Çıkış Yolu • 29.07.2025

Çıkış Yolu • 29.07.2025

Affola. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek konuğum. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Merhabalar Özlem Hanım, sağ olun.

Gündemimiz yoğun. Orman yangınlarından Suriye’deki meselelere, PKK’nın fesih ve silah bırakma sürecinden Filistin meselesine kadar çok geniş bir gündemimiz var. İsterseniz ilk başta sıcak gündemden başlayalım: Orman yangınları. Ülkemiz son 10 gündür orman yangınlarıyla boğuşuyor. Bu süreçte birtakım istenmeyen olaylar da yaşanıyor. Sabotaj ihtimali yansıdı; Bursa Harmancık’taki olayın FETÖ bağlantılı bir kişi tarafından yapıldığı itiraf edildi. Kendisi bizzat itiraf etti. Orman yangınlarıyla ilgili birtakım açıklamalar da geliyor. Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

İzleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Tabii orman yangını Türkiye’yi tek yürek yaptı. Bakın bu çok önemli. Türkiye’nin her köşesinde hepimizin duyguları aynı; hepimizin ciğerleri yandı. Bu ortak duyguyu paylaşmak çok önemli. Türkiye’nin aynı acılarda ve başarılarda bütünleşmesi, bizim büyük ve güçlü bir millet olduğumuzu gösteriyor.

Ciğerlerimiz yandı, “Yeşil Vatanımız” yanıyor dedik. Ancak bu insani duyguların ötesinde bir çözüm gerekiyor. Türkiye, özel çıkarcılıkla ve bireycilikle çözemeyeceği sorunların içine girdi; orman yangınları da bunlardan biri. Bana orman yangınlarına çareyi özel sektörde göstersinler, bireysel çıkarla çözsünler; ondan sonra konuşalım. Bu durum sadece orman yangınları için değil; Türkiye’nin güvenlik meseleleri ve üretim ekonomisi için de geçerli. Türkiye ancak kolektif projelerle, kamu ekonomisiyle ve kamuculukla çözeceği sorunların eşiğinde. Özel sektörcülüğün en açık şekilde iflas ettiği konu orman yangınlarıdır. Orman yangınlarının tek bir çaresi vardır: Kolektif projeler, kamuculuk ve plancılık. Türkiye’nin bütün çözümlerinin ortak programı budur; bunu vurgulamak istiyorum.

Yangınların bir kısmında sabotaj olduğu Cumhurbaşkanımız tarafından da ifade edildi. Bursa Harmancık’ta yakalanan şahıs, eski bir FETÖ sanığı ve aynı zamanda bir dönem TSK’da görev yapmış bir asker. Aydınlık gazetesi bugün onun kimliğini güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Türk askeri, vatanını ve milletini silahıyla korumakla görevli olandır. Şimdi asker kimliği taşımış bir şahıs, karşımıza vatanını ve ciğerimizi yakan bir hüviyetle çıkıyor. Bu çok çarpıcı ve FETÖ’cülüğün insanları nasıl canavarlaştırdığını, kendi vatanına nasıl yabancılaştırdığını gösteren çok önemli bir olay. Amerikan güdümündeki o yapının iddiası nasıl yerle bir oldu, bunu görüyoruz.

Yangınların hepsinin sabotaj olup olmadığı veya bir tertibin parçası olup olmadığı konusunda şu an kesin bir şey söyleyemeyiz. Ancak Cumhurbaşkanının “bir kısmı sabotaj” demesini ciddiye almalı ve not etmeliyiz.

Bugün Ankara’da Öz Orman-İş Sendikası Genel Başkanı Settar Aslan bir basın toplantısı yaptı ve çok değerli tespitlerde bulundu. Kendisi acilen 15 bin orman işçisinin alınması gerektiğini söylüyor. Gönüllülük esasıyla yardıma giden vatandaşlarımız çok kıymetli ama bizim esas olarak profesyonel orman işçisine ihtiyacımız var. Bu görüşe tamamen katılıyorum. Son zamanlarda bir teknoloji hayranlığı var; uçaklar mı, helikopterler mi tartışılıyor. Havadan müdahale önemli olsa da orman yangınları esas olarak karadan ve insan emeğiyle önlenebilir. Bu, bir cephe görevidir. Orman işçilerinin istihdamı, kamucu ekonominin ve vatan savunmasının başlıklarından biridir.

Gündemdeki bir diğer konu da PKK’nın fesih ve silah bırakma süreci. PKK yöneticilerinden Helin Ümit, sizin sık sık dile getirdiğiniz “devletle bütünleşme” kavramına benzer ifadeler kullanarak bir açıklama yaptı. PKK’nın silah bırakmasını ve feshedilmesini devletle bütünleşmeye bağlıyor. Vatan Partisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti ile bütünleşmeyi esas çözüm olarak görür. Hükümetin “terörsüz Türkiye” planının karşısına “bütünleşen Türkiye” planını koyduk. Eğer bilinçlerdeki ayrılıkçılığı bitirmezseniz, silahlı mücadele olmasa bile o zemin her zaman bir fidelik olarak kalır.

Helin Ümit’in açıklamalarında “asli unsur olarak bütünleşme” vurgusu dikkat çekici. Bu ifade, “PKK feshedildi ama ayrılıkçılık feshedilmedi” anlamına geliyor. Yani, “Varlığımızı koruyarak devletin ortağı olalım” diyorlar. Bizim çözümümüz ise Türk ve Kürtlerin ortak olması değil; Türk’ü, Kürt’ü, Sünni’si ve Alevi’siyle hepimizin bir millet oluşturmasıdır. “İki toplumlu devlet” teorisi, ayrılıkçılığı koruyan ve her an dış düşmanla birleşmeye zemin hazırlayan yanlış bir zihniyettir. Dolayısıyla buradaki “bütünleşme” kavramı kimseyi aldatmamalıdır. Örgüt içinde bu zihniyetin hala yaşadığı görülüyor. PKK’yı feshetseler bile ayrılıkçılığı feshetmedikleri sürece, silahlı mücadeleye yönelme zeminini koruyorlar demektir.

Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, 51 kişiden oluşan bir komisyon kurulacağını açıkladı. Vatan Partisi olarak bizim bu konuda 15 maddelik bir kanun önerimiz var. Meclisteki diğer partilerin ise somut bir çözüm önerisi yok. Komisyon kurmak “havanda su dövmek”ten ibaret kalmamalı. Vatan Partisi, iki aylık yoğun bir çalışma sonucunda, Türkiye’nin boğazına dayanan bu süreçten çıkış için tek gerçekçi seçeneği; yani hazırladığımız af kanunu önerisini sundu. Diğer partilerin bir hazırlığı yok. Nihayetinde, Türkiye’nin başka çaresi kalmadığı için meclistekiler de Vatan Partisi’nin bu önerisini kısmen keşfetmek zorunda kalacaklar. Çünkü bu bir tercih değil, tek seçenektir. Dolayısıyla hepsi oraya koşacak, buraya koşacak, geri kaçacak, kör olacak, bocalayacak falan filan. Eğer hakikaten bu süreci başarıya götüreceksek, Vatan Partisi’nin o tek seçenek olan Af Kanunu’nu keşfedecekler. Zaten biraz keşfetmeye başladılar. Şöyle yapalım mı? Arkadaşlardan rica edelim, o maddeyi buraya yansıtalım. Milliyet Gazetesi’nin haberini inceleyerek Vatan Partisi’nin önerisiyle birlikte konuşalım isterseniz.

Mesela bakın şimdi, bu komisyona “havanda su dövme komisyonu” dendi. Evet, havanda su dövme komisyonu. Çünkü sudan başka bir şey yok. Ellerinde bir havan var, komisyonu kurmuşlar ama hiçbir öneri yok, hiçbir hazırlık yok. Ne iktidarın bir hazırlığı var ne diğer partilerin bir hazırlığı var; bir tek Vatan Partisi’nin hazırlığı var. Vatan Partisi 15 madde halinde Af Kanunu’nu kamuoyuna açıkladı. Göreceksiniz, şimdiden o yönde keşifler başladı. Milliyet gazetesinde çıkan o 10 maddeyi buraya yansıtabilir miyiz? (Şu an teknik bir sorun çıktı arkadaşlar, yazıyorlar.) Ben o metni sabah da beraber okudum, inceledim. O 10 maddede, Vatan Partisi’nin o 15 maddeli kanunu okumuşlar. Şimdi bu, Milliyet’in kendi önerisi değil tabii. Burada neyi söylüyor? İşte bu Meclisteki komisyonun ön hazırlıkları, büyük bir ihtimalle iktidar çevrelerinden edindikleri bilgileri yazmışlar.

Şimdi o 10 maddeye bakıyoruz, Vatan Partisi’nin Af Kanunu önerisinden bazı şeyler alınmış. Ama bir çorba. Yani orada birbiriyle beraber olamayacak iki tane anlayış var. Bir anlayış ne? İşte pişmanlık yasalarıyla, infaz indirimleriyle bu konuyu çözme iddiası veya masal diyelim. Fakat gene bu 10 maddenin içinde bakıyoruz, bazı yerlerde PKK üyelerinin, yöneticilerinin suçlarının bütün sonuçlarıyla ortadan kalkması yani bir af tarifi de var. Dolayısıyla bu hakikaten tutarlı olarak bir merkezden hazırlanmış bir af kanunu ya da bir çözüm önerisi değil; oradan buradan dedikoduların toparlanması. Bu arada Vatan Partisi’nin Af Kanunu’ndan da bazı maddelerin oraya yansıtılması var.

Şöyle mesela: “Birinci maddesi; dağda olan örgüt üyeleri ve cezaevlerinde kalan terör suçlularıyla ilgili yeni bir infaz düzenlemesine gidilecek.” Şimdi infazda bu işin olması mümkün müdür? Hepsini yargılayacaksınız; kaç sene sürecek yargılama? 5 sene mi, 3 sene mi, 10 sene mi? O zaman bu süreç ne olacak? Zehirlenecek ve birkaç ay sonra toprağa gömülecek. “Bir başka maddesi; PKK için kendini fesheden ya da terör vasfını kaybetmiş örgüt tanımlaması yapılacak.” Burada da işte Vatan Partisi’nin başlığı alınmış: “Kendini fesheden örgüt tanımı.” “Bir diğer madde; silah bırakma süreci, izleme ve doğrulama yöntemi kullanılarak yürütülecek.” Burada da “etkin pişmanlığa benzer bir sistem kurularak” diyor. Yani şimdi infaz indirimi, şimdi de etkin pişmanlık… O mu, bu mu?

Çünkü etkin pişmanlıkla infaz indiriminde benzerlikler var. Fakat birinde pişman olanların infazını indiriyorsunuz. “Tahliye edilenler mükerrer suç işlemeleri halinde…” Bu da Vatan Partisi’nin af kanunundan alınan bir şey. Bir diğer konu; “Terörle Mücadele Kanunu varlığını sürdürecek.” “MGK, TSK, MİT gibi bir devlet yapılanması tarafından silahları bıraktığı kesin olarak doğrulanıp kayıt altına alındıktan sonra; üyelik, övgü, yardım ve yataklık gibi bağlantılı tüm suç türleri bu örgüt bakımından suç olmaktan çıkacak.” Şimdi bu, hukukla ilgisi olmayan bir yazım; Vatan Partisi programını yazmak istemişler fakat “suç olmaktan çıkacak” değil. Burada anladığıma göre haberin yazılmasında bir hata var. Yani bir af kanunuyla işlenen bütün suçlar neticeleriyle birlikte ortadan kalkacak, dolayısıyla infaz edilmeyecek demek istiyorlar. Burada aslında Vatan Partisi’nin hazırladığı programı iyi anlatamayan, ifade edemeyen, hukuk bilmeyen bir yazım söz konusu.

En sonunda diyor ki: “Dağdan dönen ya da cezaevinden tahliye edilecek PKK’lıların topluma yeniden entegrasyonu için de adımlar planlanacak.” İşte “gönüllülük esasına uygun olarak eğitim…” Vatan Partisi programında da gönüllülük esası var. “Eğitilecek” biz demiyoruz; istemeyen eğitilmeyecek. Tamam, şimdi bir yandan tutarsızlığı nedeniyle son derece karmaşık ve insanın ümitlerini kıran bir 10 madde bu. Bir yandan da içinde Vatan Partisi’nin hazırladığı af kanunu önerisinden esinler olduğu için ümit ışıkları görüyoruz. Böyle tutarlı olmayan bir metin.

Komisyonun 4 Ağustos’ta ilk toplantısını yapacağı bilgisi kulise düştü. Bu komisyonun adıyla ilgili de bir tartışma var. DEM Parti “Biz ‘terörsüz Türkiye’ denmesini istemiyoruz, kesinlikle kabul etmiyoruz” diyor. Sizin bir öneriniz olur mu isim olarak? Belki “Af Kanunu Hazırlık Komisyonu” olabilir. “Terörsüz Türkiye” başlığından niye kaçıyorlar? PKK terör örgütü değildi anlamında mı? Şundan dolayı; PKK’nın yöneticilerinden de zaman zaman “Sanki biz haksız bir mücadele veriyorduk da Türkiye bundan kurtulacak mı?” gibi açıklamalar geliyor. Abdullah Öcalan tarafından da bu örgütün bir anlamının kalmadığı, ömrünün tükendiği ifade ediliyor. Peki, haklı bir mücadelenin ömrü niye tükensin? Fakat tartışmayı burada yapmamak lazım. Doğrudan doğruya önümüze bakmamız lazım: Silah bırakan bu örgütün yönetici ve üyeleri hakkında nasıl bir hukuki düzenleme yapılacak? Buraya yönelmek lazım.

Yol Haritası da çok kötü bir başlık. Bu maddeler yol haritası değil; yol haritası metot ve yönteme ilişkin olur. Bunların yöntemle bir ilgisi yok. Doğrudan doğruya çözümle ilgili tutarsız, yani infaz indirimi ve pişmanlık bakış açısıyla yapılacak bir çözüm ile genel af; yani Vatan Partisi’nin çözümünün hepsini boca eden maddeler bunlar. Çünkü bu ikisi beraber olmaz. İnfaz indirimi ve pişmanlık düzenlemeleri diyorsanız, genel af olmaz. Genel af diyorsanız da pişmanlık ve infaz indirimi olmaz.

CHP’nin de bu komisyonla ilgili bir önerisi oldu. Bir kere “Eşit ve nitelikli çoğunluk olmazsa biz katılmayız” diyorlar. Bir de cezaevindeki diğer mahpuslara yönelik beklentileri var. Bakın, CHP’nin bir çözümü yok. CHP koskoca bir parti, Mecliste o kadar sandalyesi var. Vatan Partisi’nin Mecliste tek sandalyesi yok ama tek seçenek olan bir çözümü var. Sandalyesi olmayan partinin çözümü; göreceksiniz Türkiye’de kanun olacak ve çıkacak. Sandalyesi olanlarınki çıkmayacak. Bu neyi gösteriyor? Bu sistemin içinde çözüm yok. Hepsini bir araya getirin, bir çözüm yok. Hiçbirinin bir hazırlığı yok. AK Parti’nin de bir çözümü yok. Dolayısıyla sistemin içinde çözüm olmadığı için, bu Mecliste sandalyesi bulunan partiler de sonuç itibarıyla çözümsüzlüklerini ilan ediyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin de getirdiği konu yöntemle ilgili bir konu, yoksa çözümle ilgili bir şey söylediği yok. Evet, tek seçenek: Vatan Partisi, tek seçeneğin af olduğunu söyledi. Göreceksiniz, Türkiye en sonunda Vatan Partisi’nin af kanunu önerisini keşfedecek ve o öneri ana hatlarıyla Meclisten çıkacak. Çünkü başka seçenek yok.

PKK yöneticisi Helin Ümit’in açıklamasında “dağılmadan bütünleşmekten” bahsediyor. Yani “Biz ayrılıkçı varlığımızı devam ettirerek…” Vatan Partisi ne vadediyor? Bütünleşen Türkiye’yi vadediyor. Yani aynı tek devlette ve tek millette bütünleşen Türkiye. Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz. Türk, etnik bir varlık değil; millet olarak Türk milleti var. Kürt milliyeti de var ama sonuç itibarıyla bunların hepsi, biz vatandaşlar olarak Türk milletini oluşturuyoruz. Vatan Partisi’nin topluma vadettiği bu: Tek bir devlette, başı dik bir devletin yurttaşları olmak, emperyalizme karşı beraber olmak, vatanımızın birliği ve bütünlüğü. Üretim ekonomisini inşa etmek ve bu zenginliği Türk milletinin bütün yurttaşları olarak paylaşmak.

Eğer “Hayır, onun içinde ayrı bir varlığım” dediğiniz zaman, ikinci sınıf bir vatandaş tanımının içine kendinizi atıyorsunuz. Yani Helin Ümit’in tanımında Kürtlerin kazanacağı bir şey yok. Siz ikinci sınıf vatandaş olacaksınız; Türk milleti tanımının içinde olmayacaksınız. “Biz onun içinde ayrı bir varlığız, bir azınlığız” gibi oluyor bu. Ve sonuç itibarıyla bu eşitlik değil. Milliyetler arasında eşitlik, eşitsizliğin formülüdür. Ama vatandaşların eşitliği… Yani hepimiz Türk milletinin vatandaşıyız. Türk milleti bizi eşitliyor. “Hayır, ben Türk milletinden değilim” dediğiniz zaman, “Ben ikinci sınıfım” demiş oluyorsunuz. Helin Ümit’in ifadesi, sonuç olarak bir ikinci sınıf vatandaş olma talebidir.

(Reklam Arası)

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, tekrar iyi akşamlar. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. “Yöneticiler de mi sizin önerinizde affa uğrayacak?” diye merak ediliyor. Televizyonlarda da hep bize soruluyor. Yönetici ve üye ayrımını nasıl yapabilirsiniz? Yargılayarak yapabilirsiniz. Yargılamadan kimin yönetici, kimin üye olduğunu bilebilir misiniz? Bilemezsiniz. MİT raporlarıyla falan belki olabilir, o da yargının elinde bir gerçeklik haline gelir. Yargı hüküm verecek ki; “Bu yöneticidir, bu da üyedir” diyecek, ancak o zaman her ikisine ayrı çözümler üretebilirsiniz.

Peki, yargıladığınız zaman, diyelim 10 bin kişiyi kaç yılda yargılayacaksınız? O yargılamanın sonunda “bunlar yöneticidir” diye bir karara varacaksınız. Yargı kararı olmayan bir yönetici-üye ayrımının bir anlamı yok. MİT raporlarında olabilir, tahminlerde olabilir, PKK’nın verdiği bilgiler olabilir ama PKK onu vermez, verdiğine de güvenilmez. Dolayısıyla yönetici-üye ayrımı yapmaya kalktığınız zaman bu süreci zehirlersiniz ve çözümsüz hale getirirsiniz. Onu üç yıl, beş yıl bir vadeye sürdüğünüz zaman, halkın bu beklentisi, ümidi, özlemleri burada yerle bir olur. Dolayısıyla Vatan Partisi kendi içinde tartıştı; bir yönetici-üye ayrımının kısa vadede mümkün olmadığını ve uzun vadede de işin çözümsüzlüğe gideceğini gördü. Çünkü bu iş ya üç-beş ayda çözülür ya da hiç çözülmez. Başka şeyleri, tarihleri ve dolayısıyla yönetici-üye ayrımını yapmaya kalktığınız zaman süreci erteliyorsunuz, yokuşa sürüyorsunuz ve sonuç itibarıyla çözümsüz hâle getiriyorsunuz; Türkiye de tarihi bir fırsatı böylece kaçırmış oluyor.

Bir de tabii Suriye meselesi var. İşin Suriye ayağı; Fransa’daki görüşmeler, Suriye Demokratik Güçleri ve İsrail arasındaki ilişkiler… Bana bir taraftan, “Amerika’nın arka planda yönettiği bir şey mi var, ayrı bir planı mı var?” diye sorular geliyor. Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir? Suriye konusunda Tom Barrack’ın birtakım açıklamaları oldu, sonra o açıklamalardan geri döndü. Amerika’nın Suriye’deki planıyla ilgili bir karışıklık mı var?

Amerika’nın Suriye’deki planı aslında eski bir plandır. Yani sadece Suriye’de değil, Batı Asya’daki planı diyelim; Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devletçiği kurmak. O plandan vazgeçmediği görülüyor. Suriye’deki gelişmelerde İsrail ve Amerika’nın ortak bir tutumu var. Sanki İsrail ile Amerika burada farklıymış gibi yansıtılıyor ama hiç de öyle değil. Tabii Trump ile Netanyahu arasında bazı farklar var ama yansıtıldığı gibi değil. Türkiye hükümetinin bazı yöneticileri tarafından bize nasıl yansıtılıyor? “Aslında Amerika bizle beraber, İsrail’e karşı” hatta… Şunu hükümet yöneticilerinden sık sık duyuyoruz: “Ey Amerika! İsrail’in kulağını çek de hizaya getir, bu sorun çözülsün.” Yani Türkiye’yi yöneten şahsiyetler arasında hâlâ bir Amerika umudu var. Ve bu Amerika umudu nasıl yaşatılıyor? İsrail kamuoyunda tecrit edildiği ve düşman olarak görüldüğü için artık “İsrail umudu” yayamıyorlar. Ancak “Amerika, İsrail’e karşı veya en azından mesafeli; dolayısıyla Amerika’dan biz pekâlâ birtakım çözümler isteyebiliriz” deniliyor. Tabii bu çok büyük bir yanlış.

Amerika hâlâ Kürdistan planından vazgeçmiş değil. Bu, Suriye devletini devirme veya en azından kontrol altına alma, oradaki Dürzilerin ayrılıkçılarını veya diğer mezhepsel, kavimsel akımları destekleme çabalarından da gözüküyor. Yani Amerika ve İsrail birleşik… Suriye’nin, millet olarak da devlet olarak da birleşik, tek bir devlet olmasını istemiyorlar. Niçin? Çünkü Kürdistan’ı kurması için Suriye’nin bütünsel olmaması lazım.

İzleyicilerimizden Ahmet Özbay bir soru yöneltiyor: “Suriye Demokratik Güçleri’nin lideri Mazlum Abdi bir röportajında, Şam hükümetiyle aralarındaki görüşmelerde Türkiye’nin arada olduğu iddialarını reddetti. Abdi, arabulucu olarak Suudi Arabistan’ın faydalı olabileceğini söyledi. Neden tercih ediyor olabilir?”

Burada da aynı yere geliyoruz. Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD/YPG varlığını sürdürmeye çalışıyor ve Suriye devleti ile bütünleşmeyi reddediyor. Kendi askeri varlığını bir bütün olarak, Suriye ordusu içinde ayrı bir komuta ve disipline sahip bir “Kürt ordusu” olarak korumak istiyor. Bunu ısrarla savunmanın tek bir sebebi olabilir: Amerika’nın oradaki bağımsız bir Kürt devleti hedefine yönelik askeri varlığını korumak. Dolayısıyla Amerika, İsrail ve PYD/YPG yönetimi arasında ikinci bir İsrail kurmak konusunda bir beraberlik olduğu apaçık gözüküyor.

Geçen hafta Fransa’da birtakım görüşmeler oldu, Türkiye bu görüşmelere dahil değildi. Fransa da bu projenin içinde. Türkiye niye yok? Çünkü Türkiye Suriye’nin birliğinden yana. Türkiye üzerinde, “Tek devlette ısrar etme, federe devletler olsun” şeklinde bir baskı kurmaya çalışıyorlar. Fransa, Amerika ve İsrail bu baskıyı birlikte uyguluyorlar. Paris’teki toplantılar bu baskının toplantılarıdır. Türkiye hayır dediği için dışlanıyor. Türkiye burada, Suriye’den daha fazla Suriye devletinin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini savunuyor.

Bir yandan da Suriye sahasında başka kuvvetler de var; Arap aşiretleri mesela. Bugün onlarla ilgili bir haber hazırladık, yarınki Aydınlık gazetesinde çıkacak. Fırat’ın doğusundaki Arap aşiretleri, Suriye Demokratik Güçleri’ne 10 Mart’ta imzaladıkları 8 maddelik mutabakatı uygulamalarını istiyorlar. “Özerk yönetime bağlı güvenlik birimlerinin lağvedilmesini ve kamu kurumlarının devlete iade edilmesini istiyoruz” diyorlar. Suriye devleti ile bütünleşmeye yönelik bir program savunuyorlar.

Suriye sahasında Dürzilerle ilgili birtakım şeyler yaşandı son 10-15 gün içerisinde. Burada İsrail devletinin bazı gruplar üzerinde çok etkili olduğunu gördük. Suriye’yi bölme planında kullanılabilecek bütün güçleri sahaya sürmeye çalışıyorlar. Dürzilerin ayrılıkçı bir kanala girmesi için uğraşıyorlar; Alevi ayrılıkçılığını da destekliyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar verecek her türlü etnik ve mezhepsel varlığı kışkırtan bir politika izliyorlar. Dürziler de bu politika içerisinde bölünmüş durumdalar. Mehmet Yuvan’ın Ulusal Kanal’da sık sık açıkladığı gibi, Dürzilerin büyük çoğunluğu Suriye’nin birliğinden yana; küçük bir azınlık ayrılıkçı. PYD/YPG’nin ise ayrılıkçı bir çizgide olduğu konusunda kamuoyunda ortak bir kanaat var.

Peki, PYD/YPG ile yaşanan bu süreç nereye dayanır? Bu, silahla çözülecek gibi görünüyor. Silahını bırakmayı kabul etmeyen bir güç var. Türkiye’de de öyle olmadı mı? PKK’nın silahlı gücü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesiyle silahsızlandırıldı. Şimdi aynı gündem Suriye için geçerli. YPG, Abdullah Öcalan’ın çağrısına uymuyor, silahını bırakmıyor. O zaman ancak silahla silahsızlandırılacak. Şu anda Suriye merkezi hükümetinin bu konuda bir güçten yoksun olduğu manzarası var. Türkiye ise “Demir yumruğum var, hiçbir şekilde ikinci bir İsrail’i kabul etmem” diyor. Bu süreç silahlı çözüme varır, başka bir şeye varamaz.

Burada Abdullah Öcalan’ın konumu önemli. O, Türkiye devletiyle birlikte bütün unsurlara, “PKK’nın bütün unsurları silah bıraksın” çağrısı yaptı. Suriye’nin kuzeydoğusundaki PYD/YPG de buna dahildir. Sırrı Süreyya Önder bizi ziyaret ettiğinde de bunu konuştuk. Abdullah Öcalan’ın önderlik ettiği güçler, Türkiye ve Şam yönetimi, Suriye’nin bütünlüğünden yana bir ittifak oluşturuyor. Buna itiraz eden PYD/YPG’nin bir kısmıdır. Dolayısıyla PYD/YPG’nin de bölünmesi kaçınılmazdır.

***

Şimdi telefon bağlantımız var. Eskişehir Mihalıççık’taki Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te 800 işçimiz 4 aydır maaş alamıyor. Seslerini duyurmak için eylemler yaptılar. Telefon hattımızda, Türkiye Maden İş Orta Anadolu Şube üyesi Salih Erdoğan var.

— Sayın Erdoğan, iyi akşamlar diliyorum.
— İyi akşamlar efendim. Öncelikle sesimizi duyurduğunuz için teşekkür ederim. Bütün insanlara hayırlı akşamlar dilerim. Türkiye’nin her yerinde orman yangınları oldu, şehitlerimiz var; onları rahmetle anıyorum. Biz madenciler olarak deprem zamanında vatanımıza nasıl faydalı olabiliriz diye mücadele ettik, etmeye de devam edeceğiz.
— Ne kadar süredir bu durumdasınız Salih Bey?
— 2016 yılında kayyum atanmasından sonra mağduriyetlerimiz büyüdü. 2022 Aralık ayında Yıldızlar Sete Holding tarafından satın alınan tesislerde maaş, ikramiye, kıdem tazminatı gibi haklarımız verilmedi. En son bize yaklaşık 3 ay önce, imzamız olmadığı halde ücretsiz izne çıkarıldığımızı bildirdiler ve komik bir miktar olan 2500 lira yatırdılar. Bakanlığa gittik, genel müdürle görüştük; bize hak verdiler. Yüksel Arslan Bey, Gamze Hanım ve bugün Doğu Bey sesimizi duyurdu. Ulusal Kanal grevimiz boyunca yanımızdaydı, hepsinden Allah razı olsun.
— Sağ olun, biz de size teşekkür ederiz. Hepinizi selamlıyorum. Elektrik üretmek için çıkardığınız kömür ülke ekonomisine çok faydalı. Holding maaş ödemesi yapmıyor, bu durumda nereye gideceğinizi bilemiyorsunuz. Cumhurbaşkanımıza kadar sesinizi duyurduğunuza inanıyorum ama maalesef duymazdan geliyorlar.

Şöyle bir pratik çözüm olabilir: Doruk Madencilik’in kamudan, enerji üretiminden doğan bazı alacakları var. Kamu, bu alacakları doğrudan maden işçilerine ödeyebilir ve holdinge olan borcundan düşebilir.
— Efendim, bir çözüm daha var. Ben Ciner Grubu’ndan emekliyim. Orada devlet firmaya ödeme yapmadan önce işçinin maaşı kesilir ve hemen ödenirdi. Aynı önlem alınıp bizlere zamanında ödeme yapılsaydı kömür çıkarmaya ve ülke ekonomisine katkı sağlamaya devam ederdik. Amacımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek. Firma yapamıyorsa devletimize, TMSF’ye başvursun; TMSF burayı el alsın. Ve tekrar burası devletin elinde kömür ocağına geçsin. Devletin kömür ocağı olması demek, yarın bir yangın çıktığında bizim müdahale etmemiz demek. Ben şu an ücretsiz izindeyim; benim gibi arkadaşlar da öyle. Maalesef saman balyası çekerek günübirlik iş yapmaya çalışıyoruz. Biliyorsunuz, sigortalı çalışamıyoruz, başka bir yerde iş bulamıyoruz.

Tabii burada bir ekmek davası var. Ailelerimize günübirlik ekmek götürüyoruz. Çocuklarımızın ve ailemizin geleceği için yükümlülüklerimiz var. Bizi böyle mahcup duruma düşüren uygulamalar bunlar. Alnımızın teriyle kazandıklarımızı çocuklarımıza götürememek… Bir annenin, bir babanın çocukları karşısında düşeceği en acı durumdur bu. Bunlara son vermemiz lazım.

Burada pratik bir çözüm var, biraz evvel ifade ettim. Örnekleri de mevcut; Doruk Madenciliğin kamudan bazı alacakları var. Bu alacaklar doğrudan doğruya işçilerin maaş ve ücret alacakları olarak öncelikle ödenir. En azından bu 4 aylık maaş alacakları bu şekilde çözülebilir. Ancak bir de köklü çözüm gerekiyor. Devletin kanunları var; alacaklının yanında olmalı. Ücret alacaklısı en kutsal alacaklıdır çünkü evine ekmek götüren odur. Devletin yaptırım gücünü kullanarak borçlunun ücret borçlarını ödemesini sağlaması gerekir.

Hükümet “Ben bunu yapamıyorum” derse, o zaman hükümet olmayı beceremiyor demektir. “Niye hükümetsin o zaman?” diye sorarım. Hükümet, ücretimi sağlayamıyorsa ne için var? Süs için mi? Yoksa patronları korumak için mi? Dolayısıyla hükümete çok ciddi sorumluluklar düşmektedir. Can kardeşlerim, haklı davanızda sizinle beraberiz.

Ankara Beypazarı’ndan Türkiye’deki vatandaşlarıma sesleniyorum: Beypazarı üretici bir yerdir. Biz tarlada da üretim yaparız, maden ocağında da. Yeter ki bize destek verilsin, biz üretmek için varız. Vatanımızı, milletimizi gerçekten çok seviyoruz ama karşılığında emeğimizin ücretini almak istiyoruz. Bizim tek derdimiz üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil. Kazma tutan elleriniz, domuz damı ören elleriniz sağ olsun. Siz bu ülkeyi aydınlatıyorsunuz; ürettiğiniz enerjiyle, kömürle… Bir afet olduğunda ilk gidecek kişiler yine biziz.

Ücret önemli değil diyemeyiz, ücret önemlidir ama daha önemlisi bu devlete, millete elektrik üretmek ve bu üretim için desteklenmektir. Kısa zamanda burada alacaklarımızı alacağız, bu konuda kararlıyız. Bütün arkadaşlarımla görüştüm, hepsinin çok selamı var. Devlet büyüklerimiz gelsin, bizi ziyaret etsinler, hangi halde olduğumuzu görsünler ve bu çözümle birlikte süreci noktalayalım. Ayrıca Ulusal Kanal’a bize el uzattığı için çok teşekkür ederim.

***

İşçimiz üretmek istiyor; aslında üretiyor da. Ama karınlarını doyurmaları lazım. Çocuğuna ekmek götüremeyen, karnı aç olan işçi hangi güçle üretecek? Türkiye’deki kamu işçilerinin toplu sözleşmeleriyle de bağlantılı olarak, üretme şevkini ateşleyen bir politika şart. Emekçinin insanca yaşadığı koşulları sağlamalıyız ki Türkiye refah içinde olsun.

Dört ay maaş alamayan bir insan sorunlarını nasıl çözecek? Bu durum üretim şevkini kıran, Türkiye’nin birliğini ve iç cephesinin sağlamlığını baltalayan yanlış bir uygulamadır. Burada hükümet sorumludur. Adalet ve hukuk; alacaklının alacağını aldığı, işçinin ücretini hak ettiği bir düzen için vardır. Bunları sağlayamıyorsa bir yönetim, orada adalet yok demektir; alın terinin ezildiği bir toplum haline gelmişiz demektir.

***

(KCK açıklamaları hakkındaki değerlendirme)
Mustafa İlker Yücel, kendisini KCK eş başkanı olarak tanıtan Cemil Bayık’ın 23-25 Temmuz tarihleri arasında örgütün gazetesinde yayınlanan açıklamalarının, bütünleşme sürecinde örgütün ne yapacağına ilişkin önemli veriler içerdiğini belirtiyor. Tabanına, Öcalan’ın pratiğini anlatarak güven vermeye odaklanan örgüt liderliği, PKK’nın feshi ve silah yakma eylemini ideolojik olarak izah etmeyi öne alıyor. Cemil Bayık, bu noktada öz eleştiri vererek, Öcalan’ın geçmişteki değişim ve dönüşüm hamlelerini örgütün yeterince anlayamadığını açıkça ifade ediyor.

Öcalan, 27 Şubat’taki açıklamasında PKK’nın anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara girdiğini belirtmişti. Bayık da bu tespiti doğruluyor: “Örgütün aldığı tavır, Önder Apo’nun öngördüğü değişim ve dönüşümün gerçekleşmemesine yol açtı. Bu da eski tarzın sürdürülmesini ve tekrarı doğurdu.”

Bayık’ın açıklamalarında dikkati çeken bir diğer husus ise Öcalan’ın özgürlüğü meselesidir. Örgüt, ilk günden itibaren bu konuyu şartların en önemlisi olarak öne sürerken, Bayık artık bu talepten vazgeçildiğini, Öcalan’ın güvenlik açısından İmralı’da kalmasının sorun olmadığını belirtiyor. Bunun yerine, İmralı’ya gazetecilerin, akademisyenlerin ve siyasetçilerin erişiminin açık olmasını talep ediyor. Ancak Bayık, konuşmasının devamında anayasa değişikliğini gündeme getirerek “tek dil, tek millet” vurgusunu hedef alıyor ve Öcalan’ın bütünleşme hedefiyle çelişen bir tutum sergiliyor.

Sonuç olarak; Türk milletinin hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak gerçeklik zemininde adım atanlar süreci ilerletebilir. Cemil Bayık ise şüpheleri öne aldıkça şartları sıralıyor ve “Biz artık adım atmayız” noktasına sürükleniyor. Halbuki içinde bulunduğumuz süreçte en devrimci eylem, kendisini değiştirirken muhatabını da değiştireceği gerçeğini kavramaktır. Tersi durum, anlam yoksunluğu ve aşırı tekrardan ibarettir.

***

(Filistin meselesi üzerine)
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile beraberiz. Filistin’in silahlı direnişi, düşman devletleri dize getirmeye başladı. Fransa ve İngiltere gibi devletlerin Eylül ayında Birleşmiş Milletler’de Filistin devletini tanıyacaklarını ilan etmeleri, Filistin halkının mücadelesinin bir sonucudur.

Bu durum bizi sadece gönül bağlarımızla değil, Kürt meselesi açısından da yakından ilgilendiriyor. Filistin kazanırsa “sözde Kürdistan” olmaz, ikinci bir İsrail devleti kurulamaz. İsrail, sözde Kürdistan projesiyle bütün Batı Asya ülkelerine karşı savaşıyor. Dolayısıyla Filistin’in yanında olmak, aynı zamanda ikinci İsrail’in karşısında olmaktır.

Türkiye’de bazı “sözde Filistin dostları” var ki, aynı zamanda Amerika ve İsrail’in ikinci İsrail projesinin peşine takılmış durumdalar; bu tutarsızlıktır. Filistin’in başarısı, Filistin silahının başarısıdır. Bu mücadele yalvararak değil, büyük fedakarlıkla kazanıldı. Önümüzdeki kısa dönemde, toprakları bütünlüklü, Doğu Kudüs’ün başkent olduğu bağımsız ve egemen bir Filistin devleti hayata geçecek.

Soru: Türk hükümeti burada ne yapabilir? Zaten İsrail ve Türkiye yavaş yavaş karşı karşıya gelme durumuna girmiştir. PKK terör örgütüne ve FETÖ’ye karşı savaş, bir açıdan İsrail ve Amerika’ya karşı savaştı. Dolayısıyla Türkiye ve İsrail bölgemizde fiilen karşı karşıyadır. Şimdi ise bu süreç doğrudan bir yüzleşmeye doğru evrilmektedir. Şunu söylüyordu: Türkiye hükümeti de tıpkı Humeyni, Hamaney ve diğer İran devlet yöneticileri gibi İsrail’e doğrudan karşı olan bir yola girmeye başladı. Hatta Türkiye nükleer enerji üretme çabası içerisine girdi; bu, İsrail’e karşı atılmış bir adımdır. Dolayısıyla bir Türkiye-İsrail savaşı giderek yaklaşıyor ve kaçınılmaz hale geliyor. Bugün dünyada bu konuşulmaya başlandı. “Türkiye-İsrail savaşı olacak mı, ne zaman olacak, ne kadar sürer?” gibi sorular soruluyor.

Kıbrıs ve Doğu Akdeniz çok önemli. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın oluşturduğu bir askeri ittifak var. Bu bizim uydurmamız değil; yıllardır orada beraber tatbikatlar yapıyorlar ve namlular Türkiye’ye dönük. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de ve Ege kıyılarında Türkiye’ye karşı yapılan bir savaş hazırlığı söz konusu. En son Dedeağaç’ta NATO tatbikatları oldu. Türkiye ile İsrail ve Türkiye ile Amerika arasında sıcak çatışmaya doğru giden bir süreç yaşıyoruz. Kıbrıs bunun odak noktası; Amerika ve Avrupa’nın, Türk ordusunu Kıbrıs’tan atmak ve “Birleşik Kıbrıs” projesiyle Türkleri Rum kesiminin yönetimine mahkûm etmek için silahlı hazırlıkları var.

Çehov’un oyunundaki duvarda asılı silahın hikâyesi gibi, bu silahlı hazırlıklar törenler için yapılmıyor. Bunu ciddiye almamız ve önümüzdeki yıllarda çok ciddi tehditlerle karşılaşacağımızı hesap etmemiz lazım. NATO bizi Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs tehdidine karşı koruyacak mı? Aydınlık Gazetesi de bunu manşet yaptı; bir arkadaşımız Sayın Cumhurbaşkanına “İsrail Türkiye’ye saldırırsa NATO bizi korur mu?” diye sordu ancak cevap alamadı. Bu cevabı veremediğimiz müddetçe, yarın hükümet sorumluluğunu yerine getiremeyeceğimiz ortaya çıkar.

Türkiye ile İsrail arasındaki olası bir savaş, İran-İsrail arasındaki gibi sadece havada geçen bir savaş olmaz. Türkiye ile İsrail Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de neredeyse komşudur. Aramızdaki mesafe çok dar olduğu için kara ve deniz güçlerinin de dahil olacağı bir hesaplaşma gündeme gelir.

***

Devlet Bahçeli’nin Filistin meselesine dair açıklamalarına gelirsek; Bahçeli, Kerkük, Gazze, Urumçi, Kudüs, Tebriz, Arakan, Trablus ve Şam gibi yerlerdeki ızdıraplardan bahsediyor. Vatanını ve birliğini düşünen bir isim olduğunu biliyoruz ancak bu ifade, Çin’i, İran’ı ve Libya’yı doğrudan hedef alan bir yaklaşım. Uygur bölgesi Çin’in, Tebriz İran’ın, Trablus Libya’nın, Şam ise Suriye’nin parçasıdır. Filistinliler, İran’la ve diğer bölge ülkeleriyle birlikte savaşıyor; bu ittifak olmadan savaşı kazanamayacaklarını biliyorlar. Türkiye’yi savunmak için Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle beraber olmak mukadderdir. Siz bu ittifak potansiyelini Çin veya İran düşmanlığıyla yıpratırsanız Türkiye’yi nasıl savunacaksınız? Bu tavrın bir devlet ciddiyetiyle bağdaşması mümkün değil. Üstelik bu anlayış, Türkiye’de kamu makamlarını etnik ve mezhepsel kökenlere göre bölme yanlışıyla da birleşiyor.

Tayyip Erdoğan’ın bu şekilde düşündüğüne ihtimal vermiyorum. Zaten Çin’e yapılacak ziyaretler ve bölgedeki gerçekler, bu söylemlerle çelişiyor. Ben 1977’den bu yana Uygur bölgesine pek çok kez gittim; oradaki gelişime, Türk-İslam eserlerinin nasıl korunduğuna ve bölgedeki eğitim imkânlarına bizzat şahit oldum.

***

Bolivarcı Venezuela devriminin lideri Hugo Chavez’in 71. doğum günüydü. Chavez, kendi milletiyle bütünleşmiş, vatan toprağına bağlı, Venezuela’ya özgü bir sosyalizm üreten, darbelerin karşısında yılmayan bir kahramandı. Tıpkı bizim içimizdeki “kumandan” gibi; bize yorulmamayı, kamu çıkarını düşünmeyi ve teslim olmamayı hatırlatan bir liderdi. Ankara Büyükelçisi ile gerçekleştirdiğimiz etkinlik çok duyguluydu. Herkese yarın Ulusal Kanal’da yayınlanacak Chavez belgeselini izlemelerini öneririm. Sayın Ankara Büyükelçimiz de çok duygulu ve bilgili bir konuşma yaptı. Çok güzel bir toplantı oldu. Venezuela ile aramızda okyanuslar olsa da o okyanusları aşan gönül bağlarımız var. Yarın saat 21.30’da toplantının konuşmaları ve filmleri yayınlanacak. Programımızın sonuna yaklaşırken, biraz sonra 15 dakikalık bir belgesel yayınlayacağız; bu belgeseli izlemenizi öneriyoruz.

Haftanın kitaplarıyla devam edebiliriz. Türkiye’de Türk milliyetçiliği, ümmetçilik gibi konular çok tartışılıyor. Bence Türk milliyetçiliğinin en büyük ideoloğu Yusuf Akçura’dır. Atatürk’ü de çok etkilemiş olan Akçura, derinliği itibarıyla Ziya Gökalp’ten de öndedir. Cumhuriyetimizin ideolojisine ve düşünce dünyasına çok emek vermiştir. Kaynak Yayınları, Yusuf Akçura’nın kitaplarını yayınlayarak çok güzel bir iş yapıyor.

“Aydınlara Düşen Vazife” aslında bir programdır; Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmadır. Benim ön sözünü yazdığım ve derlediğim “Türk Devrimi’nin Programı” kitabı ile bence yazılmış en güzel Türkçülük tarihi olan “Türkçülüğün Tarihi” de çok değerlidir. Rahmetli babam Sadık Perinçek, “Türkçülüğün Tarihi”ni bugünkü dile uyarladı ve eski Türkçe metinle karşılaştırarak yayınladık. Türkçülüğü öğrenmek isteyenler bu kitabı mutlaka okumalıdır. “Çağdaş Avrupa’da Siyasi Fikir Akımları” da Akçura’nın çok önemli eserlerinden biridir.

1904 veya 1905 yıllarında yazılan “Üç Tarz-ı Siyaset”, Osmanlı’nın son dönemindeki İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türk milliyetçiliği akımlarını anlatır ve Türk milliyetçiliğinin başarı kazanacağını işler. “Şark Meselesi” ise Oryantalistlerin bakış açısıyla mücadele eden çok önemli bir eserdir. Yusuf Akçura aynı zamanda büyük bir tarihçidir; “Devletin Dağılma Devri” ve “Cengiz Han” kitapları da oldukça kıymetlidir. Kurtuluş Kürklü’nün büyük emeğiyle derlenen bu sekiz kitabı bütün Türk milliyetçilerinin, aydınlarımızın ve araştırmacılarımızın okumasını öneriyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra milliyetçiyim diyenler maalesef Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Necip Asım ve en başta Mustafa Kemal Atatürk gibi köklerinden koptular. Kaynak Yayınları ve Vatan Partisi bu kökleri yeniden bir beslenme kaynağı olarak gündeme getiriyor.

Şimdi haftanın müziğine geçelim. Bu sefer bir değişiklik yapıyoruz. Hugo Chavez, aynı zamanda türküler söyleyen, çok coşkulu bir liderdi. Konuşmalarında aniden şarkıya başlayan neşeli bir halk adamıydı. Belgeselde de onun bu coşkulu, türkü söyleyen hallerini göreceksiniz. Chavez gibi insanların ölüm günü olmaz, sadece doğum günleri olur. Onun doğum gününde haftanın müziği olarak onun söylediği Venezuela şarkılarını seçelim.

Belgeselimizin adı “Ebedi Komutan Hugo Chavez’e Saygı Duruşu”. Yarın 21.30’da toplantımızın tamamı; Büyükelçimizin, benim, Çağdaş Cengiz’in ve Kuntay Gücüm’ün konuşmaları ile soru-cevap bölümleri ekranlara gelecek. Chavez’in yüzünde, tarihin derinliklerinden gelen bir Asyalı damarı da görebiliyorsunuz. Şimdi belgeselimize geçebiliriz. İyi akşamlar dileriz.

Paylaş