Şule Perinçek: Her mahalleye bir değil beş AFAD Mehmetçiği

Askerliğin kısa bir süresinde acil kurtarma eğitimi versek... Türkiye'nin her köşesine ulaşmaz mıyız... Her mahalleye bir değil, iki...

Bu kadar verimli topraklara sahip olmanın da bir bedeli var elbette. Deprem bölgesindeyiz. Genç coğrafya, dağlar, ovalar böyle oluşmuş. Hâlâ kıpır kıpır. İnsanları gibi. Henüz bilim, depremleri önlemeye yetmiyor. Bir gün olacaktır.

 

Ama etkilerinden korunmanın yollarını gösteriyor.

 

Her fotoğraf karesinde görüyoruz.

 

Klasik.

 

Hep söylenir. Ben de bir kez daha söyleyeyim. Yanındaki ev sapasağlam, öteki kibrit kutusu gibi yerle bir ya da ortadan ikiye ayrılmış.

 

Şu mahalle sapasağlam, öteki enkaz.

 

İnşaatlar depreme dayanıklı olacak, zemin doğru seçilecek.

 

Bunun sosyolojik ve siyasi boyutu da var. Neden KOVİD-19 gibi deprem de zengin-fakir ayrımı yapıyor?

 

O yapmıyor, biz yapıyoruz.

 

Ne kadar ekmek, o kadar bonfile hesabı.

 

Kentsel dönüşüm bile nereden önce başlayacağını biliyor. İhtiyaca göre değil. “Karara” göre

 

Siyasetin hesabı da var.

 

Oy başka, öteki para başka. Birinciye hizmet alınca bitiyor, ötekine gelince başlıyor.

 

Balığın başını sağlıklı yapacağız.

 

Sağlıklı dönüşüm; tamam yaparız da... o zamana kadar ne yapacağız.

 

Kurtarma acil.

 

Hele de ilk saatlerde. Hemen yanındaki komşu tanıyor. Evde kim var. Oturma odası... yatak odası...

 

Her mahalleye bir AFAD elemanı.

 

Genç Cumhuriyet üretim atılımı yaptığı zaman askerliğini yapmaya gelen bütün gençleri tarım ilaçları, teknikleri, makineler konusunda eğitiyor. Memleketine öyle gönderiyor. Bilen bilmeyene öğretiyor, önderlik ediyor.

 

Biz de askerliğin kısa bir süresinde acil kurtarma eğitimi versek...

 

Türkiye'nin her köşesine ulaşmaz mıyız...

 

Her mahalleye bir değil, iki... beş düşer.

 

Ben Yeni Ufuklar programına gelen uzmanlarla konuşmuştum.

 

Türkiye'nin buna yetecek gücü ve yetişmiş eğitim elemanı var.

 

Bir can bir candır.

 

“Hadi. Hemen! desek başlarız!

YAŞANMAZSA YÜRÜYÜN GİDİN


“12 milyon Amerikalı son dönemde sağlık sigortasını kaybetti. Buna karşın özel sağlık sigorta şirketleri salgın sırasında rekor kârlar elde ediyor. Sağlık hizmeti artık Amerika'da bir ayrıcalık olmamalı ya da yalnızca çalışanlar yararlanmamalı, bir insan hakkı olmalı.”

 

Bunu ABD'de başkanlık yarışından çekilen Bernie Sanders söylüyor.

 

O oo daha neredeler... ilerleye ilerleye nereye gelmişler...

 

Cumhuriyetimin gözünü, yüreğini seveyim.

 

Hani bazıları diyor ya “bu ülkede yaşanmaz artık...”

 

Ben çocukken şöyle derlerdi:

 

Hadiii yürüyün de arka plakanızı görelim!

 

 

HAYAT ASYA'DA YEŞERECEK


Söz paradan açılmışken... Deniyor ki, uluslar arası sermaye KOVİD-19 salgını sırasında hızla para kaybetmeyi ve daha da hızlı kazanmayı başarmış.

 

Mart ayında, bütün dünyada piyasalar düştüğünde, Bloomberg Milyarderler Endeksi'ne göre Amazon'un patronu Jeff Bezos servetinden 27 milyar dolar kaybetmiş. Ama daha sonra bir toparlamış ki... sormayın...

 

Net serveti o zamandan bu yana 82 milyar dolar, yani aşağı yukarı Sri Lanka'nın yıllık üretimine denk miktarda artmış.

 

Ama bütün şirketler bu kadar şanslı değil.

 

Bütün ülke ekonomilerinde kara bulutlar dolaşıyor.

 

Üstelik onların, ki ABD en gözümüzün önünde bir örnek, bölüşüm ilişkileri çok sağlıksız. Altta kalanın canı çok yanar.

 

Her bakımdan zor günler.

 

Hayat Asya'da yeşerecek.

 

Güneş doğacak.

Göreceğiz.

 

 

ESKİDEN BİZİM EŞBAŞKANDI DİYOR MU


ABD diyor mu “Tayyip Erdoğan eskiden bizim eşbaşkandı... İyidir... Bizdendir...”

 

Bugüne bakıyor, tam hedeften veryansın ediyor.

 

Yağlayıp ballarken şimdi diktatörden aşağısı kurtarmıyor.

 

Siz neden bugüne bakmıyorsunuz?

 

Geçmişte eşbaşkandı, kötüdür, kötü kalsın deyip duruyorsunuz.

 

Bak adamlar gerçekçi. Önünü görecek ki bölgede başarıya ulaşsın.

 

Siz Türkiye'de başarmak istemiyor musunuz?

 

Tıpkı Atatürk gibi.

 

Neden O'nun gibi nesnel olmuyorsunuz.

 

Öyleydi, öyle mi kalsaydı.

 

Kendimize güvenelim tıpkı Atatürk gibi.

 

Başarmak isteyenin, az olayım, ben olayım deme lüksü yoktur.

 

Şanlı maziye kim sahip çıkıyor.

 

Kim Atatürk'e katliamcı diyor.

 

Kim ortak geleceğe yürüyor.

 

Ayırt edeceğiz.

 

Bak emperyalizm ediyor.

 

Bu Atatürk'ün kurduğu parti demiyor, bağrına basıyor. Yürü beraberiz diyor.

 

Herkes geleceğe yürüyor.

 

Ama hangi gelecek? Hedefimizi seçeceğiz. Gelen gelecek, daha çok, daha çok gelecek... Başımız üzere. Tökezleyen olursa da...

 

Tek başımıza kalsak da devam!

 

Biz yaparız.

 

 

YÜZDE 60 YALAN HABER TUZAĞINA DÜŞÜYOR


Sanmayın ki medyada yalan haber yalnız bizde var. Aslında onlardan öğrenmiş olabiliriz demek belki de daha doğru. Ne de olsa bizden “ileri”ler!

 

Euro-topics, “Yalan haberler; daralan bilgi kanalları ve kasıtlı yanlış bilgilendirme, gerek video kanalları ve sosyal medya gerekse belli oranda köklü yayınlar aracılığıyla artık medyanın ayrılmaz birer unsuru haline geldi” diyor.

 

Avrupa basınında da neden bu kadar çok insanın yalan haber tuzağına düştüğünü ve buna karşı uygun önlemlerin neler olabileceği tartışılıyor.

 

Avusturya'da Wiener Zeitung, 27 Ekim 2020 tarihli haberine göre “Almanya, Avusturya ve İsviçre'den 500 sosyal medya kullanıcısı arasında yapılan bir ankette, katılımcıların yüzde 60'ının yalan haber tuzağına düştükleri” açıklandı. İnsanlığın giderek daha da aptallaştığını kabul etmek istemiyorsak, bunun sebebinin yalan haber üretenlerin işlerinde giderek daha iyi olmaları ve güvenilmez olduklarını daha iyi gizleyebilmeleridir, yorumu yapılıyor.

 

The Guardian “Algı ve olgu birbirinden uzaklaşırken” başlıklı yazıda bu gelişmenin en büyük tehlikesinin, insanların artık kimseye güvenmemesine yol açması diyor. Gerçek olduğunu anlayabileceklerimiz ile gerçek olduğunu düşündüklerimiz arasındaki ilişkiyi zayıflatıyor.

 

Tam tersine, Facebook, Google, Youtube ve Twitter'ın günümüzde kamuoyunun ta kendisi olduğu, diktatörlüklere karşı ifade özgürlüğü kapsamına girmesi gerektiğini düşünenler de var. Macar “Azonnalı” gazetesindeki bir yazı “Birileri bu platformlardan uzaklaştırıldığında, kamuoyundan silinmiş” oluyormuş, “alenen bu rejimler tarafından kuşatılan ifade özgürlüğünün çok uluslu teknoloji şirketleri tarafından sessiz sedasız altı oyuluyor”muş.

 

Görüldüğü gibi yalana ve aldatılmaya karşı duruş yok, haberleşmeyi ve ifade özgürlüğünü doğru temele oturtmak gibi bir çözüm hayalleri çoktan bitmiş gitmiş.

MESUT YILMAZ'LA FARKIMIZ


Sayın Mesut Yılmaz, liseden sınıf arkadaşımdı. Üniversiteyi de birlikte okuduk. İlk siyasete atıldığından bu yana da sık sık karşılaştık. Bir keresinde Taksim Toplantısında konuşmacıydı. Bakandı. Ben de 2000'e Doğru'da gazeteciyim. Elbette o günlerde sorulması gereken bir soru sordum.

 

Duraladı.

 

“Benden daha iyi biliyorsunuz” dedi, yine ünlü duraklamalarını yaptı ama yuvarlayarak yanıtladı.

 

-Sayın Bakanım, sizinle çocukluğumuzdan bu yana aynı eğitimi aldık, aynı sıralardan geçtik. Bilgi açısından farkımız yok ama değişik siyasi görüşlerimiz var, ayrıca siz iktidarın bakanısınız ben muhalefetin gerçeği arayan gazetecisi ve siyasetçisiyim. 

 

Demiştim. Sonradan bana çok anımsattı.

 

Bu kez Bakanlık'ta görüşürken o bana bir soru sordu:

 

-Sahi, o haberler size nasıl geliyordu?

 

Tek olunca öğrenciliğimize dönmüştük. Ne demek istediğini anladığım için yanıtladım:

 

-Bakansın, aç bak bakalım var mı bir yerlerde kaydımız... en güvenilir yanıtı bulursun.

 

Kültür Bakanıyken basın toplantısında, okullara tiyatro dersi konulmasını önermiştim, çok ciddiye aldı, hepimizi şaşırttı, ama gerçekleşmedi elbette... Zaten ileriki dönemlerde o tür sanat ve spor dersleri neredeyse hepten kalktı.

 

Eşi Berna Hanım'a ve oğlu Hasan Yılmaz'a başsağlığı diliyorum.