Bir uydurma haber olabileceğini düşündük. Ancak dün Milliyetçi Hareket Partisi’nin resmi açıklamalarında, bizzat Sayın Devlet Bahçeli’nin imzasıyla yapılan açıklamalarda, kendisinin böyle bir öneride bulunduğunu ve bu konuyu tartışmaya açtığını doğrulamış oldular. Yani Cumhurbaşkanı yardımcılarının Kürt ve Alevi olmasını tartışmaya açtıklarını doğruladılar. Haber doğruymuş. Bu basın toplantısını da bu temelde yapıyoruz.
Öncelikle şunu belirtelim: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Cumhurbaşkanı yardımcılığı makamı yoktu ama başbakanlar, komutanlar, bakanlar, devlet yöneticileri, valiler gibi bu makamları işgal eden devlet görevlilerinin kimlikleriyle ilgili; yani mezhepsel, etnik veya kavimsel kökenleriyle ilgili hiçbir zaman bir sorun olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetimlerinde Sünni de, Alevi de, Kürt de, etnik köken olarak Arap da görev yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, Hakkari’den Edirne’ye kadar devlet makamlarında görev almıştır. Bu konuda bir bağnazlık Türkiye tarihinde mevcut değildir.
Cumhuriyet öncesindeki Osmanlı dönemini hatırlayalım; dışişleri bakanları sürekli Rumlardan seçilirdi. Ermeniler, Araplar, Kürtler her zaman Osmanlı Devleti’nin yönetim makamlarında bulunmuşlardır. Dolayısıyla tarihten gelen birikimimiz, bu konuda herhangi bir yobazlığa veya bağnazlığa yer vermiyor. Fakat burada şöyle bir mesele var: Alevi ve Kürt kökenli yurttaşlarımız zaten uzun yıllardan beri Türkiye’nin en yüksek devlet makamlarında görev yapmaktadır. Böyle bir sorun yokken, bu konu gündeme getirildiğinde; tarihsel gerçeklik olarak var olan bir uygulamanın hukuki bir düzleme taşınmak istendiği izlenimi kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.
Sayın Devlet Bahçeli niçin Cumhurbaşkanı yardımcılarının “biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” ihtiyacını hissediyor? İster istemez bunun yeni bir anayasa düzenlemesiyle bağlantılı olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Şunu sormak gerekir: Kim, kimin Kürt veya Alevi olduğunu belirleyecek? Hepimizin kimliğinde “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” ibaresi yer alıyor. Kimliklerimizde etnik veya mezhepsel tanımlamalar bulunmuyor. O zaman Devlet Bahçeli’nin tartışmaya açtığı bu kimlikler nereden belirlenecek? Bu durum, ister istemez konunun hukuki bir düzleme taşınmak istendiğini düşündürmektedir.
En başta Sayın Devlet Bahçeli ve bu girişimi destekleyen Milliyetçi Hareket Partisi yöneticileri şu soruları yanıtlamalıdır: Anayasamızda Türk dışında bir vatandaş kimliği bulunmadığı halde, kimin Kürt ve kimin Alevi olduğu nasıl belirlenecek? Demek ki bu tanımlar anayasaya girecek ki; bir Cumhurbaşkanı yardımcısının hukuki olarak “Kürt” veya “Alevi” olduğu saptanabilsin ve Cumhurbaşkanı da yardımcılarını bu kimliklere göre tayin edebilsin. Peki, Cumhurbaşkanı’nın kimliği ne olacak? Kürt etnik kökenden gelen veya Alevi yoluna bağlı insanlarımız Cumhurbaşkanı olamayacak mı? Burada eşitlikçiliği bozan bir eğilimin güçlendirildiği apaçık ortadadır.
Hangi cumhurbaşkanı, anayasayı ve Türk devriminin birikimini hiçe sayarak bölücü kavramları devletin doğrultusuna taşıyacak? Türkiye böyle bir cumhurbaşkanını mı arayacak? Diyelim ki anayasaya yazmadınız ama öyle bir cumhurbaşkanı buldunuz ki sağ yanına Kürt kimlikli, sol yanına Alevi kimlikli birini oturtacak. Peki bu cumhurbaşkanı Amerika’dan, Avrupa’dan mı yoksa İsrail’den mi ithal edilecek?
Cumhurbaşkanlığı kurumu etnik ve mezhepsel temelde bölününce bakanlar kurulu ne olacak? Bakanların kaçı Kürt, kaçı Türk, kaçı Sünni, kaçı Alevi olacak? Valiler, emniyet müdürleri, devlet bürokrasisi nasıl düzenlenecek? Devletin en yüksek makamlarını bu kimliklere göre tanımladığınızda, devletin bütün kurumları açısından bu tanımlamaların gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bu anayasal düzenleme, sonuç itibarıyla Türkiye’nin önünde etnik ve mezhepsel bölünmenin yolunu açar.
“Biz bunu tartışmaya açıyoruz” demek dahi bir felakettir. Çünkü bu tartışmayı açtığınız an, devlet makamlarının etnik ve mezhepsel temelde tanımlanabileceği düşüncesini zihinlere yerleştirirsiniz. Bu, Türkiye’nin ayağına pranga bağlamaktır. Bu yola girildiğinde etnik ve mezhepsel partiler kurulacak, Türkiye devleti ve Türk milleti kavramları aşındırılacaktır. Anayasamızdaki “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” hükmünün altına dinamit yerleştirmiş olmuyor musunuz?
Dünyada etnik ve dinsel temelli devlet yönetimine karşı çok kuvvetli bir akım varken, Türkiye neden bu bölünmüşlüğü dayatan bir yola girsin? Suriye’de milli birliği savunurken, kendimiz Cumhurbaşkanı yardımcılarını etnik kimliklerine göre tanımlarsak Suriye’yi nasıl birleştireceğiz? Bu yolun teşrifatçısı Amerika, refakatçisi Avrupa Birliği, mızıkacısı da İsrail olur.
Bu tartışma, Türkiye’nin bütünleşme sürecini dinamitler. “Terörsüz Türkiye” hedefi, etnik ve mezhepsel tanımların devlet yönetimine taşınmasıyla gerçekleşemez. Vatan Partisi olarak “Bütünleşen Türkiye” kavramını bu yüzden önemsiyoruz. Türk milleti tanımı, İstiklal Savaşları ile kazanılmış ve anayasamızın temelini oluşturmuştur. Bu tanımı silahla kazandık; eğer değiştirmek istiyorsanız silahınız varsa gelin. Tabii ki böyle bir güç yok. Bu tartışmalar hayali tartışmalardır ve sadece zihinleri zehirler.
Son olarak belirtelim ki; ne Abdullah Öcalan’ın ne PKK’nın ne de Alevi örgütlerinin böyle bir talebi vardır. Bu tartışmaların açılmasını Türkiye’nin önündeki süreç bakımından son derece tehlikeli ve zararlı görüyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyururuz. İkinci olay Sayın Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın silah bırakması ve kendisini feshetmesi çağrısıdır. Bu çağrı, bizzat Abdullah Öcalan tarafından, yani PKK’nın rehberi ve önderi tarafından açıklandı. Devlet Bahçeli yine birdenbire sahne aldı ve “PKK gelsin, kongresini Malazgirt’te yapsın, ondan sonra bu kararları alsın” dedi. PKK bir terör örgütü. O kongre; suç işleyen, müebbet hapis cezalarıyla tehdit edilen liderlerin ve yöneticilerin olduğu bir kongre. Peki, Türk kanunları ne oluyor? “Gelsin Malazgirt’te Türk kanunları çiğnensin, orada PKK kongresi yapılsın.” Bu da çok garip diyebileceğim bir girişimdi ve süreci sağlıklı ve kendi yolunda devam ettirmek yerine, birdenbire itirazları alevlendiren bir tavırdı.
Bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Alevi veya Kürt olsun diye bir talep yokken; süreç ilerlerken ve kesin başarıya doğru giderken, Abdullah Öcalan da bu sürecin içinde doğru bir yerde konumlanmışken, 25-27 Şubat’ta yaptığı çağrıda “Devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla silah bırakıyoruz ve PKK’yı feshediyoruz” diye örgütüne talimat verirken, birdenbire “hiç böyle bir talep yokken” devletle ve milletle bütünleşiyoruz deniliyor. Burada ne oluyor? Bu tartışma; Abdullah Öcalan’ın da, devletle ve milletle bütünleşme amacının da gerisinde; geriye doğru, bölünmeye doğru bir alevlendirme ortamı anlamına geliyor. Bunları görmek lazım.
Anayasal boyuta gelecek olursak, bu niye getiriliyor? Çünkü Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı anayasal bir makam. Türkiye’de bugün fiilen; kendisini etnik köken olarak öyle tanımlamasa bile, Türkiye Cumhuriyeti’nde Aleviler, Kürtler, Araplar; yani bu ülkede yaşayan herkes, anayasamızda tanımlandığı şekliyle Türk vatandaşıdır. Bu vatandaşlarımız Cumhurbaşkanı, Başbakan, komutan, bakan, emniyet müdürü veya müsteşar olabiliyor. Şimdi siz “Cumhurbaşkanı yardımcıları olsun” diye bu sürece girdiğiniz zaman, farklı bir şey öneriyorsunuz. Nedir o fark? Hukuki düzleme bunu taşıyalım. Zaten fiilen olan bir şeyi anayasaya taşıdığınızda, Devlet Bahçeli’nin niyetinden arınmış olarak bakarsak, nesnel olarak karşımıza çıkan durum; kimliklerin anayasaya taşınmasıdır. Yani Kürt kimliğinin, Alevi kimliğinin doğrudan anayasaya taşınmasıdır.
Bu durum, anayasadaki “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türk denir” hükmünün ortadan kaldırılması ve “Türk milleti” kavramının anayasa dışına sürülmesi anlamına gelir. Zaten böyle bir gayret var; Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve diğerlerinin anayasa çalışmaları oldu. Devlet Bahçeli, o Atlantikçi güçlerin anayasa önerilerinin önünü açmış oluyor. Yoksa Türkiye’de Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin, Arap’ın devlet makamlarında olması zaten yaşanan doğal bir olaydır. Ama bunu bu şekilde tanımlamaya kalktığınız zaman, etnik ve mezhepsel temelli bir kamu makamı tanımı getirmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla bu girişimin, anayasal öneriler ve tartışmalar zemininde yapıldığı nesnel olarak saptanabilir.
İlker Bey, Tüncer Bakırhan’ın “Neden Cumhurbaşkanı da Kürt olmasın, biz yönetmeye hazırız?” açıklamasını sordunuz. Bakın, bu soru çok anlamlı değil. Çünkü zaten oluyor. Etnik olarak çeşitli kökenlerden gelen Cumhurbaşkanlarımız, Başbakanlarımız ve komutanlarımız olmuştur; ancak sonuç itibarıyla anayasada hepsi Türk diye tanımlanmıştır. Türk kavramı ırksal veya etnik bir kavram değil, tarih boyunca kucaklayıcı bir kavram olmuştur. Mete Han, Çin İmparatoru’na yazdığı mektupta “26 ülkeyi aldım, halklarını Hun yaptım” der. Bu, bütün Türk tarihi için geçerlidir. Etnik kökeni ne olursa olsun insanlar, Türk devletleri tarafından kaynaştırılmış ve Türkleştirilmiştir.
Tüncer Bakırhan’ın “Uygun bir zemin olursa bunlar da tartışılmalıdır” ifadesini ise çok yanlış, ciddiyetsiz ve süreci olumlu desteklemeyen bir ifade olarak görüyorum. Türkiye’yi; Amerika’dan, Avrupa’dan, İsrail’den destek alarak federasyon, federe devlet veya bağımsız Kürt devleti gibi çözümlere itmeye çalışmak çok hatalıdır. Bizzat Abdullah Öcalan tarafından da bağımsız Kürt devletinin mümkün olmadığı, o projenin ömrünün bittiği tespit edilmiştir. Bu, bilimsel ve tarihi bir tespittir. “Bölgede ikinci İsrail projesi” bir hayaldir ve bunun maliyeti kanla ödenir.
Toplumda “Bu bir çözüm olsaydı, bu sorunları konuşmazdık” düşüncesiyle, bütünleşmeyi kuvvetlendirici tanımlar tartışılabilir mi sorusu geliyor. Tartışmayı kimsenin ağzına fermuar çekemezsiniz, Türkiye’de tartışma özgürlüğü var. Ancak beyhude tartışmalar toplumu yorar ve zihinlerde etnik, mezhepsel temelli bölücülüğü yuvalandırır. “Kürtlüğü veya Aleviliği anayasaya sokarsak daha eşitlikçi bir Türkiye olur” fikri yanlıştır; bu, daha eşitsiz ve ikinci sınıf vatandaşlar yaratan bir yola girmektir. Türk milleti kavramı bizi eşitler. Anayasaya etnik ve mezhepsel tanımlar soktuğunuzda, o grupları ikinci sınıf haline getirirsiniz.
AK Parti’ye gelince; 23 yıldır ülkeyi yöneten önemli bir parti. Bir partinin anayasa tasavvurunun “ille de bizim genel başkanımız Cumhurbaşkanı olsun” sınırına hapsedilmesi, o partiyi küçültür. Anayasa; devletin organları arasındaki ilişkileri ve devlet ile vatandaş arasındaki kamusal ilişkileri düzenleyen metindir. Atatürk, 1937’de anayasanın ikinci maddesine cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci kavramlarını koyarak Türkiye’nin stratejik hedefini belirlemişti. Anayasalar aslında partilerin programlarının hukuki tercümesidir. Bir parti önce programını yapar, sonra bunun anayasasını oluşturur. AK Parti’nin programına gelince; programı, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı tekrar cumhurbaşkanı yapmaktan mı ibaret? Başka bir programı yok mu? Bu milletin refahı, demokrasisi, özgürlüğü, bağımsızlığı ve egemenliği için bir programı yok mu? Elbette vardır. Ancak anayasayla ilgili bir tavırları yok mu? Yani AK Parti’nin merkezi sorunu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın makamının devam etmesinden mi ibaret? Anayasaya bu ufukla mı bakıyorlar? Bakış açıları bu kadar mı dar ve bencil? Türk milleti için bunun ötesinde ne vaat ediyorlar? Sayın Cumhurbaşkanı çok iyi bir cumhurbaşkanı olabilir ancak AK Parti’nin anayasa konusundaki çıkışlarının, tavırlarının ve söylemlerinin bencil bir yere sıkıştığını görüyoruz. Üstelik bilimsel olmayan ve hukuk açısından bilgisizliğin zirvesinde söylemler mevcut.
“Sivil anayasa” ifadesi tamamen yanlıştır; sivil anayasa olmaz. Sivil, Roma hukukundan beri “devlet dışı” demektir. Sivil anayasa dediğiniz zaman “devlet dışı anayasa” demiş olursunuz ki bu, “suyu olmayan deniz” gibi bir şeydir. Anayasa, doğrudan devleti düzenleyen hukuktur. Türkiye’yi 23 yıldır yöneten bir iktidar partisinin, sivil anayasadan söz etmesi şaşırtıcı. İçlerinde anayasa hukukundan, kamu hukukundan veya tarihten anlayan, “Sivil anayasa olmaz” diyecek mürekkep yalamış kimse yok mu? Sivil anayasa ifadesi hem tarihten hem hukuktan habersiz bir ifadedir.
Anayasaların sadece bir partinin çoğunluğuyla değiştirilmesi doğru değildir; çok geniş bir milli mutabakata ihtiyaç vardır. Vatan Partisi olarak, Türkiye’nin bağımsızlığını ve üretim ekonomisini hedefleyen güçlerin, ülkenin önündeki sürece önderlik edecek bir anayasaya ihtiyacı olduğunu savunuyoruz. 1982 Anayasası o kadar çok değiştirildi ki, yamalı bir bohçaya döndü; artık “Üreten ve Birleşen Türkiye” hedefinin anayasası olma vasfını yitirdi. Bugünkü Meclis’in kompozisyonuyla üreten Türkiye’nin anayasası çıkmaz. Anayasalar parlamentodaki parmak sayısıyla değil, devrimle yapılır. 1876, 1921 ve 1924 anayasaları dahil olmak üzere, dünyadaki tüm köklü anayasalar silahlı mücadeleler ve devrimler neticesinde ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin bütünleşmesi süreci; bağımsız, başı dik, refah içindeki bir Türkiye’yi temsil eder. Bugün “milli irade” denilince akla sıcak para komisyoncuları, tefeciler ve faizciler geliyor. Bizim hedefimiz ise gerçek milli iradenin, yani emekçilerin, çiftçilerin ve üreticilerin yönettiği bir Türkiye’dir. Bu süreçte Türkiye’nin yağmalanmadığı, yolsuzlukların bittiği, çocuklarımızın en iyi eğitimi aldığı ve toplumsal yozlaşmadan arınmış bir Türkiye’yi hedefliyoruz.
Güneydoğu illerimizde 15 yaşından küçük çocuklara “Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı mı olmak istersiniz, yoksa Kürdistan’ın mı?” diye bir anket yapılsa, en az %95’i “Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olmak isterim” diyecektir. Türkiye, medeniyetiyle, devrimleriyle ve yaşam standartlarıyla bir cazibe merkezidir. Etnik temelli ayrılıklar değil, medeniyet temelli beraberlikler hepimizin arzusudur.
Diyarbakır anneleri, 3 Eylül 2019’dan beri evlatları için HDP il binası önünde bir vicdan nöbeti tutuyorlar. Vatan Partisi olarak ilk günden beri yanlarında olduğumuz bu anneler, Türkiye’nin birliğinin destanını yazdılar. Bugün PKK’nın silah bırakması ve Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik atılan adımlarda Diyarbakır annelerinin fedakarlığı ve güvenlik güçlerimizin kahramanca mücadelesi belirleyici olmuştur. Bu nöbet, Türkiye’yi birleştiren bir destandır. Şimdi önümüzde daha umutlu, evlatlarımıza kavuşacağımız ve “Üreten Türkiye”nin kurulacağı yeni bir dönem bizi bekliyor. Şimdi bu bütünleşen Türkiye; silahların bırakıldığı, Amerika ve İsrail’in silahlarının yerlere atıldığı ve hep beraber kol kola, üreten Türkiye’yi kuracağımız, bağımsız Türkiye’de ayağa kalkacağımız bir dönemde evlatlarımıza da kavuşacağız. Evlatlarımızı bekliyoruz, az kaldı. Biz şimdi Vatan Partisi olarak bir af kanunu da Sayın Cumhurbaşkanımıza ve hükümetimize önerdik; bu sürecin hızlanması ve evlatlarımıza bir an önce kavuşmamız için. Biz onları bekliyoruz, onlar bizi bekliyor. Yollarını gözlüyoruz; analarımız o yolları gözlüyor. Şimdi o yollar açıldı. Çok yakın zamanda davulla, zurnayla burada kardeşlerimizi, evlatlarımızı, kızlarımızı, oğullarımızı kucaklayacağız, koklayacağız, öpeceğiz ve hasret gidereceğiz. Gelecekler vatanımıza; Diyarbakır’ımızda, Ankara’mızda, İstanbul’umuzda öğretmen olacaklar, mühendis olacaklar, işçi olacaklar, çiftçi olacaklar. O güzel, bütünleşen Türkiye’nin hep beraber önünü açacağız.
Diyarbakır anneleri 7 yıldır gerçekten büyük bir destan yazdı. Şimdi o büyük miras, bütünleşen Türkiye süreciyle birleşiyor. Onlar hepimizin evladı, o kardeşlerimizi dört gözle bekliyoruz. Gerekli adımların hızla atılması ve sürecin hiç beklemeden, oyalanmadan tamamına erdirilmesi hepimizin en büyük temennisidir. Diyarbakır anneleri, babaları sağ olsunlar; umutlarımızı hep canlı tuttular. Bir yanda acı, hasret, gözyaşı; diğer yanda dirayetleri, kararlılıkları ve vakarlarıyla Diyarbakırlı’ya, Vanlı’ya, Hakkârili’ye yakışır o başı dik, onurlu direnişleriyle hepimize örnek oldular. Emeklerin, döktüğümüz alın terinin, gözyaşının hiçbirinin boşa gitmediğini ve sonuçlarını toplayacağımız bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Bu güvenle, bu umutla bütünleşen Türkiye sürecinin en önündeyiz.
“Evet, burada değerli anneler var. Yıllardır evlat hasreti çekiyorlar. Çocuklarına bir an önce kavuşmak istiyorlar. Sizi tanıyalım, çocuğunuzu tanıyalım.”
“Ben Sariye Tokay, Mehmet Tokay’ın annesiyim. Öncelikle hepiniz hoş geldiniz, ilk günden beri yanımızdasınız, bize destek veriyorsunuz. Biz baştan bu yola başvurduğumuzda da ‘PKK bitecek, PKK’nın sonunu getireceğiz’ demiştik. Terörsüz bir Türkiye tercih ettik. Umarım birinci etapta evlatlarımız gelmedi ama ikinci etapta burada tüm anne ve babalar evlatlarımıza kavuşuruz. Tek bir ses, tek bir Türkiye. Hepimiz kardeşiz; bu kan dursun, bu savaş bitsin artık, anneler ağlamasın.”
“Mehmet Tokay kaç yılında katılmıştı?”
“2011’de katıldı, 14 yaşındaydı, 8. sınıf öğrencisiydi. Kandırıldı ve dağa götürüldü. Yaklaşık 14 yıldır, 15. yılına girdi. Annesi şimdi evladına kavuşacağı günleri sayıyor. Siz neler söylemek istersiniz?”
“Hoş geldiniz, ayağınıza sağlık. Ben de Mahmud’um için buradayım. Benimki 15 senedir dağda, lisedeydi; sabah okula gitti, 14 Nisan 2010’da bir daha geri gelmedi. O gündür bugündür yolunu gözlüyorum. İnşallah büyük bir devletimiz var, Allah’ın izniyle devletimizin gücüyle çocukları alıp getireceğiz. Vatan Partisi de hep yanımızda kaldı, onlara da minnettarız, Allah razı olsun.”
“Siz neler söylemek istersiniz?”
“Ben de 11 senedir… Sakarya’da üniversite okuyordum, orada kandırıp götürdüler. Vatan Partisi’ne teşekkür ederiz, yanımızdadır. İnşallah terörsüz Türkiye’de çocuklarımızı bekliyoruz.”
“Siz neler söylemek istersiniz?”
“Diyarbakır annelerinden Güzide Demir, Aziz için buradayım. 6 seneye yaklaştı bu eylemi sürdürüyoruz. İnşallah barış olur, çocuklarımız gelir, ana baba kucağına döner. 10 yıldır oğluma hasret kalmışım, onu özlemişim. İnşallah gelirler, hepimiz kavuşur, seviniriz.”
“Diyarbakır’dan sesleniyoruz ama babalar da burada evlat nöbetindeler. Neler söylemek istersiniz?”
“7 yıldır buradayız. Biz evlatlarımızı kardeşlerine karşı savaştırmak istemediğimiz için burada bir eylem başlattık. Allah’a hamdolsun, 2021’de evladıma kavuştum ama 7 yıldır eylemi bırakmıyorum, annelere destek olmak için buradayım. Sırf bu vatan bölünmesin, dış ülkeler bizi yönetmesin diye kararlılıkla bekliyoruz. İnşallah kardeşliğimizi kimse bozmayacak, evlatlarımız birbirine düşman olmayacak. Hepimiz bu Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu vatanın çocuklarıyız.”
“Siz evladınıza kavuştunuz, kaç yıl dağda kalmıştı?”
“3 yıl 8 ay kalmıştı. Kardeşine karşı savaşmasın, kan dökülmesin diye, Çanakkale’de nasıl savaştıysak tekrar birleşmemiz için çocuğuma sürekli çağrıda bulundum. Allah’a hamdolsun ki basın sayesinde evladım sesimizi duydu, kaçarak geldi ve devletine teslim oldu. Oğlum askerliğini yaptı, şu anda evli; bir torunum var. Rabbim bütün annelere bu sevinci yaşatsın. Gelsinler, Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatli kollarına kavuşsunlar.”
“İsmi neydi?”
“Mustafa Biçer.”
“Evet, Mustafa yaklaşık 4 yıl dağda kaldı. Babası bilgisini verdi; askerliğini yaptı, çocuğu oldu ve toplumla bütünleşti. İşte bu sürecin başarması gereken ilk örneklerden biridir. Umarız Türkiye’nin her yerindeki bütün aileler evlatlarına bir an önce sağ salim kavuşur.”
“Diyarbakır aileleri tam 2150 gündür HDP il binası önünde nöbet tuttular. 3 Eylül 2019’da ‘Başlarım sizin Amerikancı, İsrail davanıza’ dediler ve terörsüz Türkiye ile toplumsal bütünleşme sürecinin ilk adımlarını onlar attılar. 60’ın üzerinde evlat, annesinin babasının gözyaşı dinsin diye çağrıya uyup geldi, devletle ve toplumla bütünleşti. Şimdi önemli bir aşamadayız. Buradaki direniş 3 Eylül 2025’te 7. yılına girecek. Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı başkanlığındaki heyet de Diyarbakır ailelerini ziyaret etti; temenniler ve dilekler ortak.”
Tarihi ve eşsiz güzelliğiyle surlardayız. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, her kültürün izini taşıyan bu kadim topraklardayız. Bir tarafımızda tarihi surlar, diğer tarafımızda Dicle Nehri’ni selamlayan Hevsel Bahçeleri var. Bütünleşen Türkiye sürecinin nabzını tutmak için bölgedeyiz. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır İl Başkanı Ferdi Tanhan ile birlikteyiz. Süleymaniye’de 30 PKK’lının silah bırakma törenini takip eden Ferdi Tanhan, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in açıkladığı üzere, İmralı’ya gitmek üzere Adalet Bakanlığı’na başvuru yapan heyette de Özgür Bursalı ile birlikte yer alacak.
“Ferdi Bey, hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk, merhabalar. Bütün Ulusal Kanal izleyicilerini Diyarbakır’ın surlarından saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz.”
“Diyarbakır’da insanların gözlerinde bir ışıltı, umut var. Temmuz ayında 30 PKK’lının Süleymaniye’de silahları bırakmasıyla yeni bir aşamaya geçildi. Vatan Partisi bir af kanunu önerisi getirdi. Bu kanunun amacı nedir?”
“Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı gelir gelmez bir basın toplantısı düzenledi. Genel Başkanımız Doğu Perinçek, partimizin hukuk uzmanlarının katkılarıyla çok önemli bir çalışma yapmıştı. Biz buna ‘Tek seçenek af’ dedik ve toplumumuzu bu sorunun çözümünde tek seçeneğin af olduğuna davet ettik. Hazırladığımız kanun tasarısını TBMM’ye ilettik ve kamuoyunda tartışılması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu, sorunun köklü çözümünü içerdiği ve cesur bir adım olduğu için çok ilgi görüyor.”
“Eğer bir bütünleşme stratejisi güdüyorsanız, silah bırakan PKK mensuplarına ne olacağı sorusuna yanıt vermeniz gerekir. Geldiğimiz eşik bu. Türkiye Cumhuriyeti, asırlarca bu toprakları yönetmiş imparatorlukların mirasını taşıyor. Bizde isyan etmiş unsurların, o isyandan vazgeçtikten sonra devletle bütünleşmeleri, toplumla kaynaşmaları ve onlara yeni bir hayat sunulması geleneği vardır. PKK’ya da yeni bir yol gösterilmelidir çünkü PKK artık fesholunmuş bir partidir. Abdullah Öcalan; ayrı devlet, ayrı ulus devlet ve özellik taleplerinin imkânsız olduğunu, bunların zemini olmadığını açıkladı. Örgütüne kendini feshetme ve silah bırakma çağrısı yaptı. Biz de 40 yıldır ‘Silahları bırakın, emperyalizmin oyununa gelmeyin, Türkiye’ye gelin’ diyoruz. Bu çağrı, bizim yıllardır yaptığımız uyarıların bir karşılığıdır. Şimdi o mücadelenin kesin başarıya ulaşması için korkaklıktan ve ‘neme lazımcılıktan’ kaçınmak gerekir.”
“Sayın Tanhan, özellikle af önerisi gündeme geldiğinde bir kesim ‘Teröristleri bırakacaklar, sokakta gezecekler, nasıl güveneceğiz?’ diye eleştiriyor. Buna ne dersiniz?”
“Af, zaten suçlulara karşı uygulanan bir yöntemdir. Bir suç işlememiş olsalar affedilmeye de ihtiyaç duyulmaz. Af, suçluları topluma kazanmak amacıyla uygulanır. Binlerce militanı olan bir örgüte özgür iradeleriyle silah bıraktırıyorsunuz. Bu çok önemli bir şey. Bizim milletleşme sürecimiz, farklı etnik kökenlerden gelen Laz, Çerkez, Pomak, Balkan ve Kafkas kökenli halklarla bir bütünleşme devrimiydi.” Bütünleşme aslında Kemalist devrimin, Atatürk’ün yapmaya çalıştığı olaydı ve bunda büyük başarılar sağlandı. Milletimiz Diyarbakır’dan İstanbul’a kadar ortak bir pazar, ortak bir dil ve ortak bir eğitim sistemi yarattı; Tevhid-i Tedrisat getirildi. Ortak bir devlet çatısı altında 200 yıldır biz milletleşme ve bütünleşme sürecinin içerisindeyiz. Ancak bir kesim çıkıp “Biz bütünleşmeyeceğiz” diyerek bu sürece isyan etti. Bu, ilk başta küçük bir gruptu: PKK. Daha sonra emperyalizmin desteği ve beslemesiyle, onlarla müttefiklik ilişkileri kurarak —sözün özü piyonlaştırılarak— Türkiye’nin bütünleşmesine karşı bir isyan başlattılar. Buna “dördüncü Kürt isyanı” dediler.
Geçmişte Koçgiri ve Şeyh Said gibi isyanlar yaşanmadı mı? Atatürk, o isyan edenleri şehitlerimizin kanı kurumamışken affetti. Burada da benzer bir durum var; bütünleşmeye karşı bir isyan yaşandı ve şimdi bu isyandan bir vazgeçiş var. Hükümete özellikle sesleniyoruz: Türkiye Cumhuriyeti’ni “teröristi dışlayan” değil, toplumu ve devleti bütünleştiren bir süreç olarak inşa edin. Çünkü doğru olan budur. O bütünleşmeye itiraz eden PKK, elindeki silahları ateşlerin içine attı; emperyalizmin “Kürt’ü ateşe atma” planlarını aslında kendi ateşlerine attı. En doğru isyan, emperyalizme karşı olan isyandır. Emperyalizme karşı olmayan bir isyan, en sonunda ona alet olma sonucunu doğurur. PKK şimdi emperyalizmin eline verdiği silahları ateşe atıyor. Peki, siz ne yapacaksınız? Bu kanın devam etmesini, savaşın sürmesini mi istiyorsunuz?
Düşmanı köşeye sıkıştırmışsınız, beyaz bayrak çekmiş; hala onu imha etmek için mi hareket edeceksiniz? Topraklarımızdan gitmiş, Bingöl’den, Tunceli’den yoksulluk ya da emperyalist propagandanın etkisiyle kandırılıp dağa götürülmüş 14-15 yaşındaki çocuklar… Onlar o dağlarda telef olmasınlar. İnsan, en değerli kaynaktır; insan kaynağımızı yeniden kazanmanın imkanları var. Eğer bize kurşun sıkmaktan vazgeçtilerse, onları telef etmenin insancıl bir tarafı yoktur. Kabile savaşlarında imha vardı, çoluk çocuk demeden herkes yok edilirdi. Oysa insanlık ilerledikçe çatışmaların başka çözüm yolları olduğunu fark etti. Silahlarını atan ve kendi kardeşine kurşun sıkmaktan vazgeçen bir yapılanma varsa, onlara bir çıkış yolu göstermeniz gerekir.
Şu an feshedilmiş ve silahlarını yakmış olan PKK’ya çıkış yolunu göstermeliyiz. Silahlarını bırakmasalardı, kendilerini feshetmeselerdi tek yolları mezar ya da hapishaneydi; buna eyvallah. Ama artık silah bıraktılar. Lider kademeleri dahil Türkiye’ye dönmek isteyenler var; bu olanakların devlet tarafından yaratılması gerekiyor. Kinci ve intikamcı düşünmek en yanlış yöntemdir; kinle toplumların ilerlediği görülmemiştir. “Kökünü kazıyalım, çoluk çocuğunu katledelim” gibi bir yaklaşım zaten devletin resmi politikası değildir. Türkiye Cumhuriyeti, mücadeleyi yürütürken bile sürekli “Teslim olun, ananızın şefkatli kucağına gelin” çağrısı yapıyordu. Genel başkanımız Diyarbakır annelerini ziyaret ettiğinde oradaki PKK’lılara, “Elinizdeki kardeşinize kurşun sıkan silahları atın, ananızı hasret koymayın, gelin Türkiye’nin birliğine karışın” dedi. Bu bakış açısı, oradaki çözülmeyi hızlandıracak olan yöntemdir.
Ancak ayak sürersek, meseleyi yıllarca yargı mecralarında çürütecek “etkin pişmanlık” gibi yöntemlerle ele alırsak sorun çözülmez; aksine çözüm zehirlenir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, tek taraflı, sözleşmesiz ve pazarlıksız bir sürecin içindedir. Amerika ve İsrail pusudadır, bu süreç zorludur. Devlet, terör örgütüyle pazarlık yapmayacak; ancak adamlar silahı bıraktıktan sonra sürecin hızlanması için gereken adımları atmak bir görevdir. Biz “tek seçenek af” diyoruz.
Af kanunuyla ilgili “FETÖ’cüler de çıkar mı?” şeklinde eleştiriler geliyor. Biz buna karşı teknik bir madde ekledik. Kanunların genelliği ilkesi gereği diğer örgütlerin yararlanmaması için faal olan örgütleri kapsam dışı bıraktık. Milli Güvenlik Kurulu, istihbarat raporlarıyla PKK’nın kendini feshettiğini ve silah bıraktığını saptayıp bir karar aldığında, bu kanun yürürlüğe girecek. Faal olan FETÖ veya DHKP-C gibi yapılar, bu yönde bir kurul kararı almadıkları için kanundan yararlanamayacak.
Esas mesele, felsefi bir bakış açısı sorunudur: Hangi çatı altında bu süreci yürüteceğiz? Sadece terörsüz bir Türkiye mi, yoksa bütünleşen bir Türkiye felsefesi mi? Ana dilde eğitim veya federasyon gibi siyasal taleplerle tek millet gerçeği yan yana gelemez. Silah bırakıyorsanız, bu yeni bir sayfa açma şansıdır. Hata yapan insanlar, yanlış yapmayanlara göre daha erdemli davranma şansına sahip olabilirler; yeter ki o şans tanınsın. Eğer onları köşeye sıkıştırırsanız, kendilerini imha etmekten başka çare bulamazlar.
Diyarbakır halkı durumun farkındadır, geçmişle bugünü ayırabilecek bilince sahiptir. “Öteki süreç” denilen geçmişteki dönemi Amerika yönetiyordu ve FETÖ tarafından zehirleniyordu. O dönemde PKK güçlüydü. Bugün ise Türk Silahlı Kuvvetleri, şehitlerimiz ve polisimiz sayesinde PKK silinip süpürülmüştür; artık yaşam alanı kalmamıştır. Bugün PKK, Lice’de mahkeme kurduğu o eski dönemlerden çok uzaktır. Türkiye artık Asya’ya yerleşmiş, Silivri duvarlarını yıkmış ve kendi kaderini belirleyen bir ülkedir. Bu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarısıdır. Ancak imha etmeye zorlarsanız, silahlarına yeniden sarılacaklardır. O yüzden bu süreci, geçmişin hatalarından arındırarak “bütünleşme” ekseninde yürütmeliyiz. Diyelim ki mecliste yapılan bir çağrı var. Abdullah Öcalan’ın layihayı görüşmesi var. 27 Şubat’ta Öcalan’ın, toplumun bütünleşmesi çağrısı var. 12 Mayıs’ta bir kongre kararı ve 11 Temmuz’da da silahların bırakıldığı gün var. Siz o gün orada değildiniz ama o güne ilişkin gözlemlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Şunu paylaşayım: Biz o gün, kendimize güvenmenin, bu meselenin çözümünde 40-50 yıllık programımızın hayata geçtiği anda orada bulunmanın mutluluğunu yaşadık. Yani biz oraya bir nümayiş, disiplinsizlik veya bir rezalet olmayacağını bilerek gittik. Ve orada bu sürece duyduğumuz güveni ortaya koyduk. Aynı zamanda şunu da yaptık: Biz bu sürecin öncüsüyüz. Elimizi taşın altına koymaya hazırız. Kanunlar ve öneriler hazırlıyoruz; bunları da masa başında yapmıyoruz. Bunları sahada insanlarla görüşe görüşe, taraflarla konuşa konuşa Türkiye’nin birliği ve bütünleşmesi yolunda atılacak her adımın en önünde ilerleyerek yapıyoruz. Gidişimizle bunu göstermek istedik ve başarılı olduğumuzu düşünüyorum.
Orada bizim dışımızda herkesin bir rezerv koyduğunu da söyleyeyim. Cumhuriyet Halk Partisi davete icabet etmiyor, gitmiyor; diğer siyasi partiler de öyle… Bu Türkiye açısından tarihi bir an. Emperyalizmin ellerine verdikleri silahları bırakmak; bundan daha büyük, daha tarihi bir an ne zaman Türkiye’de bir daha gerçekleşir? Türkiye’nin bu sorunu gönül iradesiyle, özgür iradeleriyle çözmesini sadece seyretmek için gitmedik oraya. Bir güven göstermek, topluma bir mesaj vermek için gittik. Biz bu sürecin önündeyiz, önderiyiz, izleyici değiliz. Kimse kibirlenip gururlanmasın, bu Türkiye’nin başarısıdır. Bazıları “bu süreci biz başlattık, şu meclise çıktı, şu çareyi üretti” diyor. Ben burada bunun bir devlet politikası olduğunu çok rahat bir şekilde söyleyebilirim. Bu, hepimizin başarısıdır.
16-17 yaşlarında dağa giden çocuklar şimdi 19-20 yaşındalar. Ellerindeki silahları bırakıp yaşamayı tercih ettiler. Türk Silahlı Kuvvetleri onları öldürebilir veya hapishanelerde çürütebilirdi ama onlar silahlarını bırakarak çok güzel bir şey yaptılar. Şimdi onları kazanmamız lazım. Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen tek seçenek; PKK mensuplarına ilişkin bir af ilan etmektir. Türkiye ile bütünleşmek isteyenler gelecekler, devletin yargı kurumlarına başvuracaklar. Ağır ceza mahkemeleri, bunların faaliyetlerini bir tutanakla saptayacak ve yargılama olmayacak. Mahkemenin görevi, bu şahsın af kapsamına girip girmediğini belirlemek olacak. Onlar da “hür irademizle devletle bütünleşmek amacıyla silah bıraktık” diyecekler. Bu, Türkiye’nin önünü açacaktır.
Biz buradayız, en öndeyiz. Kimseyi beklemiyoruz. Elli yıldır bunu yapmaya çalışıyoruz. Geçen gün arkadaşlara şaka yaptım; “Surlara biz mi fotoğrafı assak?” dedim. Genel başkanımız kırk yıl önce Abdullah Öcalan’a “Gel, silahları bırak, Türkiye’ye gel” dediğinde bu sürecin önemini anlamıştık. Biz bu meselenin çözümünde bedel ödedik; Gladio da bizi vurdu, PKK da bizi vurdu. Şehitler vermişiz, o şehitlere bir borcumuz var. Bu kan yerde mi kalacak? Emperyalistlerin bu sorun üzerinden Türkiye’yi hizaya çekmesini mi bekleyeceğiz, yoksa biz mi müdahale edeceğiz?
Doğu Perinçek açıkladı; Vatan Partisi, İmralı’ya gitmek üzere Adalet Bakanlığına başvurdu. Heyette Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı ve sizin yer alacağınız kamuoyuna yansıdı. Şu an Adalet Bakanlığına başvurular yapıldı. Hükümet, DEM Parti dışındaki siyasi partilerin de gitmesi için bir süreç işletiyor. Gideceğiz tabii ki; çözümlerimizi ve programımızı anlatacağız. Abdullah Öcalan’ın bu konudaki tutumunu yerinde görmüş olacağız. O bizden öğrenecek değil, o da bu süreci analiz ediyor ve cesur kararlar alıyor. Ancak biz de üzerimize düşeni yapacağız. Toplumumuzu ve dağdaki mensupları ikna etmek bakımından bu, sorunları konuşacağımız bir zemin olacaktır.
Diyarbakır’da ciddi bir üye akını olduğunu görüyoruz. Bismil’de ve il merkezindeki toplantılarda gençler dikkat çekiyor. Vatan Partisi, Türkiye’nin birliği konusunda mücadele etmiş bir partidir. “Yedi ateşten geçtik, yetmiş yedi ateşten geçmeye de hazırız.” Halkımız bunu görüyor. Ortaya koyduğumuz program ve cesaret takdir ediliyor. İnsanlar, köşeye çekilen, “aman bana bir şey olmasın” diyen partilere değil, çözüm sunan partilere güven duyuyor. Gençler, üretim devrimi programımızı bildikleri için partimize katılıyorlar. Bismil’de 209 kişi toplamda Vatan Partisi’ne üye oldu. Bismil bizim için duygusal bir yer; orada yoksul köylünün haysiyet davasını güttük, şehidimiz Muhyettin Öksü’nün memleketidir. FETÖ kumpasları döneminde mücadelemiz kesintiye uğramıştı ama biz orada Kürt ve Türk’ün nasıl birleşeceğinin canlı kanıtlarını göstermiştik.
PKK temizlendikçe Diyarbakır’daki siyasetin rengi de değişecek. Silahın gölgesinde siyaset yapmak kolaydır ancak o silahlar eksildiğinde halkın farklı siyasal tercihlerde bulunma konusunda daha cesur olacağını göreceğiz. HDP ve DEM Parti içerisinden Vatan Partisi’ne katılımların olacağını, bizzat Bismil’de gördük. Biz topluma yeni seçenekler sunuyoruz. Dünya artık emperyalist hegemonyadan kurtuluyor; NATO gladyosuna karşı mücadele etmiş, kendine özgü bir ekonomik program geliştirmiş bir partiyi Türkiye’nin yönetim mekanizmalarına getirecektir.
Yarın Mardin’deyiz. Kızıltepe Ovası’nda, Bismil’de olduğu gibi Vatan Partisi’nin nasıl güçlendiğini göreceğiz. Biz hep “birlikte örgütlenme birliği, ayrı örgütlenme ayrılığı getirir” ilkesini savunduk. Bugün de bunun pratiğini, Türk-Kürt ayrımı olmayan bir partide gösteriyoruz.
Sözcü Gazetesi’nin “200 PKK’lı salıverildi” haberi yalandır; Adalet Bakanlığı bunu yalanladı. Bu süreci baltalamak isteyenler provokasyon peşinde. Sözcü Gazetesi’ne öneriyorum: Manşetlerine “Vatan Partisi, silah bırakan bütün PKK’lıları affetmek istiyor” diye yazsınlar; bu gerçek bir haberdir. Neden yalanlara sarılıyorlar? Bu konu TBMM’nin yasayla düzenleyeceği bir iştir, yargının işi değildir. Diyarbakır Olay Gazetesi’nin “Sur ilçesi Türk bayraklarıyla donatıldı” manşeti ise halkın sürece desteğini gösteriyor. Türk bayrağı, Türk’üyle Kürt’üyle hepimizin bayrağıdır. Halkımızı o bayrağın gölgesinde birleşmeye davet ediyorum.
Bulunduğumuz yer İçkale’dir; tepesinde Artuklu Sarayı, Hz. Süleyman ve sahabe mezarları var. Burası binlerce yıllık bir uygarlık merkezi. Diyarbakır çok güzel, Vatan Partisi yönetiminde daha da güzel olacak. Bütün Türkiye’yi Diyarbakır’a davet ediyoruz; kebabımız da, insanlarımız da sıcak. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Diyarbakır’daki tarihi surlarda, tarihi sürece ilişkin önemli bir yayın yaptık. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır İl Başkanı Ferdi Tanhan ile bütünleşen Türkiye sürecinin nasıl ilerleyeceğini ve hangi adımların atılması gerektiğini enine boyuna konuştuk. Aynı zamanda Diyarbakır’da ve bölgede Vatan Partisi’ne başlayan üye akınını ve bunun getireceği siyasal sonuçları değerlendirdik. Şimdilik Diyarbakır’dan Ulusal Kanal izleyicilerine selamlar gönderiyoruz ve yayınımızı burada tamamlıyoruz.
(Altyazı: Gazze ölüyor. Sessiz kalma. Unutma. Unutturma. İHH İnsani Yardım Vakfı.)
Vatan Partisi Diyarbakır İl Başkanı Ferdi Tanhan: “Vatan Partisi Bismil İlçe Başkanlığımızın açılış törenine hepiniz hoş geldiniz. Güç kattınız, katıldığınız için teşekkür ediyoruz. Bugün burada Vatan Partisi Genel Sekreteri Sayın Özgür Bursalı’yı ağırlıyoruz. Huzurlarınızda kendisine ‘hoş geldiniz’ diyorum.”

