Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına ve ulusal radyo başına hoş geldiniz. Çıkış Yolu saatinde ve yönünde sizlerin karşısındayız. Bu hafta Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek stüdyomuzda. Biz de kendisini tek karşılamayalım dedik, biraz kalabalık bir heyetle ağırlayalım istedik. Hem Ulusal Kanal Ana Haber Sunucumuz Teoman Ali hem de Haber Müdürümüz Deniz Adalı ile birlikte sorularımızı kendisine yönelteceğiz.
Efendim hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk. Sizler de hoş geldiniz. Arkadaşlar buradaydınız zaten, Teoman Bey de buradaydı; yüzümüz gülüyor tabii.
Değerli izleyenler, programdan önce biz sohbet etmeye, gündemi konuşmaya ufak ufak başlamıştık. Şimdi sizlerin huzurunda merak edilenleri soracağız. Sizlerden gelen soruları da bekliyoruz; alt bantta arkadaşlarımız telefon ve WhatsApp numaramızı, aynı zamanda hashtagleri yazacaklar. Özellikle Twitter üzerinden sorularınızı bize ulaştırabilirsiniz.
Gündem yoğun, önemli başlıklar var. Özellikle HDP’nin dönem yöneticisi olan ve kayyum atanana kadar Kars Belediye Başkanı görevini yürüten Ayhan Bilgen’in yaptığı açıklamalar var. MHP Lideri Sayın Bahçeli’nin, grup toplantısında özellikle “Uygur yalanları” konusunda yaptığı kritik bir açıklama vardı, onu da Sayın Perinçek’e soracağız. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tarikatlarla ilgili bir çıkışı oldu; “Tarikatlar devlet içinde örgütleniyor mu, örgütlenmiyor mu?” sorusunu yönelteceğiz. Azerbaycan ve Doğu Akdeniz gündemi de bugün önümüzde duran diğer konu başlıkları arasında.
Efendim, Ayhan Bilgen’in yaptığı çıkış muhtemelen uzun süre, özellikle HDP ve PKK konusunda tartışılacak bir başlık olarak duruyor. Arkadaşlarımdan rica ediyorum, tweeti hem ekrana hem de bizlerin huzuruna getirsinler. Ayhan Bilgen’in ifadeleri, daha çok HDP içerisinde PKK ve Kandil’in müdahalesini eleştiren paylaşımlardı. Sizce bu ne anlama geliyor? Nasıl bir yorum yapmak lazım? HDP içinde bir PKK-Kandil tartışması mı var, yoksa ortada bir öz eleştiri mi var? Nasıl değerlendirirsiniz, diyerek başlayalım.
— Vallahi bunlar özlenen, beklenen çıkışlardır. Bu ses çıkmalıydı. Yani hangi ses? Bir; Sayın Ayhan Bilgen dedi ki: “HDP’ye Kandil’den ve İmralı’dan müdahale var.” “Ziyade” falan gibi sözler üzerinden yorumlar yapılıyor ama onları bir kenara bırakalım; iki merkezden müdahale olduğu açıklamasında çok açık bir şekilde ifade edilmiş. Bu önemli. HDP’nin Kandil’den ve İmralı’dan emirler aldığını, müdahaleyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.
İkinci önemli nokta; “HDP ters Türkiyelileşme uyguladı” diyor. Hani “Türkiyelileşeceğiz” diye bir aralık ortaya çıkmışlardı, öyle de oy aldılar bir miktar. Ama “ters Türkiyelileşme” güzel, iyi bir kavram bulmuş; anti-Türkiyelileşme gibi. Bu ne demek? Türkiye’yi bölme demek. Toplarsak; Kandil’den ve İmralı’dan talimatlar alan, bölücü bir örgüt. Bunu tespit etti. Çok önemli. Bunun Güneydoğu ve Doğu’daki halkımız için, hatta İstanbul ve Ankara’daki Kürt vatandaşlarımız arasında alkışlarla karşılandığını size şimdiden söyleyeyim. Kanaat önderlerinden gelen alkışlar var; herkes büyük bir sevinç duydu. Bizim fikirlerimizi, özlemlerimizi ifade etti diye belirtiyorlar. Türkiye’nin hayrına olan ve PKK’nın bitirilmesinde de çok büyük yararı olacak bir tavır.
HDP için de bu aslında bir kapatılma gerekçesidir. Kandil’den ve İmralı’dan talimatlar alan, ters Türkiyelileşen bir parti, apaçık bir şekilde kapatma gerekçesidir. Ama ben o tarafıyla ilgilenmiyorum; önemli olan burada HDP’nin içinden bir “Türkiyeli” sesin çıkması ve PKK’ya meydan okumasıdır. Çünkü bu hakikaten bir meydan okumadır ve öyle yorumlanacaktır.
— Peki, bu cesaret nereden gelmiştir sizce?
— Vicdandan gelir, başka nereden gelecek? Ama PKK ezildiği için bu cesaret ortaya çıkıyor. PKK ezilmese bu tavırlar ortaya çıkmazdı. Yani bu silahlı mücadelenin verimidir. Silahlı mücadele PKK’yı ezince, PKK’ya karşı isyan unsurları da harekete geçiyor. Çok açık. Bu başarı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk polisinin başarısıdır. O yarattığı ortamda “çıkmaz sokak” bu. Orada “İkinci İsrail Devleti” falan kurulamaz. En kritik sorun budur. Buradan izleyicilerimize şunu altını çizerek belirtiyorum: Bölücü terörle mücadelede en kritik olay şudur; bunlar bölücü bir devlet, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kuramayacaklar. Kuracaklarına dair şüpheler oluşursa “çözüm süreçleri” gibi bir tereddüt oluşur ve bu PKK’ya yönelişi artırır. Ama bunlar hayal, böyle bir şey kurma ihtimalleri yok. Türk ordusu, Türk devleti bunu ezdi. Bu da PKK’nın bitmesi sürecini hızlandırır. Ayhan Bilgen’in bu açıklaması, aynı zamanda PKK’yı ezen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk polisinin başarısının bir verimidir.
— Sayın Başkanım, yayından önce elimize yeni bir açıklama daha ulaştı. HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) görevinde de bulunmuş olan Altan Tan’dan geldi. Ankara temsilcimiz Gürkan Demir kendisine ulaşıp Ayhan Bilgen’in açıklamalarını sordu. Okuyayım: “Silahların terk edilmesi gerektiğini en başta ben söylüyordum. Bunu 10 yıldır söylüyorum. Keşke Ayhan Bey de zamanında destek verseydi. Bu konu daha çok su kaldıracak; hem bu görüşlere sahip çıkanların hem de kızanların sesi yükselecektir. Artık silahlar kesinlikle susmalıdır. HDP şiddete karşı amasız, fakatsız açık tavır almalıdır. Yuvarlak cümlelerle, ucunun nereye çekildiği belli olmayan ifadelerle değil; PKK vesayetini kabul etmediğini ilan etmelidir. Silahla demokrasi yan yana olmaz. Bu dünyanın hiçbir ülkesinde olmaz; İngiltere’de, Almanya’da, Japonya’da da olmaz.”
— Tebrik ederim Altan Tan’ı da. İşte bu seslerin çıkması lazım. “Ateşlendi” diyelim; bu artık bir süreç. Ben bundan sonra yüzlerce, binlerce insanın bu tavrı alacağını görüyorum. Bu öncülerle başlar, halk da yüz binleri, milyonları bulur. Halkın özlemlerini, ruh halini yansıtan bir açıklama.
— Bir “Türkiye Partisi” olma fikri olumlu yönde işliyor olabilir mi?
— Olmaz. Bakın, o olmaz. HDP’den Türkiye Partisi çıkmaz. Yani buradan öyle bir umut yaratmak en büyük yanlış olur. Keşke bunları söylemeselerdi dedirtirsiniz o zaman. HDP’den Türkiye adına hiçbir şey çıkmaz. Bu açıklamalar HDP’yi mahkum etmektedir; yargıda mahkum anlamında değil, Türk milletinin ve vatanımızın değerleri açısından mahkum etmektedir. HDP doğru yola girecek, PKK’dan ayrılacak gibi bir ihtimal görmüyorum. Ama bu vicdanlı açıklamalar, sonuç itibarıyla PKK’nın bitirilmesi sürecini hızlandırıyor.
— Peki, HDP’yi kapatılmaktan kurtarabilir mi bu açıklama?
— O zaman “PKK’dan devlete teslim olanları kurtarmaya çalışıyorlar” gibi yorumlara yol açar. Olayların muhasebesini yapıyorlar ve çıkmaz yol olduğunu görüyorlar. Ayhan Bilgen’in bu fikirlerinin cezaevinde oluştuğunu söylemek yanlış olur; bu fikirler eskiden beri var. Şimdi bu fikirlerin daha kolay yankı bulacağı bir iklim oluştuğu için daha rahat konuşuyorlar.
— Peki Sayın Başkanım, bu gelişmelerin ardından Abdullah Öcalan da devreye girer mi? Ben bunu dün Sayın Kübra Par’ın programında da söyledim; Abdullah Öcalan da bir süre sonra çıkıp Altan Tan gibi PKK’ya “silahları bırakın” diyecektir. Bunu Türk devleti ona söyletir. Zaten sorgusunda Sayın Komutan Atilla Uğur’a “Ben bir enstrümanım, bir aletim, beni Türk devleti kullansın” diyordu. HDP yöneticileriyle görüşmelerinde MİT ile ilişkileri olduğunu ve bunun iyi olduğunu açıklıyordu. Şimdi önümüzdeki dönemde göreceksiniz; Türk devleti isterse onun kamuoyuna bu tür açıklamalar yapmasını sağlar. Bunların hepsi PKK’yı bitirme sürecinin parçasıdır.
— Sayın Başkanım, hazır yeri gelmişken o sorgu görüntülerini arkadaşlarımız hazırladı, ekrana getirelim.
(VTR GİRİŞİ: Abdullah Öcalan’ın 1999 yılındaki sorgu görüntüleri ekrana verilir.)
— Evet değerli izleyenler, 99’daki sorgusunda bu açıklamaları yapıyor Abdullah Öcalan. Yine bunlara mı atıf yapıyorsunuz?
— Tabii ki. İnsan geçmişiyle değerlendirilir. Komutanımıza verdiği o sorguda Abdullah Öcalan çok açık bir şekilde “Devlete hizmet etmeye hazırım, devlet bana imkan verirse onun eri olacağım” diyordu. Hizmet kavramını kullanan kendisidir; şimdi o talebe Türk devleti herhalde bir cevap verecektir. “Mektup” meselesinde de o dönem herkes “seçim malzemesi” demişti ama ben “devlet böyle şeyler yapabilir” demiştim. Şimdi o tartışmanın farklı bir boyutu doğdu. O mektup üzerine Kandil “bizi bitirmeye çalışıyorlar” diye şikayetçi olmuştu. Demek ki Cumhuriyet Halk Partisi de mektubu eleştirirken PKK’nın şikayetiyle birleşmiş oluyordu. Şimdi aynı Abdullah Öcalan’a devlet “Gel bakalım kamuoyuna dön ve fikirlerini söyle” dese, bu PKK’nın bitiş sürecini tamamlar. Ve o da “Silahları bırakın” dese, vay! “Siz Abdullah Öcalan’la birleştiniz, onu kullanıyorsunuz.” Abdullah Öcalan PKK’yı bitiriyor. Şimdi şu mesajı, Ulusal Kanal olarak yayınladınız siz. Onu PKK yöneticileri falan da izliyorlar; saçlarını başlarını yoluyorlar şimdi. Göreceksiniz, birkaç gün sonra Abdullah Öcalan aleyhine bir kampanya başlayacaktır. Yani o, zayıf bir kampanya olacak çünkü ezilen, yıkılan, yok olan kesimin kampanyası olacaktır.
Ama burada Abdullah Öcalan “Vurun, kırın, devam edin, Türk askerini öldürün” mü diyor? Hayır. “Türk Devleti’nin önünde teslim olun, onun hizmetine girin” diyor. “İlaç gibi bir çözüm yapacağız” diyor. Yani devletle birleşerek, Türkiye ile birleşerek ilaç gibi… “İlaç diyorum” diyor. “Devletin adamı olacağız, devlete hizmet edeceğiz, dev gibi bir hizmet yapacağız” diyor. Buna uyduğu zaman, çok büyük bir kesim bu terörün bitmesinde çok önemli adımlar atmış olacak.
Şimdi bakın, bu olay nedir biliyor musunuz? Teröre karşı mücadele cephesinde miyiz yoksa terörün yanında mıyız? Olay bundan ibaret. Yani olaya bu cepheden baktığınız zaman, Abdullah Öcalan’ın çıkıp da “Silahları bırakın” çağrısında bulunması, Mehmetçik’in yanından bir çağrı. Mehmetçik de hoparlörle bağırmıyor mu? Mağaraları kuşattığı zaman, “Kuşatıldınız, silahlarınızı atın” diyor. Biz Vatan Partisi olarak, “Elinizdeki, Amerika’nın size verdiği silahları atın; Amerika’nın, İsrail’in verdiği silahlarla Anadolu insanını, Mehmetçik’i vurmayın, bu utanca teslim olmayın” diye çağrılarda bulunmuyor muyuz? Bu çağrıyı PKK’nın içinden, PKK’nın lider kadrosundan insanlar yapsa iyi değil mi? Doğru değil mi? Onun için olaya terörle mücadele cephesi açısından bakmalıyız, bakmak gerekir. O mektup da o açıdan…
Sonuç itibarıyla Abdullah Öcalan, o seçim öncesindeki mektubuyla teröre darbe indiriyordu. Yoksa o, seçimlerde bir tercih veya “Şu partiyi, bu partiyi destekleyin” anlamına gelmiyordu. Teröre karşı bir tavır alıyordu ki Kandil de onu söylüyordu. Diyordu ki, “Bu konuşma bizi bölmek için, bu konuşma bizi silmek, bitirmek için.” Demek ki teröre darbe vuruyormuş. Bunları dinledikten sonra hâlâ Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalkıp da bu lafları etmesi… Abdullah Öcalan orada PKK değil ki! PKK’yı bitiren, PKK’yı bölen adam orada. İşte şurada gördüğümüz insan. Sayın Komutan Hasan Atilla Uğur’a o sorguyu veren insan. Bu sorgu ne zaman? 1999. 21 sene geçmiş. 21 sene sonra yine o Abdullah Hoca; çünkü kendisi söylüyordu: “Ben MİT’le görüşüyorum, çok iyi oluyor, onlarla beraber hareket edeceğiz” falan diye. Hatta hatırlayacaksınız, 2009-2010 yıllarında da bu tür açıklamalar yapmıştı.
“Etkisi de olur efendim sizce?” Çok olur. Neden olur biliyor musunuz? Zaten insanlar bir çıkmazda olduğunu görüyor, o terör örgütünün peşinden gidenler oradan bir çözüm olmayacağını görüyor, bu işin bittiğini görüyor. O bakımdan daha kolay karar verir, daha kararlı olur. Çok faydalı olur. “Elinizdeki silahları bırakın” diye çağrılar yapacak falan… “Ekranlarda” diye söyledim, “Hapishaneden çıkartılacak” diye algılamışlar. Siz “Kamuoyunun önüne çıkartılacak” dediniz. Aynen. Açık. Benim söylediklerimi de lütfen koyarsanız, çünkü orada başka türlü anlamaya izin verecek bir konuşma yok. Orada çok açık; “Ekranlar” falan gibi kavramlar kullanılıyor. Yani hapishaneden çıkartılacak, af çıkartılacak şeklinde değil; ekranlara çıkartılacak, kamuoyunun önüne çıkartılacak. Benim oradaki konuşmamı verirseniz problem yok.
Sayın Başkan, “Bu tür iddialar doğru değil” dedi, hatta “Saçma sapan iddialar” olarak bahsetti. Ya şimdi bakın, Sayın Ömer Çelik eğer teröre karşı mücadele merkezinden konuşsaydı, o sözlerinin uygun olmadığını kendisi görürdü. Ama o, CHP’den gelen eleştirilere cevap verme kompleksi altında olduğu için, düşünmeden dikkatsiz bir cevap vermiş. “Ezik” diyelim, evet ezik. Neden ezik? Abdullah Öcalan Türk Devleti’ne, “Al diyor, beni kullan diyor, enstrümanım diyor, devletin adamıyım” diyor. Sen onu kullanamazsan devlet yönetemezsin. Onu kullanmaktan korkan insanlar devleti yönetemez, terörle mücadeleyi hızlı götüremez. O tavır Mehmetçik’in yanında bir tavır değil ki! Sayın Ömer Çelik’in, Abdullah Öcalan’ın böyle bir açıklama yapmasının Mehmetçik’e ne kadar büyük katkısı olduğunu görmesi lazım. Koskoca AK Parti’nin sözcüsü değil mi? Onu görmesi lazım veya onu birilerinin uyarması lazım. Sayın Ömer Çelik’i herhalde uyarmışlardır tahmin ediyorum. Ama tabi kullandığı dil dikkatsiz, önemli değil.
Sadece Ömer Çelik mi yoksa AK Parti de mi bu tutum içinde? Şimdi yarından sonra göreceğiz. Ama Türk Devleti Abdullah Öcalan’ı kamu hizmetinde de değerlendirecek, göreceksiniz. “Beni devlet olarak al, kullan” diyor. Bugün de dediğinden yüzde yüz eminim. Eğer devlet bunu yapmıyorsa, terörle mücadelede eksikleri ve tutarsızlıkları var anlamına gelir. Mutlaka bunu değerlendirecektir. Ama bunun zamanlaması var, kuşkusuz. Onun zamanını hükümet tespit eder, güvenlik güçleri tespit eder.
Efendim, Türkiye’nin önünde PKK’yı imha etmek gibi bir plan var mı sizce? Çünkü siz özellikle Barış Pınarı Harekâtı sırasında “PKK’yı imha etmek, strateji imha etmek olmalıdır” diye sık sık vurguluyordunuz. Şu an durum ne sizce? İmha politikası var mı? Tabii ki hükümete sorarsanız, “Biz PKK’yı imha ederiz” diyor. Sayın Milli Savunma Bakanımız Orgeneral Hulusi Akar da sürekli “Son neferi kalıncaya kadar bitireceğiz bu işi” diyor. Yani bir imhadan söz ediyor. Ama uygulanan stratejinin ve siyasetlerin imhaya uygun olması lazım. Mesela Suriye’de, “Biz 90 kilometre eninde, 450 kilometre boyunda bir güvenli bölge kuracağız” dediğiniz zaman bu imha stratejisi değil; bu PKK’yı sürme stratejisi. PKK’yı aşağıya atıyorsun ama aşağıya atmamış oluyorsun; kendin de 90 kilometre aşağıya indiğin için yine PKK’yla komşu oluyorsun. Bu imha stratejisi değil. İmha stratejisi Vatan Partisi’nin stratejisidir. O da nedir? Suriye ile birleşir ve imha ederim. Sürdüğün zaman yine Suriye topraklarına atıyorsun; Suriye’nin de orada başı dertte, Amerika’yla, IŞİD’le, başka terör örgütleriyle uğraşıyor. Ama Türkiye ve Suriye beraber oldukları zaman PKK’yı üç günde bitirirler. Bakın dört değil, üç günde bitirirler. Neden? PKK hemen teslim olur. Bugün Vatan Partisi hükümette olsa, hemen Suriye ile anlaşma yapar, “PKK’yı bitiriyoruz” der. Hemen görürsünüz, Kandil’den beyaz bayrak çekilir. Çünkü Suriye ve Türkiye’nin iş birliğine karşı koyabilecek bir PKK yok.
Suriye bunu istiyor aslında. Biz “Türkiye topraklarında PKK istemiyoruz” diyoruz, onlar da “Suriye topraklarında bölücü bir örgüt istemiyoruz” diyorlar. Zaten bunu ilan ediyorlar. Ama Suriye niye bitiremiyor? Suriye’nin başında IŞİD var, başka terör örgütleri var. Türkiye ona bu konularda destek olmadığı gibi zarar verdi. Suriye’nin “Bir tane yeknesak, tek bir devletimiz, tek milletimiz var; Suriye bir Arap Cumhuriyeti’dir” dediğini anlamamız lazım. Amerika’nın burada bir petrol devletçiği, Kürdistan adı altında kurmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini söylüyorlar. Pratik, açıklamadan daha önemli.
Değerli izleyenler, dün Sayın Perinçek’in konuyla ilgili değerlendirmesi bugün de çok tartışılmıştı. Şimdi Suriye meselesine baktığımızda; bugün çok enteresan bir basın toplantısı oldu. İsveç Dışişleri Bakanı ile bizim Dışişleri Bakanımız konuştular. İsveç Dışişleri Bakanı “Suriye’den Türkiye çekilsin” dedi. Sayın Çavuşoğlu çok sert bir cevap verdi: “Siz nasıl böyle bir şey söylersiniz, Suriye Devleti mi size böyle bir konuşma hakkı verdi?” dedi. Çavuşoğlu’nun bu cümlelerini, sizin biraz önce bahsettiğiniz stratejiyle nerede görüyorsunuz? Çavuşoğlu orada Suriye Devleti’nin toprak bütünlüğüne ve devletin kendi toprakları üzerindeki hükümranlığına gönderme yapıyor. “Suriye Devleti sana böyle bir konuşma için yetki verdi mi? O Suriye Devleti’nin meselesidir” diyor. Açık bir şekilde Suriye Devleti’ne bence bir selam yollama var. Ama bundan böyle Suriye ile beraber PKK’yı bitirme stratejisi üretmek için henüz erken. Ancak Türkiye bunu istese iki günde uygular ve PKK biter.
Peki, Suriye’de Rusya’nın tutumunu nasıl görüyorsunuz Sayın Başkan? Bakın; Suriye’de, Libya’da, Kafkaslar’da, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de Rusya’nın “tutumu” diye bir şey yok. Bu önemli bir soru. Maalesef bizim hem strateji cahili unsurlar hem Amerikancılar sürekli böyle cepheleri bölen tahliller yapıyorlar. Ama Vatan Partisi ne dedi? “Karadeniz, Akdeniz, Umman Denizi’ne kadar tek bir bütünsel cephe var” dedi. Sayın Cumhurbaşkanımız da bir hafta kadar önce “Türkiye kuşatma altında” dedi ve saydı: Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Suriye, Akdeniz… Yani bu cephe bütünseldir.
Kim kuşatıyor? Amerika-İsrail eksenli bir kuşatma. Suriye’de Amerika ve İsrail, PKK’yı ve IŞİD’i destekliyor. Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail var; Yunanistan’ın, Fransa’nın, Güney Kıbrıs’ın arkasında. Balkanlarda Amerika üsler kuruyor; Dedeağaç dahil Ege Denizi kıyısında ve yukarıda Romanya’da, Bulgaristan’da… Ondan sonra Ukrayna’yı destekliyor Karadeniz’de. Ukrayna ile Amerika arasında 2018’de yapılan anlaşmada “Türk Akımı engellenecek” deniyor. Dönüyoruz Kafkaslara; Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye sırtından bir cephe açmak için Ermenistan’ı Azerbaycan’ın üzerine sürüyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’de Amerika merkezli güçlerle karşı karşıya olduğu zaman ne oluyor? Arkadan bir cephe açılıyor ve Türkiye “arkamda neler oluyor” tedirginliği içine sokuluyor. Bütün bu cephelere baktığımız zaman tamamında Amerika-İsrail var.
Rusya ile Amerika anlaştı diye yorumlar yapılıyor. Bu Suriye için de söyleniyor. Bu mümkün mü efendim? Dünyada anlaşmalar olur, ateşkesler olur, geçici uzlaşmalar olur ayrı ama aynı cephede buluşmayacak ülkeler Rusya ile Amerika’dır. Bunlar stratejik olarak temelden çıkarları karşı karşıya olan ülkeler. Tarihte ne oluyor? Mesela Sovyetler Birliği ile Almanya düşmandı ama aralarında bir saldırmazlık paktı yaptılar, aralarındaki savaşı ertelediler. Bugün de Amerika ile Rusya’yı aynı cepheye getiremezsiniz. Ateşkes yaparlar, uzlaşırlar ama ikisi beraber bir cephe tutmazlar. Mesela ikisi beraber Türkiye’yi kuşatmazlar. Yine Amerika ile Çin de ittifak yapmaz. Anlaşmalar yapar, uzlaşmalar yapar ama Amerika ile Çin hiçbir zaman aynı cephede buluşmaz. Bunları görmek lazım. Rusya ile Amerika’yı yan yana getiremezsiniz; Amerika ile Çin’i de yan yana getiremezsiniz. Peki, daha da büyük bir şey olan Çin ile Rusya neden beraber? Çünkü sosyoekonomik yapıları birbirine benziyor. Gelişen ülkeler kampındalar, mazlumiyetleri ortak ve Amerikan tehditlerine karşı ortak güvenlik çıkarlarına sahipler. Ekonomik çıkarları da aynı şekilde örtüşüyor.
Sormak isterim, “Asya Sarkacı” tanımı içinde Çin, Rusya ve Türkiye’yi görürsek; Sayın Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmayla birlikte Türkiye’nin o güçlü ittifakın yanında konumlandığını söyleyebilir miyiz? İttifak demeyelim ama dünya ekonomisinin ağırlığı Asya’ya kaydı. Dünyanın büyümesine en büyük katkıyı yüzde 49 ile Çin, yüzde 30 küsur ile Hindistan yapıyor; Amerika ise ancak yüzde 10 civarında katkı sağlıyor. Yani dünya Asya sayesinde büyüyor. İcatlar, buluşlar ve yapay zekâ gibi gelişmeler de Asya’ya kaydı. Batı uygarlığı artık yerini Asya’dan yükselen yeni uygarlığa bırakıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız “Asya Sarkacı” dediğinde, yeni bir uygarlığın doğuşunu ve insanlığın öncüsü konumuna geçtiğini ifade etmiş oluyor.
Batı’nın yükselişi, 15. ve 16. yüzyılda Macellan’ın Afrika’nın güneyinden dönerek Hindistan’a ulaşmasıyla başlayan bir süreçti; yani yaklaşık 500 yıllık bir Batı dönemi yaşadık. Hatta bunu 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla da başlatabiliriz. Ancak 15. yüzyıldan önce, 7. ve 8. yüzyıldan başlayan 700 yıllık İslam-Türk uygarlığının yükseliş dönemi vardı ve o dönemde dünyanın birinci ekonomisi Çin’di. Tarih boyunca uygarlık merkezlerinin değiştiğini görüyoruz; M.Ö. 5. yüzyılda Atina ve Roma ile başlayan Akdeniz uygarlığı, ardından İslam uygarlığı ve ondan öncesinde yine Çin İmparatorluğu ile Asya’nın başı çektiği dönemler var.
Peki, bu kuşatma planının Türkiye içinde uzantıları var mı? Evet, var. Bunlar zaten deşifre edildi. Biden, muhalefeti bir araya getireceğini söylerken isim isim saydı; Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP, muhafazakarlar, Davutoğlu, Babacan, Saadet Partisi ve Abdullah Gül… Bu kuvvetlerin doğrudan Atlantik’in yanında mevzilendiğini ve Amerika’nın bölge planları içerisinde konumlandığını görüyoruz.
Amerika’nın Rusya’yı kuşatmasında Polonya gibi eski Doğu Avrupa ülkelerini ve İsrail’i kullandığını görüyoruz. Birleşmiş Milletler’e Çin’in kınanmasıyla ilgili sunulan mektuba, saydığınız bu ülkeler otomatik olarak imza attılar. Türkiye içindeki muhalefet elemanları da aynı şekilde, hükümeti “Neden Çin’i kınayan bildiriyi imzalamadın?” diye eleştirerek Amerika’nın maşası olmaya zorluyor.
Amerika, Türkiye’de PKK üzerinden Türkiye’yi karıştırmaya çalıştığı gibi, Çin’de de Tibet ve Uygur meselelerini kullanarak etnik ve dinsel konular üzerinden Çin’i yıpratmaya çalışıyor. Amerika’nın Çin’e diş geçiremeyeceğini bilmesine rağmen bir rekabet hali mevcut. Amerika’nın Çin politikasının altına imza atanlar, sadece kendi halklarına değil, insanlığa da ihanet ediyorlar.
CHP’nin Uygur Türkleri ile ilgili hazırlattığı rapor ve paylaştığı harita meselesine gelince; o haritada Çin topraklarının bölünmüş ve üzerine Doğu Türkistan bayrağı konulmuş olması dehşet vericidir. Birisi Türkiye haritası üzerinde bölücü bir paçavra bayrak koysa ne anlama geliyorsa, bu da odur. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tamamen Amerika’nın güdümünde olduğunun kanıtıdır.
Geçmişte Vietnam ve Küba gibi anti-emperyalist mücadelelerde Sol hep beraberdi. Bugün emperyalizme karşı mücadelenin kalesi Çin’dir. Dünya ekonomisinde satın alma paritesi itibarıyla birinci sırada olan Çin, 2030 yılına gelindiğinde Amerika’nın iki katı büyüklüğe ulaşacak. Avrupa’daki sosyal demokrat partiler bile Çin ile dostane ilişkiler kurarken, CHP’nin bu çizgiden sapması çok ilginç. Bugün HDP ve CHP, Uygur meselesinde aynı noktada buluşurken; AK Parti ve MHP, hem Türkiye’de hem de Çin’de bölücü terörle mücadele konusunda ortak bir tavır sergiliyor. Doğu Türkistan İslami Partisi, Suriye ve Irak’ta Türk askerine kurşun sıkan, IŞİD ile bağlantılı bir örgüttür. CHP, Çin’e gidince IŞİD’çi, Türkiye’ye gelince güya IŞİD karşıtı oluyor.
Sonuç olarak; vatanseverlik, savaştıkça tutarlılaşır. Türkiye’nin Rusya ve Çin ile ticaret hacminin büyümesi, Türkiye ekonomisinin dinamiklerinin zorunlu bir sonucudur. Bugün Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Rusya, ikincisi Çin’dir. Rusya’ya bağımlı olduğumuz iddiaları ise Amerika cephesinden atılan karalamalardır. Güç dengelerine ve 2030 projeksiyonlarına baktığımızda, Türkiye ve Rusya gibi iki ekonominin birbirine tahakküm etmesi mümkün değildir. Bağımlılık ilişkileri, ancak ciddi kuvvet dengesizliklerinden doğar. Şimdi bu ilişkiler açısından baktığımız zaman Türkiye ile Rusya arasında önümüzdeki süreçte birinin diğerine bağlanacağı dengesiz bir ilişki durumu gözükmüyor. Bu açıdan bakıldığında; bunların hepsi ciddiyetsiz, matematiği olmayan, hesabı kitabı olmayan, Amerika cephesinden ileri atılan ve geçmişten gelen çeşitli kuşkulardan doğan, o kuşkulardan yararlanan uydurma iddialardır.
Türkiye’de “Amerika’dan kurtuluyoruz, Rusya’ya mı bağlanalım?” şeklinde bir duyarlılık var. Bu duyarlılığın haklı bir tarafı var; bir yere bağlanmamalıyız. Ancak zaten bir yere bağlanmamız artık mümkün değil. Türkiye’nin bağlanabileceği bir ekonomi nasıl olur? Türkiye bir savaşta Amerika’ya yenilir ki yenilmeyecek. Harita üzerinde, kağıt üzerinde konuşuyoruz; oradan bir bağımlılık doğabilir. Ama Türkiye önümüzdeki süreçte ne Rusya’ya ne de Çin’e bağlanır. Türkiye, bu tür dengesiz ilişkiler içinde olmayacak çünkü rakamlar bunu gösteriyor. Türkiye, bağımsızlık yolunda ilerlemeye devam edecek. Dünya dengeleri artık Türkiye’nin önünü açtı; Amerika’dan zincirlerimizi kopardık ve ilerliyoruz. Avrupa Birliği’ne girme seçeneği de yerle bir oldu. Amerika’dan ayrılıp Avrupa Birliği’ne bağlanabilirdi ama o seçenek de kalmadı. Türkiye bağımsızlık yolunda ilerliyor.
Elbette ülkelerle ilişkilerde hata yapılır mı? Yapılır. Bazı yanlış ekonomik adımlar atılabilir, yanlış projelere “evet” denebilir. Onlar bağımlılıktan ayrı, tek başına ele alınacak konulardır.
Konuyu biraz genişletelim. Rusya bağımlılığını herkes konuşuyor ama başka şeyler de konuşuluyor. Örneğin Çin… Çin Halk Cumhuriyeti, mesela Varlık Fonu’nun çok ilginç bir hamlesi oldu; geçenlerde Çin’de ofis açtı. Bazı çevrelerde şöyle bir tartışma başladı: “Türkiye varlıklarını Çin’e peşkeş mi çekecek?” Aynen böyle soruyorlar. Çok gülünç! 4 trilyon dolar rezervi olan Çin’e… Gülünmez mi? Üstadım, Çin’in 4 trilyon dolar rezervi var; hem dolar olarak hem de Amerikan tahvilleri olarak. 4 trilyon dolarlık rezervi olan bir Çin var ve Türkiye’nin varlık fonuyla Çin’e bir şey yapıyorsun… Bunlar gülünç şeyler.
Dünkü Habertürk yayınında da benzer şeyler söylendi, hepsine cevap verilemiyor. Konuşmacılardan biri, galiba Sinan Oğan’dı, “Çin’e dışarıdan büyük sermayeler geliyor, o sayede Çin…” dedi. Oysa Çin’den dışarı akan sermaye ile içeri gelen sermayeyi karşılaştırdığımızda; Çin’den dışarı akan sermaye, içeri gelenin 4-5 misli büyüklükte. Yani dünyadan Çin’e doğru değil, Çin’den dünyaya doğru bir sermaye akışı var. Toplum olarak baktığınızda bugün Çin, sermaye ithal eden değil, sermaye ihraç eden bir ülke durumundadır. Amerika’da oluşturulan rivayetler, hurafeler gazetelerde yazılıyor, oradan da sürekli söylenip duruluyor.
Birkaç izleyici sorusu var. Özellikle yoğunlaşan bir soru: “HDP’yi ve PKK’yı konuşurken, Güneydoğu’daki yurttaş nereye gidiyor? Vatan Partisi’nin Güneydoğu’daki etkisi ne? PKK ya da HDP’den giden oylar AK Parti’ye mi geçiyor?”
Çok güzel soru. Yapılan araştırmalarda Güneydoğu’da HDP’den kopan oyların Vatan Partisi ve AK Parti’ye gittiği görülüyor. İkincisi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin oyları bütün Türkiye çapında çok hızlı düşüyor. Bir ayda üç ayrı şirkete yaptırılan araştırmalarda CHP oylarının düştüğü tespit ediliyor. Kendi gözlemlerimizden de bunu biliyoruz. CHP’den kopan oylar büyük ölçüde Vatan Partisi’ne ve İYİ Parti’ye gidiyor. Güneydoğu’da ise durum farklı; CHP’nin orada bir oyu yok. HDP’den kopan oylar CHP’ye gitmiyor, doğrudan Vatan Partisi ve AK Parti’ye gidiyor.
İYİ Parti’ye giden oylar ise “konaklanacak bir kervansaray” gibi, dinlenmek için gidiliyor; oradan tekrar Vatan Partisi’ne geçiş oluyor. Çünkü İYİ Parti’nin kalıcı bir varlığı, geleceği yok. İçinde vatansever, milli bir birikim olduğu için HDP ile beraber olmayı, aynı ittifakta yer almayı kabul ettiremiyor. Bu yüzden parti içinde sürekli bir bunalım var ve o bunalım, HDP ile ittifak isyanına oturuyor. O isyanın bitmesi mümkün değil çünkü İYİ Parti yönetimi HDP ile ittifakta kararlı.
Bakın, operasyon çok müthiş: MHP’nin içinden bir gücü alıp, neredeyse yarısını götürüp PKK’nın yanına koyabilir miydiniz? Hiç kimse bunu yapamaz. Ama aynı gücü alırım, CHP’nin yanına koyarım; CHP’nin diğer yanında da HDP olduğu için böylece MHP tabanındaki gücü PKK’nın yanına koymuş olurum. Koyarım ama o gücü orada tutmak mümkün değil. Çünkü o kitle, “Biz CHP’nin yanına geldik ama aynı zamanda PKK’nın, HDP’nin de yanına gelmişiz” diyerek bunu kabul etmiyor ve İYİ Parti içindeki problemler buradan doğuyor.
Güneydoğu halkının Vatan Partisi’ne olan güveni 1990 öncesinden geliyor. Vatan Partisi; Kürt vatandaşlarımıza yapılan haksızlıkları, baskıları herkesten önce savundu ve Kürt meselesinin demokratik haklar açısından çözülmesine önderlik etti. Programı orada bir bir gerçekleşti; Kürtçe gazete çıkarıldı, enstitüler kuruldu, Kürtçe öğrenmek serbest hale geldi. Vatan Partisi’nin o dönemdeki cesur ve kararlı tutumuna halk şahit oldu. Bir de Vatan Partisi’nin vatanseverliği ve HDP’ye karşı kararlı mücadelesi var. HDP’den kopan seçmen, HDP’ye karşı mücadele eden partilere gidiyor; taviz verenlere veya ittifak kuranlara değil.
Kemalist Devrim ve Üretim Devrimi’ne gelince; bu Türkiye’nin programıdır. Türkiye’nin ihtiyacı Üretim Devrimi’dir ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin önünde bu devrim vardır. Dolayısıyla bunu hayata geçirecek olan, üreticilerin milli hükümetidir. Kim varsa onlarla yapılacak ama şu anda bunun en tutarlı, en kararlı adayı Vatan Partisi’dir. Maliye Bakanı’nın “üretim ve istihdam odaklı ekonomi” açıklamasıyla AK Parti de bu yola girdi. Devletin sürükleyici olacağı, kamu sektörünün önderlik edeceği karma ekonomi modelini savunuyoruz.
Büyük sanayicilere gelirsek; herkesin şaşıracağı bir şey söyleyeyim, büyük sanayiciler yoksullaşıyor. 1400 işletmenin konkordato ilan etmesi, on binlerce sermaye sahibinin mülkiyetini kaybederek yoksullaştığını, proleterleştiğini gösteriyor. 19. yüzyıl analizlerinde, Komünist Manifesto’da küçük burjuvazinin yoksullaşıp proleterleşmesi anlatılırdı; bugün Türkiye’de büyük sermaye sahipleri de kısmen yoksullaşıyor. “Kahrolsun sermaye” kafasıyla Türkiye’de hiçbir şey yapılamaz. Hem milli sermayenin işçi sınıfı ve çiftçinin yanında olması gerçeği var hem de büyük sermayenin mülksüzleşmesi gerçeği var. Bu yüzden sanayiciler de Vatan Partisi’ne “Bizi kurtarın” diye koşuyor.
(Kısa bir ara…)
Şimdi gündemin sıcak başlıklarına, Azerbaycan konusuna ve Azerbaycan’ın yürüttüğü vatan savunmasına gelelim. Sayın Başkan, Azerbaycan yeni bir döneme girdi. Siz işin başında herkesten farklı bir tavır aldınız; “destek değil, bu bir vatan savaşıdır” dediniz. Neden böyle dediniz?
Çünkü orası bizim öz vatanımız. “İki devlet, bir millet” gibi tekerlemelerin ötesinde, orası Türklerin yaşadığı topraklar ve bizim vatanımızın bir parçasıdır. Kurtarılan topraklar bizim vatanımızdır; insanlar kendi vatanını “desteklemez”, kendi vatanı için savaşır. İzmir’i, Maraş’ı nasıl kurtardıysak orayı da öyle kurtarabiliriz. Atatürk, dünyaya dönüp “Durdurun bu Yunanlıları, Ermenileri” demedi; “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir” dedi. Biz de aynı mesajı verdik; ancak silahla kurtarılabilir.
Rusya konusuna gelince; Rusya’nın, Türkiye veya Azerbaycan aleyhine bir tutum almayacağını net biçimde söylemiştiniz. Bunun nedeni, Rusya’nın büyük devlet geleneği ve strateji ustalığıdır. Rusya; Türkiye ile Amerika arasında, Azerbaycan ile Amerika arasında Rusya’nın, Amerika’nın yanında yer alması imkansızdır. Bu durum sadece Kafkaslar için değil, Doğu Akdeniz, Suriye ve Karadeniz için de geçerlidir. Dostlar arasında bazen çekişmeler olabilir ama Rusya hiçbir zaman Amerika ile Türkiye arasında Amerika’nın yanında olmaz. Rusya Türkiye’nin yanında olur ama onun kuyruğuna da takılmaz. Yani sen Rusya’ya… Bu da çok önemli. Burada da bunu anlatalım; bizim kamuoyumuza, milletimize ve özellikle partilere ve hükümete. Yani “Rusya beni desteklesin, Rusya benim kuyruğumda olsun” ya, olmaz. İkisi beraber, ortak çıkarlar temelinde mücadele edecek.
Vatan Partisi’nin geliştirdiği “Karadeniz’den Akdeniz’e Dostluk ve Barış Planı” tam da budur. Yani dört madde; Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir devlet olduğunu tanıyacak; Türkiye, Abhazya Devleti’ni tanıyacak; Karabağ’dan Ermeni işgaline son verilmesi için Türkiye ve Rusya ağırlığını koyacak ve bu toprakların Azerbaycan’a ait olduğu kabul edilecek. Bu dört madde böyle olur bu iş. Yoksa “Ben Kırım’da Amerika’yı destekleyeceğim ama Rusya hep benim yanımda olacak ve benim kuyruğuma takılacak” derseniz olmaz.
Sen beraberlik istiyorsan, her iki ülkenin ortak çıkarları temelinde hareket etmelisin. Sen Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul ederken kendi vatanından bir parça vermiyorsun ki; onlara Kars’ı, Ağrı’yı, Iğdır’ı vermiyorsun. Ne yapıyorsun? Kırım zaten şu anda Rusya’nın elinde, sadece bunu tanıyorsun ve bu Türklerin de lehine. Bunun karşılığında Rusya, Karabağ’da Ermeni işgaline son veren bir ağırlık koyuyor. Sen Abhazya devletini tanıdığında, bu durum aynı zamanda Türkiye’deki 400-600 bin Abhaz vatandaşımızın özlemlerine ve menfaatlerine hizmet ediyor; oraya gidip gelecekler, ticaret yapacaklar, atalarının topraklarını görecekler. Ayrıca Abhazya, Türkiye için Rusya ile gümrüksüz ticaretin bir kapısı haline getirilebilir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Rusya tanıdığı zaman ise Akdeniz’deki bütün tehditleri göğüslemiş, olayı bitirmiş oluyorsun. Kırım zaten Rusya’nın elinde, onu vermiyorsun; ama karşılığında Doğu Akdeniz’deki tehditleri yok ediyorsun, Karabağ’ı kurtarıyorsun.
“Bunu yaparsak şunu yapar mı?” sorusu yanlıştır. Doğru olan şudur: Rusya ile Türkiye yan yana oturur ve “Bizim çıkarlarımız ortak; Amerikan tehdidi ikimizin de karşısındaki tehdittir. Gel bütün cephelerde beraber olalım” der. Nasıl olalım? Karadeniz’de Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul ederiz, Abhazya devletini tanırız; Akdeniz’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanırız; Kafkaslar’da Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarından Ermenileri çıkartırız; Suriye’de de Suriye’nin toprak bütünlüğü ve PKK’nın temizlenmesi temelinde beraber hareket ederiz. İşte dış politika böyle yapılır.
Bakın, Atatürk’ün Kafkas Seddi’ni yıkma tecrübesi son derece önemlidir. 5 Şubat 1920’de Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa’ya bir şifre gönderdi. İngilizlerin kurduğu Kafkas Seddi’nin (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’dan oluşan bir yapı) istikrar kazanmasının bizim için kati surette mahvımıza sebep olacağını belirtti. Çünkü İstiklal Savaşı’nı yapabilmek için Rusya ile komşu olmamız, sırtımızı sağlam bir yere dayamamız ve onlarla yardımlaşmamız gerekiyordu. Atatürk, “Bu seddi beha mahal, derhal yıkacağız” diyordu. Eğer bu ülkeler sulh yoluyla İngilizlerin aleti olmaktan vazgeçmezlerse, Bolşeviklerle anlaşacak, oraları Bolşevikleştirecek ve alttan Ermenileri vurarak bu Kafkas Seddi’ni yıkacaktık.
Nitekim 26 Nisan 1920’de Atatürk, Lenin’e bir mektup yazdı. Bu mektubu Ankara’daki ve Erzurum’daki yüksek şahsiyetlere de bildirdi. Mektubun özü şuydu: “Siz İngilizlerin kurduğu bu üç cumhuriyeti alın, Bolşevikleştirin; biz de alttan vuralım ve Ermenistan işgalcilerini temizleyelim.” Anlaştılar. Ağustos ayında iki ordu Nahçıvan’da buluştu. Türk ordusunun bazı komutanları ve Kızıl Müfreze, kalpaklarının üzerine Kızıl Yıldız taktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda Mustafa Kemal Paşa bu müjdeyi verdiğinde meclis dakikalarca ayakta alkışladı. Dış politika işte böyle yapılır; her iki tarafın menfaatine olan, devrimleri koruyan bir anlayışla.
Gelelim bugüne… Azerbaycan kurtuluş mücadelesi vermeye başlayınca bir kampanya yürütüldü; “Rusya Ermenistan’ı destekliyor” dediler. Ancak şu an oluşan iklimde Rusya’nın Ermenistan’a bakışı değişti. “Rusya masayı kuruyor ama Türkiye neden bu masada yok?” diye soruluyor. Orada bir barış masası yok, ateşkes buluşması var. Ateşkesle barışı karıştırmamak lazım. Ateşkes, savaşan tarafların belirli bir süre çatışmaya ara vermesidir. Lozan bir barış antlaşmasıdır, Moskova’daki toplantı ise sadece bir ateşkes buluşması. Masada Türkiye yok diye feryat etmenin alemi yok. Sen sahada kazanırsan masada da varsın; başkası değil.
Rusya, Ermenistan hükümetini yıkmak istiyor çünkü Paşinyan hükümeti savaşta yenilgiyle yüzleşiyor. Ancak Rusya’nın da bir sınırı var; “Azerbaycan kendi topraklarını kurtarabilir ama Ermenistan’a giremez” diyorlar. Zaten Azerbaycan’ın böyle bir iddiası yok. Sonuç olarak; Rusya’nın Türkiye’nin güdümüne, Türkiye’nin de Rusya’nın güdümüne girmesini beklemeyelim. Milliyetçilik; ikisinin ortak çıkarını görebilmek ve o ortak çıkar temelinde ittifakı oluşturmaktır. “Eskiden buralar Türk toprağıydı” diyerek 16. yüzyıla dönerseniz açmaza girersiniz. O zaman herkes 1071 öncesine, imparatorlukların geçmişine dönüp hak iddia eder. Biz bugünün gerçeklerini ve ortak çıkarlarımızı esas almalıyız.
Son olarak tarikatlar meselesine gelirsek; tarikatlar ve cemaatler milleti bölen, İslam’ı ayrıştıran örgütlenmelerdir. Hz. Muhammed bir medeniyet devrimi yaparak kabileciliği ve aşiretçiliği reddetmiş, herkesi “ümmet” çatısı altında birleştirmiştir. Tarikatlar ise babadan oğula geçen şeyhlik kurumlarıyla orta çağ kalıntısıdır; toplumu böler, cumhuriyete ve modernleşmeye aykırıdır. Ayrıca bağımsızlığımıza da tehdittir çünkü emperyalizm bu yapılar üzerinden ülkemize kolayca el atabilmektedir. Cumhuriyetimiz açısından da yasa dışıdır; tekkeler ve zaviyeler 1925’te kanunla kapatılmıştır. 14 Aralık 1925 tarihi çok önemlidir. Bütün mülkiyet temelleriyle tekke ve zaviyeleri kaldıran kanuna baktığınız zaman, bu kurumlara ait tapulu veya tapusuz bütün malların kamuya geçtiğini görürsünüz. Çünkü sistem, o kurumları yaşatmamak için altındaki mülki yapıyı da kamulaştırıyor.
Şimdi bakın, Türkiye’de tarikat ve cemaatlerin tekrar yasallaşmasını ve mallarının iade edilmesini isteyen çevreler var. 1925’ten bu yana 95 yıl geçmiş, hâlâ onları hortlatmaya çalışıyorlar. Tarikat ve cemaatler demokraside olmaz; bağımsızlığa, cumhuriyete ve özgür yurttaş kavramına aykırıdır. Çünkü şeyhin müridi oluyorsun. Atatürk, “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” derken aslında demokrasinin temel tarifini yapmıştır. Ahmet Mahmut Ünlü’nün “Atatürk aleyhine konuşulmaz” şeklindeki açıklaması çok güzel bir tespittir.
Toplumda tarikatlar varken, devlet ile toplum arasına duvar örerek tarikatların devlete sızmasını engelleyemezsiniz. Atatürk’ün yaptığı gibi, tarikatlar toplumdan temizlenmelidir. “Bu Türkiye’nin bir hakikatidir” diyenler var; ancak 2017 CHP Kongresi’nde tarikatları kabul eden bir anlayış benimsenmişti. Bunu kabul ettiğiniz an, toplumda olan bir yapıyı devletin içine sokmamayı başaramazsınız. Memur, genel müdür veya general olur; her yere sızarlar. Burada “temizlemek” derken şiddeti değil, hiçbir Türk vatandaşının tarikat veya cemaat üyesi olmamasını kastediyoruz.
Atatürk, 4 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu çıkartarak “Ben vatandaşlarımı eğitirim, tarikatlar eğitemez” demiştir. Bugün hâlâ cemaat okullarının kalıntıları var. Bu okullarda eğitilen çocuklar ya bir çarşıda ya da devlet kademelerinde, belki general olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye NATO’ya girdiği için Amerikan gladiyosu yerleşmişti; o yapı FETÖ’ye teslim edildi. Devlet, sınavlarla veya güvenlikçi anlayışla bunu engelleyemez. Biz, Cumhuriyet eğitimi almış insanlar olarak tarikat üyesi değiliz. Öyleyse çözüm, tarikat bağlarını koparmak ve FETÖ’ye uygulandığı gibi bütün tarikatların mallarına el koymaktır. 1925’teki kanun, bugün terör örgütlerine uygulanan politikanın temelidir.
İki durumu ayırmak lazım: Suç örgütü olduklarında zaten hapse atarsınız; bu Ceza Kanunu’nun gereğidir. Ancak bunun ötesinde, tüm özel eğitim kurumlarını kamulaştırmanız gerekir. Eğitim devletin görevidir; askerlik veya polislik nasıl özel sektörde yapılamıyorsa, eğitim de yapılamaz. Tarikatlar, özel okul kisvesi altında kurumlaşıyor. “Allah’a giden yol” iddiasıyla yola çıkıp holdingleşmek veya banka kurmak, bu iddiayla bağdaşmayan bir durumdur.
Türkiye tarikat ve cemaatlere tahammül edemez; çünkü bunların çoğu yabancı güçlerle, özellikle Amerika ile ilişkilidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolü burada çok önemlidir. İslamiyet’te tarikat ve cemaat olmayacağını savunan değerli ilahiyatçılarımızla bu konuyu konuşmak gerekir.
AK Parti’den Metin Külünk gibi isimlerin Ulusal Kanal’da Atatürk kitabını referans göstermesi ilginç bir gelişmedir. Atatürkçülük; rakı içmek veya mini etek giymek değil, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, FETÖ ve PKK ile mücadelede nerede durduğunuzdur. Kendi partisindeki yöneticilerin Ermeni soykırımı yalanını savunmasına göz yumanlar, Atatürkçülükten bahsedemez. Vatan Partisi, parti çizgisine aykırı davranan üyelerini disipline sevk ederek bu konuda sorumluluğunu yerine getirmiştir. CHP de benzer bir tavır sergilemelidir.
Erdoğan; vatanın bütünlüğü konusunda, FETÖ ve PKK’ya karşı tavrıyla bugün Atatürk’ün geçmişte yaptığını yapmaktadır. Ekonomide de kamu önderliğindeki üretim odaklı modele geçilmesi, Atatürk çizgisine bir yönelimdir.
Erken seçim tartışmalarına gelince; şu anda seçime gitmek deliliktir. Türkiye dış tehditler altındayken ve ekonomik zorluklarla boğuşurken, “dereden geçerken at değiştirilmez.” Bir de karşıda bir alternatif yok; CHP, düşman cepheyle beraber hareket ettiği için bir alternatif olma özelliğini kaybetmiştir.
Son olarak; Henry Barkey gibi CIA ajanlarının Türkiye’de yargılanması çok önemlidir. Bu, Türkiye’nin Atlantik sisteminden koptuğunu ve bağımsızlık sürecine girdiğini gösterir. Seçimi dillendirenler, aslında dış tehdide karşı direnmeyen bir yönetim arayan Atlantikçi çevrelerdir. Şu anki hükümet ise direnen bir konumdadır. Ben bunun psikolojik harekât olduğunu sanıyorum. Çünkü biliyorlar ki AK Parti bir seçim kararı vermez; bu koşullarda aptalca bir şey olur. Ancak devamlı toplumda bir seçim talebi yaratmak, AK Parti’yi köşeye sıkıştırmak ve ardından “Bakın biz seçim istiyoruz, kendimize güveniyoruz ama onlar meydana çıkamıyorlar” gibi bir meydan okuma ile karşı tarafı cevap veremez hâle getirmek bir psikolojik harekâttır. Bu amaçla yapıldığı görülüyor; kuşatmanın içeriden bir parçası diyebiliriz.
Tabii, kaleyi içten yıkabilirsiniz. Bakın, bütün Sovyet devrimi içeriden yıkıldı; Kruşçevler, Brejnevler yıktı. En sonunda 1990 yılında Komünist Partisi “Biz kapitalist olduk” dedi. Yoksa mezardan bu şahıslar kalkıp yıkmadı. Kemalist devrimi de 1945’te, devrimin önderi olan CHP iktidarı tasfiye etmeye başladı. 1950’de gelen Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü; bunlar da CHP’nin içinden çıkan, İstiklal Savaşı madalyalı isimlerdi. Bütün devrim deneylerine baktığımız zaman, kale içeriden ve devrimi yapanların içinden çıkan bir kesim tarafından yıkılabiliyor.
Efendim, süremizin sonuna geldik. Ben Deniz Adalı’ya, Teoman Ali’ye ve size teşekkür ediyorum. Bir türkü armağan edecektiniz; bu hafta izleyicilerimize hangi türküyü armağan edeceksiniz?
Şimdi, bu programa Sayın Ayhan Bilgen’le başladık. Orada Kürt vatandaşlarımızı konuştuk; o Kürt vatandaşlarımızın büyük uyanışından söz ettik. Yani PKK ezildikçe bir uyanış var. Orada Zülküf Altan’ın “Uyan Yar” türküsü… O gümbür gümbür, çok güzel bir türküdür. Bir Elazığ türküsü olduğunu sanıyorum, mayası oraları çağrıştırıyor; Malatya’dan çok Elazığ’a benziyor. Zülküf Altan’dan “Uyan Yar”ı çalalım, bununla da veda edelim.
Bir de her hafta kitap öneriyoruz. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcımız, rahmetli amiralimiz Soner Polat komutanımızın son çıkan kitabı “Atatürk’ün Ordusu”. Burada Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili çok önemli tahliller ve yazılar var. Kitap olarak bunu öneriyoruz. Buradan bütün halkımıza “Uyan yar” diye sesleniyoruz. Değerli izleyenler, sizler için gelsin. Bu türküyle de programı kapatmış olalım. Mutlu geceler efendim, izlediğiniz için teşekkür ederiz.

