Çıkış Yolu • 24.05.2022

Çıkış Yolu • 24.05.2022

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, iyi akşamlar diliyoruz. Bugün çalışmalarıyla ufkumuzu genişleten iki bilim insanıyla birlikte tarihe yolculuğa çıkacağız ve günümüze yönelik dersler çıkaracağız. Hemen yanımda, Türkiye siyasi partiler tarihinde ve siyasi mücadelesinde en çok kitap yazmasıyla bilinen, ömrünü bilimsel çalışmalara adayan ve siyasi mücadelesini bu çalışmalarla birleştiren Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek var. Diğer konuğumuz ise her eserini dört gözle beklediğimiz, okuduğumuzda bitmemesini dilediğimiz, Türkiye’de yaşayan duayen tarihçilerimizden Prof. Dr. Zafer Toprak. Hoş geldiniz değerli hocam.

— Hoş bulduk, eksik olmayın, sağ olun.

— Hocam, içinde bulunduğumuz mekânı konuşarak başlayalım dilerseniz. Kanûn-ı Esâsî Kıraathanesi ile ilgili bilgi alarak sohbetimize başlayalım.

— Tabii, memnuniyetle. Doğu düzeltti demin ama aslında bu bir tamlama. “Kanûn-ı Esâsî” olarak telaffuz etmemiz gereken bir husus; onu belirteyim. Çünkü “Kanun-u Esasi” diyorlar, yani ses uyumu yapmaya çalışıyorlar ama bu bir tamlamadır. O yüzden “Kanûn-ı Esâsî” diyoruz.

Şimdi, buraya varmak için biraz geriye gideyim. Kırım Savaşı (1853-1856) bir dönüm noktasıdır. Ondan önce Londra’da, Crystal Palace’da bir sergi açılıyor ve Osmanlı ilk defa Batı’ya açılıyor bana sorarsanız. Daha önce sefarethaneler vardı elbette ama ilk defa kitle olarak Londra’ya, o sergiye gidiyoruz. Hatta orada birtakım kendi emtiamız da sergileniyor. Ondan sonra Türkiye hızlı bir şekilde Batı’ya entegre oluyor; demir yolları geliyor, bankalar, sigorta şirketleri kuruluyor, borsa oluşturuluyor, borçlanmaya başlıyoruz. Abdülmecid dönemiyle birlikte yepyeni bir dönem başlıyor. Ardından Abdülaziz döneminde bu daha da hızlanıyor; hatta 1867’de Abdülaziz Paris Sergisi’ne gidiyor. Kısacası Türkiye o tarihlerde Batı’nın yörüngesine girmiş oluyor.

İstanbul’da yabancılar mesken tutmaya başlıyor. 19. yüzyılın sonunda İstanbul’da 120 bine yakın ecnebi var; düşünebiliyor musunuz? 1 milyona yakın nüfusun onda birinden fazlası ecnebi. Bu yabancıların yerleştiği yer Pera, yani Beyoğlu ve Galata semtleridir. Burada bambaşka bir dünya kuruluyor; Osmanlı kendi içinde bir burjuvazi oluşturmaya başlıyor ve bu burjuvazi beraberinde Batı’ya öykünen bir yaşam tarzını getiriyor. Batı’daki büyük mağazalar İstanbul’da, Beyoğlu’nda şubeler açıyor. Bu semt, söz konusu etkinliklerin odaklandığı yer oluyor. Özellikle Grand Rue de Pera’da (İstiklal Caddesi) oteller açılmaya başlıyor. Bugün Meşrutiyet Caddesi dediğimiz, eskiden Mezarlık Sokak olarak bilinen sokak, bir anda çok daha ünleniyor. Aynı zamanda bu sokak, bugünün Nevizade’si gibidir.

Buranın cephe fotoğrafını arkadaşlar ekrana getirebilir mi acaba? Kapıyı kastettiniz değil mi değerli hocam? Evet, geniş açıdan bütün binayı gösteren fotoğrafı… Ben bu kıraathaneyi biliyorum; yaşım gereği buranın önündeki iki bilardo masasını, hatta Dram Tiyatrosu’nu hatırlıyorum. 1970’li yıllarda burayı kıraathane olarak biliyorum, Edip Cansever’in burada fotoğrafları vardır.

Buradaki adanın bir tarafında Balyoz Sokak, diğer tarafında Kallavi Sokak var. Bu iki sokağın arasında tek geçit Odakule’nin olduğu yerdeki pasajdır; onun dışındakiler çıkmaz sokaktır. Mesela Perukar, Deva, Korsan, Terkos çıkmaz sokaklardır. Deva’nın eski adı Eczacı Sokak’tı. O dönemde her şey Fransızca ifade ediliyordu. İstanbul’un bir yakasında Türkçe, bir yakasında Fransızca konuşuluyordu. Mezarlık Sokak da bunlardan biriydi.

Ben hep kendime sorardım: “Ya burası ne biçim kıraathane?” diye. Meğer orası aslında bir pasajmış, “Du Petit Jean” adını taşıyan bir pasaj. Türkçesi yok aslında, “Mezarlık Pasajı” diye çevirebilirsiniz. Sigorta haritalarına (Goad, Pervititch, Alman Mavileri) baktığınızda burada bir kıraathane olmadığını görürsünüz. 1908’de Jön Türk Devrimi ile birlikte bir Beyoğlu Rumu burayı kapatıp birahane yapıyor, adı da “La Constitution” (Anayasa) oluyor. Yani burası aslında bir birahane. Nevizade gibi düşünün; bir tarafında “Brasserie de la Paix” (Barış Birahanesi), öbür tarafında “Champs-Élysées” (Şanzelize) birahanesi var. Fakat kapısında eski Türkçe ile “Kanûn-ı Esâsî Kıraathanesi” yazıyor.

Bu isim değişikliği Birinci Dünya Savaşı döneminde oluyor. Savaşta arpa yok, millet aç, bira yapacak imkân kalmamış. Ayrıca İttihatçılar, kurum isimlerinde yabancı dil kullanılmasını yasaklıyor. “La Constitution” kelimesi de anayasa demek olduğu için burayı “Kanûn-ı Esâsî Kıraathanesi” yapıyorlar. Yani 1915’ten önce burada kıraathane yok, burası millileştirilmiş bir birahane. O dönemdeki aydın takımının buraya gelmesi de pek mümkün değil; onlar Pera Palas’a, Tokatlayan’a veya Serkidorian’a gidiyorlardı. İttihatçılar daha ziyade Sirkeci tarafında, Meserret gibi yerlerde toplanırlardı. Atatürk de İstanbul’a geldiğinde Pera Palas’ta kalırdı.

Kıraathane meselesine gelince; kıraathane kahve demek değildir. Uzun yıllar Cumhuriyet Türkiye’sinde ev kadının mekânıydı, erkek ise kahveye veya kıraathaneye giderdi. Babam öğretmendi, okul çıkışı kıraathaneye gider, akşam eve gelirdi. Öğretmenler kıraathaneleri çok yaygındı; orada gazete okunur, sohbet edilirdi. O açıdan kıraathane, kahveye göre bir üst kademedir ve istisnai bir olaydır.

O dönemde İstanbul’da 40’a yakın dil konuşuluyordu ve ortak dil Fransızcaydı. Okulların çoğu Fransızcaydı, sigorta literatürü bile Fransızcaydı. Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı’na 1950’lere kadar sırf İngilizce bilerek eleman alınmıyordu, mutlaka Fransızca gerekiyordu. Kısacası bu sokaklar her yönüyle Fransızca’ydı. Mezarlık Sokak, Kabristan Sokak derken isimler değişti. Aşağısında “Jardin de Petit Jean” vardı, içinde belediyenin Dram Tiyatrosu bulunurdu. Yazık oldu, yandı. Balyoz Sokak ise daha önce Venedik Sokak’tı çünkü altında İtalyan Sefarethanesi (Casa d’Italia) vardı.

Son olarak Garibaldi’den bahsedeyim; 1970’lerde bir İtalyan arkadaşım beni “Societa Operaiya Italiana”ya (İtalyan İşçi Derneği) götürmüştü. Orada Garibaldi’nin gönderdiği bir İtalyan bayrağı, Garibaldi ve Guiseppe Mazzini’nin büstleri dururdu. Altındaki yer eskiden paten sarayıydı, şimdi tiyatro yaptılar ama sahne tasarımı düz ayak olduğu için oyun izlemek pek elverişli değil. TÜRSAB galiba orayı aldı, restore etti ve güzel bir mekana dönüştürdü. Devlet Tiyatrosu orayı kullanıyor ama dokunmuyorlar. Oysa orada meyilli bir seyir mekanı oluşturmaları gerekirdi. Devlet Tiyatrosu’nun kullandığı ikinci bir sahne daha varmış; onu bilmiyorum ama galiba aşağıda Garibaldi restoran vardı, belki onu kullanıyor olabilirler. Ancak orası tiyatro olacak kadar büyük değil. İkinci tiyatro nerede, onu çıkartamıyorlar; o binada olması mümkün değil. Yani o binada iki tiyatro olamaz. “Kaza Garibaldi”de iki tiyatro var deniliyor. Kilisenin yanında bir yapı daha var, belki onu kullanıyorlardır. Bilemiyorum; ben bu restorasyondan sonra gitmedim, görmedim. Biz orayı kiraladık, yedi sene bizdeydi, sonradan vazgeçtik. Çok yüksek kirası vardı çünkü restorasyon için 10 milyon lira civarında harcama yapmışlardı.

Tabii “opera” deyince biz opera diye düşünüyoruz. İlk başta ben de öyle sandım. Sosyete “opera” dediği vakit, bunun bir opera derneği olduğunu düşündüm. Sonra İtalyanca’da “opera”nın “iş görmekten” geldiğini fark ettim; aslında bir işçi derneğiymiş. Garibaldi burada, Türk devrimcilerini de çok etkilemiş. Garibaldi Türkiye’de üç yıl yaşamış; 1831-1841 yılları arasında İstanbul’da bulunmuş. İstanbul’daki birçok inşaatta İtalyan işçiler istihdam edilirdi. Zaten Cumhuriyet döneminde de onlara heykeller yaptırdık.

(Hocam, zevkle dinliyoruz. Bir reklam arasına girmek durumundayız. Reklamlardan sonra sohbetimize devam edeceğiz, değerli Ulusal Kanal izleyenleri.)

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, özel programımıza devam ediyoruz. Prof. Dr. Zafer Toprak ve Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek konuğumuz. Şu anda içerisinde bulunduğumuz Kanun-i Esasi Kıraathanesi’nin tarihini Zafer Toprak hocamız bizlere anlattı. Zihninizde o dönem nasıl canlanıyor?

Tabii, şunu belirtmek isterim; aslında cephede sandalyeler çıkartılırdı ama onlar da kırık döküktü. Yani kafe dediğimiz vakit, Paris’tekiler gibi düzgün koltukların olduğu bir yer değildi. Daha alt gelir gruplarının geldiği bir yer intibaı veriyordu. Zaten o dönemde alternatif mekanlar açılmaya başlanmıştı. Arkadaşlar fotoğrafları gösterebilir, hızla geçmeyelim. Bir de şunu belirteyim: 19. yüzyılın sonunda atlı tramvayların geçtiği yollardı buralar. Süreci takip edebilmek için elimizde sigorta haritaları var. Bir de 1868’den itibaren “Annuaires” (yıllıklar) çıkmaya başladı; “Annuaire Commercial”, “Annuaire Oriental” gibi. Bunlar aslında bir tür tanıtım ve reklam kitaplarıydı ama iki-üç bin sayfaya kadar ulaştı. Sokak sokak kimin nerede oturduğunu, ne yaptığını ayrıntılı bir şekilde veriyorlardı. Tarih yazmak için bir numaralı kaynak bunlardır. Mesela ben Sıraselviler’de 1911 yapımı, koruma altında bir binada oturuyorum ve binamda başından itibaren kimlerin oturduğunu bu kitaplar sayesinde tespit edebiliyorum.

Tüketim örüntüsünü de bize veriyorlar. Demin Nevizade dedim ya, başlangıçta bu sokaklarda şarap ve rakı içilirdi. 20. yüzyıla, bira gelene kadar rakı ve şarap hakimdi. 1910’lardan itibaren biraya geçilince rakı kültürü ikinci plana itildi ve bira hakim duruma geldi. Atatürk de Gazi Çiftliği’ni kurduğunda bira üretimini çok önemsiyordu; o tarihlerde Bomonti’nin en büyük rakibi oldu.

Kısacası, ben burada bir iki kez randevulaşma bağlamında oturdum ama 1970’lerde buranın seçkin bir konumu yoktu. O dönemleri, bilardo masalarını gayet iyi hatırlıyorum. Hatta şimdi bile Cihangir’den Çukurcuma’ya giderken merdivenli yolda ünlü bir kıraathane vardır, orada da gençler bilardo oynar. Bilardo o dönemde önemli bir spor olarak addedilirdi ama bu kıraathanelerde tavla daha seçkindi. Fatih’te babamların gittiği yerlerde “üç iç” gibi kağıt oyunları oynanırdı. Kıraathaneler ve kafeler çok önemli medyatik ortamlardı; günün temel sorunları, siyaset orada tartışılırdı. 19. yüzyılın ortalarından itibaren eğer bir “Efkâr-ı Umumiye” (kamuoyu) varsa, siyaset biliminin giriş noktası olan o efkâr-ı umumiye kahvelerde oluşuyordu. Okuryazarlık düşük olduğu için sözlü kültür üzerinden bilgi aktarımı yapılıyordu. Milli Mücadele sırasında da telgraf aracılığıyla gelen bilgiler kahvelerde okunarak kamuoyu oluşturuldu. Milli Mücadele’nin zafere ulaşmasında iki önemli teknoloji vardır: Biri sevkiyat açısından demir yolu, diğeri de telgraftır.

Bir aralık Darüşşafaka’nın tarihini yazdım. Kurum tarihleri üzerine çok kitap yazdım; bankalar, sigortalar, eğitim kurumları… Darüşşafaka müfredatına bakarken “Makine” diye bir ders gördüm. Ne öğretiyorlar diye merak ederken, o makinenin telgraf aleti olduğunu öğrendim. Türkiye’deki telgrafçıların büyük çoğunluğu bu yüzden Darüşşafaka mezunudur. Milli Mücadele’de tek iletişim aracımız telgraftı. Ankara’nın başkent olmasının temel nedenlerinden biri de demir yolunun oraya kadar gelmesiydi. İran Şahı İstanbul’a gelmek istediğinde Trabzon’a, oradan gemiyle İnebolu’ya, oradan karayoluyla Ankara’ya gelmek zorundaydı ve bu süreç 12-13 gün sürüyordu; sınırdan Ankara’ya ulaşım yoktu. Atatürk 1923’teki Anadolu seyahatinde bunu çok iyi ifade eder. Eskişehir’de “Burada buğday üretiyoruz ama İzmir’de satamıyoruz; İzmir’deki buğday Amerika’dan geliyor” der. Okyanus ötesinden gelen unla rekabet etmek olanaksızdı. Uzun yıllar liman kentlerinde o ithal undan yapılan “francala” ekmeğini yedik.

Hafiyelere dönelim mi? Jön Türklerin amacı, Türkiye’nin modernleşmesinin ancak siyasi bir organizasyonla, yani bir meclis ve anayasa ile (meşrutiyet ile) mümkün olacağına inanmaktı. En büyük eleştiriyi yapan kişi ise sonradan Gazi Mustafa Kemal oldu; “Osmanlı’yı çökerten meşrutiyettir” dedi. Atatürk, parlamenter rejimi ve kuvvetler ayrılığını değil, 1920’den itibaren “güçler birliği”ni savundu. Jön Türkler bağımsızlık sorununu görememişlerdi; bu sorunu Türk Yurdu’nda yazmaya başlayan Parvus ile birlikte fark ettiler. Jön Türkler yanlış ata oynadılar ama meşrutiyet dönemi, Cumhuriyet’in bir laboratuvarı oldu.

Abdülhamid hakkında ise Mustafa Kemal’in tek bir olumsuz lafı yoktur. Övmez de sövmez de. Ancak Osmanlı’nın çağı yakalayamayan bir rejim olduğunu sürekli vurgular. Hilafet konusunda ise çok serttir; hilafet nedeniyle Osmanlı unsurlarının Yemen’den Galiçya’ya kadar telef olduğunu söyler. Hilafeti ilga etmeden önce, 1923’te çıktığı Anadolu seyahatinde kademe kademe bunun neden kaldırılması gerektiğini telkin etmiştir. Atatürk’ün söylevlerinin izini sürerek Türkiye tarihini yazabiliriz. Sayın Perinçek’in arkasından hafiyeler hiç ayrılmadı. Ömrünün 15 yılını hapiste geçirdi Sayın Doğu Perinçek. Ben de dâhil olmak üzere Aydınlıkçı olan, Vatan Partisi üyesi olan gençler, hep arkamızdaki şahsiyetlerden ve Türk milletinin kahramanlarından feyz aldık. Hep onların mücadelelerinden beslendik; sadece bizler değil, bizim nesil de böyle.

Sayın Perinçek’in burada özel bir çabası oldu. Ben Ege ve Gazi üniversitelerinde tarih eğitimi almama rağmen; Türk devriminin ideolojik programını ve siyasi mücadelesinin tarih içerisindeki yerini, Vatan Partisi’nin ve Sayın Perinçek’in çalışmaları sayesinde daha bütünlüklü kavradım.

Şimdi Sayın Toprak’a sorduğum soruyu size de yönelteyim: Jön Türklerin ideolojisi ve programı neydi? Ne için mücadele ediyorlardı? Jön Türklerin aslında iki kanadı vardı. Biri Ahmet Rıza’nın temsil ettiği daha yerli ve millî kanat; diğeri ise Prens Sabahattin’in temsil ettiği, “Jön Türk” olarak adlandırılan daha batıcı kanattı. Bu iki damarı Türkiye tarihinde hep görüyoruz; biri Hürriyet ve İtilaf Fırkası, diğeri ise İttihat ve Terakki olarak devam etti. Ancak köklerini Tanzimat’a, 1838 İngiliz Sözleşmesi’ne ve 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar götürebiliriz. Hocamızın da belirttiği gibi, o dönemdeki batılılaşma, Batı sermayesinin Türkiye’ye girip güvence alması için gerekli hukuki düzenlemelerdi. Abdülmecit, Abdülaziz ve Abdülhamit dönemlerini kapsayan Tanzimat sürecinde, Batı yanlıları ile Batı’nın getirmek istediği düzene karşı çıkanlar arasında bir çatışma vardı. Meşrutiyeti ilan edip padişahın otoritesini sınırlamak isteyenler, zamanla daha millî bir çizgiye evrildiler. Atatürk de bundan çok iyi bahseder. Birinci Dünya Savaşı, Balkan Savaşları ve Trablusgarp Savaşı, Türkiye’de millî bir akımın gelişmesi için zemin hazırladı.

Burada bir giriş yapabilir miyim? Atatürk’ün 1 Aralık 1921’de yaptığı dört buçuk saatlik konuşma çok önemlidir. Orada rejimin işleyişine değinir ve bir ölçüde Montesquieu’ye yüklenir. Montesquieu’nün güçler ayrımını mutlak otoriteyi sınırlamak için ihdas ettiğini ancak bunun hiçbir zaman gerçekleşmediğini söyler. Atatürk, “güç tektir” diyerek Montesquieu’nün anlayışını eleştirir ve Cumhuriyet ile meşrutiyeti aştığımızı belirtir. Birinci Meclis’i neden bu kadar göklere çıkarıyorlar, anlamıyorum.

(Reklam arası)

Ulusal Kanal izleyenleri, özel programımıza devam ediyoruz. Zafer Toprak hocamız en son 1921 yılının Aralık ayında Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmayı aktarıyordu.

24 Nisan 1920’deki anayasa konuşması çok önemlidir. 1 Aralık 1921’deki konuşması ise rejimin adını koyduğu yerdir. Meclise gelen yasa teklifinde yasama ve yürütmeyi ayırma çabası vardır; Mustafa Kemal bunu fark edince 1 Aralık konuşmasını yapar. Meclis üstünlüğünü ve temsilcilerin “vekil” olmasının nedenini açıklar; bunlar meclisin vekilidir, bağımsız bir birim olarak varlıklarını sürdüremezler. Üçüncü önemli konuşması 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te gazetecilerle yaptığı gizli konuşma, dördüncüsü ise Büyük Nutuk’tur. Bu dört konuşma, devletin bütün unsurlarıyla kuruluşunu tamamlar. Tek parti anlayışı ve Güçler Birliği ilkesi, 1946’ya kadar sürecek olan süreci pekiştirmiştir. Mustafa Kemal’in karizmatik kimliğinin yükseldiği bu süreçte, başka bir çare de yoktu. Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka denemeleri sonuçsuz kalmıştı. Toplum zapturapt altına alınmadığı an çözülüyordu ve tepede her an geri dönebilecek bir hilafet beklentisi vardı.

Sayın Perinçek, size bir metin okuyacağım. Mustafa Kemal’in İzmir Karşıyaka’da annesinin mezarı başında yaptığı konuşma: “Zavallı annem, bütün millet için ülke olan İzmir’in kutsal topraklarına bedenini vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaratılışın en doğal bir kanunudur. Fakat bazen ne üzüntü verici görünüşler olur! Burada yatan annem; eziyetin, zorlamanın, bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur.”

Mustafa Kemal, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kuruyor, İttihat ve Terakki’ye katılıyor. İttihat ve Terakki kadrolarının her biri örgütlü bir faaliyetin içine girerek, memleketin yabancı tasallutu altına girmesini İkinci Abdülhamit’in idaresine bağlayıp Fransız Devrimi’nin ilkelerini bayrak ediniyorlar. Bugün milliyetçi-muhafazakâr vatandaşlarımız için Abdülhamit ve Mustafa Kemal arasındaki bu çelişkiyi nasıl yorumlamalıyız?

Atatürk’ün annesinin vefatı üzerine yaptığı konuşmanın arka planı çok önemlidir. Atatürk Eskişehir’deyken annesinin vefat haberini alır ancak cenazeye katılmaz. Bu, onun karakterini anlamak için kritiktir. İzmit’teki basın toplantısına katılır. Atatürk, hayatı boyunca kuvvetler ayrılığıyla mücadele etmiştir. Çünkü kuvvetler ayrılığı, saltanatı ve krallığı korumak üzerine kuruludur. O, devrimci bir kökten geldiği için otoriteyi tek elde toplayıp devleti ve toplumu değiştirmeyi hedeflemiştir. Bu bakımdan Jean-Jacques Rousseau çizgisindedir; halk hakimiyeti ve kuvvetler birliği savunucusudur.

1921 Anayasası’nda yerel meclisler (şuralar) fikri vardı ancak savaş koşullarında bu gerçekleşmedi. İzmir konuşması, Eskişehir konuşması ve İzmit basın toplantısı, yeni kurulacak sistemin esaslarını içeriyordu. 23 Nisan 1920’de fiilen kurulmuş olan cumhuriyetin adının konması 29 Ekim’de gerçekleşti. Birinci Meclis’ten cumhuriyet çıkmazdı; olsa olsa Abdülmecit Efendi’nin başında olduğu meşruti bir monarşi çıkardı. Bu yüzden 1 Nisan 1923’te meclisin kapanmasına karar verildi.

İkinci Grup olarak nitelendirilen meclisteki kanat, Atatürk’ün silah arkadaşları da dâhil olmak üzere, hâlâ saray ile belirli bir bağ sürdürüyordu. Ancak Kurtuluş Savaşı sonrası yol ayrımında kesin tavır almak gerekiyordu. “Bazı kelleler kesilecektir fakat saltanat kaldırılacaktır” sözü, bu sürecin ne kadar keskin olduğunu gösterir.

Jön Türklere “Yeni Osmanlılar” demek daha doğrudur. Onlar, Türkiye’de yurttaş kimliğinin oluşmasına, dil ve kültür alanındaki hazırlıklarıyla büyük katkı sağladılar. Onlarsız cumhuriyete varılamazdı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi konusuna gelince; savaş dışında kalması imkânsızdı. Osmanlı’yı paylaşmak için yapılan bir savaştı bu. Atatürk de bunun farkındaydı. İttihat ve Terakki’ye gelince; kendisi de bir İttihatçı olan Atatürk, onlara sahip çıkmıştır. Abdülhamit döneminde milliyetçilerin takip altında olması, o dönemin siyasi rekabetinin bir sonucuydu. Sayın Bahçeli’nin Abdülhamit’e sahip çıkması ise bugün oldukça dikkat çekici bir durum. Ama o Abdülhamid aynı zamanda Türk milliyetçilerini hapseden bir figürdü. Sayın Bahçeli ise başka konuşmalarında Enver Paşa ve Talat Paşa’ya sahip çıkıyor. Tarih içinde çarpışan kuvvetlerin ikisine birden sahip çıkamazsınız. Çarpışan güçleri siz 50, 100 veya 200 sene sonra kitaplarda aynı cepheye alamazsınız. Çünkü ortada bir gerçeklik var; bu kişiler karşı karşıya gelmişler, iki ayrı çizgiyi ve iki ayrı seçeneği temsil ediyorlar. Aralarında siyasi bir mücadele var. Tabii ki birleştikleri bazı zeminler olabilir; mesela Birinci Dünya Savaşı’nda vatanı savunmak için beraber olmuşlardır. Ancak Namık Kemallerden, Yeni Osmanlılardan itibaren Osmanlı Devleti ve Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki iki seçenek vardır: Bir yanda bağımsızlığa ve demokrasiye doğru giden bir seçenek, diğer yanda saltanatı ve mevcut koşulları korumak isteyen bir seçenek. Burada Abdülhamid, o tutucu tarafın temsilcisi olarak istibdat yöntemlerini kullanarak otoriteyi temsil etmektedir. Eğitim alanında önemli reformları olduğu da bir gerçektir; bunu unutmamak gerekir. Ancak yaşanılan tarih, o reformları yapmak zorunda kaldıkları bir süreçtir.

Atatürk ve İttihat ve Terakki aslında Tanzimatçılıkla da mücadele ederek gelişti; bu çok önemli bir noktadır. 1939 yılında, Tanzimat’ın 100. yıl dönümünde İsmet Paşa, Tanzimat’a yeniden itibar kazandıran bir çalışma yaptırdı. Bin sayfalık çok güzel bir Tanzimat kitabı vardır. 1939’da adeta bugünkü sempozyumlar gibi bir konferans yapıldı ve oradaki bütün tutanaklar o kitapta toplandı. Atatürk’ün ölümünden sonra, devrimin hızı kesilmeye ve süreç kireçlenmeye başladığında İnönü, Tanzimat’ı mezardan çıkartıp ihya etme yönünde bir tavır takındı.

Atatürk’ün çok karizmatik bir kimliği vardı ve dediği yapılıyordu. Birçok kişi muhalif olmasına rağmen onun kararlarını uygulamak durumunda kalıyordu. Harf Devrimi’ni ele alalım; devlet ricalinden Kâzım Karabekir’den tutun da İnönü’ye kadar birçok kişi buna karşıydı. Ama Atatürk savaşı kazanmış karizmatik bir lider olduğu için bir şekilde kabullenmek durumunda kalıyorlardı. Medeni Kanun da öyle; o tarihlerde referanduma gidilse yüzde beş bile oy alamazdı. Meclisteki görüşmelerde hâlâ dört eşliliği savunan insanlar vardı. Buna rağmen Atatürk Medeni Kanun’u çıkarttı. Birçok reformda bu “tepeden inmecilik” olarak nitelendirilebilir ama devrimin doğası budur, devrim başka türlü olmaz. Ancak bu birikim toplumun kimi kesimlerinde tepkiler oluşturabiliyordu. İktidara geldikten sonra bir noktada daha toleranslı davranmaktan yana olundu.

Bugün 1930’ların ders kitaplarını incelediğimizde, o kitapların bugün okutulamayacağını görüyoruz. Medeni Bilgiler, tarih kitapları tamamen Darwiniyen bir tezle yazılmıştı; “hayat zinciri” diyerek insanın tek bir hücreden bugünkü durumuna gelişi anlatılıyordu. H.G. Wells’in *Outline of History* (Dünya Tarihi) adlı kitabı, Mustafa Kemal’in eline geçince büyük hayranlık uyandırmıştı. Mustafa Kemal, Nutuk’ta bu adama iki sayfa ayırır. 1927 yılında çevresindeki müderrislere ve Fransızca bilen yetkin kişilere kitabın fasiküllerini çevirtmiş ve “Cihan Tarihi’nin Umumi Esasları” adıyla beş cilt olarak yayımlatmıştır. Bu kitap, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin çalışmalarının özünü oluşturmuştur ve tamamen Darwiniyen bir yapıdadır. 1939 yılına kadar kullanılan bu kitaplar, “İnsan, Tanrı’nın değil, zekânın ürünüdür” tezi nedeniyle müfredattan kaldırılmıştır.

Jön Türkler; hürriyet, eşitlik (müsavat) ve kardeşlik (uhuvvet) vurgularıyla hem bireyin özgürlüğünü hem de vatanın hürriyetini savunuyorlardı. Duyûn-ı Umûmiye döneminde Batılı devletlerin karşısında acziyete düşülmesine karşı bir meclis, bir meşveret ortamı istiyorlardı. Atatürk’te ise bu “müsavat” (eşitlik) yönü çok ağır basar; kolektif özgürlükten yanadır. Yani “eşitlik olmadan özgürlük olmaz” iddiasındadır. Rousseau’da olduğu gibi özgürlük devletin güdümü altındadır; devlet gerektiğinde geri alabilir. Bu, Montesquieu’nün “özgürlük devlete karşıdır” görüşüne tamamen terstir. Cumhuriyet’in erken döneminde zayıf halkamız özgürlüklerdi. 1925’ten itibaren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Kadınlar Birliği, mason locaları kapatıldı, bütün spor ve esnaf dernekleri Cumhuriyet Halk Partisi’ne bağlandı. Bu, korporatif bir yapıya yönelişti. 1946’ya gelindiğinde rejim gerçekten çok partili sisteme hazır mıydı, bu ayrı bir tartışma konusudur.

1909 Eylül ayında İttihatçılar, 5. Mehmet Reşat’ı Rumeli gezisine çıkardılar. Hünkarın, yaşı ileri olmasına rağmen bu gezilere katılma konusundaki isteksizliğini “Eğer gitmezsem İttihatçılar ecnebi devletlerle huzursuzluk çıkaracaklar ve maazallah cumhuriyete kadar götürecekler işi” diyerek ifade ettiği aktarılır. Ekonomik sürece baktığımızda; 1838 Ticaret Sözleşmesi ile dışa açılan bir ekonomi ve ardından gelen Kırım Savaşı ile başlayan borçlanma süreci, bizi “serbest ticaret emperyalizmi” ve “finansal emperyalizm”e sürükledi. 1881’deki Düyûn-ı Umûmiye, bu bağımlılığın sonucuydu. İttihatçılar iktidara geldiklerinde bu borç sarmalını düzeltemediler. Ancak Cihan Harbi ile kapılar kapanınca kendi yağıyla kavrulmak ve “milli iktisat” dediğimiz güdümlü ekonomiyi uygulamak zorunda kaldılar. 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandığında, İttihatçıların bu ekonomi ilkeleri büyük ölçüde devralınmıştır. Türkiye’de “milli iktisat”, bazen “devlet iktisadiyatı” veya “ulusal ekonomi” gibi çeşitli adlarla anılan bu süreç, Demokrat Parti dönemine, hatta 1980’e kadar sürdürülmüştür. İthal ikamesi odaklı devlet iktisadi teşekkülleri bu dönemde varlığını devam ettirmiştir. Demokrat Parti 1950’li yıllarda ekonomiyi liberalleştirmek istese de yabancı sermayenin gelmemesi nedeniyle devletçi modeli sürdürmek zorunda kalmıştır. 1961’den itibaren planlama dönemiyle birlikte ithal ikamesine dayalı planlı ekonomi modeli daha belirgin hale gelmiş ve bu durum 24 Ocak 1980’e kadar devam etmiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönem, dünya iktisat tarihinde “küresizleşme evresi” olarak adlandırılır. 19. yüzyıldaki gelişmiş ticaret, savaşla birlikte daralmış; ülkeler “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışıyla içe kapanmıştır. Bu süreçte Türkiye devletçiliği benimsemiş, dış ticarette “clearing” (takas) anlaşmalarına yönelmiştir. Savaş sonrası 1944’te imzalanan Bretton Woods Anlaşması ile yeniden liberal bir ekonomi hedeflense de bu, savaş öncesi dönemin aksine regüle edilmiş bir liberalizm olmuştur. 1940’ların sonundan 1970’lerin başına kadar süren bu dönem, Batı kapitalizminin altın çağı olarak görülür. Ancak Vietnam Savaşı ile birlikte Amerika’nın Bretton Woods kurallarını ihlal etmesi ve dolar basımını kontrol edememesi bu düzeni kesintiye uğratmıştır.

İttihat ve Terakki, 1914’ten itibaren milli bir burjuvazi yaratma çabasına girmiştir. O dönemde kredi kurumlarının neredeyse tamamı yabancıların elindeydi; sadece Ziraat Bankası ve Emniyet Sandığı gibi sınırlı kuruluşlar vardı. İttihat ve Terakki, Taşra’da yerel bankaların kurulmasına öncülük ederek maliyeden sermaye aktarmış ve Müslüman eşrafın bir yerel burjuvaziye dönüşmesini sağlamıştır. 1913’te çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu ile sanayileşme hedefi benimsenmiş, kapitülasyonlar ilga edilerek gümrük kontrolü sağlanmıştır. Kara Kemal önderliğinde kurulan Milli Ekmekçiler, Milli Mensucat ve Milli Mahsulat gibi anonim şirketler aracılığıyla sermaye birikimi hedeflenmiş; İtibarı Milli Bankası gibi ulusal finans kurumları kurulmuştur.

Cumhuriyet yönetimi de bu “milli iktisat” anlayışını sürdürmüştür. 1923 İzmir İktisat Kongresi, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını hedefleyen temel kararların alındığı, işçi, çiftçi, sanayici ve tüccardan oluşan dört grubun katıldığı önemli bir kırılma noktasıdır. Atatürk’ün vizyonuyla kurulan İş Bankası (1924), Anadolu Sigorta (1925) ve Milli Reasürans (1928) gibi kurumlar, “mali bağımsızlık” hareketinin adımları olmuştur. 1929 buhranının ardından ise Sümerbank aracılığıyla sanayileşme süreci derinleştirilmiş, Türk Parasını Koruma Kanunu ile içe dönük ama sanayileşen bir yapı kurulmuştur. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile birlikte Türkiye, dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesinden biri olmuştur.

Kemalist devrimin sınıfsal karakteri, İttihat ve Terakki’den miras kalan “devlet sosyalizmi” ile şekillenmiştir. İttihatçılar ve ardından Cumhuriyet aydınları arasında, dönemin Alman iktisatçıları (Friedrich List, Rodbertus, Lassalle gibi) üzerinden “devletçilik” fikri tartışılmıştır. Mahmut Esat Bozkurt ve Celal Bayar gibi isimler “devlet sosyalizmi” kavramını savunmuş, bu fikirler ders kitaplarına kadar girmiştir. 1920’li yıllarda Türkiye’deki bu ekonomik model, yukarıdan aşağıya bir kalkınma ve planlama iradesiyle, yerel burjuvaziyi koruyan ve destekleyen bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Öbürü de bir Amerikan korumacısı, List’ten etkilenmiş olan John Ray adlı bir iktisatçıdır. İki tane iktisatçıdan bahsediyoruz. Siyah Gökhalp’in (Ziya Gökalp) aslında en zayıf olduğu noktalardan biri iktisattır ama o da devlet sosyalizmini savunmuştur. Kemalizm de sonuç itibarıyla İttihat ve Terakki’nin yarattığı o küçük mülk sahiplerinin, yani tırnak içinde söylemek gerekirse “burjuvazinin” eseridir. Aslında onlara burjuva demek insanın dilini zorluyor ama tüm o taşra burjuvazisi, Milli Mücadele’nin artıklarıyla birleşti, levantenlerden ayrıldı ve levantenleri tasfiye etti.

Mustafa Kemal rejimi, Türkiye’deki Batı ile iş birliği yapan, “komprador” olarak adlandırılan, Türkiye topraklarına basmayan ve yerli işçiyi çalıştırmaktan ziyade liman faaliyetleri üzerinden semiren kesimlere karşı tavır aldı. Bu rejimin sınıfsal temeli; sermaye sahipleri, küçük esnaf, zanaatkarlar, küçük mülk sahipleri, çiftçiler ve büyük çiftçileri kapsayan geniş bir çizgidir. Müdafaa-i Hukuk çatısı altında bunlar örgütlendi; zaten başka türlü İstiklal Savaşı da yapılamazdı. Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler, devrimin temsilcileri ve Atatürk’ün çevresindeki kadrolar bu sınıfsal tabana dayanarak devrimi sürdürdü.

“Milli Burjuvazi” partisi ifadesi, bizim Batı’dan ödünç aldığımız kavramlarla değil, kendi tarihsel gerçekliğimizle açıklanmalıdır. “Müstahsil” kelimesinin kullanımı, dönemin belgelerinde bu kesimin gücü üzerinden devletin inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Milli bir direnme ekonomisi, bugünkü Türkiye’ye kendisini dayatmaktadır. İttihat ve Terakki’nin nizamnameleri, talimatnameleri ve genelgeleri bu açıdan çok öğretici ve ulaşılması zor belgelerdir. Bu belgelerin transkripsiyonlarını içeren kitaplar, sadece bir tarih kitabı değil, Atatürk dönemi programının hangi zeminde oluştuğunu anlatan başucu kaynaklarıdır. Atatürk’ün programı, İttihat ve Terakki pratiğinde sınanarak oluşmuş, belki biraz daha radikal ve devrimci bir devamlılıktır.

Cumhuriyet’in 100. yılına doğru, erken dönem ekonomi üzerine hazırladığım 620 sayfalık çalışmam bitti. Dört ciltten oluşan bu külliyat, 1920’den başlayıp 1946-47 planlarına kadar uzanıyor. 1920’lerin Türkiye ekonomisini “liberal” olarak nitelendirmek yanlıştır; bu, devletin fiilen ekonomiye el koyduğu bir “ön devletçilik” evresidir. Maalesef Türkiye’de 1920’lerle ilgili yazılmış literatür, matbu malzemenin ancak %10’unu kullanabilmiştir.

İzmir İktisat Kongresi zabıtlarında da büyük transkripsiyon hataları bulunmaktadır. Afet İnan’ın yayımladığı belgeler, dönemi anlamak için çok kıymetlidir ancak ciddi hatalar içerir. Bizler, kendi yerli kaynaklarımıza ve tarihin maddesine dayanarak bu çalışmaları yürütmeliyiz.

Kemalizm terimi, 1920’lerde Batılılar tarafından kullanılmaya başlanmış, Atatürk tarafından da daha sonra benimsenmiştir. Atatürk, Kemalizm’i “Türk devriminin yaptığı işler” olarak mükemmel bir şekilde tanımlamıştır. Bu, pratik ve teori arasındaki bağlantıyı kuran bilimsel bir tanımdır. 1930’larda Moiz Kohen, Şeref Aykut ve Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler de bu kavramı işlemiştir. Kemalizm’i bir savunma güdüsüyle, o dönem dünyada yükselen faşizm ve nazizm gibi izmlerin saldırısı karşısında kendi kimliğimizi oluşturma çabası olarak yorumluyorum.

Bu kitaplarla Cumhuriyet’e olan borcumu ödüyorum. Genç bilim insanlarımızın da tarihin maddesine, yani doğrudan belgelere dayanan bu yöntemleri benimsemesi gerekir.

Son olarak, Abdülhamid konusuna gelince; 33 yıl devleti bir arada tuttuğu doğrudur. Ancak “İttihatçılar vaziyete hakim oldu ve devlet onların yüzünden dağıldı” şeklindeki kestirme tarih yorumu oldukça tartışmalıdır. Vaziyet mi İttihatçılara, yoksa İttihatçılar mı vaziyete hakim oldu, bu derinlemesine analiz edilmesi gereken bir konudur. Televizyon dizilerinde, senaryo yazarlarında ve tarih kitaplarında, az önce özetlediğim birkaç cümleyle sığ bir tarih okuması yapılıyor. Dilerseniz biraz buraya büyüteç tutalım.

Bir kere şunu belirtmekte yarar var: 93 Harbi’nden, yani Osmanlı-Rus Savaşı’ndan itibaren Batı, Osmanlı Devleti’ni (daha doğrusu o dönemki adıyla Türkiye’yi) bir arada tutma hedefinden vazgeçti. Bu önemli bir husustur; Osmanlı’nın parçalanması ve pay edilmesi gündeme gelmiştir. O güne kadar bu yoktu, birtakım güç dengeleri sayesinde 1870’lere kadar gelebilmiştik. Ancak o tarihlerde mali yönden sıfırı tüketmiştik. Osmanlı Devleti’nin ayakta durabilmesi için dış güçlerden birine yaslanması gerekiyordu ama kimse bize omuz vermiyordu. Zaten bu “omuz vermeme” süreci bizi Birinci Dünya Savaşı’na götürdü; kapı kapı dolaştık, kimse yüz vermedi ve en sonunda savaş yıllarında Almanya’nın kucağına atlamak durumunda kaldık.

Dünya konjonktürüne baktığımızda, 1908’den itibaren başımıza gelmeyen kalmadı. 1908 bir Jön Türk devrimidir ancak aynı zamanda Bosna-Hersek’in ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığı, ardından İtalyanların Trablusgarp’ı işgali ve Balkan Harbi gibi süreçlerle sürekli saldırı altındaydık. İttihatçıların da önemli hataları oldu; örneğin savaşın en kritik döneminde ordu reformu gibi girişimlerde bulundular. Enver Paşa da bir noktada yanlış stratejiler uygulayan bir komutandı. Savaşın çok daha geç bir döneminde kendimizi savaşın içinde bulabilirdik, ancak çok erken girdik. İtilaf devletlerinin kazanacağı başından belliydi; bizimkiler strateji biliyorlardı ama lojistik bilmiyorlardı. Batı’nın beşeri sermayesi, doğal kaynakları ve kişi başına düşen geliri bizim katbekat üzerindeydi. Lojistik bağlamda bu savaşı kazanmamız imkansızdı. Biz tamamen Almanya’nın “Schlieffen Planı” ile altı haftada savaşı kazanacağına güvendik. Türkiye’nin savaşa girdiği Ekim sonunda ise sonucun ne olacağı belliydi.

Atatürk bu süreci çok eleştirir. Savaşın dışında kalamayacağımızı kabul etse de, apar topar savaşa girmemizi, Galiçya’dan Orta Doğu’nun dört bir yanına kadar cephelerde savaşmamızı anlamsız bulur. “Bütün nüfusumuzu yok ettik” diyerek, ne pahasına olursa olsun Almanya’nın peşinden koşmamızın son derece yanlış bir politika olduğunu ifade eder. Abdülhamid döneminin koşulları ise bambaşkaydı; Almanya ile yakın bağları vardı ama o dönemde de devasa toprak kayıpları yaşandı. Kıbrıs, Girit gibi bölgelerin kaybı ortadaydı. Tarihi şahsiyetleri ve akımları kendi alternatifleriyle, mukayese içinde değerlendirmek gerekir. Abdülhamid dönemindeki eğitim kurumlarının (Mülkiye’nin 1877’de yükseköğretime geçmesi gibi) katkılarını da göz ardı etmemek lazım. Ancak her şeyden önce Osmanlı, o dönemde çağın dışında kalmış bir devletti ve bunun son bulması kaçınılmazdı. Cumhuriyet’in atılımlarını yapacak bir hanedan düşünemiyorum; Atatürk’ün derin öngörüsü ve planlı programlı hareketi, daha önceki yönetimlerde yoktu.

Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki’nin 29 Ekim 1914’te Rus donanmasına saldırması ise farklı bir bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Osmanlı Devleti paylaşılmaya mahkum olduğu için bir şekilde savaşa girecekti. İlk vuruşu yaparak savaşı 1915’te bitmekten kurtarıp 1918’e kadar uzatmış ve bu süreçte Sovyet Devrimi’nin zeminini hazırlamıştır. Eğer Rus donanması İstanbul’u alsaydı, Çarlık rejimi yıkılmayabilirdi. Bu açıdan, İstiklal Savaşı’nın tamamlanması için bir kuvvet biriktirme süreci yaratılmıştır.

Atatürk’ün 1920’nin 23-24 Nisan’ındaki gizli oturum konuşmaları çok önemlidir. Pan-Türkizm ve Pan-İslamizm gibi maceralara karşı çıkarak “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayanan minimalist ve gerçekçi bir dış politika benimsemiştir. Misak-ı Milli sınırları dışında bir talepte bulunulmaması gerektiğini savunmuştur. Musul ve Kerkük’ten vazgeçmesi ise bir zayıflık değil, halkını yeni bir cendereden koruma ve gerçekçi bir hesap kitap meselesidir.

Sonuç olarak; İstiklal Savaşı sadece yabancılara karşı değil, aynı zamanda Şeyh Said’den Biga’ya kadar uzanan 23 isyanla iç cephede de verilmiş bir mücadeledir. Ankara bir ateş çemberi içindeydi; hem İstanbul hükümetiyle, hem iç isyancılarla, hem de işgalci güçlerle aynı anda savaşıyorduk. Ve yalnız iç isyanlar değil, İstanbul’da hükümete karşı da savaşıyorsun. Onun kurduğu silahlı kuvvetler, üzerine sürdüğü kuvvetler… O, isyan kuvvetlerini de örgütlüyor, seni idama mahkûm ediyor. Boynunda idam kararıyla geziyorsun aslında. Tabii kim kazanırsa öbürünü…

Şimdi şöyle bakın; şunu da belirtmek isterim. Son zamanlarda bu literatürü çok karıştırıyorum. Bu Millî Mücadele’de kuşkusuz Meclis’in, Büyük Millet Meclisi’nin toplumu mobilize etme konusunda bir işlevi olmuştur. Ama o ordu disiplini olmaksızın biz Millî Mücadele’yi kazanamazdık. Yani Millî Mücadele’yi kazanan ordudur aslında, Meclis değil. Bunu Ali Fuat Paşa çok güzel anlatıyor hocam. Diyor ki: “Bir şey oldu, büyük tartışma oldu Havza’da. Atatürk dedi ki: Bizim şimdi orduyu örgütlememiz lazım.” O tartışmaları anlatıyor. Erzurum’da da… Yani Türkiye’nin birinci sınıf bir kurmay heyeti var. Hepsi entelektüel adamlar; dünya çapında entelektüeller. Öyle bir kadro ki; o kadro kazanıyor savaşı. Dünyada ilk defa geri kalmış bir ülkenin Batı’ya karşı verdiği bir mücadele başarıyla sonuçlanıyor. Bu çok önemli. Kaç ülke bunu gerçekleştirdi? Hindistan, Pakistan… Başka kim gerçekleştirdi? Bayram yapıyorlar, hepsine lütfedildi bağımsızlıklar. Hatıralarını okuduğumuz zaman o dönemin asker-sivil aydınlarının, özellikle asker aydınlarının hakikaten çok üst düzey bir entelektüel birikimi olduğunu görüyoruz.

(Reklam arası)

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, tekrar karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ve Prof. Dr. Zafer Toprak’la birlikte hem geçmişe büyüteç tuttuk hem de günümüze ilişkin dersler çıkardık. Sayın Toprak, Sayın Perinçek’in de izniyle size şunu sormak istiyorum: Tarihten hep bahsettik ama hâlâ günümüze çıkarımlar yapabiliyoruz. Atatürk hâlâ güncel, hâlâ keşfediliyor, konuşuluyor. Siz de onun çabalarını anlattınız uzun uzun. Atatürk neden hâlâ güncel?

Çok güzel bir soru. Son zamanlarda Atatürk, birtakım yıl dönümlerinde veya bayramlarda çok daha farklı bir vurgu alıyor; bunu gözlemliyoruz. Benim analizim şu şekilde: Nutuk’tan başlayayım. Nutuk, Türk devrimini en anlamlı kılan metindir diye bakıyorum ve Atatürk’ün kimliğinin oluşmasında da çok önemli bir rol oynamıştır. Altı gün süren çok uzun bir söylev; Atatürk’ün kimliğinin izini o satır aralarından sürmemiz mümkün.

Nutuk hakkında en güçlü değerlendirmeyi Yusuf Akçura yapmıştır. 1929 yılında Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nde çok uzun bir makalesi vardır. Biliyorsunuz, Yusuf Akçura daha sonra Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin de başına geçmiştir. Bana sorarsanız Türkiye’nin o dönemdeki en birikimli kişisidir; Ziya Gökalp’ten bile daha birikimli. Bütün kitapları, toplu eserleri basıldı. Çok önemli bir birikimi var ve tırnak içerisinde materyalist bir tarih anlayışını da çok güzel gündeme getiriyor. Bu 18-19 sayfalık makalesinde, Atatürk’ün rasyonalitesinden, rasyonel bir kişi olduğundan söz eder; hatta Atatürk’ü Napolyon ve Marx ile karşılaştırır.

Cumhuriyetin en büyük fazileti rasyonaliteyi gündeme getirmesidir. Tüm devrimlere baktığımız vakit bunlar bir plan ve program dâhilinde gerçekleştirilmiştir. Mustafa Kemal öngörülü bir kişidir; varmak istediği noktayı çok iyi planlamıştır ve varmıştır da. Nerede döneceğini de çok iyi bilmiştir. 1938’de Atatürk’ü kaybettiğimiz vakit geride bıraktığı çok önemli bir birikimdir; laik bir cumhuriyettir, barışçı bir cumhuriyettir ve her şeyden evvel ileriye bakabilen bir cumhuriyettir.

Ancak bu rasyonalite, Cumhuriyet’in erken dönemindeki o yapı, zaman içerisinde yıprandı. Çünkü kuruluş felsefesinde birtakım açıklar vermeye başladık, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Ama 1970’lerin ikinci yarısına kadar modernite söylemi dâhilinde kaldık. Ne oldu da biz bu rasyonaliteden uzaklaştık? Bu, dünyadaki gelişmelerle çok yakından bağlantılı. 1970’li yıllarda dünya ekonomisinde önemli bir kırılma gerçekleşti. Biz neoliberal bir ekonomik yapıya doğru, dünyanın gidişatı doğrultusunda adımlar atmak durumunda kaldık. Stagflasyon dediğimiz olayı anlayamadık; bir tarafta enflasyon, bir tarafta ekonomik durgunluk. Döviz darboğazımızı önce işçi dövizleriyle aşmaya çalıştık ama Avrupa’daki durgunluk nedeniyle bu dövizler de gelemez oldu. Onun yerine DÇM dediğimiz, dövize çevrilebilir mevduatlara güvendik. Yüksek faiz vererek Avrupa’daki sıcak parayı Türkiye’ye çekmeye kalkıştık ama bu da yürümedi. “70 sente muhtaç” olduk o günkü terimle.

Bu evrede Batı’da da önemli bir dönüşüm oluşuyordu; neoliberal politikalarla bağlantılı, aydınlanma çağının rasyonalitesini sorgulayan postmodern bir anlayış. Herkesin kendine özgü bir gerçeği vardır demeye başladık; genel bir gerçeğin ötesinde, dünyadaki tüm olguları bir mozaik olarak gördük ve aralarındaki bağlantıları kopardık. Sosyalden kültürele doğru kaydık. Bu kültürün içinde inanç dünyası, etnisite ve etnik sorunlar vardı. Sosyali bir kenara bırakıp kültürele doğru kaymak, makroyu bırakıp tamamen mikro ile uğraşmak önemli sakıncaları beraberinde getirdi. İrrasyonalitenin de kendi içinde bir doğru olabileceğini kabullenmek durumunda kaldık.

Bu süreçte Cumhuriyet’i de sorgulamaya başladık. 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de siyasi platform da önemli ölçüde değişti. Bir tarafta fundamentalist anlayışlar, diğer tarafta etnisite sorunları ön plana çıktı. Doğu sorunlarıyla karşı karşıya kaldık; kurucu felsefemizden uzaklaştık. Çözümsüzlükler beraberinde geldi. Batı ile olan ilişkilerimizi de sorgulamak durumunda kaldık. Batı ile ilişkilerin artıları, eksileri var ama biz son zamanlarda kendi başımıza kaldık ve bu bizi tekrar düşünmeye sevk etti. İşte bu rasyonalite arayışı bizi tekrar Atatürk’e götürdü. Atatürk’ün ne denli önemli bir lider olduğunu ve yaptığı reformlarla Türkiye’yi ne kadar ileriye taşıdığını gördük. Bugün Afganistan’ı veya birçok Arap ülkesini görüyoruz; bizim sahip olduğumuz yapı bunlardan çok farklı. Ben şu kanıdayım: 20. yüzyılın en önemli, en kalıcı lideri Atatürk’tür. Atatürk’ün yeri çok daha farklı bir şekilde pekiştirilmiş oldu. Bu gönül bağı, Türkiye’yi yarınlara taşıyacak olan bağıdır.

Atatürk bizim kör çıkmazlarda bulduğumuz çözümdür. Osmanlı’nın son döneminde biten bir sistemin yerine yenisi gelecek ve ona Atatürk’le önderlik ettik. Büyük bir devrimci çözüm. Şimdi yeniden bir sistemin tıkandığı bir yere geldik; sistemin sahipleri bile sürdürülemez olduğunu söylüyor. Türkiye yeniden köklü çözümler arıyor; o köklü çözüm de kendi tarihimizdeki miras, yani Atatürk. Önümüzde kim iktidar olacak diye sorarsak, Atatürk hangi taraftaysa iktidar da o tarafta olacak bence. Hâlâ Millî Demokratik Devrim sürecindeyiz; 200 yıllık bu süreç devam ediyor. Bu zor dönemde Türkiye tekrar Atatürk’ü aramaya başladı.

Çok teşekkür ediyoruz. Maalesef sorulara sıra gelmedi ama sizi daha çok görmek istediklerine dair çok mesaj aldık. Bugün değerli izleyenlerimize iki kıymetli isimle program yaptık. Programın yapıldığı bu bina, geçmişte olduğu gibi gelecekte de Kemalistlerin, Atatürk devrimcilerinin ve tüm vatanseverlerin önündeki sürece ışık tutacak bir yer olacak. İzleyenlerimizi, Görev Vakfı’nın yürüttüğü, bu binanın vatanseverlik mücadelesine hizmet sunabilmesi için başlatılan kampanyaya ve imeceye katılmaya davet ediyoruz. İyi akşamlar.

Paylaş