MUTLU akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Koronavirüsle mücadele günlerinde çıkış yolunu merakla bekliyorsunuz. Biliyoruz, büyük oranda evlerinizdesiniz. Her salı günü olduğu gibi biz de yine karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, gündeme ilişkin ve aslında Türkiye’nin tartışması gereken konu başlıkları üzerine uyarılarını yaptığı “Çıkış Yolu” programıyla sizlerle. Bugün programımızda bir konuğumuz daha var: Avukat Sayın Faik Işık. Her iki konuğuma da hoş geldiniz demek istiyorum. Sayın Perinçek, Sayın Işık, hoş geldiniz.
(Hoş bulduk, merhaba.)
Tabii, 3-4 dakika gecikmeli başlıyoruz. Ben hızla konuya girmek istiyorum. İki gündür Ulusal Kanal ekranlarında ve internet mecralarında duyurusunu yaptığımız üzere; geçen hafta salı günü tartıştığımız ve yoğun ilgi gören bir konuyu tekrar gündeme alıyoruz: Türkler ve İslamiyet; yani Türklerin Müslümanlığa geçiş süreci, bu süreçte edinilen devlet tecrübeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimci süreçleri. Bugün bu konuyu Sayın Faik Işık ile birlikte değerlendireceğiz. Sayın Işık, misafir konuk olduğunuz için sizinle başlamak isterim. Geçtiğimiz hafta çok ses getiren bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
“Doğu Başkanımızın yazısını okudum, arkadaşlarıma da gönderdim. Gerçekten şaşırtıcı oldu çünkü Doğu Bey’den veya Vatan Partili arkadaşlardan bu konuyla ilgili böyle bir tartışma beklenmiyordu. Ancak Başkan, üzerinde bir-iki senedir yoğun olarak çalıştığı kitapları ve Hz. Muhammed ile ilgili araştırmaları dolayısıyla bu düşüncelere sahipti. Ben kendi çevreme şunu anlatmaya çalışıyorum: Ne Müslümanlık ne de Türklük, hiç kimsenin tekelinde değildir. Bugüne kadar bu kavramları sahiplenerek kendilerinden başkasının konuşmaması gerektiğini savunanlar oldu. Ancak bunların ortaya konuş tarzları, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde bu iki önemli kavramı ve etrafındaki tartışmaları açıklama noktasında ciddi eksiklikler barındırıyor.
Doğu Bey’in bu konuyu incelemesini ve yürekli cümleler kurmasını, 42 senedir siyasal bir geleneğin içinde olan biri olarak hayranlıkla izledim. Arkadaşlarımız da çok etkilendiler. Kendisiyle yaptığımız Çin gezilerinde, Kazakistan’da, Mavi Vatan’ın bayrağını yükselten generalimizin cenaze töreninde veya düğünlerde kendisini yakından gözlemledim. Doğu Başkan’ın aile terbiyesinden çalışma disiplinine kadar bu söyledikleri beni şaşırtmadı ama çevremi son derece etkiledi.
İnsanları başkalarının sözleriyle tanımayın; birlikte yemek yiyerek, seyahat ederek, davalara girerek veya aynı kavgada yan yana durarak tanırsınız. Doğu Başkan’ın makalelerini, yeni fikir fırtınalarına sebep olacak derinlikte buldum. Yusuf Akçura’nın 1904’te ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ olarak adlandırdığı Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük tartışmalarının ötesinde; Doğu Bey’in İslam ve Türk kavramına yaklaşımı son derece tartışmaya açık ve samimidir. O, delilleri sağlamsa düşüncelerini değiştirebilen, hakikati arayan bir adamdır. 1968 kuşağının öncülerinden, Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurucularından, 16 yıla yakın hapishanelerde yatmış bir anayasa hukuku doktoru olarak birikimi çok değerlidir. Sadece kitaplarla değil, bizzat gözlemleyerek; Türk dünyasından Çin’e kadar geniş bir coğrafyada tecrübe edinmiştir. Ortaya koyduğu düşüncenin kalitesi, kendisine yöneltilen önyargılı soruları çürütmeye yetiyor.”
Sayın Işık, konuya oldukça derin bir giriş yaptınız. Sayın Perinçek, size dönmek istiyorum. Size gelen yorumlar ve tepkiler nasıl? Türkiye’de bir tabu mu yıkılıyor, bilindik bir ezber mi bozuluyor?
“Önce izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Sayın Faik Işık dostuma, beni yüreklendiren sözleri için ayrıca teşekkür ederim. Gelen tepkiler çok olumlu; milletimizin ve aydınlarımızın olgunluğunu gösteriyor. Hem İslamcı kesimlerden hem de Türk milliyetçisi kesimlerden gelen tepkiler oldukça önemli. Faik Işık’ın dediği gibi şaşkınlıklar da var ama şaşıracak bir şey yok. Biz geleceği kurmaya çalışıyoruz ve bunu Türk milletiyle yapacağız. Elimizdeki birikim; Türk tarihi, İslamiyet ile temas ettikten sonraki Türk-İslam tarihi, imparatorluklar mirası ve son 150 yıldaki milli demokratik devrim tarihimizdir.
Biz kendimizle ilgileniyoruz. Bu Türk milletiyle bağımsız, başı dik ve halkçı bir Türkiye kuracağız. Tartıştığımız konu şu: İslam, Türk tarihi içinde olumsuz bir miras mı, yoksa devrimci ileri bir atılım mı? Biz İslamiyet’e girişle birlikte medeniyet yönünde yeni bir sıçrama yaptık. İbn-i Sinalar, Farabiler, Harezmiler, Uluğ Beyler ve Mimar Sinanlar; bizim İslamiyet sonrası doruklarımızdır. 9. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Türkler ve Müslümanlar, dünya uygarlığının başını çekmiştir. Avrupa uygarlığı, İslam uygarlığından aldıklarıyla kendi hamlelerini yapabilmiştir. Şimdi bütün dünya bu katkıları kabul ederken, biz kendi mirasımızı reddederek hangi birikimle geleceği kuracağız?” İkincisi, bunu reddederek kendi içimizde bölünme yarattıktan ve düşmana boyun eğdikten başka hangi sonuçlara ulaşacağız? O bakımdan meseleyi basit bir tarih meselesi olarak ele almıyoruz; geleceği kurmakla ilgili ve bugünle ilgili olarak ele alıyoruz. Bizim bu konulara ilgimiz de yeni değil. Yani şunu söyleyeyim; 12 Mart döneminde 300 kadar arkadaştık Mamak Cezaevi’nde. Çalışıyoruz, okuyoruz, inceliyoruz, tartışıyoruz. Çok ilginçtir, hepimiz orada mutlaka Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü incelemişizdir, Dede Korkut hikâyelerini okumuşuzdur, Orhun Yazıtları’nı okumuşuzdur. Hz. Muhammed ve İslamiyet ile ilgili tarihî önemi haiz eserleri mutlaka incelemiş ve tartışmışızdır. O zaman yaptığımız savunmalarda da aynen bugün söylediklerimiz çekirdek olarak var; oradan beri geliştiriyoruz. Hatta onları da yayımlayacağız.
Bizim erkek arkadaşlarımız Mamak’ta, kadın arkadaşlarımız Yıldırım Bölge’de hapishanedeydi. Aramızdaki mektuplaşmalarda hep bu konular vardı. Sevgililer arasında, karı koca arasında, arkadaşlar arasındaki mektuplaşmalarda bile Türk tarihi, İslam ve İslam’ın Türk tarihindeki konumu, yeri hep tartışılıyordu. Zaten başka türlü olamaz ki. Avrupa tarihini mi, Amerika tarihini mi daha iyi bilseydik? Tabii onları bilmeden olmaz; fakat yalnız sosyalist hareketin tarihini bilip, Marx’ın veya Mao’nun hafızı olsaydık da kendi ülkemizin tarihini bilmeseydik ne yapacaktık? Kopya etmekten başka ne yapabilirdik? O bakımdan burada şaşırılacak hiçbir şey yok. Biz 40-50 yıldır genç arkadaşlarımıza da hep bunları aşıladık. Türk tarihiyle ilgileniyoruz çünkü her şey tarihin içinde oluşuyor; gelecek de tarihin içinde oluşan malzemeyle yaratılıyor. İslam tarihine, Türk tarihine, Türk halklarının İslam’la buluştuğu döneme ve bunun etkilerine yönelmemiz, yoğunlaşmamız devam edecek, etmeli; bu hepimizin ortak sorunu.
Yani bu konuları birbirimizden kopuk çevreler halinde; solcular bir tarafta, Vatan Partililer bir tarafta, Milli Görüşçüler bir tarafta, diyelim AK Partililer öbür tarafta tartışma gettoları kurup birbirimize selam vermeden, birbirimizle iletişim kurmadan konuşarak hangi sorunu çözeceğiz ve neyi öğreneceğiz? Bakın, ben kendi adıma bütün bu arkadaşlardan öğreniyorum. Örneğin Yaşar Ocak; Hacettepe Üniversitesi’nde profesör. Veyahut Osmanlı tarihiyle ilgili çeşitli yazarlarımız… Fuat Köprülü’den başlayarak bu insanları incelerken onların ideolojik veya siyasi kimliklerine bakmıyoruz; tarihsel bilgilerine ve birikimlerine bakıyoruz. Biz 12 Mart cezaevindeyken, 1971-72 yılları diyelim, aşağı yukarı 50 yıl geçti. Türk tarihini araştırırken Fuat Köprülü falan dediğimiz zaman, “Bu adam nereden çıktı, Demokrat Parti’nin Dışişleri Bakanıydı” diyen bilgisiz arkadaşlarımız da oldu. Ama bir süre sonra herkes Fuat Köprülü’yü de, Mahmut Koloğlu’nu da, Yaşar Ocak’ı da ve diğer İslami kesimden bilgi birikimi olan insanlarımızı da okudu. Türk Tarih Kurumu’na bakalım; Şemsettin Günaltaylar da orada, Yusuf Akçuralar da orada. Onlar zaten birbirleriyle konuşarak, tartışarak o tarihsel birikimi yarattılar. Biz de hem onlardan hem de birbirimizden öğreniyoruz ve öğrenmeye devam edeceğiz.
***
— Sayın Perinçek, konuyu konuşurken akla gelen ilk soruları süremiz yettiğince size sormak istiyoruz. Geçtiğimiz hafta izleyicilerimiz de konuyu çokça tartıştı. Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti birikimleriyle bugünkü cumhuriyet arasında, yani cumhuriyetin alışkanlıkları, düzeni ve hukuku arasında nasıl somut bağlar var?
— Adnan Bey, Sinan Bey müsaade ederseniz soruyu biraz daha derinleştireyim. Çünkü Türklük dediğimiz kavramın Türkiye dışında “Heartland” (kalpgâh) dedikleri büyük bir alanı var. İslam dediğimiz kavramın da bizim dışımızda büyük bir coğrafyası ve farklı birikimleri var. Anadolu’da süzülerek, karışarak, yeniden harmanlanarak ortaya koyduğumuz devlet gelenekleri ve yayıldığımız üç kıta… Doğu Bey’in ısrarla üzerinde durduğu bir şey vardı ve gerekçesi de sağlamdı. Son günlerde Twitter üzerinde “deve sidiği” tartışması yapabilen; kendini aydın, entelektüel, düşünce adamı, yazar, gazeteci zannedebilen insanlar var. İnanç bütünlüğü içerisinde bilimsel, felsefi derinliği olan, ilkeleri olan kısmı bir kenara bırakıp dışarıdaki cahil cühelanın örneklerini İslam’a mal edenler veya ırkçılığı Türkçülük ile üst üste koyan insanlar var.
Bütün bunlara baktığımız zaman, Doğu Bey’in Selçuklu-Osmanlı düzleminden daha derin bir soru sormak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Türk düşünce tarihine katkıda bulunmuş Nurettin Topçu gibi, Cemil Meriç gibi, Turan Yazgan gibi isimleri sayabiliriz. Doğu Bey bir şeyi aştı. Türk düşünce tarihinde 1904’ten, belki de Leon Cahun gibi isimlerden bu yana Turan kavramı tartışılıyor. Macarların bu noktada Turancılıkla ilgili, Türk kavramıyla ilgili görüşleri; Selçuklu ve Osmanlı’nın temelindeki fikirler… Mesela Mirza Bala veya Mirsaid Sultan Galiyev… Doğu Bey ile konuştuktan sonra geriye dönüp baktığımda, onun düşünce dünyasında Sultan Galiyev ile yakın olan bir çizgiyi yakaladım. Mesela Vatan Partisi’nin çizgisinde de bu var: Vatanseverlik, Türkçülük, Turancılık ve komünizmi esas alan bir düşünce akımı.
Bizim kendi dışımızdaki dünyayı birlikte tartışmamız lazım. Bunlar enternasyonal tartışmalar; bir ucunda Sovyetler, bir ucunda Macarlar, diğer ucunda bugün abilik ukalalığıyla küçümsediğimiz Özbekler, Tacikler, Kırgızlar, Türkmenler, Azerbaycanlılar var. Doğu Bey’in düşünce yolu üzerinde bu dönemlerle ve bu ülkelerle olan diyalogları da var. Sanırım bir müddet sonra bu derinliğe inecek. Yani bu kavramların enternasyonal tartışma konuları olduğu, Türkiye’nin ve dünyanın düşünce tarihi açısından üzerinde konuşulması gerektiği ortaya çıkıyor. Pandemi sürecinde, herkesin immünolog, bakteriyolog kesildiği günlerde biraz da gündemi kendi düşünce dünyamıza ilişkin derinlikli konulara açmak lazım. Doğu Bey’i bunun için kutluyorum.
Yine Kazakistan’daki, Urumçu’dan dönerken söylediği bir sözü kafama yazmıştım. Benzerini Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’te gördük: “Her Turancı Türkçüdür.” Doğu Bey bunları söylediği zaman, bu alanlarda mülkiyet iddiasında olanlar; “Burası benim alanım, siz niye konuşuyorsunuz?” diyenler olduğu gibi, İslam ile ilgili konularda da benzer tepkiler veriliyor. Fakat kardeşim, siz bu kümeste ne yumurtluyorsunuz? Sosyal bilimler ve tarih alanında çok büyük gürültü yapan ama ortaya güvercin yumurtası kadar bile fikir koyamayan insanlar var. Fikirler tartışmadan gelişmez. Türkiye’nin bir fikir meydanı vardır; bu fikir meydanında kayrılmış, cazgırların plana çıkarttığı tartışmalar olmaz. Doğu Bey iki makalesi, iki kitabı ve devam eden çalışmalarıyla fikir er meydanında bir tartışma açtı. Başpehlivanlık güreşi açtı.
“Fikirlerin müsademesinden barikayı hakikat doğar.” Düşüncelerin çarpışmasından gerçeğin ışığı çıkar. Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım, belediye başkanı şunu dedi, cumhurbaşkanı şu paketi dağıttı… Twitter’a girin bakın, insanlar bunlarla uğraşıyor. Bunlar Türkiye’nin düşünce konuları mı, seviyesizlik konuları mı? Yiyorsa gelin, bu konuları adam gibi tartışın. Elinizde ne birikmiş, nereleri gezmişsiniz, hangi Türk şairlerini, hangi bilim adamlarını biliyorsunuz? İslam’ın ne kadarını biliyorsunuz? Fransa’dan, İngiltere’den dönme isimlerle İslam öğrenmeye çalışılmamalı. Doğu Bey peşrevini çekmiş, el ensesini atıyor, “Haydi buyurun” diyor.
Türkiye’nin tartıştığı konuların seviyesizliği… 83 milyonluk Türkiye’de dünya felsefe tarihine hangi isimleri kazandırdık? İslam adına konuşanlar günlük, pragmatik sloganlar dışında; Türkçülük adına konuşanlar 3-5 slogandan öte, dillerinin, kültürlerinin hangi evrelerden geçtiğini ortaya koyabiliyor mu? Kuru kuruya, birbirini kayırarak yapılan, birbirini pohpohlayan tartışmalar… Doğu Bey’in yaptığı şey, fikir meydanını açmaktır.
***
— Bir dakikalık reklama gitmek zorundayız, reklamların ardından konuyu irdelemeye devam ediyoruz.
Efendim, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Bugün Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile birlikteyiz, ayrıca konuğumuz Avukat Sayın Faik Işık. Her iki konuğumuzla Türklerin Müslümanlığa geçişini, devlet tecrübesini ve Türkiye’nin devrimci süreçlerini konuşuyoruz. Faik Bey reklamdan önce önemli bir analiz yapmıştı. Sayın Perinçek, Türklerin Selçuklu ve Osmanlı ile kazandığı tecrübeler Cumhuriyete nasıl aktarıldı ve uyarlandı? Selçuklu ve Osmanlı şer’i usullerle yönetilen yapılardı, Cumhuriyet ise laik bir hukuk düzenine sahip. Bu evrim nasıl gerçekleşti?
— Bu soruya cevap vereceğim. Faik Işık kardeşimin bıraktığı yerden bir önemli noktaya dikkat çekeyim: Gerçek tektir. Türkiye’de Vatan Partililer için başka, Halk Partililer için başka, MHP’liler için başka bir bilimsel gerçek yoktur. Tıpkı koronavirüs araştırmalarında tüm hekimlerin aynı laboratuvar gerçeklerine ulaşması gibi… Bu sorunun cevabını İslamcılar, Türkçüler, solcular veya sosyalistler birbirinden farklı vermiyorlar. Nasıl ki koronavirüsün kaç derecede öldüğü laboratuvar ve klinik çalışmalarıyla nesnel olarak saptanıyorsa, tarihsel tartışmaların da nihai bir gerçeği vardır. Örneğin, “Türkler Müslüman oldu, peki bu durum Türkler üzerinde nasıl bir etki yarattı?” sorusunun tek bir cevabı vardır. Sonuç itibarıyla tarihsel sürece bakacağız ve hepimiz aynı sürece odaklanacağız; gerçeklerde buluşacağız.
Burada, Sayın Faik Işık’ın da dile getirdiği “gettolaşma” sorununu aşmak önemlidir. Birbirimizden kopup kendimizi izole ederek, sadece kendi çevremizle tartışıp diğer birikim ve tecrübelerden kendimizi ayırırsak gerçeğe ulaşamayız. Türkiye’deki fikir meydanlarını birbirinden koparan bu anlayışları ortadan kaldırmalıyız. Faik Işık’ın bu konudaki açıklamalarına bütünüyle katılıyorum.
Tarihsel sürece baktığımızda; Selçukluların İslamiyet’i kabulü, öncesinde Hazar hakanlarının ve beylerinin Museviliğe meyletmesiyle benzerlik gösterir. Nitekim Alparslan’ın dedelerinin isimleri de Tevrat kökenlidir. Ancak Selçuklular Müslüman olmuş ve Abbasilerin halefi olarak İslam uygarlığının önderliğine soyunmuşlardır. Bu süreç aslında Harun Reşit döneminde, Bermeki ailesi gibi Türk vezirlerin ve ordu komutanlarının varlığıyla başlamıştır.
Aynı 10. ve 11. yüzyıllarda Selçuklularla benzer toplumsal gelişme düzeyine sahip olan Peçenekler, Kıpçaklar ve Uzlar ise farklı bir yol izlediler. Çobanlık ve tarımla uğraşan, kentler kurmuş bu halklar, İslam dünyasına girmek yerine Karadeniz’in kuzeyindeki Rus bozkırlarına yöneldiler. Çeşitli maceralar yaşayan ve büyük oranda Hristiyanlığı seçen bu topluluklar, orada bir medeniyet kuramadılar ve tarih sahnesinden silinip gittiler. Bugün onların esamesi okunmuyor; belki yerel halklarla kaynaşarak genetik miraslarını sürdürdüler ancak bir kültür ve medeniyet olarak varlık gösteremediler.
Selçuklular ve onların devamı olan Osmanlılar ise İslam havzasına girerek dünya eksenli büyük devletler kurdular. İlginçtir ki, aynı dönemde kuzeye giden Kıpçakların bir kısmı ise sonradan köle olarak Mısır’a gitmiş ve orada “Devlet-i Türkiye” (Kölemenler) adıyla çok önemli, teşkilatlı bir Müslüman devlet kurmuşlardır. Yani Müslüman olan Türkler, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar, girdikleri uygarlık havzasında kalıcı izler bırakmışlardır.
Farabiler, İbn-i Sinalar, Biruniler, Harezmiler, Uluğbeyler, Kâtip Çelebiler ve Mimar Sinanlar; hepsi bu İslam uygarlık havzasından çıkmıştır. Hristiyanlığı seçen veya Şamanizm düzeyinde kalan toplulukların içinden dünya felsefesine, tıbbına, matematiğine ve astronomisine yön veren büyük isimler çıkmamıştır. Altın Ordu Devleti de Müslüman kimliğiyle büyük bir uygarlık kurmuş ve Rus Çarlığı, Korkunç İvan döneminden itibaren kendi devlet yapısını oluştururken bu mirası örnek almıştır.
Dolayısıyla tarih, “İslamiyet Türkleri geri bıraktı veya benliğinden kopardı” şeklindeki inkârcı yaklaşımlara en güzel cevabı vermektedir. Müslüman olan Türklerin içinden Mustafa Kemaller çıkmış, son iki yüzyılda Namık Kemaller, İttihatçılar ve nihayet Atatürk önderliğinde büyük devrimler gerçekleştirilmiştir. Tarihi bir laboratuvar gibi incelediğimizde; Müslüman olanların büyük devletler kurup uygarlığa katkı sağladığını, buna karşılık diğerlerinin dağılıp gittiğini net bir şekilde görüyoruz.
Olaylara tarihsel bir perspektifle bakmak şarttır. Bir dönemin ileri teknolojisi olan yel değirmenini veya Hunların kısa yay keşfini, kendi çağının koşullarıyla değerlendirmeliyiz. “Selçuklular niye uçağı icat etmedi?” gibi bir soru tarihsel değildir; her gelişme belli bir birikimin sonucudur. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da 500 bin kitaplık Beyazıt Kütüphanesi varken, aynı dönemde Fransız saray kütüphanesinde sadece 1400 kitap bulunuyordu. Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda çizdiği, Japonya’yı gösteren harita, o günün dünyası için eşsiz bir marifettir. Tüm bu başarılar, o medeniyet havzasının sağladığı birikim ve İslam’ın teşvik ettiği bilimsel atmosfer sayesinde mümkün olmuştur. İçlerinden İbni Haldun diye bir adam çıkıyor. Yani İbni Haldun, 14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında, bizim Yıldırım Bayezid ve Timur dönemlerinde yaşamıştır. İbni Haldun’un yazdığı Mukaddime’ye baktığımızda; dünyada sosyal bilimlerde, tarihsel süreçleri açıklamada, Engels’ten ve Marx’tan 400-500 yıl önce kabile toplumundan ümran toplumuna, yani şehir medeniyetine geçişin bütün kanunlarını tespit ettiğini görüyoruz. O Mukaddime, hala insanlığın bilim birikiminde çok önemli bir kitaptır.
Diğer taraftan Nizamülmülk’ün Siyasetname’sine veya Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’ine bakıyoruz. Bunlar da Machiavelli’den 400-500 yıl önce devletlerin kuruluşu ve devlet teorisi konusunda eserler vermişlerdir. Batı’da siyaset biliminin Machiavelli ile başladığı söylenir; halbuki ondan 500 yıl önce Nizamülmülkler, Yusuf Has Hacibler ve aynı İslam havzasında olmaları hasebiyle Firdevsiler vardı.
Bu nedenle Türklerin İslamiyet’e girişini bir gerileme olarak görmek cehalettir. Üstelik bu, sadece kenarda köşede kalmış bir cehalet değil; Türkiye’de bir cereyan yaratmaya çalışan ve milleti zehirleyen zararlı bir cehalettir. Milletimizin zehirlenmesine neden müsaade edelim? Türklerin İslamiyet’e geçişiyle ilgili gerçeklerin aydınlatılması; hem özgüven kazanmamız, hem tarihsel mirasımızı saptamamız, hem dağarcığımızı doldurmamız hem de yüreğimizi ateşlememiz bakımından çok önemlidir.
Sayın Işık, size döneceğim efendim. Tartıştığımız bu konu bir din, kültür ve inanış boyutuyla mı değerlendirilmeli, yoksa az önce vurguladığınız gibi tarihsel bir değerlendirme süzgecinden mi geçirilmelidir? Bugün Türklerin Müslümanlığa geçişini, içerisinde bulunduğumuz coğrafyadaki siyasi ortamı ve o büyük birikim havzasındaki komşularımızın durumunu nasıl açıklayabiliriz? Irak’ta, İran’da ya da Afganistan’da yaşayan ancak kendi bağımsız devletlerini kuramayan Türk topluluklarının durumu bu tablo içerisinde nasıl değerlendirilebilir?
Doğu Perinçek’in bu tartışmayı açma sebebi son derece somuttur; bu, cevizin içiyle değil kabuğuyla uğraşan kişilerin saldırganlıklarına karşı verilmiş yürekli bir cevaptır. “İlacı ilahiyatçılar mı buldu? Aşıyı cami imamı mı yapacak?” diyenler, aslında kendileri de hiçbir şey üretmemiş kişilerdir. Telefonu, yazılımı, aşıyı onlar bulmamıştır. Bu tartışmayı Türkiye’de bu düzeye getirmek isteyenler, cevizin kabuğuyla oyalananlardır. Biz cevizin özüne gelelim.
Harezmîler, İbni Haldunlar ve astronomlar gibi pek çok bilginimiz var. İlk göz ameliyatını, ilk bağırsak ameliyatını yapanlar Müslümanlardı. Profesör İlhan Özay, 1980’lerde “İslam tıbbı 300 yıl önce ileriydi ama şimdi kalp ameliyatı için Amerika’ya gidiyoruz” derken tartışmayı başka bir düzeye çekmek istiyordu. Kendi sığlıkları içinde boğulanlar, tarihi ve bilimi küçümsemektedir. Hilmi Ziya Ülken gibi düşünürler, o dönemde İslam ve Türk düşüncesi üzerine eğilmiş, mantık bilimiyle bu alanları harmanlamışlardır. Nurettin Topçu “İsyanın Ahlakı”nı yazarken metafizik ve fizik kavramları birleştirmiş, yeni kalıplara dökmüştür.
Doğu Perinçek’in açtığı tartışma, “Türkler ne zaman adam olur?” diyen cehalet düzeyindeki kişilerin, muhataplarıyla adam gibi tartışabileceği bir ortamın gerekliliğini ortaya koymuştur. İslam; insanlara köle olmayı değil, isyanı, özgür düşünmeyi ve özgür olmayı öğretir. Özgür olmadan Müslüman olmak zordur; çünkü bir başkasının iradesiyle inanmak taklittir. Aslolan tahkiktir, yani araştırmaktır, bilgidir, felsefedir.
(Sayın Perinçek, Sebahat Dalkılıç’ın “Türklerin İslamiyet’e katkıları nelerdir?” sorusuna yanıt veriyor:)
Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi sayesinde Arap Yarımadası’ndaki bedeviler ümrana geçtiler. 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar insanlığın önderliği İslam havzasındaydı. İşte bu süreçte üçüncü dalga, Türk İmparatorluk dalgasıdır. Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular ile birlikte İslam dünyasının önderliği Türk devletlerinin eline geçmiştir. İbn-i Battuta’nın seyahatnamesinde görüyoruz ki, Türklerin çoğunluk olmadığı topraklarda bile devletlerin başında Türkler vardır.
Türkler hem İslam’ın kılıcı olmuşlar hem de medeniyet kurucuları ve dağıtıcıları konumuna gelmişlerdir. Devlet kurma ve ordu örgütleme yetenekleri İslam uygarlığı için tarihi roller oynamıştır. İbn-i Sina ve El-Harezmi gibi Türk kökenli alimler, eserlerini Arapça yazdıkları için Batı dünyasında genellikle Arap olarak bilinirler. Ancak “Kayıp Aydınlanma” kitabında da belirtildiği üzere, İslam uygarlığına Türklerin ve Farsların katkısı yadsınamaz derecede büyüktür. Star da bunu söylüyor. Ancak Türkler; yalnız askerî bilgileri, birikimleri ve devlet kuruculuğundaki kabiliyetleriyle değil, o havzaya girdikten sonra İslam medeniyetine her alanda önemli katkılarda bulunmuşlardır. Biraz evvel Sayın Faik Işık’ın da saydığı gibi; Birûnîler, Fârâbîler, İbn-i Sînalar, Hârezmîler gibi pek çok isim bu medeniyetin yapı taşlarını oluşturmuştur. Mesela Hârezmî öyle problemler çözmüştür ki, bugün hâlâ Batı’daki matematik âlimleri “Bu adam bu problemi nasıl çözdü, teoremi nasıl kurdu?” diye bununla uğraşmaktadır. Sonuçları kontrol ettiklerinde doğru olduğunu görüyorlar ama çözüm yöntemini hâlâ keşfetmeye çalışıyorlar.
Buradaki anahtar nokta şudur: Türkler, İslam uygarlığının içine girdiklerinde büyük bir sıçrama yaratmışlardır. Ancak bu sıçrama, sadece İslam ile gelen bir durum değildir; zaten o eşiğe gelmiş bir birikimleri vardı. İslam öncesinden getirdikleri devlet ve ordu kuruculuğu gibi yetenekler, İslam havzasına girdiklerinde filizlenmiş ve çok önemli ürünler vermiştir. Toprağa tohum İslamiyet’ten önce düşmüş, filizlenmiş; İslam ile birlikte ise bu filizler fışkırmıştır.
***
Bir diğer konuya değinecek olursak; Rusça bir pul üzerinde sakallı ve sarıklı bir astronom görmüştüm. Bu kişi Uluğ Bey’di. Dünyanın ilk rasathanelerinden birini kuran adamdır. Öte yandan Ömer Hayyam’ı herkes sadece şair zanneder; oysa kendisi bir matematik dâhîsidir. Binom açılımını ilk bulan kişidir. Mimar Sinan ise kafasındaki logaritmik hesaplamalarla muazzam hacim ölçüleri yapabilen biridir.
Batı’nın yeniden aydınlanmasında, özellikle Endülüs Medeniyeti üzerinden Bologna Üniversitelerine ulaşan İslam bilgisi, Rönesans ve Reform sürecinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Bugün eleştirilen Müslümanlık ile o dönemin İslam medeniyetini karıştırmamak gerekir. O dönemde Müslüman âlimler sadece hadis, fıkıh veya kelamla uğraşmamışlardır; şiirle, edebiyatla, hendese (geometri) ve kimya ile de ilgilenmişlerdir. “Cebir” kavramı bile El-Cebr kitabını yazan El-Harezmî’nin isminden gelir.
İlim, Çin’den öğrenilecekse Çince, Hindistan’dan öğrenilecekse Hintçe, antik kültürlerden öğrenilecekse Latince veya Grekçe öğrenip bu eserleri tercüme eden bir medeniyetten bahsediyoruz. Batı’nın tekrar aydınlanmasını sağlayacak düşünsel altyapıyı 11. ve 12. yüzyıllarda Müslümanlar hazırlamıştır. İstanbul’un fethiyle yeni bir çağ açıp kapattığımızı herkes bilir; ancak bu medeniyetin sadece askeri değil, bilimsel ve hukuksal derinliği de görülmelidir. Fatih Sultan Mehmet gibi bir hükümdar bile şer-i mahkemede hesap verebilir konumdaydı. Bu, hukukun üstünlüğü geleneğinin bir parçasıdır.
***
İzleyicimiz Fevzi Bey, “Türkler ve İslamiyet birbirlerine bu kadar katkı sunmuşken, Araplar ve diğer milletler İslamiyet’e zarar mı verdi?” diye soruyor. İslam, sadece tek bir milletin veya ırkın dini değildir; enternasyonal ve cihanşümuldür. İslam medeniyeti içinde İranlı şairler, bilim adamları ve birçok milletin katkısı vardır. Bugün İslam’ı sadece “yatıp kalkmaktan” ibaret sanan, sürekli geçmişin hikâyelerini ağlak bir dille anlatan yaklaşım, İslam’ın bilimsel ve devrimci özünü temsil etmez.
Goethe, 1819 yılında yazdığı *Doğu-Batı Divanı*’nda İslam düşünürlerini sayarken, “Biz Batılı filozoflar onların ellerine su dökemeyiz, onlar bizim imparatorlarımızdır” demiştir. 19. yüzyılın başında, İslam medeniyetinin duraklama döneminde bile Batı’nın en büyük aydını bu gerçeği teslim ediyorsa, bugün bazı çevrelerin Arapları veya İslam tarihini hakir görmesi son derece cehalet ürünüdür.
***
Son olarak, “İslamiyet’i diğer dinlerden ayıran neydi ki Türkler onu seçti?” sorusuna gelecek olursak; 9. ve 10. yüzyıla, yani Türklerin İslam’a geçiş sürecine dönüp bakalım. O dönemde dünyada bir seçim yapacak olsanız; bilim orada, felsefe orada, devlet nizamı orada, adalet orada. Bugünkü aklımızla dahi o dönemin şartlarında İslamiyet’ten başka neyi seçebilirdiniz? Batı’nın henüz karanlık çağını yaşadığı, Roma’nın yıkılıp köhneleştiği bir ortamda; İslam medeniyeti her alanda zirvedeydi. O havzaya giren Türkler, bu birikimi devralıp kendi kültürleriyle harmanlayarak bir dünya medeniyeti inşa etmişlerdir. Türk hükümdarlarını düşünün; yerlerine kendinizi koyun: Satuk Buğra Han, Tuğrul Bey, Çağrı Bey veya Uygur hükümdarı Böge Han… Bu insanlar İslamiyet’i seçmeselerdi, neyi seçeceklerdi? Kendi kültürel ve uygarlık gelişimlerinde sıçrama yapabilecekleri bir dini seçtiler. Çünkü bir nizam, bir hukuk vardı.
“Araplarda hukuk mu varmış?” deniliyor. Araplarda hukuk olmaz olur mu? Arapların getirdiği dirlik ve tımar sistemini düşünün; toprakların beylere bölüştürülmesi, tarıma önderlik edilmesi ve oradan toplanan vergilerle devletin, bilimin, uygarlık unsurlarının beslenmesi… İşte bu, Arapların getirdiği İslam hukukuyla; Selçuklulardaki dirlik, Osmanlı’daki tımar sistemiyle olmuştur. Arapların hukukunun olmadığını iddia etmek, tarihsel olarak hafife alınacak, ciddi olmayan sorulardır. Arapların her şeyi vardı ki bütün insanlık o dönemde ona hayrandı. Emevilerin Endülüs’te kurdukları uygarlığı, bilimde, felsefede ve mimarlıktaki büyük başarılarını düşünün.
Işılay Hanım’ın sorusu çok açıktır: Türklerin İslamiyet’i seçmelerinin sebebi, önlerinde bir at var ve üzerine sıçrıyorlar; çünkü o atın üzerinde ilerleyebileceklerini biliyorlar. Türkler de bu atın üzerine atlayacak kabiliyete sahipler. Eğer çelimsiz olsaydınız, birikiminiz olmasaydı bu sıçramayı yapamazdınız. Kastım fiziksel güç değil, bir uygarlık birikimine sahip olduğunuz için o sıçramayı yapabiliyorsunuz. Türklerin İslamiyet’i seçmelerinin sebebi, medeniyet yolundaki ilerleyişleri ve önlerine çıkan tarihi fırsatı değerlendirmeleridir.
***
Faik Bey, Aydınlık gazetemizin abone kampanyası hakkında izleyicilerimize bilgi vermek istiyorum. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu bu dönemde Aydınlık; internetten, Avrupa sayfaları da eklenerek, gece yarısından itibaren dijital olarak ulaşılabilecek hale geldi. E-Aydınlık ile bayiye gitmeden, sokağa çıkmadan; tren, uçak veya dağıtım sorunu yaşamadan gazeteye ulaşmak mümkün. Türkiye’de ailelerin %90’ına yakını artık bilgisayar veya akıllı telefon kullanabiliyor. Bu yüzden Aydınlık’a e-abone olmayı tüm izleyicilerimize hararetle öneriyorum.
Ben ve eşim Şule Perinçek, kendi evimizde ayrı ayrı abone olduk. Bir yıllık abonelere 2011’den bu yana olan arşivimizi de açıyoruz. İstediğiniz günü, istediğiniz sayfayı inceleme şansınız oluyor. Ulusal Kanal yayınlarında da duyurularımız devam edecek.
***
Cafer Arku, “Kemalist devrimin İslam’a katkısı ne oldu?” diye sormuş. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk bu konuda çok değerli çalışmalar yaptı. Kendisi hafızdı, Arapça ve diğer dilleri bilirdi, medrese eğitimi almış, hukuk ve ilahiyat tahsil etmiş muhteşem bir insandı. O, Mustafa Kemal’in aydınlanmacı düşüncesiyle Hz. Muhammed’in çağlar üstü adalet çağrısının birbirinden ayrılamayacağını söylerdi.
Bugün kendisini “sözde şeriatçı” zannedenlerin yapamadığı şeyi Mustafa Kemal yapmış; istifa dilekçesini verip Kuzey Afrika’da İtalyan işgaline karşı direnmiştir. Şehitliği bilen, özgürlüğü için ölmeyi göze alan, Cuma hutbesi okuyabilecek, Fransızca kitaplar devirebilecek düzeyde birikimli bir kurmay subaydır. Bugün “Arap yavesi” üzerinden iman-imansızlık tartışması yapmak boşunadır. Eğer Vahdettin ve soyu devam etseydi, bugün iktidarda olanların hiçbiri halkın oyuyla bu sorumlulukları alamazdı. Hz. Muhammed ile Mustafa Kemal’i çatıştırmanın ne bu topluma ne de tarihsel gerçekliğe bir faydası var. İkisini birbirine yapıştırmak şart değildir; ikisinin de insanlığa yaptıkları katkıları ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.
***
Ferdi Tanhan’ın sorusuna gelecek olursak: Türklerin İslam dünyasında liderliği ele aldığı dönem ile Haçlı Seferleri aynı döneme denk gelir. Eğer İslam coğrafyası Haçlıların ayakları altında kalsaydı, bugün ne Selçuklu ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti olurdu. Esas direnci iki büyük Türk devleti yapmıştır: Kılıçarslanlar dönemindeki Selçuklular ve Baybarslar, Seyfettin Kutuzlar yönetimindeki Memluklar. Haçlılar Batı Asya’da hükümranlık kuramadıkları için biz varız, Atatürk var.
İmparatorluklar toplumlar için bir devrimci birikimdir; başı dik yaşama, kendi aydınını üretme, bilim ve felsefede miras oluşturma şansıdır. Atatürk, Selçuklu ve Osmanlı mirasına sahip Anadolu coğrafyasından çıkmıştır. Atatürk, Hz. Muhammed’i büyük bir devrimci ve medeniyet önderi olarak görürdü. İslamiyet’in temelinde “İlim Çin’de de olsa gidip bulun” diyen bir ufuk vardır; orada bağnazlık değil, evrensel bir arayış vardır. Atatürk de insanlık birikimini kendi milletinin yetenekleriyle birleştirerek hareket etmiştir. İslam, bizim için 8-9. yüzyıldan itibaren o büyük atılımlarımızı gerçekleştirdiğimiz çok büyük bir mirastır. Ama biz hiçbir zaman bugünün sorunlarını, devenin sırtına binerek değil, uçakla çözmeye çalışıyoruz; değil mi? Bu yüzden insanlığın bütün medeniyet birikiminden yararlanıyoruz. 8. veya 9. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar, yani 700 yıl boyunca insanlık medeniyetine çok büyük katkılarda bulunuldu. Medeniyet; bir havzada, diyelim bir dönem Çin, bir dönem Hint medeniyeti olarak var oldu. Sonra medeniyetin merkezi Roma’ya, Atina’ya, Mısır’a ve ardından İslam dünyasına geçti. Medeniyet 15. yüzyılda bir noktaya geldi ve tıkandı. Bu sefer medeniyetin önderliği Batı’ya, Avrupa kapitalizmine geçti. Ancak onların da sonu geldi. 15-16. yüzyılda insanlığın önderliğini ele geçiren Batı uygarlığının, 21. yüzyılda, koronavirüsle birlikte çöktüğünü görüyoruz. Koronavirüs olmasa da Batı uygarlığı zaten çökmekteydi. Şimdi o çöküşü bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Artık hiçbirimiz Amerika’ya veya Avrupa’ya özenmiyoruz. Bütün çözümler Asya’dan ve Asya’nın kanatları sayılabilecek Afrika’dan, Latin Amerika’dan yükseliyor. Yeni bir uygarlık çıkıyor.
Atatürk’ün “çağdaş medeniyet” ifadesi bu yüzden önemlidir. “Batı medeniyeti” demiyor, “çağdaş medeniyet” diyor. Çağdaş medeniyet bir tarihte İslam’dı, bir tarihte Batı’ydı; ama artık Asya’dan yükselen medeniyettir. O bakımdan her şeye tarihsel bakmamız lazım; İslamiyet’in bize kazandırdıklarını da, Türklüğün bize kazandırdıklarını da değerlendirmeliyiz.
Dünyadaki kutuplaşma bakımından dinin ya da milliyetlerin bir önemi var mı? Çok var. Bugün dünya medeniyetinin önderliği mazlumlar dünyasına, gelişen dünyaya geçti. Müslümanlara bakalım; Endonezya’dan Mısır’a, Akdeniz’in batı ucuna, Rusya’daki Müslümanlardan Sudan’a ve Nijerya’ya kadar Müslümanlar, ezilen ve mazlumlar dünyasında toplu olarak yer alıyor. Şimdi bu dünya, uygarlığın önderliğini Çin ve Hindistan ile beraber ele geçiriyor. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’dan oluşan 7 Türk Cumhuriyeti de tıpkı diğer Müslüman ülkeler gibi bu mazlumlar dünyasında yer alıyor. Türkler ve Müslümanlar birleştiğinde, bu durum dünya dengelerini olumlu etkileyecektir. Bu birleşme, diğer Asya ülkeleriyle düşmanlık temelinde değil, el ele vererek, iş birliği temelinde olmalıdır. Avrasya birleştiği zaman, Türklerin ve Müslümanların dünya dengeleri açısından önemi çok büyüktür. Bugün dünyadaki gericiliğin merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’e karşı bir kuvvet yaratmak istiyorsak; Türkler, Araplar ve Müslümanlar birleşmelidir. Ancak bunu yaparken Rusya, Çin ve Hindistan gibi bizimle aynı uygarlık atağında olan, ezilen ve gelişen ülkelerle de el ele vermeliyiz. Bugün zaten bütün Müslüman halklar; Amerika’ya karşı Rusya ve Çin ile dayanışma içine giriyor. İsrail’e karşı Arapları ve Filistinlileri de yine Çin ve Rusya destekliyor.
Türklerin uluslaşma sürecine İslamiyetin ve Selçuklu-Osmanlı birikiminin nasıl bir katkısı olmuştur? Türkler tarihin en eski kavimlerinden biridir. Ancak modern bir millet olmak, kapitalizmle birlikte gelişen bir süreçtir. Yükselen kapitalizm, eski feodal pazarları ortadan kaldırıp ülke çapında pazarlar oluşturmuş; bu süreçte cemaatler, tarikatlar ve ağalık düzenleri tasfiye edilerek yerini uluslara bırakmıştır. Türklerin modern millet haline gelmesi son birkaç yüz yılın olayıdır. Uluslaşma sürecinde Anadolu Türklerinin önderliği daha belirgindir. Bunun temelinde kesintisiz bir devlet birikimi yatmaktadır. Anadolu ve Trakya Türkleri, devlet örgütlenmesi sayesinde ağalıktan, beylikten ve birtakım cemaat-tarikat bağlarından daha erken kurtulmuştur. Atatürk’ün “Türkiye, şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” sözü, bu uluslaşmanın en güzel formülüdür. İslamiyet’in özünde de Allah’ın kulu olma anlayışı, insanları ağalık ve beylik gibi tahakkümcü yapıların kulluğundan kurtaran bir eşitlenme zemini sunar.
23 Nisan, ulusal egemenliğe geçiş noktasıdır. 1920’de meclisin kuruluşu ile ulus devlet kavramı, Osmanlı’nın bölünmesi ve milliyetçilik hareketleri arasında doğrudan bir bağ vardır. 23 Nisan bir balon bayramı değildir; ulus devletin kurulduğu, egemenliğin halka geçtiği günün kutlamasıdır. Bu vesileyle, TBMM Başkanımızın çağrısına uyarak 23 Nisan saat 21.00’de herkesi balkonlara çıkmaya, İstiklal Marşımızı gür bir sesle okumaya davet ediyorum. Türk milletinin gemisinde olanlar, Türkiye İttifakı’nda buluşanlar, o akşam aynı duygularla, özgüvenle ve gururla büyük şairimiz Mehmet Akif’in marşını hep birlikte haykıracağız. O pencereden, o balkondan yürek atışlarını birbirimizde hissetmek… Kars’taki insanımızın yürek atışını; Hakkari’deki, Rize’deki, Kırklareli’ndeki, Edirne’deki, Muğla’daki, Yozgat’taki, Kayseri’deki, Antalya’daki, Mersin’deki, Adana’daki, Diyarbakır’daki, Urfa’daki… Bütün Anadolu’muzun ve Türkiye’mizin insanlarının yürek atışlarını o gün birbirimizde duyabilmek… Ne büyük mutluluk, ne büyük güzellik! Hepimizi o gün beraber olmaya ve o güzel duyguları birlikte paylaşmaya, ben ve arkadaşım, kardeşim Faik Işık adına buradan çağırıyorum.
Evet, soruyla devam ediyorum efendim. Vaktimizi de tabii eritiyoruz bir yandan. İslamiyet ve kadın konusuyla ilgili çok soru geldi. Sayın Perinçek, size sormak istiyorum: Türklerin İslamiyet’i kabulüyle ve Müslümanlığa geçişiyle kadının yaşamdaki yerinde gerileme oldu mu diye soruyor izleyicilerimiz. Sonrasına, Osmanlı Devleti’nden bugüne geldiğimizde, yine o birikim üzerinde baktığımızda, kadın hakları ve kadının toplumdaki yeri konusunda İslamiyet içerisinde nasıl bir gelişim oldu?
Şimdi bakın, bu konuda da bazı hurafeler var. Bazıları diyor ki: “Biz İslamiyet’ten evvel kadın-erkek eşittik. Ondan sonra İslamiyet’e girdik, kadınlar kendi konumlarını kaybettiler, eşitsizlikler oldu” vesaire. Şimdi herkesi 8. yüzyılda Göktürk hakanlarının, Bilge Kağan’ın, Kül Tigin’in, Tonyukuk’un o yazıtlarını okumaya davet ediyorum. Orada sık sık geçen şu cümle vardır: “Türk iş bodunu gittik, bastık. Ondan sonra davarını, koyununu, kadınını aldık, getirdik, cariye yaptık.” İşte “Gittik Tatar bodunu bastık, Dokuz Oğuz bodunu bastık, aldık kadınlarını getirdik, cariye yaptık, erkeklerini köle yaptık.” Yani o kabile toplumundan kurtulmayı, kabile toplumu kalıntılarına güzellemeler yapmakla karıştırmak çok büyük bir yanlıştır. Bir Cengiz Han filmi vardı, orada görürüz; o Moğol kabilelerinin birbirlerine baskınlarını, kadınları saçlarından sürükleyerek götürüp esir almalarını… Hatta Cengiz Han’ın anasını bile Merkitler alır götürür. Yani bu uygarlık öncesi kabile toplumuna hayranlık duymak büyük bir yanlıştır. Kabile toplumlarında evet, kadınların belli bir inisiyatifi vardı, bunu Kızılderililerde falan da görüyoruz ama toplum sadece kabileden ibaret değil ki. Kabileler arası ilişkilerde “baskın basanındı”; kadın saçından sürüklenirse kadın onundu.
Bu nedenle “İslam geldi, bizi ondan sonra…” şeklindeki yaklaşımlar yanlıştır. Kadınlarımız daha önce şöyleydi, böyleydi diye bakarken bir de Roma’daki, Atina’daki kadına bakın. O çağda kadınların belli bir düzeyi vardı. Ama bizim kadın hakları konusundaki en büyük atağımız, İttihat ve Terakki’den ve ondan önce Namık Kemallerden başlayan modern toplum kurma, modern devrimlerle yaptığımız atağımızdır. Kabile toplumunun kadınına güzellemeler yapmak ve “Türkler Müslüman olunca kadınlar haklarını, hukuklarını, kişiliklerini kaybetti” şeklindeki tespitler tarihi bakımdan doğru gözükmüyor.
(Faik Işık:) İslamiyetin de… Bakın o da çok önemli. Araplardan… Burada tabii Faik Bey’e sözü bırakacağım, bu konuları benden iyi bilir. Onu dinleyeceğim.
(Faik Işık:) Estağfurullah. Çok kısa bir şey söyleyeyim. Mesela neydi? Kız evlat doğduğu zaman… Hazreti Ömer döneminde örnek; gömüyordu, canlı canlı gömüyordu. Evet. Bu soruyu soran arkadaşımız hukuk fakültelerindeki medeni hukuk hocalarımızla yaptığımız tartışmaları da soruyor. Kadının mirastan alacağı payı, niye şahitliğiyle erkeğin şahitliği arasında fark olduğunu, miras hukukunda niye erkeğin bir, kadının yarım aldığını soruyor.
Şimdi bütün bu konuları bir Müslüman olarak incelerken, medeni hukuk hocalarımız bir kurumun tarihsel geçmişini, farklı toplumlarda nasıl değerlendirildiğini karşılaştırmalı hukuk olarak incelerdi. Mesela “Roma’da şöyledir, İslam hukukunda böyledir, kıta Avrupası’nın geçmişinde şudur” denirdi. Bir Müslüman olarak bu derslere girdiğimizde bizi yaralayan kısımlar oluyordu. Ancak Hüseyin Nail Kubalı’nın anayasa hukuku kitabında belirttiği gibi, sosyal bilimlere ilişkin bir kavramı incelerken, o dönemin şartlarını ve yaşanılan dünyanın koşullarını göz önünde bulundurmanız gerekir. Kalkıp da 20. yüzyılın sosyal devlet kavramı ve demokratik değerleri açısından birinci meclisi değerlendirmeye kalkarsanız, hadsizlik ve küstahlık etmiş olursunuz. 1920’nin şartlarında insan hakları teorisi hangi aşamadaydı, 2020’de hangi aşamada? Buna bakarken 1920’nin devlet yönetim şekline, meclis hükümeti sistemine bakmanız gerekir. 1920’nin dünyasına göre TBMM’nin ortaya koyduğu çalışma, tutanakları incelediğinizde ağızları açık bırakır; bugünkü meclis tartışmalarından çok daha derinlikli tartışmalar yapılmıştır.
Hazreti Ömer’in kendi kız çocuğunu gömerken, sakalına gelen kumları elleriyle temizleyen bir kız çocuğunun masumiyeti karşısında ağlayıp vazgeçmesini düşünelim. Daha sonra kadının İslam’la birlikte o bedevi toplumu içerisinde kazandığı değeri, mal olarak satılan bir kadının başka bir statüye geçtiğini düşünelim. Sabahattin Zaim hocamıza sorduğumda, İslam’da değişmez olan şeyin sadece metafizik iman konusu olduğunu, yani adaletli olma ve hakikati arama iradesi olduğunu söylemişti. Onun dışındaki toplumsal olaylar; işçi-işveren ilişkisi veya devlet yönetimi gibi konular, toplumun birikimi ve kültürüyle değişebilir. Bugün biz medeni hukuku kabul etmişsek ve kadın-erkek eşit hisse alıyorsa, “günah mı işledik?” denemez. Toplumların geleneklerinde ve törelerinde, İslam hukukunun dört kaynağı (Edille-i Erbaa) arasında örf ve adet de vardır.
Bakın, Türkiye Cumhuriyeti dünyada kadına seçme hakkını veren ilk devletlerden biridir. Batı bunları vermemişken vermiştir. 1978’lere kadar Avrupa ülkelerinde boşanma yasağı vardı. Geçmişteki uygulamalar açısından İslamiyet’in kadına o günkü seviyeden daha eksik şey verdiğini söylüyorsak, Hüseyin Nail Kubalı’nın belirttiği sosyal bilim gerçeğini hatırlamalıyız: Her kural bulunduğu zamanın şartları içerisinde değerlendirilir. İslamiyet’in kadına verdiği değer, bir Müslüman olarak senin kadına verdiğin değerdir. Hiçbir Müslüman, başka bir devletin verdiği haktan daha azını kendi kızına, annesine, eşine layık göremez.
(Doğu Perinçek:) Faik Bey kardeşim şiir gibi konuştu. Ben de şunu teyit edeyim: İslam dünyasıyla 21. yüzyılın Türkiye’sini karşılaştırmayalım; bu tamamen bilim dışı bir şey. Orta Çağ İslam dünyasını, Orta Çağ Avrupa’sı, Roma, Atina, Çin veya Hint medeniyetleriyle karşılaştıralım. Karşılaştırdığımız zaman, o “karanlık çağ” denilen Orta Çağ’da İslam’da kadının durumu, Avrupa’dan da, Çin’den de, diğer iklimlerden de çok daha iyiydi. Yunan’da kadın eve hapsedilmişti; kadının entelektüel bir varlığı yoktu. Bugün televizyonlarda gördüğümüz bazı yozlaşmalar, ta eski Yunan’a ve Roma’ya dayanan birtakım eğilimlerin sonucudur. Kadın konusundaki “Batı’da özgürdü, bizde değildi” gibi karşılaştırmalar doğru değildir. İslam ve Türk dünyasının, dönemleri itibarıyla kadın açısından çok daha özgür ve elverişli bir dünya olduğunu görürüz. Ancak Türkiye’nin 19. ve 20. yüzyıldaki atılımlarını 9. veya 10. yüzyılla kıyaslayarak “daha ileri” olduğunu söylemek tarihsel bir hatadır; aradan 10-15 yüzyıllık bir zaman geçmiş, bir çağ atlanmıştır. Dolayısıyla kıyaslamayı Batı Orta Çağı veya kölelik uygarlıkları olan Yunan ve Roma ile yapmak çok daha yerindedir. İslam ve Türk dünyası, o dönemlerde Roma’dan, Yunan’dan ve Orta Çağ Avrupası’ndan çok daha özgür bir konumdaydı.
Pan-Türkizm ve Pan-İslamizm bugün için geçerli midir? Türk-İslam devletleri ile bir birliktelik kurulabilir mi? Bu sorular, 1904’te Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde ele aldığı Türkçülük, İslamcılık ve Osmanlıcılık tartışmalarına dayanır. Türkçülük kavramı zaman içerisinde evrilmiş ve farklı siyasal teoremlere dönüşmüştür. Ziya Gökalp’ten Mehmet Emin Yurdakul’a, Fuat Köprülü’den Halide Edip Adıvar’a kadar pek çok düşünürün Turancılık anlayışı birbirinden farklıdır. Ayrıca Macaristan’da Pal Teleki tarafından kurulan Turan Cemiyeti gibi örnekler, bu akımın uluslararası boyutlarını da göstermektedir. İslamcılık alanında ise Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Namık Kemal, Ali Suavi, Mehmet Akif Ersoy, Babanzade Ahmet Naim, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Said Halim Paşa, Muhammed İkbal, Seyyid Kutub, Ali Şeriati, Humeyni ve Mevdudi gibi isimler, farklı tarihsel ve düşünsel bağlamlarda İslamcılığı tartışmışlardır.
Toplumsal hafızamız olan din ve millet kimliklerimizle, mensubu bulunduğumuz insanlık ailesine nasıl katkıda bulunduğumuza bakmalıyız. Osmanlı’da halifenin olduğu dönemde dahi Balkanlarda farklı inanç ve diller korunmuştur; yani emperyal veya hegemonik bir baskı söz konusu değildir. Bugün Türk cumhuriyetlerinde kendi dillerinin, musikilerinin ve sanatlarının yaşadığını görmek, bizim kültürel ve inançsal anlamda emperyalist bir anlayışta olmadığımızın kanıtıdır. Biz medeniyetler çatışmasından değil, medeniyetler dayanışmasından bahsediyoruz.
Bugünkü uygarlık atı Asya’dır. Atlantik uygarlığının ekonomik olarak tıkandığı bir dönemde, 2030 projeksiyonlarına bakıldığında Endonezya, Türkiye, Mısır, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin yükselişini görüyoruz. Dünün mazlum ve yoksul dünyası, bugün gelişmenin önderliğini ele geçirmiştir. Avrasya’da Şangay İşbirliği Örgütü gibi yapılarla doğal bir bütünleşme süreci yaşanmaktadır. Bu süreçte Turan coğrafyası, sadece Türkleri değil; Çinlileri, Rusları, Farsları ve Hintlileri de içine alan geniş bir Avrasya dayanışması olarak kurulmaktadır. Türkler; Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Balkanlar, İran ve Çin’deki nüfusuyla bu yükselen Asya uygarlığının öncü ülkelerinden biri olacaktır. Eğer Rus veya Çin düşmanlığına saplanırsak, kendi geleceğimizi helak eder ve Amerika’nın piyonu durumuna düşeriz. Ancak bu süreç, gerçekçi bir Avrasya dayanışması ile mümkün olabilir. Ve 23 Nisan’ı, Milli Meclisimizin 100. yılını konuşacağız. Bir son dakika gelişmesi var, onu duyuracağım. Birazdan Gece Görüşü’nde Seda Anık arkadaşım sizlere ayrıntılarını aktaracak.
Tabii konumuz İslamiyet’ti. Ramazan ayıyla ilgili de İçişleri Bakanlığı bir genelge yayınladı. İçişleri Bakanlığı genelgesinde; Ramazan’da iftar, sahur gibi kalabalık grupları bir araya getiren etkinliklere ve iftar çadırlarına müsaade edilmeyeceği belirtiliyor.
Biz de tüm izleyicilerimize, aslında tüm İslam alemine şimdiden hayırlı olmasını diliyoruz. Kapatıyoruz efendim; birazdan Gece Görüşü sizlerle. İyi geceler.

