MUTLU akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına ve radyolarımızın frekanslarından bizi dinleyenlere merhaba. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı gün, aynı saatte sizlerleyiz.
Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Geçtiğimiz hafta bizimle bir aradaydı, bu hafta da yine birlikteyiz. Gündemdeki gelişmeleri ve konu başlıklarını Sayın Perinçek ile birlikte değerlendireceğiz. Ayrıca Avukat Sayın Faik Işık da bizimle birlikte. Efendim, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk arkadaşlar, merhabalar.
Seslerimiz ve görüntülerimiz gayet iyi. Vakit kaybetmeden konularımıza geçelim. Bugün esasında üzerinde duracağımız iki konu başlığımız var. Birincisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) yayınladığı “Cumhuriyet ve Demokrasi” broşüründeki bir görsel. Alevilik ve Sünnilik tartışması yaratmaya çalışan bu görselde hedefler neler? Amaçlanan ne? Nasıl tepkiler alındı ve bu konudaki doğru çözüm yolu ne olmalı? İkinci konu başlığımız ise Ankara Barosu’nun başlattığı LGBTİ tartışması, buna ilişkin verilen tepkiler ve Türkiye’de bu konu üzerinden yapılmak istenenler.
İlk olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin o görseliyle başlamak istiyorum. Konuklarıma söz vermeden önce, üzerinden birkaç gün geçmesine rağmen hala sıcaklığını koruyan bu meseleyi kısaca özetlemek istiyorum. İBB’nin broşüründe Aleviliği İslam’dan ayrı bir din gibi tarif eden görsel üzerine ciddi bir tartışma oluştu. İBB Başkanı’ndan henüz bir açıklama gelmedi ancak CHP Grup Başkanvekili Doğan Subaşı, Ulusal Kanal yayınına bağlanarak metnin arkasında olduklarını, iddiaların provokatif olduğunu savundu. Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı Başkanı Sayın Özdemir Özdemir ve yöneticileri ise bildiri yayınlayarak İBB’nin tutumunu kınadıklarını ve suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladılar. AK Parti kanadından da “İBB’den açıklama bekliyoruz” çıkışı geldi.
Çeşitli Alevi otoritelerinden de itirazlar var. Hüseyin Gazi Türbesi dedesi Sayın Hüseyin Öz, “Alevilik İslam’dan ayrıdır demek, bir Almanya projesidir” diyerek bunu hatırlattı. Hacı Bektaş Belediyesi eski başkanı Sayın Ali Rıza Selman Pakoğlu ise 2013’te düğmeye basılan sürecin bir devamı olduğunu belirtti. Diğer tarafta ise Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Alevi Bektaş Federasyonu gibi altı örgüt, ortak bir açıklama yaparak “Bizi görünür kıldı” ifadelerini kullandı.
Sayın Perinçek, burada planlanan nedir? Neden böyle bir broşür yayınlanmış olabilir? Sizin ilk yorumunuz ne olacak?
— Bütün izleyicilerimizi saygıyla selamlıyoruz. Müslümanlara hayırlı ramazanlar diliyoruz. Biz kimin neyi planladığını tam olarak bilemeyiz ama bu resimlerin hangi plana oturduğu konusunda bir değerlendirme yapabiliriz. Çünkü ortada bir plan var. ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesi”nde Sünni ve Şii kamplaşması öngörülüyordu. Plan, Batı Asya ülkelerinde Müslümanları karşı karşıya getirmek ve ABD hegemonyasını sürdürmekti.
Alevilik; “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” diyen, şehadeti kabul eden, bizim içimizden olan bir inançtır. Aleviliği İslam dışı göstermek, hem Türkiye’yi bölme projesine hem de Batı Asya’yı kamplaştırma projesine hizmet eder. Çökmekte olan küreselleşme süreci; milli devletleri, milli kimlikleri ve din birliğini parçalamak üzerine kuruluydu. İBB’nin görselinde Alevilik; İslamiyet, Hristiyanlık ve Musevilik’in yanında yeni bir din olarak tanımlanıyor. Bu, vicdan özgürlüğü değil, açık bir operasyondur. Aleviler kendilerini İslam dışı görmezler. Bu yüzden bu girişimi kınıyoruz.
— Sayın Işık, size dönelim. Sayın Perinçek vurguladı; Alevilik ayrı bir din değildir, bir yoldur. Siz neler söyleyeceksiniz?
— Sayın Başkanım sağ olsunlar. “Ali” ismi, sadakat ve iyilik kökünden gelir. Hz. Ali’yi sevmemek bir Müslüman için mümkün değildir. Ülkemizde son yıllarda çok acı olaylar yaşadık; Maraş, Çorum ve Sivas gibi. Bu tür ayrıştırıcı görseller, o eski yaraları deşebilir. Ben birçok Alevi dergahını gezdim, Sarı Saltuk gibi mekanların ruhunu yakından tanıdım. Alevi-Sünni diye bir sorunumuz yoktur. Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli ve Yunus Emre, hepimizin ortak değerleridir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin o görseli, toplumu birleştirmek yerine ayrıştırıyor. Eğer mezhep üzerinden bir sınıflandırma yapılıyorsa, bu tabloyu dört-altı parçaya bölmeleri gerekirdi. Bu konu siyasetin malzemesi olmamalıdır. Toplumu birbirine düşürecek, çatıştırıcı bir dil kullanılması hiç uygun değildir. Neredeyse Ankara’da da İstanbul’da da adayların bir türbe ziyaretleri yarışması vardı. İşte Eyüp Sultan’a giderlerdi, Kur’an-ı Kerim okuma yarışmaları gördük ve çok da sinirlenmiştim. Ulusal bir programda da söyledim, tweet’te de söyledim. Yani arkadaşlar ne yapıyoruz? Diyanet İşleri Başkanlığına başkan mı seçiyoruz? Din İşleri Yüksek Kuruluna üye mi seçiyoruz? Görev alanımız artık büyükşehir olarak veya seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak din sorunlarını çözen siyasetçiler miyiz? Bunları biz mi tanımlayacağız, yoksa bunların kendi alanları mı var? Dinin siyasete alet edilmesi kelimesi ne kadar insanı rahatsız ediyorsa, siyasetin de dine alet edilmesi, başka bir çeşit kullanılması; her iki tarafın birbirini kullanarak toplum içerisindeki birlikleri, mütecanisliği (uyumu) bozan davranışlardan sakınmak gerekir. Büyükşehir Belediyesindeki arkadaşlar bunu bu maksatlarla yapmamış olsalar bile çıkan tepkilere baktığınız zaman durum vahim.
Bizim ayrı bir şey olduğumuz anlaşılmış olsun. Arkadaşlar, biz Hz. Ali’siz bir İslam’ı görmedik ki neyi anlayacağız? Eğer camiye gelmiş olurlarsa ki gelenleri vardır; duvarlarda bir tarafta Allah, Muhammed hattıyla yazıldığını, bir tarafta Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin levhalarının her camide olduğunu görürüz. Şimdi Hasan, Hüseyin ve Ali’nin olmasından benim rahatsız olmam mümkün olabilir mi bir Müslüman olarak? Onlar eksik olursa rahatsız olurum ben. Eğer orada levhalar var da sadece Ömer olsa rahatsız olurum, sadece Osman olsa rahatsız olurum. Burada ayrım olmamalı. Ali, Ehl-i Beyt’tendir; o yüzden bu tür vakıfların bir kısmı kendine Ehl-i Beyt Vakfı demiştir. Biz Ehl-i Beyt’i saygıyla, sevgiyle anarız.
İskender Pala’nın Şah ve Sultan diye bir romanı vardı, belki okumuşsunuzdur. Ben o kitabı okuyup bitirdikten sonra Osmanlı-İran ilişkilerine baktığımda son derece rahatsız oldum. Çünkü iki şahın Türkçe konuşan büyük bir topluluğu siyasal iktidar, kendi sultanlıkları sebebiyle birbirine nasıl kırdırdıklarını bir romanın içinden görüyorsunuz. Şah İsmail kalkıyor, Ak Koyunlu; Türkçe konuşan ve Müslüman olan bir devleti oradan kaldırıyor. Osmanlı gidiyor, Türkçeyi gayet güzel konuşan ve Hatayi ismiyle şiirler yazan İsmail’i ortadan kaldırıyor. Biz gidiyoruz, Mısır’da yine Türkçe konuşan ve Müslüman olan Memlüklülere dalıyoruz; Mercidabık, Ridaniye… Eğer siyaseti hâlâ Orta Çağ, Yeni Çağ dönemindeki din üzerinden tanımlamaya kalkarsak, eğer hâlâ buradaki mezhepleri kaşırsak; şimdi “Alevi oylarını alayım” diye hareket edersiniz, geriye kalan büyük bir Sünni kesimin oylarını alamazsınız, düşmanlığını alırsınız. Eğer bu düşmanlık kazınır ve alevlenirse…
Biz hiçbir Alevi dede, babasının gülbenk okunu, tüm mesele AK Partilerde, muhafazakârlarda, milliyetçilerde, ülkücü arkadaşlarda hepsinde çok yaygındır; mehter okunur. Mehterdeki duanın tamamı Alevi nefesidir. Hiç itiraz edeni görür müsünüz? “Yetiş Allah, yetiş Allah” diye başlar ya, “Ali-i Veli” diye başlar ya… O gülbenk dediğimiz, mehterin sonunda ve başında okunan duaların hepsi Hacı Bektaş’ın, Hacı Bayram’ın ve büyük Alevi mürşitlerinin, irşad edici, bilgilendirici kişilerinin, gönül terbiyecilerinin sözleridir. Böyle bir resim üstünden basitçe siyasal hesaplar yapmak son derece üzücü. Umarım ki oy aldığımız kitlelere bir işaret verelim diye ne deniyorsa; arkadaşlar hiçbir işaretinizi din üstünden vermeyin. Siz seçimler öncesinde Yasin okurken ben de dinledim; yani tecvid diye bir kural var, başka bir şey var. İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adaylarının veya işte Ankara’nın belediye başkan adaylarının hangi türbeye nasıl gittiğini, ne yaptığını seyrettik. Yapmayın arkadaşlar, yapmayın. Biz sizi Din İşleri Yüksek Kuruluna seçmiyoruz. Öyleyse aranızda dini en iyi bilenleri getiririz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı yaparız. Eğer konu mezhep yarıştırma ise mezheplerimizin en önemli adamlarını getiririz, bakan yaparız, devlet başkanı yaparız. Konunun nereden nereye gelebileceğini ve bundan 40-50 yıl önce çekilen acıları unutmuş olmamalı kimse. Burada birbirinin saçının teline zarar vermeyecek konu komşunun birbirine düşman edildiği davalar, olaylar gördük. Bizim konuya yaklaşımımız: Herkes işini yapsın, kimse siyaseti din üstünden, ticareti din üstünden yapmasın. Uğur Mumcu’nun o kitabının başlığına döndü biraz konu ama ben böyle bakıyorum. Bilmiyorum, yanlış mı bakıyorum? İlla söylediklerim doğrudur demiyorum ama bunca senelik hayat tecrübesinden de bu konulara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyorum. Her ağzını açan din âlimi gibi konuşuyor; her ağzını açan kendini dede, baba, tarikat büyüğü diye tanıtıyor. Arkadaşlar, bu kadar din uzmanı varsa, toplumdaki bu kadar yanlışlığı bir avuç dinsiz yapıyor olamaz; o zaman siz yapıyorsunuz dedirtmek zorunda kalırlar.
(Sayın Perinçek, bir siyasi hesap varsa bu hesabı kimler görüyor? Daha odaklarsak Türkiye için bunun temsilcileri kimler olabilir? Ve bu siyasi hesap tutar mı sizce?)
Bakın, Amerika Birleşik Devletleri Büyük Orta Doğu Projesi’nin haritalarını yapmıştı. O haritalarda “Free Kürdistan” (Özgür Kürdistan) adı altında bizim vatanımızın bir kısım topraklarını da içine alan sözüm ona bir devlet. Biz ona “İkinci İsrail” diyoruz. Çünkü o bir İkinci İsrail’di. Adı Kürdistan ama özü İkinci İsrail devleti. Oradan ilk başta başladılar ama bunu başarıya ulaştıramadılar. Çünkü Türkiye’si, Suriye’si, Irak’ı, İran’ı, hatta kuzeyden Rusya’sı hepsi bir oldu ve Amerika’nın o İkinci İsrail planını bozdular. Hatırlanacaktır, Eylül 2017 idi; Barzani referandum yapmaya kalktı Irak’ın kuzeyinde. O referandum süngüsüyle Irak’ın, Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin iradesiyle bozuldu.
Şimdi zaten eskiden beri pişirilen bir olay var. Ali Rıza Selman Pakoğlu Generalimizin (kendisi Hacı Bektaş Belediye Başkanlığı da yaptı) bir açıklamasını okudunuz, “2013’te başladı bu işler” demişti. Şimdi bu Türk-Kürt bölünmesi tutmadı, derken şimdi Alevi-Sünni bölünmesi üzerinden bazı planlar geliştiriliyor. E bunun tutması hiç mümkün değil. Çünkü Alevilik aynı zamanda Türklerin en has kolu. PKK da oraya elini kolunu uzattı Amerika planları gereği ama Alevilik… Biraz evvel Sayın Faik Işık da o büyüklerimizi zikretti; Yunus Emreler, Hacı Bektaş Veliler, Hacı Bayram Veliler, Pir Sultan Abdallar… Hepsi Türkçemizi bin yıldır bu günlere pırıl pırıl getiren insanlar. Sünni kolda Türkçede bazı bozulmalar, Arapça ve Farsça kelime girişleri oldu ama o Alevi kolunda, Şah Hatayi’nin şiirlerini okuyoruz, pırıl pırıl bir Türkçe. Ama Yavuz Selim’inkini okuyoruz: “Şirin pençeyi kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri ahuya zebun eyledi felek.” Bakalım bunu kaç tane Türk anlıyor? Ama Hatayi’nin divanını okuduğumuz zaman hepsi bugünkü Türkçeye de kaynak olabilecek şiirler.
Onun için Aleviliği Türklüğün, İslamiyet’in dışına atma gayretleri; “Türklükten başka bir Alevi milleti var” veya “İslamiyet’ten ayrı bir Alevilik dini var” gibi tezlerin Türkiye’de tutma ihtimali yok. Onun için biz de Vatan Partisi programında söylüyoruz: Türk de biziz, Kürt de biziz. Hepimiz Türk milletiyiz. Sünni de biziz, Alevi de biziz. Hepimiz Türk milletiyiz. İçimizde çeşitli kavimler kaynaşmış, birleşmiş; çeşitli mezheplerden, yollardan, inançlardan insanlarımız var ama hepsini kucaklayan, birleştiren Türk milleti olmaktır ve hoşgörüdür. Sayın Faik Işık da söyledi, o çok önemliydi. Bakın, Yeniçeri Ocağı Bektaşi’dir. Osmanlı kurmuş, Orhan Gazi zamanında Yeniçeri Ocağı’nı Sünniler kuruyor ama o ocağı Bektaşi yapıyor. Bu çok ilginç; halkla birleşme… Çünkü o sırada Türklerin büyük çoğunluğu Alevi. O bakımdan zaten bizim içimizde o hoşgörü, o beraberlik yıllardan beri var. Arada düşmanlıklar vesaire olmuş, kışkırtılmış ama bizim mirasımız o. Bizim mirasımız el birliği, güç birliği, kardeşlik, beraberliktir. Lâiklik zaten bunun için Türkiye’de çok önemli; bizi bütünleştiriyor, birleştiriyor.
(Sayın Perinçek, “Alevilik İslam dışıdır” tezini savunanların odaklandığı yerlerde genelde HDP ve PKK’yı da görüyoruz. Bunu nasıl yorumlarsınız? Orada doğal bir birleşme mi var yoksa dışarıdan birileri mi bir araya getiriyor?)
Son zamanlarda çok kullanılan bir kelime var: Proje. Nedir bu proje? Türklerin millî devletini dağıtmak ve Türkiye topraklarının da bir kısmını kapsayan İkinci bir İsrail devleti kurmak. Bunu PKK’nın, diğer bölücü örgütlerin başarması mümkün değil, Kürt halkıyla da zaten birleşemiyorlar. Şimdi şunu gördüler: Alevilik üzerinden milletini bölmek veya Şii-Sünni, Alevi-Sünni ayrımıyla Batı Asya ülkelerini ve halklarını bölmek. Bu projenin içinde görev yapıyor PKK ve o bölücü örgütler. Yani Amerika Birleşik Devletleri bu projeyi uyguluyor, onlar da bu projede kendilerine verilen piyon rolünü oynuyorlar.
(Sayın Işık, size döneceğim. Bir tez de tek tipçiliği yıkan bir tutum olduğu yönünde. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hazırladığı görsel ile tek tipçiliğin yıkıldığı ve bu ülkenin demokrasi haritasının çizildiği savunuluyor. Rıza Zelyut gibi birçok isim bunu savunuyor. Buna ilişkin ne söylersiniz?)
Eğer Rıza Zelyut üstadımız iyi bir gazetecidir, dediği gibi bir tek tipçilik varsa ve bu ülkede bir takım yanlışlar yapılıyorsa, bu sadece Ekrem İmamoğlu’nun —siyasette son beş-altı sene içerisinde gördüğümüz şahsın— önderliği, ufku ve felsefik birikimi üzerinden çözülebilecek bir sorun diye düşünülüyorsa, 83 milyon ve başta Rıza Bey olmak üzere herkes bir intihar etsin. Türkiye’nin potansiyeli bu konuları başka türlü tartışmaya müsait. Rıza Ağabey’e cevap olsun diye Abdullah Çelebi’nin savunmasından bir cümle okuyorum: “Adil veya zalim pek çok hükümdar yaşanmıştır, yaşayacaktır. Din, hükümdar sevme dini değildir, güzel ahlak dinidir.” Mesela böyle birtakım içi dolu laflar olsa, içinde imalar, imgeler olsa anlarım ama burası çok düz kontak, kaba saba bir yaklaşım.
Bu ülkede çok sesli yaklaşım İstanbul Büyükşehir Belediyesi oluncaya kadar yok muydu? Yani bize birisi işaret etti de o zaman mı oldu? Siyasi partiler en son seçimde de gördük; mesela Vatan Partisi adayı İlker de bağımsızdı, hiçbir ekran müsaade etmedi. Bir makasın karşı tarafında yer alıyor olmak Rıza Ağabey’e ne kadar uygun? Şimdi Türkiye ikili bir siyasal mekanizmaya geçti; iktidar bloku ve muhalefet bloku olarak. Dolayısıyla bunun arasında kalan herkesin kesildiği yerde “Makasın şu kısmı daha iyi olur” şeklindeki yaklaşımı doğru bulmuyorum.
Tek tipçilik açısından belediyelerde arızalar var, gerçekten arızalar vardır. Belediyelerde çok partinin olması, değişik partilerin rekabet halinde olması seçmenin değerini artırır, hemşehrinin değerini artırır. Onların gönlünü almak için daha çok yarışılır. Mesela bizim siyasal hareketin başlangıçta söylediğimiz üç dönem kuralı vardı; 12-15 sene. Bu memleketin içerisinde kafası çalışan, enerjisi yerinde, benden daha dinç, daha zeki, hukuku daha geniş insanlar vardır diyebilecek yöneticiler olması lazım. “Hayır yok, her şey benim iznimle” diyen insanlar… İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bir sonraki seçimde Cumhurbaşkanlığı için en kuvvetli aday diye görülüyor veya itekleniyor. Aynı partinin içerisinden başkaca adaylar çıkmasını engelleyen bir yaklaşım var. Herkes kendi reklamını yapıyor. En çok kızdığım şey… Şimdi deniyor ki “Tayyip Bey, göndermiş olduğu maskelerin, kolonya şişesinin, torbasının üstünde Cumhurbaşkanlığı amblemi ve kendi adını dağıtıyor.” E babasının malını mı dağıtıyor? Tamam, soruyu aldım, haksızsın da demiyorum. Dönüyorum, sen İstanbul veya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak gönderdiğin kolilerin üstünde babanın malını mı dağıtıyorsun? Sosyal yardımlaşma kurumu musunuz? Ellerinizdeki kamu kaynaklarıyla bir sonraki seçime şimdiden yatırım mı yapıyorsunuz? Çok ağır bir cümle söylüyorum: Siz bir sonraki seçime ilişkin olarak… Bulunduğunuz görevleri ve elinizdeki kaynakları bugünden belirleyici ve seçmeni yönlendirici tarzda kullanmaya çalışırsanız, bunun A, B veya C partisinden, A veya B cephesinden olmasının; hukukun aradığı yönetim sorumluluğu ile bir alakası yoktur arkadaşlar. “Daha iyi bir örnek vardı da biz bunu görmedik” denirse, bu bize haksızlık olur; daha iyi örnekler ortaya konulması lazım. Biraz ağırbaşlı, sorumlu olmak gerekir. İlla şu aday ya da bu aday 2023’te yarışacak diye bir şey yok, biraz sakin olun.
Deprem oluyor ve depremin üzerinden siyasi rant elde edilmeye çalışılıyor. Nedir siyasi rant? Siyasi destek, kamuoyu desteği ve bir seçimde seçmeni tahkim etmeye yönelik çalışmalar… Tüm dünyayı ilgilendiren pandemi sorununun çözümünde; “Ben bir yerde şunu dağıtıyorum, bunu dağıtıyorum” diyerek fotoğraf çekip paylaşmak doğru bir yaklaşım mı? Arkadaşlar, ben de iftar yemeği veriyorum, ben de insanların evine yiyecek gönderiyorum ama üstüne ismimi yazmıyorum, reklamını yapmıyorum ve herhangi bir şeye de aday değilim. Sosyal sorumluluk denilen şey, ilerideki bir seçimde aday olup siyasal görüşümün desteklenmesini istemek değildir. Yakamda parti rozetiyle camiye girmem, oradaki hocanın da benim partimin görüşünü öven bir konuşma yapmasını istemem. Nerede olursam olayım, tüm yurttaşlara eşit mesafede yaklaşmak ve herkese samimiyetle, hukuk sorumluluğu içerisinde davranmak gerekir.
Bir yandan dini, bir yandan etnisiteyi kaşıyarak oyları bir yerden bir yere götürmeye çalışırsanız ne olur? “Alisiz Alevilik” olur mu? Bazı Alevilik iddiasındaki kişiler var ki; hiçbir dergahta oturup 12 hizmetin hiçbirini yapmamışlar, hiçbir dergahta lokma yememişler. Hazreti Ali’yi okumamışlar, Hacı Bayram’ı okumamışlar, Yunus’u okumamışlar, Pir Sultan’ı, Mesnevi’yi doğru düzgün okumamışlar. İçinden slogan çıkmayacak bir adamı dahi okumuyorlar. Karşı taraf da öyle. Herkes birbirine böyle yaklaşıyor. Durun arkadaşlar, bir durun. Bizi bu kargaşanın, iki taraflı lüzumsuz ateşlenmelerin içine çekip taraf yapmalarına izin vermeyin. “Efendim burada çok muhteşem bir çalışma varmış da, öteki taraf daha kötü” gibi konulara böyle yaklaşmayalım. Birisi iyilik yapacaksa, ötekisi bundan bir siyasi rant elde eder mi diye onu engellememeli. Sağlık Bakanı, bilim kuruluyla ve sağlık personeliyle doğru düzgün bir mücadele yürütüyorsa, “bundan başka siyasal aktör çıkar” endişesiyle karakter suikastlerine girişmenin anlamı yok. O adamın öyle bir hesabı kitabı da yok. Hemen trollerinizi devreye sokup insan harcatmanın yoluna bakıyorsunuz, yerine aday parlatıyorsunuz. Bu ülkenin 83 milyon insanı var; her çeşit zekada, bilgi birikiminde, kültürde insanımız var. Bize “şundan başka şu yok” denmesi kabul edilemez; biz aklımızı herhangi bir şahsa hibe etmedik. Kendi beynimiz var; okuruz, öğreniriz, tartışırız, bir yol buluruz.
Mustafa Kemal taklitleri yapılmasına da çok kızıyorum. Tarihte bir kahraman çıkar, o kahraman şartların getirdiği işleri yapar; sen ise onun taklidi olursun. Erbakan Hoca döneminde de söylüyorduk, “Hocam senin o kadar çok küçük taklidin var ki, bir sürü minik Erbakan var” diyordum. Bir sürü minik Mustafa Kemal, bir sürü minik başka şeyler var.
(Reklam arası)
İstanbul’da, belki şaşıracaksınız ama ilk Alevi dergahını yaptıran belediye başkanı, o dönem Bağcılar Belediye Başkanı olan Feyzullah Kıyıklık’tır. Kendisi bir Alevi büyüğünün, ozanının adını da güzel bir parka vermiştir. Bu memleketin bütün çocuklarını herkesin kucaklaması lazım. Biz bu toprağın çocuklarıyız. AK Parti’nin de başlangıç döneminde bazı sorunları çözmekle ilgili komisyonlar kurduğunu biliyoruz. Alevi dergahlarıyla ilgili toplantılar yapılmıştı, Roman kardeşlerimizle ilgili çalıştaylar düzenlenmişti. Belki bu çalışmalar yeterli çerçevede olamadı, toplumda ikna edici sonuçlar çıkmadı. Bu yüzden ben de ara sıra “Ne Şah ne Sultan” diyorum; eğer uzlaşamıyorsak ne Şah’ı ne Sultan’ı istiyorum. Tüm siyasi partilerin bu sorunların çözümü üzerinden gitmesi lazım. Ama bunu yaparken “Buradan oy alayım, şurayı gıdıklayayım” diye düşünmemek gerek. Toplumu lime lime ayırırsanız dokusu yırtılmış, aşınmış toplumlar çıkar. Biz hep birlikte bir Anadolu halısıyız; ilmek ilmek dokunmuşuz. O ilmeği ayırmaya, deseni bozmaya çalışmanın alemi yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları var ve zaman içerisinde çağın gereklerine uygun yenilemeler yapmıştır, yapmaya da devam edecektir. Bu eksiklikleri, arızaları, duyarsızlıkları kaşıyarak daha mutlu bir ülkede yaşayamayız.
(Perinçek’e soru)
Çözüm, Türkiye’nin içinden kaynaklanan bir sorun yoksa, dışarıdan Amerika Birleşik Devletleri’nin projeleriyle mezhepsel ayrım kışkırtılıyorsa, Türkiye’nin sorunu haline gelir. “Bu konuda hiçbir sorun yoktur” deyip uykuya yatmanın faydası yok. Çözüm laikliktedir. Laiklik ne demek? Dünya sorunlarını dünyevi olarak, aklın ve bilimin ışığında çözmek demektir. Din vicdandadır, herkesin inancı kendisiyle Tanrı arasındaki bir meseledir. Ancak dinin vicdanlardan çıkıp iktisadı, toplumu, kültürü düzenlemeye yönelmesi çözüm değildir. 6-9. yüzyılın kurallarını; uçakların, bilgisayarların, uzay çalışmalarının olduğu bugünün dünyasına uygulamak mümkün değildir. Laiklik, milli egemenlik demektir. “Taht ve taç Allah tarafından verilmiştir” anlayışına karşı, halkın “Egemenlik halkındır” demesidir. Laiklik, halka ait olanı halka vermektir. Tabii ki herkesin inanmakta, ibadet etmekte özgürlüğü vardır. Bu özgürlükleri tanıyarak sorunlar çözülür. Ancak dinsel kurallarla (kadının miras payı, çok eşlilik vb.) dünyevi meseleleri yönetemeyiz. Çözüm, Atatürk’ün önderliğinde kurulan devrimci çizgidir.
(Faik Işık’ın kapanış konuşması)
Sadece şunu ekleyeyim: Almanya’daki federasyonların, bizim bildiğimiz klasik manada Hacı Bektaş, Hacı Bayram, Yunus geleneğinden gelmediklerini; istihbarat örgütlerinin hedefleri doğrultusunda, burs ve yurt yardımlarıyla birtakım devşirme hareketler olduğunu çok net bir şekilde söylüyorum. Bir Alevi dedesi olan Taylan Özgür kardeşimizden öğrendim, kendisini çok severim ve sayarım. Alevilerin, gerçek anlamda Alevilerin kendilerinin bu siyasal malzeme yapılmakla ilgili örgütlerin tasallutundan kurtulması gerekir. Onların ne Ali ile alakaları vardır, ne Alevilik ile, ne dergah ile, ne de Cem ile alakaları vardır; ne lokma yemişlerdir, ne kimseye ikramları vardır, ne de 12 hizmetin herhangi bir vazifesini yapmışlardır. Yani kimse bunu yemez. Sen bir taraftan “ateistim” diyeceksin, HKP-C kanadından yürüyeceksin, dürüst ol be kardeşim! Bir taraftan da Hz. Ali üzerinden yüzlerce yıllık bir birikimi alıp son 10-20 yıl içerisinde Alman vakıflarının etkisiyle başka bir hale getirmeye çalışacaksın. Bunu Ali-Bektaşi kültürü sana yedirmez, kabul etmez.
Diğer önemli bir konu, aslında bugün de sıcak başlıklardan biriydi: Türkiye bir anlamda LGBTİ tartışmasının içine çekilmek isteniyor. Olay nasıl başladı, ben onu izleyicilerimize özetleyeyim. Rejiden rica ediyorum, çeşitli görseller var, onları izleyicilerimizin ekranlarına getirsinler. Kadıköy ve Şişli belediyeleri kent meclisleri, 23 Nisan’da çeşitli broşürler ve bildiriler yayımladılar. O bildirilerde “LGBTİ+ çocukları unutmayalım” diye bir çıkışları oldu. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş da aslında Diyanet İşleri’nde düzenli olarak ele aldığı bir konuyu bu vesileyle tekrar gündeme getirdi. “Hastalıkları getiren, kuşakları çürüten eşcinselliği İslam lanetliyor” şeklinde bir açıklaması olmuştu. Ankara Barosu da bunun üzerine “Sesi çağlar öncesinden gelen kişinin halkı kin ve düşmanlığa sevk etmesini kabul etmiyoruz” dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı bunun üzerine suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bu suç duyurusunu kabul etti ve bir soruşturma başlatılmış oldu. Soruşturmanın konusu “dini değerleri aşağılama”. Ben şimdi Sayın Perinçek’e sormak istiyorum efendim; bu tartışmayı ya da yapılmak istenen provokasyonu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Efendim burada tartışma falan yok. Türkiye toplumunu, Türk milletini mezheplerle, kavmi kimliklerle bölmenin yanında bir de cinsel tercihler ve kimliklerle bölme projesi var; yani aynı projenin parçası. Kadıköy ve Şişli belediyelerinin yaptığı iş, bir cinayet mi diyeyim, bir rezalet mi diyeyim; tamamen düşmanca bir olay. “LGBTİ çocuklar” var… Ya bu ne demek? L ne? Lezbiyenler; yani kadın kadına cinsel ilişki kuranlar, eşcinseller, transseksüeller falan… Zaten bu kelimeleri Türk toplumu tanımıyor. Bunlar cinsel kimlikler olarak tarif ediliyor. İnsanın cinsiyetine yabancılaşmasını getiren bir tecavüz bu. Yani erkek veya kadın olarak dünyaya gelen insan, kendi cinsiyetine yabancılaştırılıyor. Bu yabancılaşmanın çeşitli türleri var; emeğe yabancılaşma, topluma yabancılaşma gibi… Şimdi bir de cinsiyete yabancılaştırma çıktı.
Bakın, eski romantik kapitalizmin o devrimci çağındaki kültüre, romanlara, şiirlere, tiyatrolara bakalım. Bunlar yok; sağlıklı bir toplum var, Romeo ve Juliet var orada. Ama şimdi ne görüyoruz? Maalesef çok acıdır. Geçen gün ilçe başkanımız telefonla bundan şikâyet ediyordu; ATV’de bir dizi izliyor, orada erkek erkeğe cinsel ilişkiler temsil ediliyor. Star’da yine benzer bir şey izliyor. Türk kültürü ve İslamiyet açısından toplum içinde buna karşı bir infial var. Şimdi getirip de bu eşcinselliği çocuklara indirmek ve bunu bir insan hakkı olarak göstermek, Amerika Birleşik Devletleri’nin küreselleşme döneminde dünyaya dayattığı sözde insan haklarıdır. Aslında bu, insanlığı paramparça etme ve insanlığı ayakta tutan bütün temel değerleri yıkıma uğratma girişimidir.
Fransız Devrimi’ne, Amerikan Devrimi’ne, 1640 İngiliz Devrimi’ne, Aydınlanma Çağı’na bakalım. O zamanki insan hakları listelerinde lezbiyenlere, eşcinsellere veya eşcinsel çocuklara özgürlük diye bir şey yok. Çocukların eşcinsel olması söz konusu değildir; eşcinsellik belli çürüme dönemlerinde kültürel olarak yukarıdan dayatılan bir şeydir. Çocuk doğal, kendi cinsiyetiyle dünyaya geliyor ve o şekilde büyüyor. Hepimiz ilkokullardan geçtik; kız-erkek beraber okunan yerlerde, erkekler sınıftaki bir kıza tutulurlardı, bunlar hoş şeylerdi. “Ben sana bir sır söyleyeceğim, ben Lale’ye aşığım” derdik ama hiçbir çocuk başka bir erkeğe veya kız çocuğuna aşık olmazdı. Kadıköy ve Şişli belediyeleri bunu nereden çıkardı? Belli, Amerika’nın dayattığı program. Bize bu dayatılıyor; doğamızdan vazgeçmemiz, kültürümüzü terk etmemiz ve mutsuzluğa yönlendirilmemiz isteniyor.
Bunu bir cinsel tercih özgürlüğü diye savunuyorlar. Hangi cinsel tercih özgürlüğü? Sokak Çocukları Derneği’nin araştırmalarında, sokak çocuklarının duvar diplerinde tecavüze uğradıklarını görüyoruz. Bu, toplum için çok acı bir şey. “O çocuk duvarın dibinde cinsel tercihini benimsedi” mi diyelim? Bu, rezillik ve zorbalığın meşrulaştırılmasıdır. 15 yaşından küçük çocukların imam nikâhıyla evlenmesine karşıyız, 18 yaş medeni kanunumuzda çok doğru bir tespittir. Fakat 15 yaşından küçük çocukların tecavüze uğramalarını ve eşcinselleştirilmelerini destekleyen belediyeler ortaya çıktı. Bu, Türk toplumunu ve aileyi yıkmaya yönelik bir girişimdir.
Vatan Partisi programının 62. maddesi aileyi korumayı benimser. Aile Türk toplumu için çok önemli, kadını koruyan bir kurumdur. Boşanan veya haksızlık gören kadın bile eski ailesine döner. Onun için kadını sokağa atan, ailesiz bırakan çözümleri “özgürlük” diye topluma sunmak veya eşcinselliği meşru göstermek Türk toplumuna karşı çok büyük haksızlıklar. Bir insanın eşcinsel olması nedeniyle ona hakaret etmiyoruz ama topluma böyle bir şeyi dayatmanın vahim sonuçları olacağını; toplumun sağlığını, ahlakını ve birliğini sarsacağını görüyoruz.
Diyanet İşleri Başkanı bir tavır koyduğu zaman “illa o yanlıştır” diye bir saçmalık yok. Diyanet, eşcinselliğin dinimizde lanetlendiğini söylüyor, ben de kaynak olarak kendi milli kültürümüzü ve ahlakımızı gösteriyorum. Türkiye’de maalesef bir Diyanet düşmanlığı gelişmeye başladı; bu da Amerika’nın bizi bölme stratejileri içinde anlam kazanıyor. Atatürkçülük döneminde yükselen bir eşcinsellik mi vardı? Tam tersine; Atatürk döneminde erkek ve kadın el ele vererek sağlıklı bir toplum kurulması esastır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın zinanın haram olduğunu söylemesine “yanlış” diyerek hangi Türkiye’yi yaratacağız?
İnsanlar, Kadıköy ve Şişli belediyelerinin “eşcinsel çocuklara özgürlük” çizgisini nasıl onaylar? Çocuk dünyaya bir cinsiyetle geliyor. Doğadaki hayvanlara bakalım; aslanlara “sen erkeksin, sen dişisin” diye öğreten bir ana baba yok. Biz ise doğadan aldığımız cinslere yabancı cinsel kimlikleri belediyeler aracılığıyla çocuklarımıza aşılamaya kalkıyoruz. Bu, mahkûm edilmesi gereken bir durumdur. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı bu kararlılığı gösteriyorsa, ben o kurumu tebrik ediyorum. Doğru bir iş yapıyor çünkü toplumun sağlığına, yararına ve mutluluğuna hizmet eden bir tavır alıyor. Biz ideolojimize ve kültürümüze göre tavır belirliyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Diyanet devlet kurumudur, görevinin gereğini yapmıştır, söylenenler doğrudur, bu saldırı devlete yapılan bir saldırıdır” dedi. Türkiye’de gündemi belirlemek için uğraşıyorlar; LGBT tartışması mıdır Türkiye’nin gündemi? O afişe bir bakın; LGBT sembolü olan renklerin ortasına minik çocukları koyuyorlar. Gökkuşağının renklerinin hangi amaçla suistimal edildiğini herkes biliyor. Anadolu’da eskiden “gökkuşağının altından geçenin cinsiyeti değişir” derler ya, işte o hikâyeyi kullanarak böyle bir afiş hazırlamışlar. 23 Nisan günü, meclis başkanından tüm partilere kadar İstiklal Marşı okuduğumuz, birliğimizi vurguladığımız bir günde bunu yapmak büyük bir fecaattir. Bu belediyelerin tüzel kişiliği içerisine sızılmış. Bu insanlar, bu milletin minicik çocuklarını; Wikipedia’dan baktım, Türkiye’de 12 tane LGBT derneği var, bunlar birbirleriyle ve yurt dışıyla bağlantılı. Uluslararası yönlendiricileri var. Netflix’te film olarak çıkıyor, bazen Star TV veya ATV gibi kanallarda dizinin senaristi olarak çıkıyor. Hem belediyeden aylığını alıyor hem de bilimin “parafili” olarak tanımladığı bir şeyi çocuklara bir reklam haline getiriyor.
Ankara Barosu meslek örgütüdür; avukatların sorunlarıyla, yargıyla, hukukla ilgilenir. Muhatap aldığı kişi Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diyanet İşleri Başkanı eleştirilemez demiyoruz ama bunun bir üslubu olmalıdır. Baro, binlerce avukatın örgütüdür. Bazen öyle büyük örgütler, öyle azınlıklar tarafından başka hale getirilir ki insanlar bunalır. Ankara Barosu’nun pek çok avukatı, baro adına yapılmış olan o konuşmayla hemfikir değildir. Diğer barolar da öyle. Siz baronun yönetimine gelmişsiniz; meslek örgütlerinin ve hukukun sorunlarıyla ilgili çalışmalar yapmanız bekleniyor, bu alanda yapılması gereken çok iş var. Ama politik bir takım tavırlar içerisine de giriyorsunuz. Çok gerekliyse hakikaten girin; yani hukuki bir yönden yaklaşırsanız girin. Ama politikacı olarak yaklaşırsanız, fanatik olarak yaklaşırsanız, kendi kişisel tercihlerinizi topluma barokunumsal kimliği üstünden dayatmak şeklinde yaklaşırsanız bu olmaz; bu yakışık almaz.
Diyanet İşleri Başkanı eleştirilmiştir. Bundan rahatsız olur musunuz? Olmazsınız. Peki, eleştiri dilinde kullandığı argümanlara katılır mısınız? Bunların da bir ölçüsü olması gerekir. Şahsen konuşurken söylediğim her söz beni bağlar. “Faik Işık şunu söyledi” dersiniz. Ama “Ankara Barosu şunu söyledi” derseniz, ben Ankara Barosu’nu temsil ediyorum veya baronun içindeyim, tüm baro adına bir beyanda bulunuyorum demektir. Beyanın içine de genel ahlakın ve hukukun kabul etmeyeceği aşağılayıcı cümleleri seçerek, sivrilterek, ucuna da zehirler bulaştırarak eklemek, baronun tüzel kişiliğine yakışmış mıdır? Yakışmamıştır, uygun olmamıştır ve bu tartışma başka tartışmaları da ateşlemiştir.
Şimdi, “Türkiye’nin gündeminde bunlar mı olmalı?” sorusuna bir gündem daha eklenmiş oldu. Size katılayım Faik Bey; Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu da sizin söyledikleriniz yönünde benzer bir açıklamada bulundu. Sorumsuzca bir tavrı tasvip etmiyoruz. Metin Bey iyi bir hukukçudur ve hukukçu tepkisi ortaya koymuştur. Ankara Barosu da Türkiye Barolar Birliği’nin bir üyesidir o noktadan bakınca. Türkiye Barolar Birliği Başkanı, sağ olsun, gayet edebiyle, hukuk diliyle, mesleğe yakışır bir ifade tarzında bulunmuştur. Zaten Metin Bey’den de başkası beklenmez. Kendisine teşekkür ediyorum.
Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın konuşmasına gelince… Bir cemaat üyesi olarak söylüyorum, beni de rahatsız eden bazı şeyler oluyor ama ben bunu Ankara Barosu diliyle söylemedim. Bir deprem yaşadık; o dönemde bazı şahıslar “Bu size Allah’ın belasıydı” dedi. Birkaç sene önce de Nepal’deki 7,9 büyüklüğündeki deprem için aynı cümleleri kullandılar. Nepal’deki olay bir afettir; “Hayvanlara yapmış olduğunuz muameleden dolayı Tanrı sizi cezalandırdı” demek nasıl bir tanrı anlayışıdır? İnsanların inandığı tanrı inancını bir daha gözden geçirmesi gerekir.
Diyanet İşleri Başkanı’nın söyledikleri, herkesin bildiği, Kur’an’da ve hadislerde yer alan konulardır. Ancak virüs salgını olan bir dönemde bu konuyu seçiyor olmanıza ve elinize o notları alıp o süslü elbiseleri giymenize karşıyım. Zaman içerisinde bu giysiler süslendi; böyle sırmalı, yakalı, apoletli giysiler eskiden yoktu. Böyle bir gündemin içerisinde Diyanet İşleri Başkanımızın toplumu birleştirecek başka şeyler bulması gerekirken konuyu buraya dayaması ilginç oldu. Ayetleri açıklasa anlayacağım ama bilim alanına girdi. Nikâhla ilgili konuyu söylüyorsa bunu kabul ediyorum; ailenin korunmasıyla ilgili hususların altını hukuk sistemleri de çizer. Din ve hukuk çatışmaz; çatışmaması için de laiklik konusu gündeme gelir.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturmaya gelirsek; dini değerleri aşağılama suçu işlendiği gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı suç duyurusunda bulundu. Diyanet İşleri adına bir avukatın yazdığı cevap da çok ağır. Bu konular doğru düzgün bir tartışma zemini dışında yargıya taşınmış vaziyettedir. Savcı, “Bunu söyleyerek ne kastediyorsun?” diye soracaktır. Bu memlekette İslami inanışta olanları “gerici, yobaz” olarak yaftalayan, toplumun hassas duyarlılıklarını tahrik etmeye yönelik cümleler kuranlar, bunun savunmasını yapmak zorundadır.
Konu adliyelik olmuştur. Görünürde söylenen sözlerin altında, Türkiye’nin gündeminde olmaması gereken, cerahat toplayan başka tartışmalar var. Eğer bunları tartışmak istiyorsanız tartışın, ama bunların bir üslubu olmalı. Ankara Barosu adına konuşan bir grup arkadaşın yaptığı iş, hukuk sınırlarının dışına çıkmıştır. Savcı bunun içinde mi dışında mı olduğuna karar verecektir. Ben kişisel olarak bunu hem Diyanet İşleri Başkanı’nı hedef alan hem de bir inanç sistemine yönelik ağır bir hakaret niteliği taşıyan hoş olmayan tartışmalar olarak görüyorum.
Referans konusuna gelince; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın göstereceği kaynak dinin kutsal metinleridir. Bizlerin referansları ise dünyevi kaynaklardır. Diyanet İşleri Başkanlığı hem kutsal kaynaklara başvuruyor hem de biraz evvel Faik Işık’ın dediği gibi tıbbi ve bilimsel kaynaklara gönderme yapıyor. Ancak bu işin asıl kaynağı Ankara Barosu değil, Kadıköy veya Şişli belediyeleri gibi yerlerdir. Eşcinsel çocukların özgürlüğü adı altında yapılan yayınlar ve taşınan pankartlar, Türk toplumuna, vicdanımıza ve geleceğimize karşı işlenmiş bir cinayettir. Bu, çürüyen toplumlarda ortaya çıkan bir durumdur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konularda sessiz kalması kabul edilemez; bir tavır alması gerekir. Biz Vatan Partisi olarak, eşcinselliği toplumumuza dayatan, Batı’dan gelen bu cinsel tercih özgürlüğü yalanlarına karşı tavrımızı net bir şekilde koyuyoruz. Yunan medeniyetinin çöküş döneminde köleci sistemin zayıfladığı, kadınla erkeği birbirinden ayırıp kadını kafeslere kapattığı bir süreç yaşanmıştır. O dönemdeki köleci kültürde aşk, erkek erkeğe yaşanıyor; kadınlarsa yalnızca çocuk doğurmak için bir araç olarak görülüyordu. Perikles dönemindeki yükseliş ve ilerici rolün aksine, bu durum çöküşün bir göstergesiydi. Roma İmparatorluğu’ndaki “Caligula” tarzı yönetimlerde ve Batı Asya tarihinde feodalizmin çürüdüğü dönemlerde de benzer cinsel yozlaşmaların ortaya çıktığını görüyoruz. Bireylerin özel hayatları bizi ilgilendirmez; kimseyi aşağılamayız. Ancak bu durumun toplum nezdinde yaygınlaştırılması, propagandaya dönüştürülmesi, özellikle gençlere ve çocuklara dayatılması kabul edilemez; buna karşı tavırlı olmak zorundayız.
Avrupa’nın aydınlanma dönemine, kapitalizmin yükseliş ve devrimci olduğu süreçlere baktığımızda; Shakespeare, Stendhal, Victor Hugo veya Schiller gibi isimlerin eserlerinde bu tür ilişkilerin değil, kadınla erkek arasındaki aşkın ve sevdanın yüceltildiğini görüyoruz. Ne zaman ki emperyalizm bir çıkmaza girdi ve çürüme dönemine girdi; özellikle 1980-90’lardan sonra bu eski çağların rezillikleri yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Bu bir insanlık ve kültür meselesidir.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin ve Kadıköy Belediyesi’nin tavrı bir belediye meselesi değil, topluma karşı bir dayatmadır. 23 Nisan’da çocukları gökkuşağı renkleri üzerinden cinsiyet algısıyla bir dönüşüm sürecine sokmaya çalışmak, emperyalist kültürün normalleştirilmesidir. Buna karşı çıkmak her Türk’ün, Müslüman’ın, Hristiyan’ın veya Musevi’nin ortak değeridir.
Eşcinsellik, emperyalizm merkezleri tarafından son 20-30 yıldır sinema, edebiyat ve sanat üzerinden adeta fabrikasyon bir üretimle dünyaya dayatılmaktadır. Artık bu kültürü desteklemeyen bir eserin ana akım kanallara girmesi bile zorlaşmıştır. Bugün etnik, mezhepsel veya cinsel kimlikler üzerinden kurgulanan özgürlük listeleri; Fransız İhtilali’nin, İngiliz devriminin, Kemalist devrimin veya Rus devriminin bağımsızlık ve hak temelli özgürlük anlayışından tamamen farklı, karşı devrimci bir dayatmadır.
Toplumda saygınlığı olan belediyelerin veya okulların, çocuk eğitimiyle ilgili uzmanlığı olmayan gruplara kapılarını açması kabul edilemez. Cinsellik özel ve mahrem bir alandır. “Kaos GL” gibi oluşumların çocuklara yönelik eğitim programları veya belediyeler eliyle dağıtılan kitaplar aracılığıyla kendi cinsel eğilimlerini çocuklara anlatmaya çalışmaları yanlıştır. 18 yaşından büyüklerin kendi rızalarıyla yaşadıkları özel hayatları bizi ilgilendirmez; ancak bu durumu sokağa, meydana, televizyona ve okullara taşımak bir “bullying” (zorbalık) ve dayatmadır.
Son olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konudaki tavrı doğrudur. Bir izleyicimiz, Diyanet’in bazı cemaat veya yurtlardaki kötü muamelelere karşı sessiz kaldığını sormuş. Diyanet İşleri Başkanlığı her türlü kötü muameleye karşı aynı net tavrı almalıdır; ancak bu, onların mevcut dayatmalara karşı aldığı doğru tutumu değiştirmez. Bizim karşı olduğumuz şey, kamu kaynakları ve eğitim kurumları üzerinden yapılan bu toplumsal mühendisliktir. Onun için şimdi bu soruyu soran, niye Kadıköy Belediyesi’nin bir rezilliği ve Şişli Belediyesi’nin bir rezilliği ve bir kültürel yozlaşmayı, çürümeyi… Türkiye’ye dayatması var. Ellerine almışlar. Propaganda düzeyinde. Ben o cemaat, tarikat mahfillerin de bunun açıktan propagandasını pek bilmiyorum ama bu tür ilişkiler zaman zaman basına yansıyor ve onu biz mahkum ediyoruz Vatan Partisi olarak. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da kendi referanslarıyla mahkum etmesi beklenir ve mahkum edecektir. Ama şimdi doğru bir tavır aldığı sırada böyle Diyanet İşleri Başkanlığı ‘na bu tür sorularla şey yöneltmek, hücum yöneltmek bu doğru bir şey değil. Ve bakın burada da çok yanlış bir tavır var. Yani diyelim sözde modern, aslında çürümüş, çürümüş çevreler. Bakın modern geçinen çürümüş çevreler. Bu rezilliği… Yaptığı zaman onu perdelemeye çalışmak, onu görmezden gelmeye çalışmak, bunun ilericilikle, Atatürkçülükle, layıklıkla falan hiçbir ilgisi yok. Ve şu soruda layık olan, ilerici olan, Atatürkçü olan hiçbir şey yok. Tam tersine şu var, yani sağlıklı bir toplum, devirinci bir toplum kurmaya çalışan Atatürkçülüğü topluma çok yanlış yansıtmak gibi vahim bir tavır var bu sorunun kendi içerisinde. Onu esaslı bir şekilde tespit etmemiz lazım. Tekrar ediyorum, bu rezilliğe Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi bir tavır almalıdır. Onaylıyor mudur, onaylamıyor mudur? Onu toplum çok iyi bir şekilde tanımalıdır. Benim burada savunduğum fikirler kitap haline getirilmiş. Ben bu 2000 yılında, daha da 98’de bunu haymana cezaevindeyken gördüm. Neyi gördüm? 1980’den sonra Türkiye toplumuna eşcinsellik, uyuşturucu ve intihar birlikte dayatıldı. Bakın. Bu yalnız başına değil, bu mezhepsel kimlikler, etnik kimliklerle birlikte uyuşturucu, intihar ve eşcinsellik ve fahişelik fuhuş birlikte dayatıldı. Hatta fuhuşa seks işçileri dendi. Yani fuhuş yapan unsurların adına bir de işçi… Şirinleştirmek için seks işçileri dendi. Hatta bu solun içinden çıktı bunlar. Ve o zaman da onları mahkum ettik. Bu kitabımda da eşcinsellik ve yabancılaşma, kitap da değil, kitapçık. İlk başta Cumhuriyet Gazetesi’nde bir dizi yazı olarak yayınlandı o zaman, 1999’da. Sonra 2000 yılında da bu kitabı yazdım. Bu söylediğim şeyler, yani 20 yıl önce de kitaplaştırdığım… Fikirlerdir. Onu da belirteyim. Teori dergisinin önümüzdeki sayısında bu konuda Şule Perinçek ‘in çok esaslı bir yazısı var. Ve 1980’den sonra uyuşturucunun, eşcinselliğin, intiharın, fuhuşun bir paket olarak nasıl topluma getirildiği. Ve biz bunları o zaman zaten gördük. Gözlemledik. Herkes bunları gördü ve gözlemledi. Bugün yine Aydınlık Gazetesi’nde bu konuda yazılmış çok güzel bir makale de var. O da aynı şeye temas ediyor. Yani bu eşcinselliğin uyuşturucuyla birlikte intiharla ve fuhuşla birlikte getirildiğini anlatıyor. Batıda da görüyoruz zaten. Uyuşturucu olan yerde eşcinsellik var, fuhuş var. Biraz evvel Faik Işık dostumuzun da… Belirttiği gibi, bakın kendi o çevrelerden çıkan insanlar da söylüyorlar. Yani burada eşcinsellikten fuhuşa devşirilen bir mekanizma kurulmakta olduğunu da söylüyorlar. Bu da çok anlamlı. O çevrelerde uyuşturucunun, eroinin, ondan sonra kokainin, esrarın çok yaygın olarak… Kullanıldığını da çok çok iyi biliyoruz. Onun için burada bir toplumsal çürümeye karşı bir mücadele konusu vardır. Ve burada parti ayrımı yapmadan ve inanç ayrımı da yapmadan Diyanet İşleri Başkanlığımızda, Cumhuriyet Halk Partili’mizde, AK Partili’mizde, diğer partilerimizde ve bütün kültürel… İdeolojik akımlarla hep birlikte vaziyet almamız lazım. Burada bir emperyalist kültürel dayatmaya karşı, bir çürümeye karşı Türk toplumunun sağlıklı kalması ve sağlıklı bir gelecek kurması diye bir sorun söz konusu. Evet, Sayın Perinçek size bir soru daha var efendim. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuyla ilgili açıklamasında vurgulamıştı. Yine benzer bir şey kullandı. Bu çıkış, yani Ankara Barosu yöneticilerinin yaptığı bu çıkışı faşizm, faşistçe bir çıkış olarak yorumladılar. İzleyicimiz de şunu soruyor. Yani Türkiye’de böyle bir faşizm tehlikesi var mı bu anlamda? Hep aslında o anlamda hani daha çok sağdan sola faşizm tehlikesi var gibi söylenirdi. Tam tersi anlamda bir faşizm tehlikesi var mı Türkiye’nin gündeminde? Faşizm şöyle tarif edilmişti Mussolini Hitler zamanında. Emperyalizmin en ırkçı, en emperyalist, en saldırgan kolu olarak tanımlanmıştı. Doğru. Daha sonra faşizm yalnız emperyalizmin merkezlerinde işte İtalya’da, Japonya’da, Almanya’da değil. Filipinler’de, Arjantin’de, Amerikan emperyalizminin Hitler ‘in çizmesini giydiği çağlardan başlayarak emperyalizmle en ilişkili olan ve emperyalizme en bağımlı, en gerici, en yobaz, en ırkçı, en saldırgan, ezilen dünya ülkelerinde de ortaya çıktığını görüyoruz. Ama hepsi sonuç itibariyle… Saldırgan emperyalizmin eksenindeki diktatörlükler, yani Videlalar, Sohartolar Endonezya’da, Arjantin’de Videlalar, Şili’de Pinoşeler görüyoruz. Bunlar nedir? Amerikan emperyalizmine en bağlı ve kendi ülkelerinde de en yobaz, en ırkçı, en gerici çevrelerin diktatörlüğü. Türkiye’de… Bugün Amerikan emperyalizmi gerileme halinde ve Amerikan emperyalizmine bağlı bir faşist diktatörlük tehlikesi şu anda gözükmüyor. Yani sonuç itibariyle Amerika ile mücadele eden, başını dik tutan bir Türkiye var. Ve Amerikan projelerine teslim olan çevrelerin de iktidarı ele geçirip bir faşist diktatörlük… …kurma şansları bulunmuyor. Ankara Barosu’yla faşizmin bir bağlantısı var mı? Şu anda onu, yani o Ankara Barosu’nun… Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşı tavrı nasıl faşizmle ilişkilendiriliyor? Belki özgürlük düşmanlığı anlamında bir tespit yapılıyor. Ama o açıdan meseleyi tam bir yerine oturtamadım. Onu belirteyim. Faşizm burada gözükmüyor. Ben burada bir taraflar içinde bir faşistlik görmedim. Ama Türkiye’de faşistlik… Tehlikesi varsa o Amerika’ya en bağlı Amerikan projeleri içinde yer alan unsurlar içinde olabilir. Ama onların da ellerinde silahları yok ve silahlı bir güçle buluşma şansları yok. Yani Türk ordusuyla buluşma şansları yok. Türk ordusuyla buluşmadan da faşizm Türkiye’de kuramazsın. Yani silahı olmayan bir faşizm olmaz. Türk ordusu bugün Amerikan emperyalizmine karşı savaşan bir ordu. Onun için Türkiye’de bugün faşizmin yükselişinden bahsedilemez. Ama Amerikan emperyalizminin Türkiye’de mevzi kaybeden bir güç olarak çırpınışları var ve kullanmak istediği bazı kuvvetler var. Şu söylenebilir, Kadıköy Belediyesi Amerikan emperyalizminin en çürümüş kesimlerine alet oluyor. Bakın, Amerikan empirizminin tamamını da demiyorum. Yani eşcinselliğe falan Amerikan toplumunda da iyi bakmayan çok geniş çevreler var. Ama küreselleşme denen süreçte Amerika merkezli o gerici, çürümüyen emperyalizm bütün dünyaya bu eşcinsellik, intihar, fuhuş, uyuşturucu bunları bir kültür olarak aynı zamanda etnikçilik, mezhepçilik şeklinde dayatmalarda. Buralardan Kadıköy Belediyesi’nden, Şişli Belediyesi’nden bunların baş verdiğini görmek de bizi üzüyor. Sayın Periçek, eklemek istediğiniz son bir husus var mı efendim? Programı da kapatacağız. Bakın, bunların üstünü kapamamak lazım. Bunlar Türkiye’nin sorunları. Yani bu yapay bir gündem değil bu. Bir yerden patlak verdi. Kadıköy Belediyesi’nden patlak verdi. Efendim Şişli Belediyesi’nden patlak verdi. Ama Türkiye’de 1980’den beri bir çürüyen emperyalist kültürün, o kültürün bir parçası olarak fuhuş, eşcinsellik, intihar, aşırı bireyciliği… Bunların da yatıldığını görüyoruz, yaşıyoruz. Zaten bunu gördüğümüz için de… Bu kitabı 2000 yılında yayınladık. Daha önce yazdık. Cumhuriyet Gazetesi’nde de o zaman dizi olarak yayınlandı. O zaman gördüğümüz için aradan 20 sene geçmiş bu kitabı incelemelerini, okumalarını okuyucularımıza, izleyicilerimize öneriyorum. Türkiye bunlarla baş edecek. Türkiye’nin Atatürk devrimi gibi çok sağlıklı, devrimci. gelenek yaratmış bir kültürü var. Kadın ve erkeği eşit gören ve Atatürk devrimi döneminin yazılığında da söylenilen bir kuş gibidir diyor. Kuşun kanatları gibidir kadın ve erkek. Nasıl tek kanatla kuş uçamazsa kadın ve erkek olmadan da Türk toplumu geleceğe ilerleyemez. Atatürk devrimi başarılı olamaz. O kadın ve erkeği eşitleyen. Dolayısıyla bu eşit… Cinsel kimliklerin sağlıklılığı içerisinde bir gelecek yaratma, bir sevgi toplumu, bir sevda toplumu, bir dayanışma toplumu yaratmak bizim yeteneğimizin içindedir ve geleceğimizdedir. Evet. Çok teşekkür ederiz efendim. Sayın Işık. Bir cümle ben söyleyeyim Sinan. Önümde açtım, söylememiştim. 2015’teki yürüyüşte… Şöyle bir söz vardı. Şaban’la Recep’in aşkına Ramazan engel olamaz. Şimdi üç aylardır Recep, Şaban, Ramazan biliyorsunuz. Bana eğer Şaban’la Recep aşk yapıyorsa Ramazan’ın ağzına burnuna sokmasın onu. Ramazan’ın okumunun içine sokmasın. Ramazan’ın belediyenin içine sokmasın. Çünkü Ramazan Şaban ve Recep’e bunu yapmıyor. Bu kadar dayatmasın. Şurada bir Türk ceza kanunu var. Bunun 6. bölümü 102’den 106. maddeye kadar pek çok cinsel suçları düzenliyor. LGBT adına veya İ adına veya Q adına veya CL adına veya Kaos adına veya Pembev adına veya bilmem ne adına. Bu örgütlü, örgütlü cinsel örgütlerin baskı, zorbalık bu liğine karşı da, bakın burada… Bu maddelerin içine girecek kısımlar olabilir. Çocukları enteres eden kısmında yapmış oldukları faaliyetler hadlerine düşmemiş hakları değil. Kimse böyle bir şey yapamaz. Evet. Teşekkür ederiz Sayın Işık, Sayın Perinçek. Efendim çıkış yolunun bu hafta da… Peki bir şey ekleyeceğim. Buyurun. Bir şey ekleyeceğim. Buyurun efendim. Yalnız bizim toplumumuzun çocukla… yani Türk toplumunun çocuklarına değil… Kendi çocuklarına da böyle bir şey dayatamazlar. Biz bunu da kabul etmeyiz. Yani diyelim bu emperyalist çürüme kültürünün taşıyıcıları, mensupları, propagandacıları, yayıcıları, bunlar bu mikrobu, bu virüsü kendi çocuklarına da bulaştıramazlar. Buna da izin veremeyiz. Yani orada ben Faik Bey’in şeyini, öfkesini ve hiddetini… Anlıyorum ve paylaşıyorum onu, haklı. Ama biz onlara siz kendi çocuklarınızı nasıl yetiştiriyorsunuz yetiştirin de diyemeyiz. Bir milli eğitimimiz var, milli kültürümüz var. Bütün çocuklar hepimizin çocuklarıdır. Onların kendi çocuklarını da bu emperyalist çürüme kültürüyle yetiştirilmesini ve şekillendirmesini hiçbir şekilde kabul edemeyiz. Cumhuriyet’in eğitim ve kültürü kesinlikle buna müsaade izin vermeyecektir. Evet, çok teşekkür ederim efendim. Biyoloji de müsaade etmiyor başkanım. Erkek erkeğe, kadın kadına çocuk yapamıyorlar. Biyoloji de müsaade etmiyor zaten. Evet, çok teşekkür ederiz. Biyoloji de onlara müsaade etmiyor. Evet, doğru bak güzel, çok güzel. Erkek erkeğe, kadın kadına çocuk yapamıyorlar. Evet, çok teşekkür ederiz. Çıkış yolunun bu haftada sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Her hafta olduğu gibi çıkış yolundaydı. İki haftadır da aramızda Sayın Faik Işık. Onunla da birlikte gündemi değerlendik. Değerli izleyenler, tabii hararetli aslında anlarda yaşadık ama iki önemli konuya değindik. Birincisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayınladığı Cumhuriyet ve Demokrasi Broşüründeki bir görsel. Alevilik ile ilgili tarif yapılan bir görsel. İkincisi de aslında Kadıköy ve Şişli Belediyelerin kent meclislerinin. Başlattığı son dönemde yayınladıkları broşürlerle başlattığı bir LGBTİ konusu var. Onu değerlendirdik. İki önemli isimden de çok kritik, çok önemli açıklamalar aldık. Sizlere, sizlerin sorularını da elimizden geldiğince sormaya ve yanıtlamaya çalıştık. Tabii özellikle Sayın Işın’ın son kullandığı o… İfadelerle ilgili de izleyicilerimizden yoğun sorular geliyor. Yani neden kullanıldı diye. Tabi orada bir tarif yapıldı. Biz de yayıncılık sorumluluğu olarak onu da aslında vurgulamış, belirtmiş olduk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi geceler dileriz.

