kurtuluş Savaşı yapılamazdı. Her kurtuluş savaşı, aynı zamanda bir iç savaştır. İstiklal Savaşı’nın başında İngiliz altınlarıyla üzerimize sürülen isyanlar da (Kızılcahamam, Hendek, Konya, Yozgat) aynı şekilde, bağımsızlığımızı engellemeye çalışan bir iç cepheydi. Bunları etkisiz hale getirmeden Yunanistan’a karşı cephe kuramazdınız. Bugün Suriye’nin yaptığı da budur; vatanını teröristlere karşı korumak için iç cephede de savaşmaktadır. Vietnam’da da öyle olmadı mı? Cezayir’de de; hem Fransız istilasına hem de iç cephedeki hainlere karşı savaşıyorlardı. Konumuz değil ama bir cümleyle söyleyelim: Amerika, artık “Esad” demeye başladı. Masaya oturacaklarını, görüşeceklerini söylüyorlar. Amerika şimdi bükemediği eli öpmek zorunda. Orta Doğu’da yeni bir statüko oluşuyor ve Amerika buna hürmet etmek zorunda. AKP’nin açıklaması ise ilginç. Ne diyor? “Eli kanlı, bu kadar kişiyi öldürenle nasıl konuşacaksınız?” Amerika herhâlde cevabını bu tarafa verir. “Nasıl konuşacağız?” sorusuna gelince; herhâlde Suriye’nin tamamı artık Esad’a verilmeyecek. Kendi parçasıyla… Valla ben Suriye’yi bölebileceklerine ihtimal vermiyorum. Zaten Suriye’yi bölerlerse bu, Türkiye’nin bölünmesini de gündeme getirir. Bu yüzden Suriye’yi bölme şanslarını görmüyorum. Suriye, vatan bütünlüğünü sağlama yönünde çok büyük başarılar kazanmış.
Arkadaşlar, rejiye söyleyeyim; bu önemli açıklamaları altyazı olarak verelim. Yani o standart dursun da alttaki ya da üstteki yazıyı değiştirelim. Şu “eli kanlı” meselesine de gelelim. Sayın Perinçek, “Her Kurtuluş Savaşı bir iç savaştır,” dedi. Ben burada not almaktan yoruluyorum; çok önemli şeyler söylüyorsunuz. Siz de onları yazın ki izleyicilere daha iyi hitap edelim. Yani “siz” dediğim Tayyip Erdoğan ve ekibi; teröristi besleyeceksiniz, silahlandıracaksınız, eğiteceksiniz, açık açık toplayacaksınız, sonra onları Suriye’ye süreceksiniz; onlar orada komşuyu ateşe verecek, insanları katledecek… Kim eli kanlı? Amerika ile birlikte bunu yapacaksınız, sonra gelip kimin “eli kanlı”, kimin “delikanlı” olduğunu soracaksınız? Kim terör ihraç ediyor oraya? Suriye’ye kim terör ihraç ediyor? Arabistan, Katar gibi ülkelerle birlikte…
Bu arada hocama döneceğim ama araştırmacı arkadaşımız Ercan Dolapçı’nın Gold Paşa ile ilgili bir iletisi var. Diyor ki: “Beni Türk ve Alman bayrağı ile toprağa verin” dedi, öyle de yaptılar. Düşman ellerine bırakılmadı; İstanbul Tarabya’daki Alman mezarlığında yatıyor. Mezar taşının başında ay yıldız var; ay yıldızlı arma hep parlar. Genelkurmay tarafından da her yıl bu paşanın mezarı başında anılır. Gold Paşa, gönüllü olarak geldi ve Türkiye’de savaştı. 70 küsur yaşında bir Alman generaliydi. Eskiden bizim askeri okullarımızda Prusyalı generaller öğretmen olarak çalışırdı, Gold Paşa da onlardan biridir. Orada müthiş bir Türk sevgisi oluşmuştu. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, emekli bir general olduğu halde Alman ordusunda göreve geldi ve savaştı. Tifüs olduğu halde hastaneye yatmayı reddetti ve savaş içinde şehit oldu.
Ercan Dolapçı bir başka iletisinde şunu aktarıyor: 19 Nisan 1915 günü Birinci Ordu Komutanlığı görevine atanmış olan Von der Goltz Paşa, İstanbul’dan eşine yazdığı mektubunda, “Kendi vatanımın benden ısrarla esirgediğini sonunda bana yabancı bir memleket verdi. Bunun için bu memlekete ebediyen minnettar kalacağım,” demiş. Almanya’da emekli generaldi, Türkiye’ye geldi savaştı. Orada ayağına çelme takmışlar, yaşlıydı tabii; tam hatırlamıyorum ama 75-76 yaşındaydı. Piri Reis de öyle; 80’li yaşlarında idam edildiğinde gemisinin başındaydı. Osmanlı ordusundaki en yaşlı general kim biliyor musunuz? Mimar Sinan tabii. “Ser Mimaran-ı Hassa” olduğu için Yeniçeri Ocağı’na mensuptu, oradaki unvanı da “Ağa”ydı. Yeniçeri Ocağı’nda generallere Ağa denir. 96 yaşına kadar şakır şakır hizmet vermiş.
Şimdi Ermeni tehciri ile Çanakkale Savaşı bağlantısına devam edelim. 1915’te savaş Sarıkamış’ta devam ediyor, ordu ilerliyor. Orada yerli çeteler, Taşnaklar, gelen Rus ordusuyla iş birliği yapıyor. Bu yüzden İstanbul’daki Genelkurmay -yani Bronzart von Schellendorf- bu operasyonu planlıyor ve empoze ediyor. Bir takım Türkler, “İdare edelim, Müslüman olun,” falan diyor ama olmaz diyorlar; “Tıpkı iki doz antibiyotik alacakmış gibi, bu iş devam edecek.” Alman Genelkurmayı, yani bizim Genelkurmay, o dönem Alman komutanların emrindeydi ve bu operasyonları onlar planladı. İttihat ve Terakki içinde de büyük bir kavga var; Hüseyin Cahit Bey tehcir karşıtı, Halide Edip karşı. Şiar Yalçın’ın babası ve Hüseyin Cahit Bey’in arkadaşı olan Maliye Nazırı Cavit Bey de öyle.
Savaştan sonra, bilhassa işgal sırasında Doğu’da bu hücum devam ediyor. Onun için mesela Doğu’da Kars Cumhuriyeti’ni kurdu Cihangirzade. İngiliz kuvvetleri geldiğinde, “Medeni bir ordu geldi,” diyerek cumhuriyeti tatil ediyor. Antep savunmasında, Çukurova’da Fransız komutanlığı tarafından yardımcı kuvvet olarak yerli Ermenilerin kullanılması gibi örnekler var. Birinci Cihan Savaşı bir imparatorluğun yıkılışıydı ve bu sırada imparatorluğu meydana getiren kavimler birbirlerini karşılıklı katlettiler. Bunun adı “mukatele”dir; karşılıklı kırmadır. Bunun adını koyan da Terakki’nin kendisidir; Ziya Gökalp gibi. Batı ile aramızda bu, problem olmaya devam edecek. Ancak hayatında Türklerle temas etmemiş insanların propagandasına inanmamak lazım. Arşive girip baktıktan sonra bu tarafa geçen çok ciddi tarihçiler var; Günter Levy, Justin McCarthy, Stanford Shaw gibi.
Çanakkale savaşları ile bunun hiçbir paralelliği yok. Çanakkale savaşlarında doğudan gelme asker yoktu; nakliyat meselesi nedeniyle. En son Orta Anadolu’nun şarkına kadar ulaşılabilmişti, meşhur Tokat Türküsü’nde olduğu gibi. Çanakkale’de herhangi bir Ermeni ihaneti de görülmüş, not edilmiş değildir. Bütün cephelere tek bir cephe olarak bakmak lazım; tüm cephelerde alınan sonuçlar savaşın neticesini belirler. “Çanakkale’de Türkler ve Kürtler birlikte savaştı” sözü bugün politik bir argüman olarak kullanılıyor. Çanakkale şehitliklerini gezdiğimiz zaman hepsinin künyesi vardır; Erzincanlı, Erzurumlu, Bitlisli… Yani herkes oradaydı. Ama “Çanakkale’de Kürt yoktu” demek, “Kürtler savaşmadı” demek değildir; onlar başka cephelerde, Doğu cephesinde savaştılar.
Bu toprağın altında koyun koyuna yatan Türk ve Kürt şehitler var. Bunu toprağın üstüne çıkarıp birbirine dövüştürmek isteyenler var. Bu bir fitnedir. Sarıkamış’ta ölenlerin büyük çoğunluğu Kürt kökenliydi. İstiklal Harbi komutanlarını birbirine düşürmeye çalışanlar olduğu gibi, şimdi de bu tür tezviratlarla Türk ve Kürt’ün beraber yaşam iradesini kırmaya çalışıyorlar. Bilimsel olarak konuşursak; evet, bu savaş bütün Türkiye çapında yapılmıştır. Çanakkale’de de, diğer cephelerde de Türkler ve Kürtler birlikte bu vatanı kurtarmıştır; kardeştirler. Orada bir sürü Erzincanlıya rastladım. Eğinliler, Kemaliyeliler, Erzurumlular savaştığına göre “Bu Kürt müdür, Türk müdür?” diye bir ayrım yok; hepsi Müslüman, isimleri aynı. Orada Kürt yurttaşlarımızın da canlarını verdiği çok açık. Sayın Ortaylı’nın belirttiği gibi, askeri alma sorunu ile Doğu cephesindekilerin durumu malumdur.
Hocam, bu tür tartışmalara girmemek için çok nezaketli ve bilimsel bir dille “Çanakkale’de doğudan gelme asker yoktur” dedi. “Ne Türk ne Kürt yoktur” ifadesini ise kabul etmiyorum. Hocam bilimselse ben de bilimselim; kendi gözümle şehit listelerini inceledim. Genelkurmay dökümlerinde de doğudan gelenlerin olduğu kayıtlı. Trenlerle veya Bağdat Demiryolu üzerinden nakliye yapılmış. Tevellüt itibarıyla Erzurum, Erzincan, Bitlis doğumlu olanlar var; bu bir gerçek. Bunu tespit etmek lazım, yok dememek gerek. Dayım Turhan Olcaytu’nun Çanakkale Savaşları ile ilgili araştırmaları elimde, orada rakamlar da mevcut.
Suriyeli Araplar da Çanakkale’de savaştı. Zaten ordunun içindeydiler; önceden batıdaki birliklerde yer alıyorlardı. Deniz yoluyla nakliye çok kolay olmasa da ulaşıyorlardı.
Anlaşamadığımız noktaları bir kenara bırakıp ortak noktalardan devam edelim. İzleyicilerimizden mesaj yağıyor, hepsine bakmam mümkün değil ama arşiv alacağım. Bu arada, 18 Mart’ta Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde büyük bir kafile Çanakkale’ye gidiyor. Aydınlık gazetesi ve internet sitelerinden haberlerini takip edebilirsiniz. Gençlerimiz büyük bir mücadeleyle oradaki yasağı kırdılar.
Kendi ailemden de bir Çanakkale anısı paylaşmak istiyorum. İngiliz zırhlısı Goliath’ı batıran Muavenet-i Milliye gemisindeki topçu neferlerden biri dedemin abisi Hüseyin Cevizoğlu’ydu. Fotoğraflarını bugün Twitter’da paylaştım. Bir resimde köy okulunda çocuklara Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anılarını anlatıyor, arkasında bir harita var. O madalyayı sülaleden bana devrettiler. Sülalemizde mücadeleci bir ruh var; amcam Hüseyin Cevizoğlu da askerdi.
Sayın Amiralim, sizden Çanakkale Savaşı’nın dünya ve Türk askeri tarihindeki yerini rica edelim.
(Amiral): Tehcir konusuyla başlayayım. İç cephe, yani halk, lojistik desteğin ana unsurudur. Cephedeki askeri besleyen, halkın savaşa devam azmidir. Bunu korumak ve iç cephenin çökmesini engellemek için tehcir zorunluydu. Bu, askeri bir tedbirdir. Dünyada da örnekleri var; İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’daki Japonlar ve Çinliler buna örnektir. Ruslar da Baltık ülkelerinden Yahudi ve Almanları iç bölgelere sürmüştür. Hem siyasi hem de askeri ihtiyaçtan dolayı yapılmıştır.
Hocama katılıyorum; Çanakkale’de yetişmiş binlerce gencimizi yitirdik. Atatürk’ün dediği gibi, “Çanakkale’ye bir üniversite gömdük.” O dönemde çok fazla anı ve not tutulmuş; şimdi bunların seri halde hatırat olarak basılması çok kıymetli. Birinci Dünya Savaşı’nda bir milyon asker silah altındaydı, dolayısıyla hatırat da daha fazla.
(Amiral): Güçlü bir donanmamız olsaydı, o gençleri kaybetmeyebilirdik. Çanakkale’den hemen sonra bir karacı general olmasına rağmen Atatürk, “Güçlü bir donanmadan yoksun kara kuvveti, denizden gelen bir düşmana karşı kendini savunamayız” tespitiyle bunu vurgulamıştır. Haliç’e hapsedilmiş gemiler, Bizans’ın son dönemini anımsatıyor. Teknolojiyi takip edemezseniz gerilersiniz.
Tarih ileride nedenlerini yazacaktır; ancak unutmayın, denizi görenler bu memleketin Türkleridir. Çaka Bey, 1081’de atlarıyla gelip İzmir’de donanma kuran bir karacıydı, hedefi İstanbul’du. Haliç’e hapsedilen donanma meselesine gelince; bu durumun komuta hatasından ziyade, sarayın donanmadan duyduğu darbe korkusuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Padişah, kendi iktidarını koruma içgüdüsüyle donanmayı dışarı çıkarmadı. Tabii o dönemde ittihatçıların etkisi de vardı ancak teknolojik olarak da bir zayıflık mevcuttu. Yine de Türkiye’de ileri teknolojinin gelişiminde donanma daima öncü rol oynamıştır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde kurduğumuz Deniz Hava Kuvveti’ni sonradan lağvedip Hava Kuvvetleri’ne bağladık. Halbuki bütün teknolojik gelişmeler ve yenilikler hep Bahriye tarafından yapılmıştır. Bir izleyicimiz, Oğuzhan Şahinsoylu, Çanakkale’nin 3 Kasım 2002’de geçildiğini söylüyor; AKP’nin iktidara geldiği tarihi işaret ederek “içeriden geçildi” demek istiyor.
Yıllar önce çok tartışılan bir görüntü vardı. İki askerimiz yırtık pırtık üniformalar içindeydi. “Bizim ordumuzda, Osmanlı’da asla böyle bir görüntü olmadı” diyenler ve bunun bir sahtecilik olduğunu savunanlar oldu. Bazıları da “ordumuzun üstüne başına giyecek bir şeyi yoktu” dedi. Aslında ikisi de doğru. Yedi yıl boyunca aralıksız harbetmişiz; on beş, on altı yaşındaki çocukları cepheye sürmüşüz. Alman bir komutan -adını şimdi hatırlayamadım, siz çıkarırsınız- teftiş sırasında Türk askerlerinin arasında yalın ayak olanlar bulunduğunu yazar. Çarıklı olanlar vardı, ayakkabısı hiç olmayanlar vardı. İkinci Mahmut devrinde Beykoz fabrikalarının kurulma sebebi buydu; orduya deri pabuç temin etmek.
Bu iş bugün kolay görünüyor ama eskiden zordu. Viyana’da bir turistik fotoğraf vardır; caddelerde, binaların arasında yalın ayak gezen gençler görülür. Avrupa şehirlerinde proletaryanın pabuç görmeden ölenleri vardı. Şimdi siz orduların altına yarım milyon, bir milyon asker topluyorsunuz; hepsine bot, postal lazım. Mevcut denge ve altın miktarı buna yetmedi, iflas etti ve enflasyonist bir ekonomiye girildi. Birinci Cihan Harbi’nde maalesef Osmanlı ordusunda böyle bir teçhizat kıtlığı vardı. Bir kısmı çarıkla geçiyor, bir kısmı postalı buluyordu. Sarıkamış’taki ordu da bu durumdaydı; yazlık elbiselerleydiler.
Tabii işi egzajere etmemek lazım. Ordu sadece donarak bitmedi. Sarıkamış’ta 90 bin lafı tamamen uydurma bir dedikodudur. Teferruatsız, tembelce bir dedikodu… Şevket Süreyya, harbin sonunda siperlerden çıkan askerlerin teslim olup birbirine sarıldığını anlatır. Mesela Falih Rıfkı Bey, Cemal Paşa’nın yaveri olarak Belçika’ya kadar gitmişti. Orada Alman işgali altındaki Belçika’da İngiliz subayının üzerindeki deri kemeri almak için neler yapıldığını anlatır; o kemer, madalyadan daha kıymetlidir. Alman subayları şakır şakır çizme giyerken, Avusturya ordusunda ayakkabı bağları yüzünden “bot giyiyor” diye dalga geçilirdi. Bu, kademe kademe giden bir teçhizat kıtlığıdır.
Sarıkamış muharebeleriyle ilgili İngiliz ve Alman tarihçiler, dünyada bu savaşı ancak Türk ve Rus ordularının verebileceğini yazar. Gece olunca erzak değiştiriyorlar, birbirlerine tütün atıyorlar. Çanakkale’de bu kadar ısınma olmuyor ama Sarıkamış’ta Ruslar bunların “yamyam” olmadığını biliyor.
İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Eğinli Onbaşı’nın Hatıraları”nı mutlaka okuyun. Bir asker gözüyle Türk ordusunun zaaflarını, korkaklığını ama aynı zamanda cesaretini son derece nesnel bir şekilde anlatır.
Sarıkamış’ta şehit sayısı konusunda benim bir tespitim yok ama ortada dolaşan 90 bin rakamı tamamen uydurma. 9 ve 90 çok kullanılan rakamlardır; 70 veya 40 gibi. Kurmayların resmi rakamı 17 bindir. Kurtuluş Savaşı’ndaki şehit sayımız bile 24 bin civarındayken, 90 bin rakamı akıl dışıdır. Köşker Bekir’in 1915 yılında dedeme yazdığı mektup duruyor. O kadar acıklı ve o kadar aydın bir dille yazılmış ki… Eskiden ilkokul mezunu bir muallim mektepli, bugünün üniversite mezunlarından daha düzgün yazar, daha iyi harita çizerdi. Bugünün çocukları Türkiye haritasını yonca gibi çiziyor. Kadroları yetiştirmeden bol bol okul açarsanız, Emrullah Efendi’nin “Tuba Ağacı Nazariyesi”ne dönersiniz.
Son olarak şu tehcir meselesine gelelim. İngilizleri ve Rusları, Ermenileri teşvik edip yüreklendirenlerin arkasında Amerika Birleşik Devletleri var. Belgesi 31 Aralık 1896 tarihli, “Top Secret” yani kozmik bir karardır. 2007’de Maya Dergisi’nde yayınladığım bu belge, Osmanlı’yı parçalayıp etnik kökene dayalı federal bir devlete çevirme planını içeriyor. İsmini de “United States of Turkey” koymuşlar. 1896 yılından beri Türkiye’yi bölme planları yapılıyor. Atatürk gibi bir deha çıkıp bu planı çöpe atmıştı, ancak 1970’lerden itibaren NATO toplantılarında benzer haritaların tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. NATO Kolejinde bu harita var; Napoli’de asılı. 1975 yılında, devre arkadaşım Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Aspar’ın anlattığına göre; kendisi o tarihte binbaşıyken Amerikalıların İncirlik’teki karargahında bu haritayı duvarda görmüş. Bu harita, 1896 tarihli Osmanlı’yı bölme ve bugün de Orta Doğu’ya şekil verme kararının 119 yıl evvel Amerikan Temsilciler Meclisi ve Kongresi tarafından alındığını gösteriyor. Amerikalılar bu konuda çok uğraştılar ama başarısız oldular. Atatürk gibi bir deha çıkıp bu planları çöpe atmasaydı, belki de uygulayacaklardı. Bugün de Atatürkçü düşünceyi savunan aydınların ve vatansever yurttaşların direnişiyle, aynı haritaları hortlatmak isteyen Amerika’nın yine mağlubiyete uğrayacağına yürekten inanıyorum.
Amerika’nın kendi içinde de parçalanma riski var. Dünyada zafiyeti olmayan memleket yok; peki Amerika bugüne kadar niye parçalanmadı? Enflasyonuna ve ekonomik sıkıntılarına bakmak lazım. Şu anda Amerika’da çok adaletsiz bir yapılanma var. Bu sözler bana değil, bazı Amerikalı akademisyenlere ait. Endüstriyel bir ülke için utanılacak düzeyde bir okuma yazmazlık oranı olduğunu, beslenme sorunlarının yaşandığını belirtiyorlar. Kadına şiddet sadece bizde yok; yakın zamanda 22 milyon Amerikalı kadın fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını açıkladı. Bugünün dünyasında, “asgari geçim düzeyi” dediğimiz seviyenin altında yaşayan nüfusun oranı neredeyse üçte bire yaklaştı. Bütün bunların bilinmesi gerekiyor. Ülke içinde zaman zaman ciddi ayrılıkçı eğilimler baş gösteriyor.
Büyük bir kriz yaşanırsa nerede ne olacağı belli olmaz. Bu yüzden hiçbir ülkeyi bir heyula veya kabus haline getirmemek lazım; bu doğru değil. Bir ülkeyi ciddiye almamak kadar, onu olduğundan daha büyük bir kabus gibi görmek de tehlikelidir. Bir ülkenin entelektüel sınıfının sağlamlığı ve homojenitesi bir kuvvettir. Örneğin İran’ın, birçok Orta Doğu ülkesine göre geleneksel, kültürlü ve yeniliklere açık sağlam bir entelektüel sınıfı vardır. Tabii onun yanı başında cehalet de olur; bu başka bir şey. Bu bakımdan siyasi düşüncede, bilhassa gençliğin sağlam durması adına böyle heyulalar yaratmayı doğru bulmuyorum, zira bu çok ümit kırıcı oluyor. Düşmanı ne küçümseyelim ne de ondan korkalım. Askerlikte de öğretildiği üzere; düşmanını sakın hafife alma, senden daha güçlüymüş gibi tedbirini al. Futbolda da görüyoruz; “küçük takım” dediğiniz an size gol atıyorlar. Gençlerbirliği küçük bir takım değildir, iyi bir takımdır. Ankara’nın takımları, Ankara Gücü, Gençlerbirliği ve Ankara Devlet Operası gibi değerleri vardı.
Bugün Türkiye’yi üretim ekonomisiyle, halkı birleştirerek bu durumdan çıkaracağız. Üretim düzeyinde ve yapısında düşüş var; üretim ekonomisi çöktü. Bir Demirel devri elektrifikasyon çalışmaları vardı, şimdi bunların hiçbir anlamı kalmıyor çünkü enerji politikası abuk sabuk gidiyor.
Çanakkale’den çıkarabileceğimiz sonuçlar, bugüne gelen mesajlar ve almamız gereken dersler çok önemli. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve bağlaşıkları galip gelseydi, Osmanlı bağımsız mı kalacaktı yoksa Alman sömürgesi mi olacaktı? Atatürk, 1917 yılında yazdığı Suriye ve Irak cephesindeki raporlarda bu konuyu çok güzel tahlil eder. Der ki: “Bu savaşa girmeye mecburduk, paylaşılmak istenen Osmanlı’nın dışında kalma şansı yoktu; ancak müttefikimiz Almanya kazanacak olsa bile bu sefer de onun kontrolü altına girecektik.”
Osmanlı Devleti, gizli anlaşmalarla parçalanmak isteniyordu; İstanbul Rusya’nın, petrol bölgeleri İngiltere ve Fransa’nın olacaktı. İtalya ve Yunanistan’ın da payları vardı. Türkiye kaçınılmaz olarak Almanlarla savaşa girdi. Ancak vatan savaşımız, 1914 sonbaharında başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’de bitti. Bu tek bir savaştır. Savaşla kendimizi yeniledik, bir devrim yaptık ve Cumhuriyetle çıktık.
Ege’deki 16 ada konusuna gelince; 2004 yılından itibaren Lozan’la bize verilmiş, iskan görmemiş 16 adamız maalesef işgal altındadır. Didim’in karşısında, taş atsanız ulaşacağınız mesafedeki adalar gözümüzün önünde gitti. Genelkurmay bu konudaki endişelerini hükümete ilettiğini, kararın siyasi iradeye ait olduğunu belirtiyor. Fakat o dönemde “seçimlere gidiliyor, huzursuzluk çıkarmayalım” denilerek adım atılmadı. Nihayetinde savaş ve askeri kuvvet kullanımı hükümetin inisiyatifindedir. Anayasa ve kanunlara bakarsanız, durum budur. Yazılı açıklamasına göre siyasi irade, tekrar bu vatan topraklarını ulusal topraklara çevirmek için emir verdiği takdirde; ben ve silah arkadaşlarım, 22 yıl oldu filbaki ama büyük bir heyecanla bu görevi ifade edeceğimize yürekten inanıyorum.
Siz bu 16 adanın işgali hakkında bilimsel olarak ne diyorsunuz hocam?
16 adanın işgali… Tabi oraları iskandan uzak tutmak hataydı. Kardak krizi çıktığı zaman maalesef arşiv bulunamadı. Durumu ve gelişmeyi destekleyecek bilgiler dışişleri arşivlerinden çıkmadı. Ayrıca bu 16 ada için mevcut bir kurmay albay var. Bu çocuk çok iyi bir araştırma yapmış. Ümit Bey değil mi? Albay Ümit Bey. Muhteşem bir araştırma. Londra’dan çıkarttığı vesikalar var. Artık vesikalı; Kardak’ı, Marda’yı hepsi vesikalı.
Şimdi politik olarak İlle Girit’in yanındaki adaları almak yerine başka türlü de davranılabilir bana göre. Dersiniz ki: “Tamam, 5 tane o adayı veriyoruz ama bize yakın, karasularımıza yakın olanları (Sönbeki, Sakız Adası, Meis) bizde bırakın; o adalar sizin.” Harita yanımda değil ama bu şekilde bir politik pazarlık yapılabilir. Ancak bu pazarlıkta destek olabilecek güç, güçlü bir donanmadır.
Türkiye’yi hatırlıyoruz; Kara Kuvvetleri armasından Atatürk’ün silüeti kaldırıldı diye Türkiye ayağa kalkmıştı. Yani armadan, rozetten… Atatürk’ün resmi vardı, Kocatepe’ye çıkış görüntüsü değil mi? O kaldırıldı diye Türkiye ayağa kalktı. Şimdi 16 ada… Evet, siz bir Denizci Paşa, bir amiral olarak diyorsunuz ki; “16 ada işgal altındadır.” Bu büyük bir belge. Türkiye oturuyor, seyrediyor. Bu nasıl bir şeydir? Bunu da tespit edelim.
Serdar Bey diyor ki: “Seyretmez yani, biz ayağa kaldırırsak kalkar.” İşte öyle bir soru gelmiş. Kimse durduk yerde ayağa kalkmaz, onu ayağa kaldıran gerekir. O ayağa kaldıran görevini de Vatan Partisi yapacak. İzleyicimiz Serdar da sizin gibi düşünmüş. Diyor ki: “Sayın Perinçek eğer seçimi kazanırsa derhal 16 adayı alacak mı?”
Vatan topraklarını bütünleştireceğiz ve sonuna kadar koruyacağız. Bu konuda her türlü barışçı yöntem tabii denenecektir ama Türkiye’nin kendi vatan topraklarını koruyacak gücü fazlasıyla vardır. Sadece irade lazım. O irade siz olursanız, yani başbakan olursanız… Tabii, tabii olur. Ama bu, ille Yunanistan’la savaşmayı gerektirmez, onu söylüyorum.
Peki, NATO’dan çıkalım çok net söylüyorsunuz da, 16 adayı alacağız diye…
Net söylüyorum. Diplomasiyle mi alalım diyorsunuz?
Hayır efendim, 16 ada… Biz almayacağız çünkü 16 ada zaten Türkiye toprağı. Yani biz şimdi İstanbul’u yeniden fethedecek değiliz veya “Ankara’yı fethet” diye bir şey yok. Ama paşamız “İşgal altında” diyor. Tabii o çözülür. O mesele kesinlikle tekrar Türkiye’nin egemenlik alanı içerisinde olacaktır. Vatan Partisi’nin ve yalnız Vatan Partisi değil, vatansever bütün partilerin görevi, sorumluluğu budur. Bizim açımızdan bu sorumluluğu yerine getirmek konusunda hiçbir sorun olmaz.
Evet, ordumuzun günahını almayalım sevgili seyirciler. Yaptıkları bir eylem var; şimdi hatırladım. Bizim Hava Kuvvetleri komutanımız bir jete binerek Ege üzerinde alçak uçuş yaptı. Herhalde Yunanistan’a gözdağı vermek için… “Bu 16 adaya karşı hiçbir şey yapmıyorlar” demeyelim.
Hocam son sözlerinizi alalım.
Çanakkale Savaşı, 100. yıl zaferi… Bugün çıkarmamız gereken dersler var. Birinci Dünya Savaşı’nda bütün dünya savaştı, bu açık. Fakat Rusya, Türkiye ve Fransa (coğrafya sırası ile gidiyorum) dışında, hakikaten o vatanı savunmak, bunu abideleştirmek, o vatanın damgasını vurmak ve herkese ilan etmek gibi bir başarı yoktur. Mesela savaşı çıkaran, çok kuvvetli ordusu olanlarda bile bu gibi anıt bölgeler yoktur. Bu bizim için çok önemli; bütün İslam dünyasında bir Çanakkale yok. Türk vatanının bir vatan olduğunu, Türk halkının bir millet olduğunu, bir ulus seviyesinde bulunduğunu ve böyle bir şuuru olduğunu bu abide ortaya koyuyor. Onun için çok önemli. Bu konunun etrafında yaratılan efsaneler, cıvıklıklar, kasıtlı falsifikasyon dediğimiz düzmeceler fevkalade dikkate alınıp tenkit edilmeli ve teşhir edilmelidir.
Peki, çok teşekkür ederim. Sağ olun. Siz de son sözlerinizi alalım.
Mayın harbinin stratejik boyutta bir silah olduğu ortaya çıktı. Bugün de öyle midir? Bugün de öyle, değişmedi. Zaten o gün çıktı ve bugün aynı önemi taşıyor. Hatta su üstü gemilerinden dökülebilen mayınlar, bugün havadan ve denizaltından da dökülebilir hale getirilmiştir. İkincisi; donanmaya bağlı uçak gemileri gibi darbe hava kuvvetinin önemi anlaşıldı. Hava kuvvetlerinin stratejik boyutta, deniz hava kuvvetinin taktik alanda kullanılma doktrinleri gelişti. Darbe derken vurucu gücü kastediyorum. Uzaktan vurucu güç; yani kıtalar arası… Bir de taktik alanda filoların yapacağı savaşta üzerlerine bindirilen roketatar helikopterleri dahil, deniz kuvvetlerini donanma üzerine bir güç haline getirilmesi sağlanmış oldu. Mesela Marmara nakliyatında bizim 25 Aralık 1915’e kadar yaptığımız, özellikle mühimmat nakliyatında 13 tane İngiliz ve Fransız denizaltısı Marmara’da bu nakliyata engel oldu. Dolayısıyla nakliyat karadan yapılmak suretiyle çok pahalı ve çok zaman alıcı bir süreç haline geldi. Bugün artık kıtalar arası füze atabilen bir silah olarak zorunlu oldu.
Bugüne çıkarmamız gereken sonucu söyleyelim; artık toparlıyoruz. Çanakkale’den ne anlamalıyız?
Efendim, bugün donanmanın ve deniz kuvvetinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. 2000 yılından sonra silahlı kuvvetlerin Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslar nedeniyle geçirdiği depremden; Kara Kuvvetlerinin beyin travmasından, Deniz Kuvvetlerinin omurgasında açılan büyük yaradan, Hava Kuvvetlerinin tek kanatlı uçar hale kalmasından… Kısa zamanda vatansever, milliyetçi, yurdunu seven Atatürkçü gençliğin, tekrar silahlı kuvvetleri eskisinden daha güçlü ve modern bir kuvvet haline getireceğine olan inancımı vurgulayarak hepinize saygılar sunuyorum.
Çanakkale Savaşı bir vatan savaşı. Dünya tarihini etkileyen bir vatan savaşı. Bir devrimle kazanıldı. 1908 Hürriyet, Millet, Vatan devrimi olmasa o Çanakkale direnişi olmazdı. İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet devrimimiz, Çanakkale Savaşı’nın bir devamıdır. Çanakkale Savaşı olmasa Cumhuriyet devrimi o gelişme seyrine girmeyecekti. İkincisi, Sovyet devrimi de Çanakkale Savaşı’nın emperyalizme direnişinin bir sonucu oldu. O bakımdan çağ açan bir savaş; yani dünya çapında etkileri olan… Emperyalizme karşı Türkiye’nin büyük direnişi, bütün dünyayı etkileyen bir başlangıç noktasıdır. 20. yüzyıl devrimler çağı, Çanakkale Savaşı ile başladı. Afrika’nın kurtuluşuna kadar giden bir çağ; çünkü Sovyetler Birliği ve Türk devrimi olmasaydı mazlum milletlerin ayaklanması olmayacaktı.
Sevgili seyirciler, yaklaşık 3,5 saattir karşınızdaydık. “Çıkış Yolu” programıyla Çanakkale Zaferi’nin 100. yıl dönümünün birçok boyutunu ele almaya çalıştık. Programın sonuna doğru gelen bir soru daha var: Taylan Bey hükümete diyor ki; “Yunanistan en güçsüz olduğu zamanda 16 adayı işgal altında tutuyorsa ve biz izliyorsak, Yunanistan güçlendiği zaman İzmir’i işgal etmesini de mi seyredeceğiz?”
Çok güzel bir soru. Karamsar lafları bırakalım. Bence hiç karamsar olacak bir şey yok. Ama bu karamsarlık Vatan Partisi iktidara gelecek diye değil, AKP için karamsarlık. Bakın, Türkiye yine devrimlerin eşiğinde. Devrimden korkmayalım. Çanakkale Savaşı’nı devrimle kazandık, İstiklal Savaşı’nı devrimle kazandık. Türkiye bugün bulunduğu karanlıklardan; sistemini yenileyen, üretim ekonomisine geçen, vatanı bütünleştiren bir devrimle çıkacaktır. Devrimden korkuyu bırakalım, tarihimize bakalım. Her şey devrimlerle oldu. Hürriyet, millet, vatan, bağımsızlık, cumhuriyet; hepsini devrimlerle yaptık.
Evet sevgili seyirciler, son sözleri de böylece duymuş olduk. Bizden sonra canlı ana haber var. Önemli gelişmeleri orada duyacaksınız. Ama bir kez daha söyleyelim: 18 Mart Çarşamba günü, Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde büyük bir kitle Çanakkale’ye gidiyor. Ben bütün konuklarıma teşekkür ediyorum. Sayın Güven, çok teşekkürler. Sayın İlber Ortaylı hocam, çok teşekkür ediyorum. Sayın Perinçek, çok teşekkür ediyoruz. Sevgili seyirciler, en büyük teşekkür size. Gerçekten inanılmaz bir ilgi gösterdiniz. Demek ki sakin konuşsak da içinde bilgi olduğu zaman alıcısı çok oluyor. Cumartesi günü “Ceviz Kabuğu”nda görüşmek üzere. Hoşça kalın, iyi sabahlar efendim.

