İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına bir ara vermiştik; Vatan Partisi’nin hem kurultayı hem de kurultay sonrası çalışmaları sebebiyle ekranlardan uzak kalmıştık. Şimdi özlediğiniz ve beklediğiniz haliyle sizlerin karşısındayız. Sayın Doğu Perinçek hem Vatan Partisi’nin Genel Başkanı hem de Cumhurbaşkanı adayı olarak stüdyomuzda. Kendisine hem gündemle hem de Cumhurbaşkanlığı adaylığı süreciyle ilgili sorularımız olacak. Gündeme dair merak ettiklerinizi de süremiz yettiğince sormaya çalışacağız.
Efendim, hoş geldiniz.
“Merhaba, hoş bulduk. İlker Bey, sizler de hoş geldiniz. Yine birlikteyiz.”
Efendim, gündemde çok sıcak konu başlıkları var. Bir medresede 6 yaşındaki bir kız çocuğunun evlendirildiğine ve ileri yaşlarda da evlendirildiği kişiyle birlikteliğe zorlandığına dair haberler yapıldı. Haberler sonrasında Aile Bakanlığı konuya müdahil olduğunu açıkladı ve hadise tartışılıyor. Sizin bu tür olaylara yaklaşımınızı kamuoyu merak ediyor; toptancı bir yaklaşımınız mı var, yoksa her hadiseyi kendi özelinde mi inceliyorsunuz? Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
“Önce izleyicilerimizi saygıyla selamlıyoruz, Ulusal Kanal’ın değerli izleyicileri. Onları özlemiştik, epeydir ayrıyız. Türkiye toplumunun bu konudaki tavrı neyse biz de onu paylaşıyoruz. Türkiye’de duyguları olan, aklı başında tek bir insanın bu olay karşısında acı duymayacağını, bunu lanetlemeyeceğini veya mahkum etmeyeceğini düşünmüyorum. Türkiye’de böyle bir insan yok.
Öncelikle şunu düzeltmemiz lazım: ‘Müslümanlar 6 yaşındaki çocuğu evlendirir, onun cinsel ilişkiye girmesine razı olur’ gibi bir anlayış Müslümanlıkta da yoktur, böyle bir Müslüman da yoktur. Kendi çocuğunu veya başka bir çocuğu 6 yaşında evlendirip bir erkeğin koynuna bırakacak, bundan acı duymayacak bir Müslüman yoktur. Bunu netleştirmemiz lazım.
Olayla ilgili tavrımı en baştan belirttim; toplumumuzun acısını ve üzüntüsünü paylaşıyor, bu olayı lanetliyorum. Ancak bazı ‘sahte laikler’ –ki onlara ‘laikçiler’ deniyor– her türlü musibeti Müslümanlığa bağlıyorlar. Burada bir tavır almamız lazım.
İkinci olarak; 6 yaşında bir çocuğun evlendirilmesi Türkiye toplumunda sıradan veya tipik bir olay değildir. Çok istisnai bir durumdur. Türkiye’de 14-15 yaşındaki, yani ergenlik çağını geçmiş ‘çocuk gelinler’ meselesi rastlanan bir olaydır ve üzerinde durulmalıdır. Ancak 6 yaşındaki çocuk evliliği, 85 milyonluk nüfus içinde yüz binde bir bile olmayan bir vakadır. Sanki Türkiye’de çocuklar yaygın bir şekilde 6 yaşında evlendiriliyor gibi bir atmosfer yaratılıyor; bu tehlikelidir ve toplumu gerçek dışı dertlerle meşgul etmektir.
Üçüncü olarak; olay bir ceza hukuku meselesi mi yoksa sosyolojik bir sorun mu? Tabii suç tarafı var ama toplum sadece cezalandırmayı, asıp kesmeyi konuşuyor. Bu da bir orta çağ tavrıdır. Orta Çağ’da da ‘cadı avları’ ile insanları yakarlardı. Sadece cezalandırarak sorunu çözemezsiniz. Bu olayın temeli; kadını köle, cinsel meta olarak gören orta çağ ilişkileridir. Atatürk’ün dediği gibi: ‘Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, cemaat mensupları ülkesi olamaz.’ Çözüm, bu feodal yapıyı ve orta çağ ideolojisini mülkiyet ilişkileriyle birlikte tasfiye etmektir.
Biz Medeni Kanun tarafındayız; çağdaş bir toplum kurmak istediğimiz ve kadına değer verdiğimiz için bu tür uygulamalara karşıyız. Ancak cezayla sınırlı kalırsak sonuca ulaşamayız. Tarikat ve cemaat yapılanmalarının ekonomik temellerini, ağalığı ve şeyhliği temizlemediğimiz sürece bu vakalarla karşılaşmaya devam ederiz.
Bakıyorum, laiklik adı altında yaygara yapanlar ne ağalığa ne de FETÖ gibi yapılara karşı bir tavır sergiliyorlar. Vatan Partisi gibi samimi cumhuriyetçiler ise işin köküne yöneliyor. Bazı çevreler bu vakaları Müslüman karşıtlığı yapmak için bir fırsat olarak kullanıyor ve toplumda yanlış algılar oluşturuyor.
Son olarak; sübyan mektepleri ve medreseler meselesi ise ayrı bir sorundur. Bu, ‘Tevhidi Tedrisat’ (Öğretim Birliği) meselesidir. 1924 tarihli devrim kanununa göre eğitim birleştirilmeliydi. Çocukların evlendirilmesi ile eğitimin birliği sorunu aynı orta çağ kültürünün farklı tezahürleridir. İkisiyle de mücadele, demokratik devrim programının bir parçasıdır.” Doğrudan bu ikisi birbirine yol açan şeyler gibi; yani sübyan mektebi varsa orada çocuklara tecavüz edilir, bir yerde medrese varsa oradaki çocuklar tecavüze uğruyordur. Fakat bunları diyenlerin, bakın dikkat edin, çocuk tecavüzü, çocuğa baskı ve şiddetin sebeplerinden ve kaynaklarından biri olan neoliberal kültüre ya da LGBT vb. dayatmalara karşı bir tavırları yok.
Tunca Aslı’nın bir araştırması vardı, hiç unutmuyorum; ben bunu “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabıma da almıştım. Büyük kentlerimizin sokaklarında yatan çocuklar var değil mi? Bu çocukların duvar diplerinde tecavüze uğradıkları tespit ediliyor ve buna dair rakamlar veriliyor. Peki orada ne var? Çocuğa duvarın dibinde tecavüz ediliyor. Irzına geçiliyor ama oralarda bir hassasiyet yok. Hatta bu durum nasıl meşrulaştırıldı? “Cinsel tercih özgürlüğü” denilerek. Oral Çalışlar’ın bir yazısı vardı; sokaktaki çocukların eşcinselliği seçmesini, o yola girmesini, kendi tabiriyle bir “cinsel tercih özgürlüğü” olarak nitelendiriyordu. Çocuk altı yaşındayken o yolu seçmiş! Duvarın dibinde o çocuğa tecavüz edildiğine dair bir ızdırap yok, duyulan bir kaygı veya acı yok. Tam tersine; tecavüze uğrayanların “cinsel tercih özgürlüğünü” kullandığını iddia ederek LGBT’yi meşrulaştıran bir tavır var.
Vatan Partisi her iki kaynağa karşı da hassas ve duyarlı; hem feodal zeminden beslenen çocuk trajedilerine, tecavüzlere ve tacizlere hem de neoliberal kültürden kaynaklanan istismarlara karşı duruyor. Alman Sağlık Bakanlığı’na bağlı Robert Koch Enstitüsü’nün bir araştırması vardı. Alman devleti resmi olarak eşcinselliği yaymaya, çeşitli eğitim kurumlarında bunu dayatmaya çalışsa da, aynı bakanlığın yaptığı araştırmada çocuğa şiddetin ve cinsel istismarın eşcinseller arasında kat kat daha yaygın olduğu saptanıyor.
Türkiye’de Vatan Partisi dışında, bu neoliberal iklimden kaynaklanan çocuk istismarlarını, özellikle evlatlık adı altında çocukların istismar edilmesini ve cinsel köle haline getirilmesini gündeme getiren yok. Bu durum Avrupa’da çok yaygın; Uzak Doğu’dan, Afrika’dan küçük çocuklar evlat ediniliyor ve bir bakıyorsunuz bu evler birer cinsel kölelik sistemine dönüşmüş. Eşcinseller kendi çocukları olmadığı için evlat ediniyorlar ve Alman Sağlık Bakanlığı’nın verilerine dayanarak söylüyorum; bu evlerde evlatlara tecavüz ediliyor. İslam karşıtlığı üzerinden olayı başka yerlere çekmek isteyenler, karşımızda İslam değil Hristiyan dünyası olduğu için bu konunun üzerinde durmuyorlar.
Bu iki kaynağa, yani hem feodal/ortaçağ zemininden hem de neoliberal kültürden (LGBT vb.) beslenen çocuk istismarına karşı kararlı bir tavır almamız lazım. İkisi de toplumumuzda etkili. Bunun çözümü sadece cezalandırmadan geçmiyor. Türkiye’de olay sadece iddianameler, polis tutanakları ve savcıların dava açıp açmaması üzerinden tartışılıyor; kültürel zemin hiç konuşulmuyor.
Vatan Partisi’nin programı, bütün ortaçağ ilişkilerinin Türkiye toplumundan temizlenmesini hedefleyen bir demokratik devrim programıdır. Atatürk’ün “Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” tespiti temelimizdir. Buradaki “mensuplar” ifadesi, cemaat ve tarikat mensuplarıdır. Bunların hepsi, insanın özgürleşmesine karşı olan, özgür insana aykırı ortaçağ kurumlarıdır. Biz, ağanın marabası, beyin yanaşması, şeyhin müridi gibi bağımlılık ilişkilerini kabul etmiyoruz. Türkiye; ağalardan, şeyhlerden, aşiret reislerinden değil, Türk milletinin eşit ve özgür vatandaşlarından oluşur.
Cumhuriyetimizin bu konuda çok önemli adımları vardır. 1925’te kabul edilen Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, sadece bu kurumları yasaklamamış, aynı zamanda onlara ait menkul ve gayrimenkul tüm mülkleri kamulaştırmıştır. Yine 1934-35 yıllarında çıkarılan İskan Kanunu, aşiret reislerinin tapulu veya tapusuz elinde tuttuğu arazileri tasfiye ederek yoksul köylüye dağıtmayı hedeflemiştir. Bu, çocuk gelinleri ve kadının üzerindeki feodal baskıyı ortadan kaldıran devrimci bir müdahaledir.
Sorduğunuz üzere, bugünkü yapılar vakıflar üzerinden hukuki zırhlar edinmiş durumda. Ancak halktan yana, kadından ve çocuktan yana devrimci bir hükümet zırh tanımaz. Eğer bir hükümet kadını kurtarmaktan ve özgürleştirmekten yana ise, o hükümetin önünde hiçbir vakıf statüsü veya hukuki kalkan duramaz. 2014’ten sonra Türkiye, Atatürk programının uygulandığı bir sürece girdi. Gladio’nun bir kolu olan ve cemaat kesvesi altına saklanan FETÖ terör örgütü bu süreçte ezildi. Biz hapishaneden çıkarken “kınından çıkmış kılıç gibiyiz” dedik ve bu yapıların temizleneceğini ilan ettik. Bugün de temizleniyorlar.
Bazı cemaat ve dini toplulukların bugün Doğu Perinçek’i ve Vatan Partisi’ni övmeleri, toplumun çok önemli bir dönüşüm sürecine girdiğini gösteriyor. Bu yapıların liderleri, cemaatlerin devlet içinde örgütlenmesine karşı tavır alıp Amerikan emperyalizmine ve İsrail’e karşı durduklarında, bu çok önemli bir değişimin başlangıcıdır. Hatta bugün, büyük devrimci önderimiz Atatürk’ün tarihsel rolünü takdir eden dini liderler görüyoruz. Bundan sevinç duymamız lazım. Bu yapılara neden tavır alamıyor pek? Hangisine? Yok, mesela bu bahsedilen olayın vakıfları. Alamıyor. Ya da Süleymancılar, Menzilciler… Bir süredir onları takip ediyoruz. AK Parti onların arasından gelen bir parti ve AK Parti’nin dayanakları arasında onlar da var. Aslında o bağnaz, yobaz, tarikatçı, cemaatçi kesim Türkiye’de yapılan araştırmalarda hiçbir zaman %10’un üzerinde çıkmıyor; belki çok daha azdır. Ama AK Parti onların arasından çıktı, sonra Amerika Birleşik Devletleri ile iyi geçinip onlardan icazet alarak hükümet oldu. 2002 yılında Amerika operasyonuyla AK Parti hükümet oldu; hepimiz bunu biliyoruz ve bu yaşandı.
İçinden neler çıktı AK Parti’nin? Abdullah Gül çıktı, Davutoğlu çıktı, Babacan çıktı, Yeniden Refah Partisi çıktı, Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi çıktı falan filan. AK Parti’nin de onlarla bir oy kapışması var. O, AK Parti’nin büyük tarihi hatası. Aslında oradan kopsa kendini topluma daha çok kabul ettirecek ve daha çok oy toplayacak ama kökleri itibarıyla onlarla ortak bir zemin ve ortak oy depoları var. İşte o partiler, AK Parti’nin sağından birtakım oylar tırtıklamaya başlayınca bu durum AK Parti’de birtakım reaksiyonlara, tepkilere yol açıyor. O tepkiler yüzünden de AK Parti, çağdaş ve geniş kesimlere karşı özgürlükçü bir tavır alamıyor. O geniş kesimlere gözlerini dikmesi bakımından bu vurguyu yapmak lazım.
Öte yandan, 2021 yılı 10 Kasım’ında bir dönüm noktası oldu ve Sayın Cumhurbaşkanı çok önemli bir Atatürk konuşması yaptı. Oradan başlayarak Atatürk’e yöneliş var. Çünkü FETÖ ile mücadele de onu getiriyor; 15 Temmuz gecesi AK Parti Genel Merkezi’ndeki Atatürk resmi… Evet, o eğilim de var. İçindeki Abdullah Güller, Davutoğullar gittikçe o eğilimin zemini de kuvvetleniyor; bu da bir gerçeklik ama diğeri de var. Yani AK Parti sonuç itibarıyla orta çağ ile çağdaş toplum arasında, emperyalizm ile Türk milleti arasında bocalayan politikalar yürütüyor.
Başörtüsü yasası adıyla anayasa değişikliği sunuyorlar. Bunun içerisinde tabii evliliğin tarifiyle ilgili bir madde de var; yani kadın ve erkeğin aileyi nasıl kuracağı, evliliğin kimler tarafından yapılacağına ilişkin bir teklif. Ben kamu hukuku hocalığı yaptım, anayasa hukukçusuyum; türban anayasaya konmaz. Bu neye benzer biliyor musunuz? Kirli çorabınızı çatal kaşık çekmecesine koymaya benzer. O yanlış bir şey; bir eşyayı yerine koymak lazım. Anayasa devletin esas teşkilat hukukudur, devletin örgütlenmesini; yasama, yargı, yürütme kurumlarını ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenler. Aynı zamanda devlet ile vatandaşlar arasındaki kamusal ilişkileri, yani temel hak ve hürriyetleri düzenler. Türban, anayasa düzeyinde ele alınacak bir konu değildir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın, CHP konuyu gündeme getirdiğinde ilk tepkisi “Bu bir anayasa konusu değildir” şeklindeydi; o doğru bir tutumdu. Sonradan CHP’yi köşeye sıkıştırmak için “Siz yasa teklifi mi getiriyorsunuz, ben de hadi bakalım anayasaya koyuyorum” dediler. Yanlış; anayasaya her şeyi dolduramazsınız. Bu teklif, toplum ile devlet arasındaki ilişkiyi düzenlemek bakımından bir madde gibi sunulsa da anayasa kavramı konusunda kafaların bulanık olduğunu gösteriyor. Türbanın iki ucundan birini CHP, diğerini AK Parti çekiştiriyor; türbanı yırtacaklar. Eğer türban veya kıyafet bir değerse, onu “benim olsun” diye çekiştirirseniz yırtarsınız. Kılıçdaroğlu’nun bunu gündeme getirmesini akılla izah etmek çok zor; sanki birileri onu sürekli kışkırtıyor.
İran’daki olaylara gelirsek; orada Amerika ile İran arasında, Atlantik emperyalizmi ile mazlum milletler arasında bir savaş var. İran’daki olayları sadece kadın hakları veya çağdaşlık mücadelesi olarak görmek çok aldatıcıdır. Oradaki olay kadınları özgürlüğe kavuşturma olayı değil, kadınları en çok ezen emperyalist sistemin ağası Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ı ele geçirmesi ve Türkiye’nin arkadan vurulmasıdır. Dünya üzerindeki baş çelişkiyi anlamayan tutumlar bunlar. Emperyalist sistem içinde kadına özgürlük yoktur; bunu kendi tarihimizden de, Afganistan’dan, Hindistan’dan, Pakistan’dan da biliyoruz. Kim emperyalizmle beraberse kadını ezmiştir. İran’da Amerikan emperyalizmi, PEJAK, Komala ve PKK gibi örgütleri kullanarak İsrail ve Amerika’nın “İkinci İsrail-Kürdistan” planı çerçevesinde kışkırtmalar yapıyor. Ya PKK’nın, Amerika’nın ve İsrail’in yanındasınız ya da İran’ın, Türkiye’nin, Arap dünyasının, mazlumların, Rusya’nın ve Çin’in yanındasınız.
(Televizyon yayınına dair not: Show TV’nin düğün basma olayı da aynı terör ikliminin bir parçasıdır. Kadını koruyoruz diyerek düğün basıp insanları aşağılamak, kadını savunmak değil, kadını örseleyen ve inciten bir tutumdur. Basın mensupları her istediklerini yapabileceklerini sanıyorlar, bu çok tehlikeli.)
Suriye konusunda ise Sayın Çavuşoğlu “Suriye rejimi gerçekçi davranırsa birlikte çalışmaya hazırız” diyor. Bunu Türkçe’ye çevirelim: “Suriye devleti, kendisiyle Suriye’deki Amerikan yanlısı kuvvetlerin iktidarı paylaşmasını kabul ederse biz iş birliği yaparız” diyor. Gerçekçilikten kastı, Suriye’yi bugüne kadar devirmek için mücadele eden o yobaz örgütlerle ve Amerikan işbirlikçileriyle iktidarı paylaşmasıdır. Bu, AK Parti dış politikasının çıkmazda olduğunu gösterir. Amerika’ya güya tavır alınıyor ama Suriye’de, Ukrayna’da, Gürcistan’da Amerika’nın yanında tavır alınıyor. Abhazya konusunda da maalesef Türkiye, Gürcistan’ı esas alarak Amerika’nın yanında duruyor. Bir süredir fiilen uygulanan durumu ifade etmek gerekirse, Abazya konusu önemli bir başlık. Cumhurbaşkanı Sayın Abazya Cumhurbaşkanı’nı ağırlamıştı; kendisi 11. Kurultayımıza da çok güzel bir mesaj yolladı. Beni bundan evvelki Cumhurbaşkanı davet etmişti, şimdi yine Vatan Partisi’ni davet ettiler. Türkiye’de yarım milyon civarında Abaza vatandaşımız var; onlar bu ülkeye sonuna kadar bağlı Türk vatandaşlarıdır. Bu insanlar Abazya’ya gidip gelmek istiyorlar. Ayrıca Abazya açıklarında avlanan balıkçılarımız var. Hükümetimiz maalesef bu yanlış tutumlar yüzünden onların da önünü kesiyor, ekmeğiyle oynuyor.
Sayın Çavuşoğlu’nun Suriye ile ilgili ifadelerine gelecek olursak; sürecin neden ağır ilerlediğini hep tartışıyoruz. “Gerçekçi davranırlarsa” ifadesindeki gerçekçilikten kasıtları, Suriye’de Beşar Esad’ın rakibi olan İhvancılar ve diğer birtakım yobaz akımlarla iktidarı paylaşması, onları hükümete ortak etmesidir. AK Parti hükümetinin bu ısrarı olacak şey değil. Bu niyetle belki doğrudan PKK’ya zaman kazandırmak istemiyorlar, sonuçta PKK ile savaşıyorlar ama tutarlı bir mücadele yürütmüyorlar. PKK’yı bitirmenin kapımıza fırsat olarak geldiği bir ortamda, Vatan Partisi’nin önerdiği gibi Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı tamamen temizleme imkanı varken, hükümetin Suriye Devleti’ne karşı bu tavrı alması PKK’nın yaşamasına sebep oluyor. Türkiye bunları sırtında taşıyamaz; Suriye ile anlaşmayan, Ukrayna’da Rusya ile Amerika arasında bocalayan bir hükümeti Türkiye taşıyamaz.
Sayın Cumhurbaşkanı yaklaşık bir haftadır, 30 kilometre derinliğe ulaşması beklenen bir güvenlik şeridi oluşturmaktan bahsediyor. Bu plan, PKK’yı bitirme hedefinde değil. “PKK’yı süpüreceğiz, 30-40 kilometre aşağıya atacağız” demek, Türkiye sınırını fiilen 40 kilometre güneye çekmek ve PKK’yı yine sınır komşun yapmaktır. Üstelik 900 kilometre boyunca güvenlik sağlama, kamu hizmeti götürme, banka ve postane gibi külfetleri de üstleniyorsun. Türkiye’deki Suriyeli göçmenleri oraya yerleştirip Kızılay kepçeleriyle doyurmak nasıl bir çözüm olabilir? Bunu kim kabul eder? Türkiye’yi Arap dünyası, Rusya, İran ve Suriye karşısında yalnızlaştırıp, Doğu Akdeniz’de iki cepheli bir savaş durumuna sürüklemek, ABD’nin istediği “Türkiye’yi kuşatma” stratejisine hizmet eder.
Amerika, Dedeağaç’tan başlayarak Selanik, Larissa, Girit ve Kıbrıs hattına kadar kurduğu üslerle Türkiye’yi kuşatıyor. Bu üsler oraya resmi geçit yapmak için kurulmadı. Bir de kalkıp Suriye cephesinde ikinci bir cephe açarsanız, Amerika’ya “Gel beni vur” demiş olursunuz. Nitekim Taksim’deki terör saldırılarıyla da bunu hissettiriyorlar. AK Parti hükümetinin bu basiretsiz politikaları, Türkiye’yi Ege ve Doğu Akdeniz’de Amerikan tehdidiyle çok daha ciddi bir şekilde karşı karşıya getirir.
Cumhurbaşkanının “Tayfun füzesiyle Atina’yı vururuz” şeklindeki beyanatı da ciddi değildir. Eğer ciddi bir devlet isek, bilmeliyiz ki karşımızda Yunanistan yok, Amerika Birleşik Devletleri var. Ege’de çıkacak bir savaş, Türk-Yunan savaşı değil, Türkiye-Amerika savaşı olur. Yunanistan, Amerika’nın izni olmadan bir harekata girişemez. Eğer savaş çıkarsa, ilk vurulacak hedef Atina değil, Dedeağaç’taki, Kavala’daki, Selanik’teki Amerikan üsleri ve bölgedeki Amerikan donanmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanı bunları vurabileceğini söyleyebiliyor mu? Söyleyemiyorsa, bu tür tehditler sadece mevcut durumu doğru okuyamadığımızı gösterir.
Türkiye’nin yapması gereken, Ege ve Doğu Akdeniz’de Amerikan tehdidine karşı bölge ülkeleriyle; Rusya, İran, Suriye, Çin ve Mısır gibi ülkelerle iş birliği yapmaktır. Tuğgeneral Fahri Erenel ve Ethem Sancak gibi isimlerin önerdiği, ortak askeri üsler veya tatbikatlar gibi somut adımlar caydırıcı olur. Özetle, AK Parti hükümetinin Beşar Esad’ı deviremedikleri halde, onu muhaliflerle iktidarı paylaşmaya zorlayan ve güvenlik şeridi ısrarından vazgeçmeyen politikaları Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmiyor. Hatta öyle anayasalar hazırlanıyor ki, Cenevre’de şurada burada, AK Parti de buna dahil oluyor. Yani “Beşer Esad tek başına Baas Partisi ile Suriye’yi yönetmesin, onu o yönetimden deviremedik, bari bir ortaklar koyalım” anlayışıyla hareket ediyorlar. Bu siyasete bakarak gerçekçi davrandıklarını iddia ediyorlar. “Biz sana bir çözüm öneriyoruz, Beşer Esad, AK Parti hükümetinin sunduğu ortakları kabul et, Amerika’nın dayattığı ortakları kabul et, o zaman gerçekçi olursun” diyorlar. Bunu kabul etmediğin sürece seninle iş birliğinden bir şey çıkmaz; ben bunu böyle anlıyorum.
Yeri gelmişken çok sorulan Suriye ziyareti konusuna değinelim. Suriye ziyareti gündemimizde, onun zamanı var. Aslında sorun Suriye devletinden kaynaklanmıyor; onlar bizi davet ediyorlar. Türkiye devleti daha çok bizim Suriye’ye gitmemizi geciktirmeye çalışıyor. Ama biz bu konuda sakiniz, rahatız; Suriye’ye gideceğiz.
Suriye’den şöyle bir ses çıktı; bunu izleyenlerimizin dikkatine sunuyorum: Suriye resmi devlet televizyonundan ve Baas Partisi’nin yayın organından, Baas Partisi’nin eğitim sorumlusu, aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı’nda yüksek düzeyde görevler yapmış olan Besam Abu Abdullah, Suriye devleti adına bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı Aydınlık’ta manşetten verdik. Suriye devlet televizyonunda Türkiye’deki muhalefetin yapısını irdeleyen bir konuşma yaptı ve “Biz altılı masaya değil, Türkiye’de Vatan Partisi’ne bakarız, Vatan Partisi’ne güveniriz, esas dostlarımız onlar” diyerek dikkat çekici bir açıklamada bulundu.
Bu, sanki sizin ziyaretinizin engellenmesine karşı bir Suriye devleti mesajı mıydı? İnsanlar, “Meral Akşener de Suriye’ye gitmek istiyor” gibi dedikodular çıkardığı için Suriye devleti böyle bir açıklama yapma gereği duydu. Bu, Aydınlık’a verilmiş bir beyanat değil; doğrudan Baas Partisi’nin resmi yayın organı olan El-Vatan Gazetesi’nde ve Suriye Devlet Televizyonu’nda yapılmış resmi bir açıklamadır. Suriye devleti o dedikodular karşısında, “Benim Atlantikçi muhalefetle bir işim olmaz, ben Türkiye’de Vatan Partisi’ne güveniyorum” diyerek doğrudan kendi organları aracılığıyla tavrını ortaya koymuştur.
***
Asgari ücret tartışmaları sürüyor. Sizin partinizin asgari ücret politikası nedir? Bir rakam var mı?
Şimdi bakın, partiler arasında “Asgari ücreti ne kadar çok söylersem halkı o kadar kazanırım” gibi aldatıcı bir yarış var. Siz enflasyonu tahrik eden, üretimi artırmayan siyasetlerle istediğiniz kadar asgari ücreti artırın, sonuç itibarıyla halkın veya asgari ücret alanların alım gücünü büyütemezsiniz. Sorun, maaşları artırma sorunu değil, halka dağıtacağınız üretilen değerleri büyütme sorunudur. Üretimi artırırsanız ücretleri ve maaşları da artırırsınız. Ama üretimi artırmayan politikalarla maaşları artırıyor gibi gözüküp aslında onları düşürürsünüz.
Yatırım nasıl yapılır? Tasarruf yapacaksınız ki yatırım yapabilesiniz. İstihdam olacak; insanlara ücret, maaş, gelir dağıtacaksınız. Ama elinizdeki kaynakları sadaka olarak dağıtıp yatırıma ayıracak bir değer bırakmadığınız zaman, piyasada talebi artırırsınız. Artan talep fiyatları artırır, bu da enflasyona yol açar. Sonuçta artırdığınız o asgari ücretin çok daha büyük bir kısmını enflasyon aracılığıyla tekrar milletin cebinden geri alırsınız.
Ayrıca Vatan Partisi’nin “ekmek teknesi” politikası çok önemlidir. Türkiye’de 4 milyon KOBİ var. Bunlar 50, 100, 250 kişi çalıştıran atölyeler ve işletmelerdir. Bunların ücret yükünü, iflasa sürükleyecek şekilde artırırsanız ekmek teknesini dağıtırsınız; bu sefer asgari ücret verdim dediğiniz adamı sokağa atarsınız. Bu, asgari ücret yarışıyla çözülecek bir sorun değil.
Peki, işsizliğe çözümünüz nedir? İşsizliğin bir tane çözümü var; kaynakları doğru kullanmak. Vatan Partisi olarak diyoruz ki: Türk sermayedarlarının yurt dışındaki (İsviçre ve kıyı bankaları) 300 ila 500 milyar dolar civarındaki paralarını Türkiye’ye getireceğiz. Bu paraya el koymayacağız; bankalar üzerinden sanayi, tarım ve hizmet yatırımları olarak istihdam sağlayacağız. İkincisi; bankaların son 3 aydaki kâr ve faiz gelirleri %460 artmış. 53 milyar liradan 286 milyar liraya çıkmış. Biz diyoruz ki, 53 milyar lira yeter; 286’ya çıkmasın. Aradaki 233 milyar lirayı kurumlar vergisiyle alalım ve kamu iktisadi teşebbüsü olarak yatırıma dönüştürelim. Fabrika açalım, tarıma kaynak ayıralım. Bu suretle istihdamı artıralım.
Halkın daha fazla gelir istemekte haklı olduğunu biliyoruz ama bu talebe gerçekçi cevaplar üretmek lazım. Popülist ve yalan cevaplarla halkı en fazla geçici bir süre aldatırsınız; sonra üretim büyümeyince halk daha da fakirleşir. Biz seçim sürecinde birinci tema olarak; yurt dışındaki 300 milyar dolar, bankaların aşırı kârları ve ucuz enerji sağlama gibi somut kaynaklarla, tasarruf, yatırım ve üretim politikalarımızı ortaya koyacağız.
***
Kayseri Şeker Fabrikası’ndan atılan işçiler mesaj yollamışlar. O mücadeleyi sürdürüyoruz, kazanacağız. O arkadaşlarımızın tekrar fabrikaya dönmeleri için her türlü çabayı gösteriyoruz. AK Parti hükümeti, Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki tutumu ve pancar üreticilerine karşı tavrı nedeniyle Orta Anadolu’da çok oy kaybediyor. Emekçiye sırtını dönmüş durumdalar. Biz diyoruz ki “minareyi kimseye çaldırtmayacağız.” Kılıf hazırlayanlara karşı minareyi çaldırtmayacağız.
Genel kurultayımızda Cumhurbaşkanı adaylığımızın ilan edilmesiyle birlikte, bu kesimler “Sayın Perinçek bizim de adayımız” diyerek iradelerini beyan ettiler. Türkiye’de genel kurultay yapan tek parti Vatan Partisi’dir. Vatan Partisi dışında ben ciddi bir kurultay görmüyorum. Diğerleri şovlardan, tribünleri doldurmaktan ve genel başkanların gösterişli senaryolarından ibaret; ancak ortada ne bir program ne de tüzük tartışması var. Bizim kurultayımız ise Türkiye’nin gidişatıyla ilgili tahlillerin yapıldığı, gerçek politikaların belirlendiği bir kurultaydır. Hangi stratejiler kurulmalı? Bunlar yok. Diğer partilere bakıyoruz; yaptıkları avcılık ve halkın gözünü boyamaktan ibaret. Kurultay demek, son zamanlarda halkın gözünü boyamak anlamına gelir oldu. Atatürk zamanında böyle miydi? İttihat ve Terakki zamanında böyle miydi? Türkiye’nin 1876 sonrası yakın tarihine bakalım. Türkiye’nin devrimci, öncü bir parti birikimi var. Bu süreçte oluşmuş gerçek kurultayları vardı. Ama şimdi tribünler dolduruluyor, amigolar geliyor, bağırılıp çağırılıyor. Sadece heyecan ve coşkuya bakılıyor. Fikir yok, analiz yok. Siz coşarak, slogan atarak Türkiye’yi bu darboğazdan çıkartabilir misiniz? Ben o partilere soruyorum. Bizde bile bu eğilimler var: “Daha çok coşsaydık, daha çok bağırsaydık, daha çok slogan atsaydık.”
Vatan Partisi ise gerçek bir kurultay yapıyor. Masaları koyuyoruz; bin kadar delegenin önüne kağıtları koyuyoruz. Üç dört yıl boyunca Merkez Karar Kurulu (MKK) raporunu tartıştık. Bunu partinin temel örgütlerinden ilçelerine, ilçelerden illerine kadar dağıttık. Oralarda fikirler toplandı, tekrar MKK’da ele alındı; uzun bir süzgeçten geçirilip berraklaştırıldı ve destan gibi bir MKK raporu ortaya çıktı. Herkes okumalı; teorinin kasım sayısında bu rapor yayınlandı. Türkiye’nin ve dünyanın yaşadığı süreç, Türkiye’nin hangi stratejiyle ve hangi programla çıkacağı; milletin önüne bir çıkış programı sunduk. Hükümet olmayı talep ederken bunun koşulları var. Vatan Partisi, geride kalan 32-54 yıllık süreçte hiçbir zaman “Hükümet oluyorum, kapısına geldik” demedi, ilk defa diyor. Neden? Çünkü Türkiye’de sistem değişikliğinin koşulları ortaya çıktı. Sistem bitti, “Böyle gitmez” fikri halkta kabul gördü. Halk, “Ne Cumhur İttifakı ne de Altılı Masa Türkiye’nin sorunlarını çözemez” diyor. Türkiye sistem dışı bir çözüm, bir devrim arıyor. Bu yüzden devrim sözü rağbet kazandı. Sayın Cumhurbaşkanı da her konuşmasında devrimci çözümden bahsediyor. Toplum artık bu sistemden kurtulmak istiyor, Vatan Partisi de iktidar iddiasıyla bu sürece giriyor.
Vatan Partisi; programı, tüzüğü, siyasetleri ve uluslararası ilişkileriyle fark yaratıyor. Bakın, kurultayımıza Çin Büyükelçisi geliyor, Çin Komünist Partisi’nin mesajını bizzat getiriyor. Rusya, Cezayir, İran, Abhazya büyükelçileri geliyor. Ezilen dünyanın büyük devletleri, Arap dünyası ve Afrika’yı temsil eden elçiler katılıyor. Dünyada hiçbir partinin kongresine böyle bir uluslararası katılım olmuyor. Bu çok önemli; çünkü Türk milletinin gücüyle iktidara geleceğiz ama uluslararası dengeler içinde de iktidar olunabiliyor. Türkiye’nin halk iktidarının uluslararası koşullarını yaratmak önemliydi ve Vatan Partisi bunu başardı. Atatürk devrimini tamamlayacağımız iktidara giden yolda Çin, Rusya, İran, Pakistan gibi ülkelerle ağırlıklar yarattık. Pakistan İktidar Partisi bizden Türkiye’nin siyasi anayasa tarihini eğitim metni olarak okutmak üzere istedi; çevirisi yapıldı ve yollandı.
Ayrıca Cezayir Devlet Başkanı, Suriye adına Baas Partisi Başkanı ve Abhazya Cumhurbaşkanı gibi mazlumlar dünyasının temsilcileri mesajlar gönderiyor. En önemlisi, Vatan Partisi kurultayında tribünler değil, akıl ve tecrübe ön planda. Bundan sonra tribünü tamamen kaldırmayı, Atatürk dönemi gibi bir kongre yapmayı hedefliyoruz. Kurultay, Edirne’den Van’a, Trabzon’dan Muğla’ya kadar biriken tecrübenin paylaşıldığı yer olmalı. Kurultayımızda 50’ye yakın konuşmacı söz aldı. Genç kadrolar, sahadan aldıkları heyecanı ve birikimi kurultay salonuna yansıttılar.
“Bavul Hareketi” ile İstanbul ve Ankara’daki yetkin kadrolarımızı Anadolu’nun dört bir yanına gönderdik. Diyarbakır’a Ferdi Tanhan, Van’a Akile Çevik, Eskişehir’e Furkan Kaplan, Bursa’ya Dilek Çınar gibi arkadaşlarımız gitti ve örgütlerimize büyük bir canlılık getirdiler. Önderlik birikimini merkezden Anadolu’ya yaydık.
Yönetim kadrolarımızı oluştururken “yıldızlardan oluşan” bir yapı değil, Türkiye’yi yönetecek bir bileşim kurmaya çalıştık. Sadece bir futbolcu tipiyle takım kurulmaz; kadın-erkek, işçi-çiftçi, sanayici-esnaf dengesini; gençlik ile tecrübe birleşimini gözetiyoruz. Merkez Karar Kurulu listemizi oluştururken bütün partiden öneriler topladık. Coğrafi ve sınıfsal temsil çok önemli. 13 kişilik Başkanlık Kurulu’nda Hasan Korkmazcan, Ethem Sancak, Semih Koray gibi isimlerin yanı sıra genç, dinamik ve donanımlı arkadaşlarımız da var. 30 ile 40 yaş arasındaki genç kuşak, büyük tecrübeleri içselleştirmiş, teorik ve karakter bakımından çok dolu insanlardan oluşuyor. 50-60 yıllık birikimi taşıyan arkadaşlarımızla bu dengeyi sağladık. Türkiye’de bunu yapabilen başka bir siyasi kuvvet yok.
Türkiye’yi yönetecek kadroya sahibiz; yedi ateşten geçmiş, hapishane, işkence ve çetin mücadelelerle yoğrulmuş, Amerika’ya boyun eğmemiş bir kadro. İlan ettik: 77 ateşten de geçeriz. Hükümet olduğumuzda sadece kendi kadrolarımızla değil, Türkiye’nin üretim devrimine katkı sunacak her partiden liyakatli insanla birlikte yöneteceğiz. Ülkenin tecrübe birikimini seferber edeceğiz.
Son olarak, gazeteci Aslıhan Türel ile 3-4 yıllık bir çalışmanın ürünü olan “Adım Doğu” kitabı çıktı. Bu kitap sadece benim hayatımı değil, içinde bulunduğum iklimlerde Türkiye’nin yakın tarihini anlatıyor. Gençlerden çok büyük ilgi var. Z kuşağı diyorlar ama öyle bir kuşak yok; Türk gençliği var ve bu gençlik Türkiye’nin geleceğinde belirleyici olacak. Doğru olmadığı kitap fuarında da biraz belli oldu. Evet, Türk gençliği var. O Türk gençliği bu kitaba ve Vatan Partisi’ne çok büyük ilgi duyuyor. Siz de TGB, Türkiye Gençlik Birliği Başkanlığı yaptınız. Ondan sonra Türkiye Gençlik Birliği’nin ve öncü gençliğin yetiştirdiği ve etkilediği genç kuşaklar, onlar da rakipsiz Türkiye gençliğinin önderi konumuna geldiler. Onun dışında kalan genç kuşaklar da büyük ilgi gösteriyorlar; kitap fuarında kuyruklar oluşuyor. Daha önce başka illerde de fuarlara katılıyoruz, çok büyük ilgi var.
Peki bu kitabın içini açmayalım mı? İçini açıp okusunlar. Valla burada açamazsın çünkü kaç sayfa? 482 sayfa. Okuyan herkes size dair ne merak ediyorsa var mı içinde? Hayatınıza, mücadelenize, yıllara dair her şey var mı? Aslıhan Türel ve eşi, değerli şairimiz ve hikâyecimiz Onur Caymaz soruları sordular; toplumun merak ettiği, benimle ilgili konuları… Ama bu sorular magazin değil yani. Magazin de var, hiç yok değil ama esas olarak… Biraz tadı tuzu oldu. Benim içinde bulunduğum ortamlarda bir Türkiye tarihi; bu bir yakın çağ Türkiye tarihi gibi, anılarla örülü bir Türkiye tarihi oldu. Çok sayıda Türkiye’nin aydın, vatansever, devrimci birikimini temsil eden isimlerle yaşadıklarım da var tabii. Melih Cevdet de var, Necati Cumalı da var, Cemal Süreya da var, Attilâ İlhan da var, Mehmet Ali Aybar da var, Mihri Belliler de, Hasan Yalçınlar da…
Mesela bugün Erdal Eren’in idam edilişinin yıl dönümü. Erdal Eren benim hücre komşumdu. Kitapta da onunla ilgili bir bölüm var. 1980 Mamak Cezaevi’nde, o en ağır “arka koğuş” denilen bölümde çok şiddetli bir ortam vardı. Yatarken kafamızı demir parmaklık tarafına koyamıyorduk hücrelerde. Çünkü geceleri iki saatte bir nöbet değişimi oluyordu ve değişirken copları demir parmaklıktan içeri uzatıp vuruyorlardı. Kafanı korsan kafana vuruyordu, ayağını korsan ayağına vuruyordu. Öyle bir şiddet ortamı söz konusuydu. O arka hücrelerde kaldık. Benim sol hücremde Mahmut diye bir ülkücü çocuk, onun solunda Erdal Eren kalıyordu. Tabii ki hücreler arasında konuşmak yasaktı; konuştuğunu duyarlarsa ağır şiddet uyguluyorlardı. Orada ilgi çekici olan şu: Her hücreye bir sağcı, bir solcu koyuyorlar; bir ülkücü, bir devrimci. Herkes birbirinin derdine el uzatmaya başladı. Elleri çürüyünce ülkücü devrimcinin, devrimci ülkücünün yerine elini uzatıyordu. O hücre arkadaşlığı en sonunda birbiri için fedakarlığa da dönüşmüştü.
İşte o ortamda Erdal Eren benim solumdaydı. 17 yaşında falan… Sakalı daha çıkmamış genç bir çocuktu. Bir aralık nöbetçinin uzaklaştığı bir an, “Doğu abi, sütünü verir misin?” dedi. Her sabah bir kutu süt veriyorlar, satın alıyorsun. Ben de kendi kendime, “Bu çocuğa zaten bir kutu süt veriyorlar, niye ikinciyi istiyor?” diye düşündüm ve seve seve verdim. Ama içimden, “Bu çocuk idama güçlü gitmek istiyor, iki kutu süt içip idama öyle gitmek istiyor” diye yorumladım. İdam yaklaşınca onu karanlık, elektriği olmayan bir hücreye aldılar. Biz havalandırmaya çıkarken “rap rap” diye komando eğitimi yapıyorduk. Onun önünden geçiyorduk. Her geçişimizde gelir hücrenin küçücük penceresine yüzünü dayardı, kendini gösterirdi. Ben de onu, “Bakın, idama metin bir şekilde gidiyorum” diye yorumluyordum. Öyle bir hatıram var.
Aslıhan Hanım’ı tebrik ediyoruz, çok başarılı bir iş başardı. Çok emek verdi, sağ olsun. Bizler sizi aşağı yukarı 20 yıldır tanıdığımız için yanıtları az çok biliyorduk ama Aslıhan Hanım, sizi çok yakından tanıyan çalışma arkadaşlarınızın bile bilmediği çok şeyi bu kitapta ortaya çıkardı. Sorular çok nitelikli; topluma ne merak ettiklerini sorarak derledi. İlk kez yayınlanan fotoğraflar da var içinde. Kitabın arkasında bir karekod var; 113 sevdiğim türküden oluşan bir liste. Teknolojiyi bilenler orayı okuttuğunda hemen çıkıyor. Sıralamak çok zor; 113. sıraya yazdığım bir türküyü birinciye de yazabilirdim, ruh haline göre değişiyor. Bir de büyük dedem Adıgüzel Ağa ile ilgili bir destan var. O, Kemaliye’de gemürgap kayalarını yaran bir taş ustasıydı. Köylülerin onun için yazdığı destanı da koydum, benim idolüm olan bir insan.
“Aydınlıkçılar” kitabı için de Aslıhan Hanım’ı göreve çağırıyoruz, Roselin Doğan da hazırlıyor aslında. 30-40 tane artık aramızda olmayan arkadaşla yapılan röportajlar bunlar; çok büyük emek. Yakında çıkacak, müjdesini verelim.
Türkü listesinde başlarda Kemaliye türküsü “Osman’a” var. İkincisi Kütahya’nın Pınarları, üçüncüsü Söğüt’ün Erenleri, dördüncüsü Yozgat Sürmelisi, beşincisi ise Adile Kurt Karatepe’den “Kızardı Kayalar”. Adile Kurt Karatepe şu anda benim en sevdiğim türkücü, hakikaten türkülerin hakkını veriyor. Bu haftanın türküsü olsun. Merak edenler kitapta yer alan türkü listesine bakabilir. Teşekkür ederiz efendim. Değerli izleyenler, bu güzel eserle size veda edelim. Kızardı Kayalar…

