Çıkış Yolu • 11.11.2025

Çıkış Yolu • 11.11.2025

Türk milletine başsağlığı dileyerek programımıza başlıyoruz. Ben Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Nadir Temeloğlu. Yanımda Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni arkadaşımızla beraber, her zamanki konuğumuz olan Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e bu akşam sorularımızı ileteceğiz. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk, merhabalar. Nasılsınız, iyisiniz? Sağ olun. Uzun zaman oldu. Acı haber hepimizi derinden üzdü. Kahramanlarımızı, şehitlerimizi saygıyla anıyoruz. Ailelerine ve milletimize yürekten başsağlığı diliyoruz.

Tabii bu acı haberin yanında bir de güzel haber var. Nadir Temeloğlu, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmenliğine atandığınızı sevinçle öğrendik. Başarılar diliyoruz; çok başarılı olacağınızı da biliyoruz. Ekrem Atar da kanalımıza çok önemli yenilikler getirdi. Hakikaten onun eli değince birçok şey güzelleşti. Kanalımıza yaptığı katkılar ve kalıcı yenilikler dolayısıyla kendisine şükran borçluyuz. Ekrem Atar Usta, hem sizlere öğretmenlik yapmaya devam edecek hem de beraber çalışacağınız bir arkadaşımız olacak. Kendisine önümüzdeki dönemde yeni, daha güzel, daha verimli ve başarılı çalışmalar diliyoruz.

Sayın Perinçek, isterseniz gündemimiz çok yoğun, vakit kaybetmeden başlayalım. 10 Kasım’a geri döndük. Her 10 Kasım’da aslında benzer duyguları yaşıyoruz. Atatürk’e herkes üzülüyor, üzüntüsünü dile getiriyor ama son dönemde Türkiye’de sanki “Yeniden bir Atatürk gelsin” diye bekleyen bir haletiruhiye var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 10 Kasımlar sizin gözünüzde nasıl olmalı?

Yeniden Atatürk gelir çünkü Türk milleti ölmedi. Atatürk, Türk milletinin bağrından çıktı. Onun tarihsel büyük tecrübelerinin ve binlerce yıllık birikiminin tarih sahnesinde ifadesini bulmasıdır Atatürk. Türkiye, büyük zorluklarla karşılaşınca tıpkı Ergenekon Destanı’nda olduğu gibi kolektif bir çabayla ateşi yakar. Ancak o ateşi yakacak bir “demirci”ye de ihtiyaç vardır. Göktürklerin “demirciler” olarak anılması tesadüf değildir; demircilik nihayetinde bir uygarlıktır.

Atatürk, Türk milletindeki tecrübeyi, kahramanlığı, fedakarlığı, cesareti, uygarlık birikimini ve insan sevgisini seferber eden adamdır. Devrim, bireysel bir iş değil, halkla beraber yapılan bir iştir. Atatürk’ün büyüklüğü, halkın örgütlenme, savaşma ve direnme kabiliyetini tarih sahnesine çıkarmasında yatar. Atatürk ölmedi; onu çıkaran tarihsel birikim hâlâ duruyor. Üstelik şimdi bu birikime bir de Atatürk mirası eklendi. Dolayısıyla Türk milleti, Atatürk’ün dönemine göre zorluklardan devrimle çıkma konusunda daha da güçlenmiştir. “Bir daha Atatürk gelmez” demek, tarihi anlamamaktır. Türkiye, büyük zorluklarla karşılaştığında yine devrimci çözümlerle çıkacaktır. Atatürk’ü anlamak, onun gibi yapmaktır.

Sayın Perinçek, 10 Kasım’larda insanların Anıtkabir’e daha çok gittiğini, Atatürk’ü daha çok konuştuğunu ve özellikle muhafazakâr kesimin Atatürk’ü sahiplendiğini görüyoruz. Ancak televizyonlarda Atatürk’ün dua ederken çekilmiş fotoğraflarının kullanılmasına dair ne düşünüyorsunuz? Atatürk doğru anlatılıyor mu?

Bu fotoğraf bizim tarihsel bir gerçeğimizdir. Biz Türk milletiyiz ve Müslümanız. Bir işe başlarken “Bismillah” deriz, dua ederiz; bu bir umut ve kararlılık ifadesidir. Ancak İstiklal Savaşı’nı sadece dua ederek kazandığımızı düşünmek veya sorunları duayla çözmeye çalışmak gerçekçi değildir.

Bakın, Hz. İsa da peygamberimizdir ama çarmıha gerilmiştir. Hz. Muhammed’i ise çarmıha geremediler. Neden? Çünkü Hz. Muhammed’in elinde kılıç vardı; o, silahlı ve örgütlü bir peygamberdi. İstiklal Savaşı’nı da duayla değil, Mehmetçik’in süngüsüyle kazandık. Atatürk de “Duayla değil, süngüyle” diyerek bunu vurgulamıştır. Üreten bir Türkiye’yi kurmak için çalışmak, dürüst olmak ve mücadele etmek gerekir. Oturarak veya sadece dua ederek Türkiye’yi bu zorluklardan çıkaramayız.

Sayın Perinçek, isterseniz bugünün en sıcak gündemine geçelim. Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan iddianameyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Örgüt liderliği, kamu zararı, rüşvet alma, ihaleye fesat karıştırma gibi çok sayıda suçlama var. Bir hukukçu olarak bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Bakın, bu bir iddianamedir. İddianame, savcının suçlamasıdır ancak hüküm verene kadar herkes masumiyet karinesi gereği masumdur. Biz, diğer televizyon programlarında olduğu gibi oturup burada hüküm veremeyiz. Bu, bizim hukuk ve ahlak anlayışımıza sığmaz. Hükmü verecek olan bağımsız yargıdır. Mahkemenin, baskılardan uzak bir şekilde görevini yapması gerekir. Dolayısıyla, İmamoğlu’nun suçluluğu veya masumiyeti konusunda buradan bir yargı belirtmem ne hukukçuluğuma ne de gazetecilik ahlakıma yakışır. Vatandaş olarak gördüğümüz, ortalıkta dolaşan ve bir anlamda kanıtlanmış olan, hepimizin gözü önünde cereyan eden hadiseler ve olgular var. Nedir bunlar? İmamoğlu önderliğinde bir suç örgütü oluşmuş. Görünürde olan bu. Ve İmamoğlu’nu da bu örgütün liderliğine Amerika Birleşik Devletleri atamış. Bunu nereden öğreniyoruz? 2020 yılı Ocak ayındaki o meşhur “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası” adlı RAND Corporation raporundan. Amerika Birleşik Devletleri’nin derin devlet raporu diyebileceğimiz bu aleni belgede; 360 sayfayı hatırladığım kadarıyla, 200-300 sayfa uzunluğundaki metinde, İmamoğlu’nu Türkiye’nin önündeki baş yönetici olarak belirliyorlar ve atıyorlar. Bunları görüyoruz; bunları görmezden gelemeyiz. İddia edilen suçlarla ilgili kararı ise yargı verecektir.

Ancak burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin geldiği hâl ortada; bunun için yargının yardımına da ihtiyaç yok. Parti kongrelerine bakıyoruz; sandalyeler uçuşuyor, yumruklar sıkılıyor. Büyük bir yolsuzluk var ama en önemlisi, Atatürk’ün kurduğu ve devrime önderlik etmiş Cumhuriyet Halk Partisi, tamamen Batı’nın güdümüne ve esaretine teslim olmuş durumda. Kimlerin önderliğinde? Özgür Özel ve İmamoğlu ekibinin önderliğinde. Bu da aşikâr olan şey.

Bunlar siyasi tespitlerdi. İddianamenin 38. maddesinde de benzer bir tespit yer alıyor. Şöyle diyor, bilgi de vermiş olalım: “İstanbul İl Kongresi’nde delegeleri satın alarak desteklediği il başkanının seçilmesini sağlayan örgüt liderinin, 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısında aday olarak Özgür Özel’i belirlediği, İstanbul İl Başkanlığı seçimlerinde yaşanan sürecin benzerinin genel kurultayda da yaşandığı, delegelerin satın alınarak Özgür Özel lehine oy kullanmalarının sağlandığı” belirtiliyor.

Tabii sabah da şöyle bir tartışma oldu. Arkadaşlarımız getirdi; önce CHP bir kapanma başvurusunda bulunulduğunu iddia etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sorduk, “Bizim tam öyle bir başvurumuz yok, sadece maddeyi ilgilendirmek istedikleri…” dediler. Sonuçta CHP kapatılabilir mi? Şöyle ki; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kapatma davası açamaz. Anayasamıza ve Siyasi Partiler Kanunu’na göre, bir parti hakkında kapatma davası açmaya yetkili tek makam Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’dır.

Bizim hukukumuzda “parti imtiyazı” (party privilege) denilen bir ayrıcalık vardır. Partiler, herhangi bir dernek veya sendika gibi hukuk mahkemeleri tarafından kapatılamaz. Bir tek Anayasa Mahkemesi bir parti hakkında kapatma kararı verebilir. Partilerin demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olmasından hareketle, anayasa koyucumuz kapatılma yetkisini tek başına Anayasa Mahkemesi’ne emanet etmiştir.

Ancak herhangi bir yargı makamı, bir partinin kapatılmasıyla ilgili delillerle karşılaştığı zaman Yargıtay Başsavcılığı’na ihbarda bulunabilir. Diyebilir ki: “Benim elime geçen delillerle Anayasamızın 68. maddesi ve Siyasi Partiler Kanunu’ndaki kapatma nedenleri oluşmuş gözüküyor, bunu size bildiriyorum.” Yargıtay Başsavcılığı bunu inceler ve dava açıp açmamaya karar verir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bu zorunluluk gereği bildirimde bulunmuştur.

İki şeyi birbirinden ayırmak lazım. Birincisi, bireyin ceza sorumluluğuyla ilgili ceza davasıdır. İmamoğlu hakkında, Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanmış eylemleri nedeniyle açılan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yetkisinde olan ve ağır ceza mahkemelerinde görülecek davadır. İkincisi ise kapatma davasıdır; bu bir ceza davası değil, tüzel kişiyle ilgili bir süreçtir.

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, “Çıkış Yolu” programında Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. 3900 sayfalık iddianamenin özet bölümünde bir çıkar amaçlı suç örgütü kurulduğundan bahsediliyor. Bu örgütün amacı; CHP’yi ele geçirmek ve Cumhurbaşkanı olabilmek için rüşvet, irtikap, çeşitli yolsuzluklar işlemek olarak ifade edilmiş. 10 yıl boyunca 160 milyar TL kamu zararı olduğu öne sürülüyor. CHP neden sürekli mahkemelerden, kurultay tartışmalarından ve kavgalardan kurtulamıyor? Bu durumun esas sebebi nedir?

Bu sorunun cevabı 1927 yılında, Atatürk’ün “Büyük Nutuk”unda var. Nutuk, 1927 yılında altı gün boyunca bizzat Atatürk tarafından okunmuştur. Bu belge, devrimin öncü kadroları içerisinde yer almış bir grubun (Rauf Orbaylar, Kazım Karabekirler, Refet Beleler gibi) baştan sona hedef alındığı bir metindir. Gençliğe Hitabe’deki o önemli cümle, bugün yaşadığımız durumu özetler: “İktidarı, Cumhuriyeti tasfiye etmek isteyen, gaflet ve delalet içinde olanlar ele geçirebilir.” Yani tehdit dışarıdan değil, bizzat partinin içinden gelir. Bugün iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirmiş durumdadır. Bu, sadece CHP tarihinde değil, Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecinde de doğrulanmıştır. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin içinden çıkan Kruşçev, Brejnev ve en son Gorbaçov eliyle devrim tasfiye edilmiş ve kapitalizme geçilmiştir. Atatürk’ün Nutuk’taki tehdit tespiti, tarihsel olarak doğrulanmış bir öngörüdür. Çin Komünist Partisi’nin dirayetli tutumuyla tehditler bastırıldı. Bütün devrimlerde gördüğümüz, devrimin öncü partisi içerisinden devrimi tasfiye eden bir tehdidin ortaya çıkması olayıdır. Atatürk’ün bu öngörüsü orada doğrulanmış; Cumhuriyet Halk Partisi tecrübesinde de bunu yaşıyoruz. 1939’da “Tanzimat’la Barış”, 1945’te “Küçük Amerika olacağız” söylemleri ve nihayet 1953 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 10. Kurultayı’nda Kemalizm, CHP programından çıkartıldı. 1935 yılında CHP programına konan, yani Türk devriminin yaptığı işlerin bütünü olarak tanımlanan ve partinin yol göstericisi olarak kabul edilen Kemalizm, 1953’te tasfiye edildi. Yerine “Atatürk Yolu” kavramı getirildi. Kemalizm’i tasfiye ediyorsun ama tamamen silemiyorsun; tıpkı Hz. Muhammed’e karşı yine onun ismi kullanılarak veya Marx’a karşı yine Marx’ın öğretisi kullanılarak yapılan çarpıtmalar gibi, Kemalizm de Atatürkçülük maskesiyle etkisizleştirildi.

Bu serüven “ortanın solu” ile devam etti. Kemalist devrim gibi yol gösterici bir birikim varken, birdenbire ortanın solu kavramı çıktı, ardından sosyal demokrasiye bağlandı. Sosyal demokrasi de doğrudan Batı’dan geldi. Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’nin içindeki önder kadroların bu dönüşümde başrol oynadığını görüyoruz. Atatürk’ün ölümünden sonra Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Mahmut Esat Bozkurt gibi devrimci kadrolar tasfiye edildi. 1965 sonrası ortaya çıkan “ortanın solu” hareketi ve Ecevit dönemiyle birlikte, halkın Atatürk devrimlerini benimsemediğini iddia eden bir anlayış yerleşti. Ecevit’in “Atatürk ve Devrim” kitabı, devrimleri yargılayan ve halkta yansıması olmadığını savunan bir perspektif sundu. Neticede 1973’te İnönü tasfiye edildi ve süreç, günümüzdeki siyasi çizgiye kadar uzandı. Kendi altı ok programından, devrimci köklerinden ve milliyetçi-halkçı-devletçi-laik çizgisinden koparılan CHP, Batı menşeli sosyal demokrat bir programa teslim oldu.

Bu süreci gericiler değil, CHP’nin içinden çıkan lider kadrolar yönetti. Deniz Baykal’ın “Altı Ok babaannemizin resmi gibi duvarda duruyor” ifadesi ve Özgür Özel’in “yeşil ve mor ok ekleriz” söylemi, altı okun içini boşaltma çabasının bir göstergesidir. Oysa Altı Ok, Türk Devrimi’nin teorik özetidir. 1961 Anayasası’ndan da bu altı ok çıkartılarak yerine Batı tipi “demokratik, sosyal hukuk devleti” tekerlemesi yerleştirildi. 1950 seçimleri öncesinde İsmet İnönü’nün Gaziantep’te ve Polatlı’da yaptığı konuşmalarda, 1924 Anayasası’nı kaldıracaklarını ve altı oku anayasadan çıkartacaklarını ifade etmesi, bu kopuşun lider kadro tarafından nasıl planlandığını gösteriyor.

Atatürk, 1927’de Nutuk’ta bu tehlikeyi sezmiş ve uyarmıştı: “Kendi çıkarlarını müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirebilecek iktidar sahipleri” uyarısı tam da bugün CHP’nin yaşadığı durumu işaret ediyor. Devrimin önderi olan partinin içinden çıkan bir grup, devletin kalelerini ele geçirebilir ve gaflet, hatta hıyanet içinde bulunabilir. Atatürk, ölmeden önce 1937’de Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras’a, Sovyetler Birliği ile dostluğun sürdürülmesinin devrimin güvencesi olduğunu vasiyet etmiştir. Türkiye’yi Batı emperyalizminin denetimine sokanlar, önce bu Sovyet düşmanlığını körüklediler. Bugün de Rusya, Çin ve İran düşmanlığı üzerinden Türkiye’nin Asya’da mevzilenmesi ve Kemalist devrimi tamamlaması engellenmeye çalışılıyor.

Özetle, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kendi devrimci köklerinden koparan şey, dışarıdan gelen bir müdahale değil, partinin lider kadroları tarafından yürütülen sistematik bir tasfiye sürecidir. Pasifik gibi büyük olmak, sadece rakamlarla ölçülebilen bir değer değildir. Bundan çok daha fazlasıdır; tutkuyla çalışarak yaşamı dönüştürmektir. Cesaretle ileriye atılmak, yeni yollar açmak ve farklı rotalar çizmektir. Henüz keşfedilmemiş potansiyeli açığa çıkarmak, yenilenmektir. Sürdürülebilir bir dünyaya ve temiz bir geleceğe katkıda bulunmaktır. Bereketle büyümektir, damla damla bir araya gelerek güçlü ve cesur olabilmektir. Pasifik’in eşsiz büyüklüğü ilham kaynağımız, bulunduğumuz her alanda geleceği tasarlamaksa en büyük tutkumuzdur. İşte bu yüzden cesaretle adım atıyor, tutkuyla çalışıyor, bereketle büyüyoruz. Pasifik Holding: Geleceği tasarlar.

Türkiye’nin beklediği “hepsi burada”nın efsane 11.11 indirimleri geldi. Alve akülü darbeli vidalama seti 2.499 TL, 165 ekran QLED TV ise 19.999 TL.

Bilim ve Ütopya dergisinin bilimsel gezileri devam ediyor. Yeni güzergah Konya. Konya’nın tarihini, Selçukluların bıraktığı eserleri, ilk kiliseye ev sahipliği yapan Sille’yi, Beyşehir’in tarihi mekânlarını, Çatalhöyük yerleşim alanını, modern Konya’nın yeni simgeleri olan Kelebek Parkı’nı, Bilim Merkezi’ni ve Japon Parkı’nı görmeye hazır mısınız? Prof. Dr. Ali Demirsoy’un ve tarihçi Tunağan Sönmez Türk’ün de katılacağı Konya gezisi 28-30 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek. Rezervasyon ve ayrıntılı bilgi için iletişim: 0505 811 52 37.

D-Smart Net ile evdekilerin keyfi yerinde. Yeni abonelere özel 24 Mbps’ye kadar hızlı, taahhütsüz internet ve aile, spor ya da film-dizi paketinden dilediğiniz biri ilk 3 ay sadece 449 TL.

Memleket isterim; her isteyene yuva, milyonlara umut olsun. Derdiyle dertlenen biri olsun. Biz dertliyiz, biz aşığız, biz inanmışız. Ve bu işi başaracağız. Evet, başaracağız; çünkü herkesin huzurla, mutlulukla yaşadığı bir memleket hayalimiz var. Şimdi bu hayali gerçekleştirmek için yurdun her köşesinde 500 bin konut inşa ediyoruz.

Söyleyenin dilinde, dinleyenin gönlünde; yedi bölge, dört iklimde hep yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi… Yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımları; yurdumuz onun türkülerinde.

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu programında Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz.

Sayın Perinçek, bu haftanın en çok konuşulan olaylarından biri bahis meselesiydi. Önce hakemlere operasyon, ardından da 1.024 futbolcunun bahis oynadığı ortaya çıktı. Spora baktığımızda bu bahis meselesi neden bu kadar gündem oluyor ve bu bir çürümeyi mi gösteriyor? Tablo neye işaret ediyor sizce?

Bakın, bunu sporla sınırlı görmeyelim. Burada ne var? Uyuşturucu gibi, alkolizm gibi insanlarda çürümeye, bencilliğe, bireyciliğe, çıkarcılığa, hatta toplum düşmanlığına kadar götüren eğilimler sistem tarafından dayatılıyor. Bahsin özelliği ne? Bahsin özelliği havadan para kazanmak. Tarlayı sürmeden, tezgahta çalışmadan, berber dükkanında sabahtan akşama kadar alın teri dökmeden para kazanmak… Bu piyango, bahis, kumar; bunların hepsi emekle yaşamaktan koparıp şans oyunlarına yönelttiği için toplumu çürüten olaylardır.

Bir tarihte bir ilin emniyet müdürü ve jandarma komutanı beni aradı. “Doğu Bey, Türkiye’nin çok önemli bir konusu var. Bahis konusu hem ordu hem polis içerisinde müthiş bir şekilde sarmış durumda, gençlerimizi ve insanlarımızı kaybediyoruz” dediler. İntiharlara kadar giden bir süreç bu. Telefonla 3-4 tuşa basıyorsun, ayın 5’inde maaş gidiyor. Borç, harç derken intiharlarla sonuçlanıyor.

Burada “yasal bahis” ve “yasal olmayan bahis” ayrımı yapıldı. Hırsızlığın yasalı olmaz, kumarın da yasalı olmaz. Vatan Partisi olarak bu konuda bir kanun teklifini kamuoyuna ilan ettik. Aile içindeki, arkadaş ortamındaki dostane oyunlar dışında; bahis ve kumar kesinlikle yasaklanmalıdır. Devlet, Milli Piyango gibi kurumlarla havadan para kazanmayı ve gerçekleşmeyecek umutları kışkırtan uygulamalara asla alet olmamalıdır.

İmralı’da DEM Parti heyetiyle gönderilen son mesaj ile 27 Şubat’taki çağrının vurguları arasında ciddi bir tezatlık var. 27 Şubat’ta federalizmi, konfederalizmi, özerkliği ve iki ayrı milliyet talebini reddeden, devlet ve milletle bütünleşmeyi savunan bir Abdullah Öcalan vardı. 4 Kasım mesajında ise “Türk-Kürt ilişkisinin bin yıllık iki sütun olarak görülmesi ve Cumhuriyet’in yasallığına dahil edilmesi” gibi ifadeler var.

Burada “iki sütun”dan kasıt, Türkiye’nin Türk ve Kürt milletinden oluşan iki ayrı milliyetli bir ülke olduğu ve anayasanın buna göre düzenlenmesi gerektiğidir. Bu, bölücü bir çizgidir. Oysa Türk Devrimi’nin programı, Anadolu ve Trakya’da yaşayan tüm insanlarımızı “Türk milleti” çatısı altında kaynaştırmaktır. Şubat’tan bu yana 8 ay geçti; Türk devletinde ve milletinde bütünleşmeyi savunan Abdullah Öcalan, ne oldu da birdenbire tekrar bölücü, ayrılıkçı bir çizgiye savruldu? Bunun sebebini, Türk Devleti’nin değişen politikalarında bulabiliyoruz. AK Parti iktidarı, yaşadığımız süreci taktik düzlemde “terörsüz Türkiye” diye tanımladı. Evet, silahlar bırakıldı; zaten bırakılmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi, PKK’yı bastırarak onları silahlarını bırakmaya mecbur etti. Terörsüz Türkiye’yi zaten yaratmıştı Türk Silahlı Kuvvetleri. Şimdi mesele, terörsüz Türkiye’yi stratejik bir güvence altına almaktır. Bu nasıl olur? Devlette ve toplumda bütünleşerek. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nde hepimiz bütünleşiyoruz; Türk milleti de hepimizi kapsayan millettir. Evet, farklı köklerden geliyoruz ama biz artık bir millet olduk. Aynı Fransız, Rus, Alman veya Kuzey Amerika’daki gibi; onlar da çok çeşitli etnik kökenlerden gelerek kaynaştılar.

Sonuç itibarıyla iki program çarpışıyor. Abdullah Öcalan da dengelere göre bu program içinde yalpalıyor. Buna yol açan nedir? AK Parti hükümetinin stratejik hedefi doğru belirleyememesi. Vatan Partisi ne dedi? “Terörsüz Türkiye değil, stratejik hedef; Türkiye Cumhuriyeti devletinde ve Türk milletinde bütünleşmektir.” Yani iki program çarpışıyor: Terörsüz Türkiye ve bütünleşen Türkiye. AK Parti’nin programı terörsüz Türkiye; Vatan Partisi’nin programı ise bütünleşen Türkiye’dir. Terör olmayacak ama bütünleşeceğiz. Çünkü terörü ortadan kaldıran güvence bütünleşmemizdir. Bütünleştiğimiz zaman terörün zemini ortadan kalkar ve Türk devrimi hedefine ulaşmış olur.

Abdullah Öcalan’daki bu yalpalama ve sizin de belirttiğiniz, 25-27 Şubat tarihli mektup ile 4 Kasım’daki açıklamalar arasındaki zıtlık, AK Parti hükümetinin yanlışlarından kaynaklanıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in Hazar Denizi’nden Doğu Akdeniz’e kadar ilan ettiği o kapsamlı programa uyum gösterirseniz, o programın içinde Kürdistan da, İkinci İsrail Devleti de, Abdullah Öcalan’ın bu şekilde savrulması da var. Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına bağlı olduğunu söyleyerek kendi temennisini dile getiriyor. Öcalan’ın açıklaması çok açık, iki sütundan ve bunların Türkiye’nin Cumhuriyet yasallığına dahil edilmesinden bahsediyor. Bunun 27 Şubat’taki açıklamayla beraberliği yok. Sayın Bahçeli, Abdullah Öcalan’ı Türkiye Devleti’nin elinde tutmaya çalışarak “Öcalan savrulmuş gitmiş değil” şeklinde kendi dileğini ifade ediyor; iyi niyetli bir açıklama ama gerçeğe dayanmıyor.

Biz bunu hem kamuoyu önünde hem de özel görüşmelerde AK Parti yöneticilerine söyledik: Bütünleşen Türkiye stratejisini korumak gerekir. Bu bütünleşme olmadığı sürece, silahlar bırakılsa bile zihinlerde bölünme durduğu sürece terör bitmez. PKK kendini feshettiğini söylüyor ama devamlı açıklamalar yapıyor. Zübeyir Aydar da özerklikten vazgeçmediklerini, kendilerini yöneteceklerini söylemişti.

Şu an bir komisyon süreci var. Yaklaşık 6-7 aydır bir çalışma yürütülüyor. Sayın Numan Kurtulmuş, Kasım ayı sonunda hazırlıkları tamamlayacaklarını ifade etti. Fakat genel kurula sunmak için önce Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) karar alması lazım. Bu, Vatan Partisi’nin Af Kanunu önerisindeki husustur. Biz, PKK yönetici ve mensuplarına uygulanacak bir af durumunda, diğer terör örgütlerinin eşitlik ilkesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasını önlemek için bir kıstas getirdik. MGK, PKK’nın silah bıraktığını ve kendisini feshettiğini devlet olarak saptayacak. Sadece örgütün “feshettim” demesi yetmiyor; MGK’nın bunu resmen saptaması ve Cumhurbaşkanı’nın onaylaması gerekiyor. Böylece FETÖ gibi diğer örgütler bu aftan yararlanamayacak. Vatan Partisi olarak hazırladığımız 15 maddelik, çok dikkatli ve özenli Af Kanunu önerimizin başka bir çözümü yok.

Sahadaki duruma gelince; Jandarma, MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teslim edilen mağaralar ve bırakılan silahlarla ilgili bir raporlama yaptığı biliniyor. Bu raporun MGK’ya geleceği söyleniyor. Bu iş böyle uzatılmamalı; bu tarihi atak, yani bütünleşen Türkiye süreci zamana bırakılarak zehirleniyor. AK Parti hükümetinin bu konuda çok büyük sorumluluğu var.

Komisyonun İmralı’ya gidip gitmemesi konusuna gelince; Türkiye Cumhuriyeti Devleti İmralı’ya gitmez. Meclis eğer hükümlüyü dinlemek istiyorsa, devlet onu bulunduğu yerden alır, Ankara’ya getirir; uygun ve güvenli bir mekanda dinler, sonra geri götürür. Vatan Partisi yönettiği zaman devlet bunu bir günde yapar. Komisyonu İmralı’ya göndermek, devleti küçük düşüren siyasi amaçlar taşır.

Doğu Akdeniz ve bölgesel gelişmelere bakarsak; Karadeniz, Ukrayna, Doğu Akdeniz, Umman Denizi, Hazar Denizi ve Hürmüz Boğazı’na kadar bütün coğrafyamızda tek bir cephe var. Bu cephede Amerika ve İsrail ile onların karşısında bölgenin gerçek sahipleri var. İnsanlık, Atlantik’in emperyalist kapitalist sistemi ile Asya’dan yükselen paylaşmacı, insancıl, devletçi ve halkçı sistem arasında tarihi bir çarpışma dönemine girdi. Türkiye, yükselen Asya uygarlığının öncü mevzilerindedir. AK Parti hükümeti ise bu büyük hesaplaşmada konumunu tam belirleyemedi; Netanyahu ile Trump’ın planlarında yer alarak, fotoğraflara girerek küresel çözümlerde başrolde olduğunu sanıyor. Oysa Türkiye’nin oralarda küresel roller oynadığı falan yok. Ama Türk milletini burada oyalamak, aldatmak; ondan sonra da birtakım senaryolar, fotoğraflar, videolar falan filan gündeme getiriliyor. Sayın Perinçek, süremizin de sonuna geldik. Ancak isterseniz her zaman yaptığımız gibi haftanın kitabını ve haftanın türküsünü sunalım.

Haftanın kitabı, Teori Dergisi’nin bu sayısı: “CHP’de 100 Yıllık Hesaplaşma”. Bu sayı oldukça dolu dolu. Aslında bu yalnız CHP tarihi değil, Türkiye’nin yakın tarihidir; 1920’lerden bugüne gelen CHP’nin devrimci kökleri, o köklerden kopması ve en sonunda İmamoğlu önderliğinde Batı’nın sosyal demokrat karanlığına yuvarlanması… Ama CHP’nin içinde hâlâ o Atatürkçü devrimci birikim var ve Kılıçdaroğlu’nun bu sürece karşı mücadelesi söz konusu. Bunu inceleyen bir sayı. Doğu Perinçek’in orada “CHP’nin Devrimci Kökleri ve Kimliğini Yitirmesi” diye çok uzun bir incelemesi var. Yine Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu arkadaşımızın “CHP Tarihinde İki Çizgi Mücadeleleri” adlı çalışması, Alev Coşkun abimizin “CHP Tarihinin Dönüm Noktaları” üzerine yaptığı söyleşi, Ahmet Müfit Bey’in “CHP’nin Altı Ok’tan Kurtulma Mücadelesi: CHP Bu Noktaya Nasıl Geldi?” başlıklı yazısı yer alıyor. Kütüphane raflarında 10, 15, 20, 30 yıl sonra da okunacak bir sayı. Teori Dergisi’ni tebrik ediyoruz.

Bir de benim 8 kitaptan oluşan “Kemalist Devrim” serim var: “Kemalist Devrim: Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri”, “Kemalist Devrim’de Laiklik”, “Kemalizm’in Felsefesi ve Kaynakları”, “CHP’nin Atatürk’ün Program ve Tüzükleri”, “Altı Ok’la İlgili İncelemem”, “Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu” ve “Kurtuluş Savaşı”. Türkiye’de Kemalist devrim konusunda kapsamlı ve derinlemesine yapılan bir çalışmadır. Bunu da öneriyoruz. Ama Teori’nin bu sayısını okuyalım, okutalım, yayalım, tartışalım. Bunu hararetle öneriyoruz. Arkadaşlarımız, izleyicilerimiz ve dinleyicilerimiz okuduklarında bu tavsiyemizin ne kadar yerinde olduğuna kendileri de kanaat getirecekler.

Şarkıya gelince; 10 Kasım yıl dönümü. Tabii Atatürk’ümüz Selanikli. Selanik’le ilgili “Fırtına Tuttu Bizi” türküsü vardır. Çok sevdiğim bir türküdür. Atatürk belki bunu dinlemedi bilmiyorum ama Selanikli olduğu için onu o şarkıyla da anmış olalım.

Sayın Perinçek, çok teşekkür ederiz. Tekrar başarılar diliyorum. Nadir arkadaş, çok başarılı olacaksın. Değerli Ekrem Ateer arkadaşımıza, Ekrem Ateer ustamıza bu kanala yaptığı büyük katkılar dolayısıyla, bu kanalı güzelleştirdiği ve güzelleştirmeye devam edeceği için engin başarılar diliyoruz. Evet, değerli izleyenler, bu haftaki Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Haftaya tekrar bu saatte görüşmek üzere. Herkese iyi akşamlar diliyoruz ve haftanın türküsüyle sizleri baş başa bırakıyoruz.

(Türkü sözleri)
Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı. O bizim kavuşmalarımız, ayın on beşine kaldı. Yeni cezve, yeni cezve, kaynar kaynar az oldu. O benim yarimin dilleri, şeker baldan tatlı oldu. Pencereden baka baka, ela gözler süzüldüm. Pencereden baka baka, ela gözlere süzüldüm.

(Reklamlar ve diğer içerikler)
Türkiye’nin beklediği bu rotanın, efsane 11.11 indirimleri geldi. Samsung Galaxy A16: 8699 TL, Asus Laptop: 12999 TL.

Ve şimdi ada Kıbrıs’ımızın en gözde tarihi mekanlarından birinin önündeyiz; Lala Mustafa Paşa Camii. Şeftali kebabı yemeye gidiyorum. Kıbrıs’ta daha neler var neler! Siz de bir an önce ada Kıbrıs’ımıza gelin, Lala Mustafa Paşa Camii’ni görmeden dönmeyin.

Bence bu çok az bir rakam, daha yüksek olmalı. Sayın milletvekilleri, acaba vatandaşa verdikleri maaşlarla geçinebilirler mi? Vatandaşa makarna, kendilerine pirzola. Enflasyon %15, %18; söyledikleri rakamların yarısı. Allah sonumuzu hayır etsin. Hiç iyi günlerde değiliz ve iyiye doğru gitmiyoruz. Enflasyonu yukarıdakiler yaşamıyor, halk tabanında biz aşağıdakiler yaşıyoruz. TÜİK’in açıklamış olduğu, devletin açıklamış olduğu bu rakamlar aslında hiç iyi gitmediğimizin bir işaretidir. Bu işaretler, insanoğlunu nereye götüreceği belli olmayan dipsiz bir kuyu gibidir. En kısa zamanda bu rakamların daha iyi şartlar altında düzeltilmesini ve insanların yaşam standartlarının yükseltilmesini arzu ediyoruz. Devletin, kendi aralığında kâğıt üzerinde rakamları nasıl gösterdiğini bilmiyoruz ama insanları aldatmak için bir şekilde…

Paylaş