İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, gününde ve saatinde yine sizlerleyiz. Gördüğünüz gibi bugün sayımız fazla, kalabalığız. Gündemimiz yoğun. Hem saldırıyı, PKK saldırısını konuşacağız. “Buna nasıl yanıt verilmeli?” Kamuoyu bu soruyu tartışıyor; biz de bu programda bu sorunun yanıtını arayacağız. Hem de Vatan Partisi’nin son dönemdeki çalışmalarını ve önümüzdeki hafta gerçekleştireceği genel kurultayı konuşacağız; ona ilişkin sorularımız olacak. Gündeme ilişkin sizlerden gelen soruları da süremiz yettiğince iletmeye çalışacağız.
Kimler var? Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim. Vatan Partisi’nin liderlerinden Sayın Ethem Sancak, sizler de hoş geldiniz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, sizler de hoş geldiniz.
Efendim, şimdi PKK’nın bir saldırısı oldu, ilk konu başlığımız bu olsun. Siz de bugün saldırının gerçekleştiği yere giderek mesajlar verdiniz. Kamuoyunun tartıştığı konu, bu saldırıya nasıl bir yanıt verilmesi gerektiği. Saldırının failiyle ilgili bazı manipülatif haberler, yayınlar ve söylemler de var ama ben bu anlamda ilk görüşlerinizi alarak başlayalım istiyorum.
Doğu Perinçek: Evet, bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Sorunuza cevap vermeden önce en önemli mesajımızı açıklayalım: Türkiye’nin İçişleri Bakanlığı’nı ve Türk polisini yürekten kutluyoruz. Bakın, dünyada bunun eşi var mı? 10 saat içerisinde failleri enselerinden yakaladılar. Şu anda 50 kişiyi buldu; PKK’nın, tabii onun bir uzantısı olan HDP ile beraber, bu terör eyleminde yer alan bütün teşkilatını toparladılar ve gözaltına aldılar. Şimdi onlar konuşuyorlar, çok önemli sürpriz açıklamalar da olacak, onu da önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama Türk polisi… Hakiki Türk polisi. Onları yürekten kutlarız ve şunu ispatladılar: Türkiye’de teröristlerin yeri ya mezardır ya hapishanedir. Teröristlerin mezarlık ve hapishane dışında bir mekanı yoktur. Türkiye’de terörden vazgeçtikleri zaman, tabii Türkiye’nin şefkatli ama aynı zamanda disiplinli ve yaptırımcı hukuku içerisinde karşılaşacakları durumlar vardır, onu da belirtelim. Dünyada örnek bir başarı gösterdiler.
Yanıt meselesine geçelim. Sayın İçişleri Bakanımız da “Bunlar yanıtlarını alacaklardır” dedi. Yanıt şudur: Bir kere terörün kaynağı konusunda artık Türk Milleti ve Türk Devleti görüş birliği içerisindedir. PKK’nın arkasında, FETÖ’nün arkasında Amerika Birleşik Devletleri emperyalizmi var. Türk Devleti ile Türk Milleti arasında tam bir mutabakat oluştu ve yanıt da buna göre olacaktır. ABD emperyalizminin terör olanaklarını elinden alacak, kıracak; ABD’nin terör örgütlerini yönetme imkanlarını bertaraf edecek yanıtlar üretmemiz lazım. Bunun en başına ne gelir? HDP. HDP, PKK’nın bacağıdır, koludur, elidir. Dolayısıyla ona alanlar açmak, yasal imkanlar tanımak; onun PKK’ya terörist toplamasına, para toplamasına, propaganda yapmasına fırsat vermek, teröre şans tanımaktır ve bunun hiçbir gerekçesi olamaz. Anayasa Mahkemesi’nin “süründür Allah süründür” tavrına Türkiye’nin tahammülü yoktur. Anayasa Mahkemesi bu tavrını sürdürürse bu, Mehmetçik’e bir ihanet olur. Mehmetçik’e kurşun sıkanları kapatmamakta ısrar etmek… Anayasa Mahkemesi şundan da sorumlu: HDP’ye bu yıl 300 milyon civarında, yani yarım milyar Türk Lirası hazine yardımı yapılıyor. Türk milletinin alın terinden toplanan vergilerle terör destekleniyor. Vatandaş buna isyan ediyor. Mevcut yasalara göre partilere bu şekilde hazine yardımı yapılması gerekiyor olabilir ama bunun önünü kesmenin tek yolu Anayasa Mahkemesi’nin HDP’yi kapatmasıdır. Vatandaşlarımız teröre finans kaynağı sağlanmasına karşı çıkıyorsa doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne seslenmelidir.
İlker Yücel: Efendim, sizin bu açıklamalarınıza Anayasa Mahkemesi’ne yakın kaynaklar şöyle yanıt veriyor: “Doğu Bey bizi sürekli eleştiriyor ama zaten hukuki süreç işliyor. Biz ne yapalım? Hukuki süreç işlemesin mi?”
Doğu Perinçek: Hukuki süreç işlemiyor kardeşim! Ben bunun uzmanıyım. Anayasa Mahkemesi kararlarında ve Yargıtay Başsavcılığı’nın parti kapatma davalarına ilişkin iddianame ve mütalaalarında benim kitaplarıma devamlı gönderme yapılır. Çünkü 1968 yılından bu yana, yani 54 yıldır ben bu işin Türkiye’deki uzmanıyım. Bu işi en iyi bilen adamım. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Başsavcılığı benim kitaplarıma gönderme yapıyorsa demek ki bu işi biliyorum. Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçesi geçerli değil; hukuku uygulasalardı çoktan kapatmış olurlardı. “İş yükü” gerekçesi de geçerli değil. Türkiye’nin bütünlüğünün, huzurunun ve barışının önünde bir iş yükü olamaz. Anayasa Mahkemesi’nin görevi bütün işler arasında bir eşitlik sağlayıp, Türkiye için en önemli meseleyi arkaya atmamaktır. “Gel bakalım savunmanı yap” der, savunma yaptığı gün kararını verirsin. Biz Cumhuriyet yargısından bunu bekleriz. Geciken adalet, adaletsizliktir. HDP’nin kapatılmamasının sonuçlarını görüyoruz; bu yalnızca 6 can kaybı ve 50’nin üzerinde yaralı değildir. Bu, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili büyük bir komplo karşısındaki devletin acizliğidir.
İlker Yücel: Bir de seçime girmesinin önünü açma üzerine bir tartışma var. “Seçimden sonra bakalım” deniliyor.
Doğu Perinçek: Niye seçime girsin? “Ben senin turizmini baltalayacağım, seni dolarla yıkacağım” diyen, Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de terör devletini inşa etmeye çalışan, bizi çepeçevre kuşatan bir güç var. Bu güce karşı en birinci önlem, iç uşaklarını yok etmektir. Burada da başı çeken HDP’dir. Sen buna önlem almayacaksan seçimin anlamı mı kalır? Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır.
İlker Yücel: Şöyle bir yanıt veriyorlar: “Muhafazakar Kürtler AK Parti’ye yoğun oy veriyor. HDP kapatılırsa tepki oluşur ve AK Parti’den kaçarlar. Dolayısıyla orada tepkiyi köpürtmek yerine HDP’nin oylarını aşağı çekecek bir süreç bizim daha lehimize.”
Doğu Perinçek: Bunlar, Türkiye’deki halkın ve seçmenin eğilimlerini bilmeyenlerin yaptığı açıklamalar. HDP’yi kapatırsan güçlenirsin. Bakın, Vatan Partisi niye Mardin’de, Diyarbakır’da, Siirt’te, Pervari’de, Bitlis’te, Bingöl’de, Van’da, bütün Güneydoğu bölgesinde güçleniyor? Bir tek sebebi var: Vatan Partisi “HDP kapatılsın, terör gitsin” diyor. Oradaki halkın en temel talebi bu; huzur istiyor, barış istiyor. Türk Devleti acz içinde olursa veya halkta “Bu devlet buraları bize PKK ile baş başa bırakabilir mi?” türünden tereddütler olursa, bu korku devam eder. Oradaki seçmene ve bütün halkımıza şuna ikna etmemiz lazım: Türkiye’nin vatan bütünlüğü ve devletin tekliği hiçbir şekilde tehlikeye atılmayacak. Burada Türk devleti, Türk ordusu, Türk polisi olacak. Zaten onlar da bunu görüyor. HDP’nin varlığı Güneydoğu’daki seçmenin ayağında bir prangadır. Sen o prangayı kırdığın zaman o özgürleşir, dilediği partiye oy verir.
İlker Yücel: Sayın Perinçek, siz bugün Aydınlık Gazetesi’ndeki açıklamanızda 6 maddelik bir yanıt öneriyorsunuz. İlk iki maddesini konuştuk. İkincisi, hükümetin HDP’yi ziyaret etmesi meselesi.
Doğu Perinçek: Evet, bir heyet HDP’yi ziyaret etti, 3 gün sonra İstiklal Caddesi’nde bombalar patladı. Hükümet otoritesinin sarsılması, toplumda umutların kırılması gibi ağır bedelleri var bunun. AK Parti’nin kendi içinde bir tartışma yapması lazım: “Biz ne yapıyoruz? Terörü yapanları mı ziyaret ediyoruz?” Onlarla anayasa yapılmaz, terör kışkırtılır. Teröre taze kan verilir, cesaret verilir. AK Parti’nin bunu konuşması lazım. Hadi bakalım, cesaretleri varsa yarın yine gitsinler. Bu millete o tutumlar kabul ettirilebilir mi? MHP ise burada hatayı susarak yaptı; müttefiklerini zor durumda bırakmamak için konuşmayabilir ama “doğal ve meşru” kelimelerini kullanması yanlıştı. Meşruiyetin yanlış bir tanımıyla karşı karşıyayız. Eğer o ziyaret meşruysa HDP de meşrudur; Sayın Bahçeli burada kendiyle çelişmektedir. Bu mantık şuraya kadar uzatılabilir: HDP gayrimeşruysa o ziyaret de gayrimeşrudur. Eğer o ziyaret meşru kabul edilirse, bu terör eylemi de meşru hale gelir. Bu terör eyleminin meşruiyetini savunanlar var; kimileri buna “Kurtuluş Savaşı” veya “Özgürlük Savaşı” diyor. Hatta Amerika da bu eylemleri “Kurtuluş Savaşı” olarak nitelendiriyor. İpin ucunu kaçırıp HDP ziyaretine meşru dediğiniz zaman, sonuç buraya kadar varır.
Burada ziyaretin ötesinde bir olay var. Bu herhangi bir ziyaret değil, “Anayasa yapacağız” diyerek gerçekleştirilen bir ziyaret. Bir bayramlaşma değil ki bu. Mesela bir ihtar ziyareti olsa, “Adam olun” deseler veya başka bir amaçla gitseler anlayabilirim. Ancak anayasa yapmak demek, devletin esaslarını belirlemek demektir. Siz; devleti yıkmak, devletin tekliğini ortadan kaldırmak ve ülkeyi parçalamak isteyenlerle anayasa yapabilir misiniz? Yaparsanız, anayasanın temeli diye bir şey kalmaz; yıkıcılarla anayasa yapmış olursunuz.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakın medyada topluma verilen mesaj çok önemli. Siz onu ziyaret edip meşruiyet kazandırdığınızda, oradaki seçmen de “Devlet bunlarla anayasa yapıyor” diyerek güvenini kaybediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri başarılı operasyonlar yapıp terörü temizlese de devletin bunlarla anayasa yapmaya kalkması, halk içerisinde ikircikli ve yalpalayan tutumlara yol açıyor.
Bugün Sayın Sancak sohbetimiz sırasında “kurgu” kelimesine dikkat çekti; tecrübesine bir kez daha hayran kaldık. Cumhuriyet Gazetesi’nin bugün birinci sayfasında “Terör saldırılarıyla kurguya taviz yok” başlığı var. Altılı masanın açıklamasında da aynı ifade geçiyor. Ethem Bey, kurgu kelimesine dikkati çekince ne demek istediklerini anladık: “Bunu iktidar kurguladı, biz buna geçit vermeyeceğiz” diyorlar. Yani PKK veya PYD yaptı demiyorlar; “Birileri terör yaptı ama bu PKK değil” demeye getiriyorlar.
Bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin birinci sayfasında PKK’nın adı bile geçmiyor. Bir basın savcısı genel yayın yönetmenine “Bu kurguyu kim yaptı?” diye sorsa ne diyecek? Benim kanaatime göre bu kurgu Amerika tarafından yapıldı. PYD ve PKK bu eylemi yaptıysa bile, bu klasik bir intikam eylemi değil; onlara yaptırılan bir eylem. Amerika, İstanbul’u kana bulayarak hem turizmimizi baltalayıp güvenilmez bir ülke haline getirmeye çalışıyor hem de altılı masaya iktidarı yıpratacak bir strateji veriyor. Halkı terör korkusuyla iktidara karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. Ancak geçmişte Cumhurbaşkanı, hendeklerin üzerine giderek halkın desteğini almış ve oy oranını yükseltmişti. Halkın beklentisi terörü yok etmektir, Amerika’ya direnmektir.
Bu eylem, terör örgütünün değil, Biden aklının ve üst aklın düzenlediği bir kurgudur. İçişleri Bakanımız da bunu tespit etti. Yakalanan teröristin yanı sıra, tezgahı organize eden 50 kişi daha var. Amerikalılar bu adamların yakalandığını zannetmeyerek “Kurtarın” çağrıları yaptılar ama hepsi devletin elindeydi. Tezgah ortaya çıktı. Birkaç gün içinde bu kişilerin ifadeleriyle arkasında Kobani’deki Amerikan üssünün olduğu netleşecek. İçişleri Bakanımız bu yüzden cesurca “Arkasında Amerika var” dedi.
Eskiden olsa teşkilatlarımız bunu göremezdi çünkü FETÖ aparatıydılar. 15 Temmuz büyük bir devrimdir. Bu kurumlarımız artık millileşti; Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, Milli İstihbarat Teşkilatımız ve emniyet teşkilatımız kadim Türk aklını kullanıyor. 1000 yıllık imparatorluk geleneğiyle yetişmiş bu akıl karşısında 50 yıllık kovboy imparatorluğunun aparatları başarılı olamaz. HDP’nin kapatılması tek başına yeterli değil, mücadele çok yönlü olmalı: Mali kaynaklar kesilmeli, propaganda imkanları ortadan kaldırılmalı, NATO’nun Türkiye’deki Gladyo örgütlenmesi tasfiye edilmelidir. Suriye ordusuyla sırt sırta vererek Kuzey Suriye’deki terör kaynakları yok edilmelidir.
Sonuç olarak; hangi ortam yaratılıyor? “Türkiye’de güvenlik yok, İstiklal Caddesi’nde yürümek bile tehlikeli” algısı. Bir devletin en temel görevi can ve mal güvenliğini sağlamaktır. İstanbul’un merkezinde yüzlerce polis varken bu eylemin gerçekleşmesi, devleti yönetenlerin asayişi sağlama konusundaki en temel sorumluluğunu gündeme getirmektedir. Orada bile güvenlik yok ve orada ölüyorsunuz. Çocuğunuz ölüyor, evladınız ölüyor; değil mi? Yarattığı bu. Kim sorumlu bundan? Hükümet sorumlu. Yani hükümet yönetemiyor. Öyleyse bu hükümet gitsin. Şimdi bu eylemi anlamak istiyorsak… Burada bu eylemi yapacak son güç kimdir? Hükümettir. Çünkü sonuç itibarıyla kendisinin güvenliği sağlayamadığı, kamuoyunun anlayışları içerisinde kışkırtan bir eylem. Başkanım, zaten bunu açıkladılar; yaratıcılık, yıkıcılık. Şimdi bunlar, Biden ve çetesi bir süre sonra başkan adayı bulamayıp birbirlerine düşerlerse, Amerika bu seçimlerin engellenmesi için elinden geleni yapacak. Bu da başladı belki.
Tabii, tabii. Yani bu seçim sürecini tehlikeye atan eylemlerin… İran ismi neden ortaya atılıyor? İran ismi neden telaffuz ediliyor? O da şunun için: PKK’nın sorumluluğundan kurtarmak, Amerika’yı kurtarmak için. Biraz evvel Ethem arkadaş da söyledi, neredeyse “Senegal yaptı” diyecekler. Yani “Amerika yaptı” denmesin; hedefi gizliyorlar. Onun yanında “İşte Rusya yaptı, İran yaptı, Suriye yaptı, Çinliler yaptı” diyorlar. Ve zaten bakın, “Hükümet yaptı” diyor Cumhuriyet Gazetesi; “Terör saldırılarıyla kurguya taviz yok.” Yani “Bunu hükümet yaptı, bunu hükümet kurguladı, bu hükümetin bir planı, o plan çerçevesinde yapıldı” diyor. Şimdi bunun bir mantığı var mı? Herhangi bir hükümet, kendi yönettiği ülkede güvenliğin sağlanamadığı fikrini kamuoyunda yaymak için böyle bir eylem planlar mı? Saçma sapan bir görüş.
Ama sonuç itibarıyla hem bugünkü hükümetin Türkiye’de güvenliği sağlamadığını ispatlamaya çalışıyorlar hem de buradan “bir koyundan iki post çıkarmak” misali, aynı zamanda bunu hükümetin üstüne atıyorlar. “Hükümeti komplocu” diye ifade ediyorlar Sayın Perinçek. Siz de ekonomi konusunda sık sık eleştirilerde bulunuyorsunuz. Hükümet seçime giderken ekonomideki durumu toparlayamadığı için dikkati terörle mücadeleye odaklamak adına bunu yapıyorlar deniyor. Burada sonuç itibarıyla vatandaş, bakın çok doğru bir iş yaptı; İstiklal Caddesi’ni hemen bugün kamuya açtılar. Çok akıllı bir şey yaptılar. “Biz böyle iki tane bomba patlatmakla buralarda vatandaşın dolaşmasını önleyemezsiniz” dediler. Bu çok doğru bir şey. Çünkü karşı tarafın istediği ne? “Bu sokaklarda dolaşılamıyor, bu caddelerde dolaşılamıyor, Türkiye’de güvenlik yok.” Bundan kim sorumludur? Herhalde çöpçüler sorumlu değil, o sokakları süpürenler değil. Kim sorumludur? Polis sorumludur, hükümet sorumludur, asker sorumludur, devlet sorumludur. Yani bu tamamen, mevcut Türkiye devletini yönetenlerin Türkiye’yi artık yönetemez hale geldiklerini, güvenliği sağlayamaz hale geldiklerini ispatlamak için tezgâhlanmış bir eylemdir. Bu çok önemli ve seçime giden süreçle doğrudan bağlantılı, daha neler yapılabileceğini ifade eden bir eylem.
Bu kaos planı nasıl önlenir sizce? Hangi tedbirleri almak lazım? Mesela şundan başlayalım: Kaos planının arkasında kim var? Amerikan emperyalizmi var. Öyleyse Amerikan emperyalizmine karşı her tedbir, kaos planını önleyen bir tedbirdir. İncirlik Üssü’nü kapatacaksın. NATO’dan çıkacaksın. Aynı zamanda kaos planını önlemede seninle beraber olacak güçlerle; yakın komşularımız Suriye, Rusya, İran, uzaktan Çin ve Irak ile iş birliğine gideceksin. Kaos planı böyle önlenebilir.
Tabii, kaos planını önlemek için daha stratejik şeyler de var. Yani ekonomide bir üretim devriminin başarılması çok önemli. Memnuniyetsizliklerin, hoşnutsuzlukların halk içinde giderilmesi, hayat pahalılığının önlenmesi… Bunlar daha stratejik. Ama bir de daha taktik ve kısa vadeli önlemler var. Mesela İçişleri Bakanımız diyor ki, “Buna cevap verilmelidir.” İncirlik Üssü’nü derhal 15 günde boşaltırsın. Müthiş, çok esaslı bir cevap. NATO’dan çıkıyoruz; çünkü NATO, Türkiye’deki terör eylemlerinin arkasındaki uluslararası askeri örgütlenmedir. Bu da bir cevap.
Ama bizim hükümet onu yapmıyor. Birleşmiş Milletler’de gidiyor Rusya’yı kınayan bildiriyi imzalıyor, Çin’i kınayan bildiriye parmak kaldırıyor. Kaosu davet eden, bizi müttefiklerimizden koparan, bizi düşmanlaştıran bir tutum. Yeni bir oylama daha oldu; arkadaşlar görseli ekrana getirsinler. Rusya’nın Ukrayna’ya tazminat ödemesiyle ilgili bir oylama oldu. Orada da Türkiye destek verdi, 76 ülke çekimsel kaldı. Bizim hükümet çekimsel kalmayı bile beceremedi. Ethem Bey, hani denge politikası? Amerikan tezgâhına düşüp Rusya’ya mahkûm eden karara “Evet” dedi. Amerika’yla beraber hareket ediyor; Yunanistan’la, Türkiye’nin ne kadar düşmanı varsa onlarla beraber. Türk devletlerinden de kopuyor. Özbekistan’la, Hindistan’la, Güney Afrika’yla, Suudi Arabistan’la beraber olmuyoruz. Daha dün bizim bir kesimin “Amerikan müstemlekesi” dediği Suudi Arabistan bile milli bir çıkışla “Ben senin aletin olmam” diyor Amerika’ya. Ama bizim Türkiye kimin yanında yer alıyor? ABD, Fransa, İngiltere.
Hatırlarsınız, Cezayirli Ulusal Kurtuluş Savaşçıları Fransız sömürgecileri tarafından şehit edildiğinde, göğüslerinden Mustafa Kemal resmi ve bir Türk bayrağı çıkıyordu. Ama Birleşmiş Milletler’deki oylamada Türk hükümeti Fransa’nın yanında tutum aldı. Hâlâ biz o utancı duyuyoruz; hâlâ Cezayirlilerin yüzüne bakamıyoruz. Tarih boyunca bizim en büyük müttefikimiz olan ve Akdeniz’i Türkler için göl haline getirmiş Cezayir ulusunun karşısında yer aldık. O günkü tutumumuzdan ben bir Türk olarak utanıyorum. Aynı şeyi yapıyoruz şimdi. Bugünkü Cezayir Cumhurbaşkanı da Macron’a tarih dersi veriyor, başı dik ve bağımsız bir cumhurbaşkanı.
Rusya’ya karşı Putin ve Rusya, Türkiye doğal gaz deposu ve tüccarı olsun diye çözüm üstüne çözüm öneriyor. S-400’leri veriyor, üç tane nükleer santral kuruyor. Parasını peşin gönderiyor, Merkez Bankası’ndaki 20 milyar doların 15 milyarı nükleer santralın avansı. Akkuyu’yu, Sinop’u üstleniyor. Türkiye’de sanayi adına ne varsa, Mustafa Kemal döneminden başlayan strateji bu, komşumuz Rusya ile kurulmuş.
Bu peki denge politikası mı Sayın Sancak? Yok, bu gaflet. Bu, dengeden öte bir gaflet politikası. Bence Cumhurbaşkanı’na da bir provokasyon. Nasıl? Cumhurbaşkanı G20’deyken, Özbekistan’dayken Şanghay Örgütü’ne mesajlar yollarken, bir taraftan böyle yaparsan Şanghay Örgütü “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” demez mi? Sayın Cumhurbaşkanımızın bu tablodan haberdar olmama ihtimali var mı? Bilmiyorum. Bu devlette bir sürü provokasyon olmuştur. Bir zamanlar bizimkiler Rus uçağını düşürdüler, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanıydı. Obama geldi, G20 toplantısında ne yaptıysa yaptı. Bir hafta önce Çin’le stratejik anlaşma imzalayıp uzun menzilli hava savunma silahları projesi geliştirecektik, ne olduysa oldu; havadayken çekildik bundan dedik. Ve arkasından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuvvetleri bir Rus uçağı düşürdü. Aynı hükümetti ama hükümet içinde FETÖ’cü aparatçıklar, NATO’cu generaller vardı. Şimdi biz bunların kökünü kazıdık mı dışişlerinde? Dışişleri yeterince temizlik yaptı mı? Davutoğlu düştüğü zaman Amerika ne dedi? “Ankara’daki dostumuz düştü.” Peki Ankara’daki dostlarının en büyük dostu kimdi? “Adamımız” dedikleri Feridun Sinirlioğlu. Evet, doğru.
Sayın Cumhurbaşkanımızı tanıyorum; Putin’in yüzüne nasıl bakacak? “Tahıl koridorunu beraber açacağız, stratejik dostumuz ve müttefikimiz” diyor. Ya bari çekimsel kal. Hindistan kadar, Özbekistan kadar olamıyor musun? Rusya’nın cezalandırılması konusunda Amerika’nın tezgâhına gelip imza atıyorsun. Bunu nasıl izah edeceksin? Birleşmiş Milletler’de kimin yanında saf tuttun? Dünyadaki bütün sorunları çözdün de Ukrayna’nın sorunu mu kaldı? Ağababasının, Amerika’nın Birleşmiş Milletler’de kurduğu bir tezgâh olduğu belli. 74 çekimsel, neredeyse reddediliyordu. 6 oy daha olsa karar reddedilecekti. Kararın zaten hükmü de yok, yaptırımı yok, dandiğin teki.
Bu tutum, gelecekteki stratejik müttefiklerimize güvensizlik aşılayan bir durumdur. Halbuki Atlantik İttifakı’nı ve 300 yıllık emperyalist sömürüyü yıkabilmek için Asya’nın bütün kuvvetlerinin bir araya gelmesi lazım. Tek başına dört-beş Türk Cumhuriyeti bir araya gelse bir şey yapamaz. Karşıda koca Atlantik var. Sen ancak Asya’daki herkesle birleşirsen baş edebilirsin. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok, biz bir araya gelirsek dünyayı fethederiz” demek hamasi nutuktur. 80 yıldır seni köleleştirmişler; gereksiz Kore savaşlarına yollayıp meze yaptılar, Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Fransa’yı desteklettiler. Mustafa Kemal mazlum milletleri birleştirip emperyalizmi alt etme çizgisini izliyordu. Bu hükümetin bu kararı yüz karası bir karardır.
Sayın Perinçek, şimdi bakın, “Bu denge politikası mı?” sorusuna gelelim. Çekimsel kalırsan denge politikası olur. Ama Amerika’ya “Evet” dediğin zaman bu denge politikası olmaz. Yani hükümet denge politikasında da ısrar edemiyor, Amerika’ya yatıyor.
AK Parti seçim için zaman kazanmak istiyor olabilir mi diye bir soru sormuştunuz. Ben bunu anlayamadım. Nasıl zaman kazanacak? “Amerika Birleşik Devletleri’ni çok kızdırmayalım, ekonomide zaten baş aşağı gidiyoruz, içeride gerginlik devam ediyor, HDP’yi kapatmada ayaklarımız titriyor, bir bomba daha patlarsa zor duruma düşeriz” diye 4-5 ayı geçirelim mi diyorlar? Bu neye benziyor biliyor musunuz? Vahşi bir hayvan size saldırıyor, onun saldırısını durdurmak için önüne et atıyorsunuz. Hayvan sana daha kuvvetli geliyor. Hayatta, savaşlarda ve dünya tarihinde böyle bir taktik yok. Bu zavallıların düşüncesidir. Burada kazanılan zaman yok; tam tersine düşmana verilen cesaret ve fırsat var. Üstelik en önemlisi dostlarını kaybediyorsun. Rusya ve İran, sana doğalgaz sağlayan ve sağlayabilecek olan tek ülkeler. Sen onlarla beraber değilsin, Amerika’yla berabersin. Yarın bir gün mazotu dolduramadığın zaman, sanayi çarkı dönmediği zaman Rusya’yı, İran’ı, Suriye’yi kaybettiğinde; tam karşıda olan güçlerin aslında Türkiye’nin beraber olması gereken güçler olduğunu göreceksin. Türk devletlerinin hiçbiri seninle beraber değil. Bakın, Türk devletleri nerede? En azından çekimserler. Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Azerbaycan toplantıya katılmıyor; Türkmenistan ise yine katılmıyor. Hiç olmazsa Türkiye çekimser oy verebilirdi; o zaman “denge politikası” diyebilirdik, ancak o bile yanlıştı. Türkiye’nin cesur bir şekilde Rusya, Çin, İran ve Suriye ile birlikte hareket etmesi gerekiyor. AK Parti, bu tutumuyla da HDP konusundaki tavrıyla da altılı masayla aynı yerde buluşmuş olmuyor mu? Aynı yerde buluşuyor tabii, farkı ne olacak? Amerika ile aynı yerde oy veriyorsa, AK Parti de altılı masanın kuyruğuna takılmış oluyor. Hatta “aynı yerde buluşma” bile durumu tam anlatmıyor; AK Parti hükümeti altılı masanın altına giriyor, yedinci unsur, hatta HDP ile birlikte sayarsan sekizinci güç oluyor.
Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan Biden’la görüştü. Görüşmenin gergin geçtiğini servis ediyorlar; bunun ne kıymeti var kardeşim? İki tane kabadayı laf edersin, ne önemi var? Eğer Amerika’ya tavır alacaksa Türkiye, Birleşmiş Milletler’deki oylamalarda doğru tavır almalı. Daha önemlisini söyleyeyim; gülümser bir şekilde konuşurken, “Sayın Biden, size şimdi bir müjde veriyorum; pılınızı pırtınızı toplayın, İncirlik’teki üssü bir hafta içinde boşaltıyorsunuz” demelisiniz. Türkiye bu teröre ciddi bir şekilde cevap vermeli. Lafla, kabadayılıkla veya gerginlikle yapılanlar, ancak kamuoyunu aldatmaya hizmet eder. Vatan Partisi yönetimi olsaydı, “Biden, size sevineceğiniz bir haber veriyorum; Kürecik’teki ve İncirlik’teki üsleri bir hafta içinde boşaltıyorsunuz, el koyuyoruz, bavullarınızı topluyorsunuz, orası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçiyor” derdi. Hem de bunu güler yüzle söylerdi, gerginliğe lüzum yok. HDP’yi kapatırsınız, onlar gerginleşsin.
Altılı masayı sormamın sebebi şu; Türkiye seçime gidiyor ve şöyle bir manzara çıkıyor: Bir saattir sizi dinleyince HDP konusu, iç politika ve ekonomi gibi alanlarda zaten farklı fikirlerinizi biliyoruz. Bir tarafta yedili masa, bir tarafta Vatan Partisi; program bakımından aslında karşı karşıyalar. Tabii şimdi iki program çarpışıyor: Biri Atlantik sistemi ve onun partileri olan altılı masa; diğeri ise “Türkiye Cephesi”. Ancak Türkiye Cephesi’nde de tereddütlü, kararsız, yalpalayan ve zikzak çizen güçler var. Türkiye Cephesi’nin tutarlı gücü Vatan Partisi’dir. Tayyip Erdoğan ve AK Parti de Türkiye Cephesi’nde yer alan bir güçtür; Milliyetçi Hareket Partisi ondan daha tutarlıdır. Ancak orada da bir yalpalama, kararsızlık ve güvenilmez tavırlar var. O zaman ne oluyor? Cepheye zarar veriyor. Bir ayağı sistemin içinde, bir ayağı dışına çıkmaya çalışıyor; Türkiye buradan bu şekilde kurtulmaz. Türkiye’nin Vatan Partisi’nin önderliğine ve hükümette bulunmasına ihtiyacı var.
Anketlerdeki %49’luk “hiçbiri” diyen seçmen kitlesine cevap verecek program bir tek Vatan Partisi’nde var. O kadar güçlü bir program ki, milli karakteriyle Cumhur İttifakı’nı bile etkiliyor. Geçen gün Bursa’da Kılıçdaroğlu iş adamlarına, “Biz üretime dayalı bir kalkınma modeli inşa edeceğiz” dedi. Tamamen Vatan Partisi’nden çalma! Bir taraftan borçlanma ve tüketim programının mimarı Ali Babacan’a ekonomiyi teslim edeceğini söylüyor, Londra’dan temiz para getireceğiz diyor; ama Vatan Partisi’nin programı o kadar etkili ki, oradan kopya çekmeye çalışıyor. Demek ki bu program çok kuvvetli, taklitleri de çıkacaktır. Ancak bugün “%47; ne o, ne o” diyen halk kesimine cevap veren tek program Vatan Partisi’nin programıdır.
Milli Kurtuluş Savaşı’nda, Türk Devrimi’nin programını inşa eden Akçura’dan esinlenen Mustafa Kemal’in programı tek seçenekti. O zaman da partiler ve iddialar yok muydu? Amerikan mandasını savunanlar, Mustafa Kemal’in en yakınındakiler bile vardı. Halide Edip Adıvar, Amerikan mandasını savunanların başındaydı ve günün 24 saati Mustafa Kemal’in yanındaydı. Ama tek gerçek program, Mustafa Kemal’in milli üretici programıydı. Şimdi o nosyonu Vatan Partisi temsil ediyor. Kendimizden eminiz; bu program iktidar olacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan devrimci kelimesini kullanmaya başladı. Baktı ki Mustafa Kemal devrimci, o da “muhafazakâr devrimciyim” demeye başladı. Elli yıldır devrimci programı biz savunuyoruz. Şimdi bir yandan devrimciliği, bir yandan üretimi kapmaya çalışıyorlar. Keşke hepsi bizi takip etse de birleşsek ama Atlantik sisteminin içinde üretim devrimi yapamazsınız. Atlantik sistemi bizi bu noktaya getirdi ve borç batağında boğuluyoruz. Türkiye’de devrimcilik artık moda çünkü devrim yükselen değer. Türkiye’nin sorunları sistem içinde çözülemez; ancak köklü, büyük kararlarla, yani devrimle çözülebilir. 1918-19’larda olduğu gibi, devrim yapmadan bu işgal döneminden çıkılamazdı. Nitekim Atatürk, Ankara’da devrimci bir hükümet kurarak İstiklal Savaşı’nı başardı.
Saros Araştırma’nın Temmuz ayı sonuçlarında %47,1’lik bir kesim var. Bu kitle sistem dışı çözüm arıyor. Biden İttifakı tam sistemin partisi, yani Amerika’nın partisi. Cumhur İttifakı ise sistemin prangalarını tamamen kıramayan, dolaylı da olsa sistemle bağları olan bir yapı. Halkın %47’si sistem dışı bir çözüm arıyor.
Güvenlik kaynaklarından, yani yazarımız Fikret Akfırat’tan aldığımız ortak bilgiye göre; bomba patlamadan önce de kamikaze saldırıları ve siyasi suikastlar bekliyorduk. Bunları Sözcü gazetesinden de duyurdular; Mossad’ın veya CIA’in Türkiye’deki adamı “suikastlar olacak” diyordu ve Kemal Kılıçdaroğlu bunu tekrar etti. Çünkü olmasını istiyorlar; Türkiye’de bir güvensizlik ortamı yaratmak istiyorlar. PKK’yı kaybettiler; şimdi ya seçim ya da kaos yoluyla bu hükümetin barış ve huzur sağlayamadığını göstermek istiyorlar. Cumhuriyet gazetesi “devlet uyuşturucu satıyor”, “hükümet terör kurguluyor” gibi iddialar ortaya atıyor. İstiklal Caddesi’nde bomba patlıyor, karşı tarafın yapmak istediği toplumu kaosla yönetilemez hale getirmek. Toplumun her tarafında “Biz nereye gidiyoruz?” huzursuzluğu var. İki taraftan türbanı çekiştiriyorlar; hem CHP hem AK Parti türbanı çekiştirerek yırtıyor. Bunların hepsi toplumda bir kaos yaratıyor.
Bu %47,1’lik kitle yönetilemiyor mu? Hayır, bu kesim Biden İttifakı’nın kaos planına boyun eğmiyor. Atlantikçilerden bir şey beklemiyorlar; çünkü ikisi de 50 yıldır “borçlan ve tüket” diyerek halkı borç batağına soktu. Bu bomba kitleyi Vatan Partisi’ne yaklaştırıyor. “Bu HDP’yi kim kapatırsa ben ondan yana olacağım”, “Kuzey Suriye’deki terörü ve Amerika’yı kim yenerse ondan olacağım” diyen vatandaşın aradığı program Vatan Partisi’nindir. Şehit babası da cenazede benzer şeyleri söyledi. 26 Kasım’daki büyük kurultayımızda bunları daha detaylı anlatacağız. İstiklal Caddesi’ndeki patlama çok olumsuz bir olay olsa da, terörü mezara ve hapishaneye sokacak otoriteyi, yani devrimin gücünü ve Vatan Partisi’nin kararlılığını çağırıyor. Eğer İncirlik üssünden Amerika’yı kovamazsanız, Suriye ve Irak ile iş birliği yapamazsanız, Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın piyonu olursanız karşı tarafa hizmet edersiniz. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali de kötü bir şeydi ama o işgal, İstiklal Savaşı’nı çağırdı. Bugün de bu terör, onu gömecek olan Türk halkına dayanan kararlı, anti-emperyalist, halkçı otoriteyi davet ediyor. AK Parti buna cevap veremiyor; cevap verse HDP’yi ziyaret etmez, üretim devrimine yönelik kararlı siyasetler uygulardı. Amerikan emperyalizmine karşı Biden’la atışarak değil, doğrudan her cephede kararlı programlar uygulayarak mücadele edilir. AK Parti bunu yapamıyor ve sürece yanıt veremiyor. Peki, bu sürece kim yanıt veriyor? Vatan Partisi yanıt veriyor. Bugün herkes bir şeyler söylüyor, AK Parti’nin temsilcileri de bir şeyler söyledi. Ne var o söylenenlerde? Televizyonlardaki gevezeliklerin tekrarından başka bir şey yok. “Rifaiyeler yaptı” diyorlar, “Bunlar piyondur, arkalarındaki gücü bilmiyoruz” diyorlar. Kim peki? Arkasındaki güç Rifaiye mi? Niye ismini koymuyorsun?
İzmir’de düşman ortaya çıkmış, sen çıkan düşmanın adını bile veremiyorsun, ona tavır alamıyorsun. Hükümet içinde tavır alanlar var ama hükümetin tamamı o otorite etrafında toplanmış değil. Sayın Ethem Sancak’ın da belirttiği gibi, AK Parti içerisinde bir Türkiye var; diyelim İçişleri Bakanlığı’nın tavırları o Türkiye’yi temsil ediyor. Bir de AK Parti içerisinde “Amerika” var; işte onlar Birleşmiş Milletler’de o oyları verdirtiyorlar veya gidip HDP’yi ziyaret ediyorlar. Vatan Partisi ise devrim programını içini temizleyerek inşa edebildi.
HDP kapatılmasın diyenlere karşı, bizim içimizde HDP kapatılsın bildirisine tavır alan birkaç arkadaşımız vardı, değil mi? Ne oldu? Onları tasfiye etmeseydik ne olurdu? Biz de onlar gibi bocalayıp dururduk; “Biz de ziyarete gidelim” diyerek zikzaklar çizerdik.
Şu an Haseke’de 5, Deyrizor’da 4, Rakka’da 5, Ayn el-Arap’ta 5, Münbiç’te 3 üs var. Münbiç burnumuzun dibi; ABD üssü ve yüzlerce PKK’lı eğitiliyor. En son İstiklal Caddesi’ndeki saldırganın da “Tabka-Şerkan” denilen kamptan eğitim aldığı yönünde güvenlik kuvvetlerinin bir kanaati var. Sınırımızın dibinde ABD himayesinde 22 bölgede PKK eğitim kampı faaliyet yürütüyor. Kapladıkları alan haritada Danimarka kadar büyük. Fiilen bir terör devleti olmasa bile sınırımızın dibinde çok büyük bir terör bölgesi var. Dolayısıyla AK Parti, Suriye ile anlaşmayarak aslında İstiklal’de bombanın patlamasına zemin hazırlamıyor mu? Tabii ki hazırlıyor. Bu terörist Suriye’den geliyor. Eğer siz Suriye’deki PKK’yı temizlerseniz o terörist gelemeyecek.
Bir de harita çıkardılar, çok anlamlı. Biz hep “Yunanistan kıyılarında Türkiye’ye namlularını çevirmiş Amerikan üsleri var” diyoruz. Doğru ama kendi bağrımızda, İncirlik’te, Kürecik’te de Amerikan üsleri var. Bunları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne alacağız. Meclisimizde de Amerikan etkisi var; PKK var. PKK deyince, silahlı terör örgütünü kastediyorum.
HDP’li gençlere gidip, “Atın elinizdeki Amerikan silahlarını, topraklarınıza düşmanlık yapmayın, gelin kurucu ortağı olduğunuz Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür bireyleri olun” diyoruz. Çok heyecanlanıyorlar. Diyarbakır’da 4 saat içerisinde 300 üye yaptık, bunların 200’ü 30 yaş altı HDP’liydi. Ne diyorlar? “Biz artık savaşmak istemiyoruz. Üniversiteyi bitirdik, işsiziz. Bu devlet bize iş bulmalı. İş bulmadığı sürece inat olsun diye HDP’ye oy vereceğiz” diyorlar. Bu bir inatlaşma, bir mahalle baskısı. Diyarbakır’da genç işsizlik yüzde 40. HDP’nin etkisindeki binlerce genç üniversiteyi bitirmiş ama işsiz. Kürt kimliği, demokratik haklar meselesi onlar için çözülmüş konular.
Siz bu açıklamaları yaptıktan üç gün sonra Genelkurmay Başkanlığı bir video yayınladı. Bir mağaranın girişinde bir Mehmetçiğimiz Kürtçe konuşuyor, “Teslim olun, dokunmayacağız” diyor ve altı terörist dışarı çıkıyor. Ama size çok yoğun tepki oldu. Ne tepkisi? Ben savaşıyorum. Savaşan adam iki taktik kullanır: Biri silahla karşıdakini vurmak, ikincisi karşı tarafta çözülme, dağılma ve teslimiyet yaratmak. “Anaların kucakları sizi bekliyor” diyerek savaşı bırakın, teslim olun diyoruz. PKK buna telaş eder, Türkiye tarafındakilerin telaş etmesine gerek var mı? PKK saflarındakilere silahları atın diyoruz. Bunun alternatifi Mehmetçiğe silah sıkmak değil mi? Hem Mehmetçik onları silahla eziyor hem de karşı tarafta teslimiyet ve çözülme yaratarak onları Türkiye’ye tekrar kazanmaya çalışıyoruz.
Mustafa Kemal de bunu yaptı. Sivas’tan Ankara’ya gelirken Koçgiri isyancılarına “Gelin sizi milletvekili yapayım” dedi. Kabul etmediler, isyan ettiler; ordu ezdi ve ezdikten hemen sonra onları affetti. Savaş yalnız silahla yürütülmez; aynı zamanda karşı tarafı çözen, kazanan yöntemlerle yürütülür. Mao Zedong, devrim yaptığı zaman karşısındaki en büyük güç olan Guomindang’ın başkomutanı Zhu De’yi aldı, dönüştürdü ve Zhu De öldüğünde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıydı. Devrimciler dönüştürür.
Bize bir avuç ruhunu Batı’ya satmış entelektüel kızdı. Ama Güneydoğu’da, 40 yıl boyunca HDP’yi sırtında taşımış en büyük aşiretlerden birinin lideri bize, “Bu barışı Vatan Partisi sağlayabilir” dedi.
Mardin’de ilk kongremizi yaptık. Kızıltepe ilçe teşkilatı 150 kişiyle İyi Parti’den istifa edip partimize katıldı. İçlerinde çok sayıda HDP sempatizanı genç de vardı. Diyarbakır’da ise üretim toplantısında muazzam bir coşku gördük. 300’e yakın üye yaptık, bunların 200’ü HDP’li gençti. “Dağa gidip ölmek istemiyoruz, iş istiyoruz” diyorlar. Siirt’e de gittik; 500 kişi katıldı ve 40 etkili, itibarlı yerel isim il teşkilatını kurmak için görev istedi. Hatta bunlardan bir tanesi de kurulu bir partinin il başkanı. Var olan, seçime girme hakkı olan bir partinin il başkanı; “Efendim yarın partimden istifa edeceğim, Vatan Partisi’ne katılmak ve yönetici olmak istiyorum” diye beyanda bulundu. Sonra Sayın Genel Başkanıma dedim ki: “Benim doğduğum yer Pervari. Pervari, PKK’ya karşı büyük bir kaledir, 300 şehit verdi. Ben orada doğdum, büyüdüm; beni de severler. Oranın bir tılsımı var.”
Tayyip Bey politikaya girdiği ve yasağı bittiği zaman onu Pervari’ye götürmüştüm; oradan Cumhurbaşkanı olarak çıktı. Sayın Genel Başkanıma, “Burada bir tılsım var, siz de Pervari’ye gelin, belli olmaz” diyerek kendisini ikna ettim. Genel Başkanım da istiyordu ama gitmemişti; Türkiye’nin her tarafını dolaştı ama Pervari’ye hiç gitmedi. Arkadaşlar, Pervari görüntülerine gittik mi? Pervari’de AK Parti yüzde 65 oy alıyor; HDP yok, teşkilat da yok, giremiyorlar oraya. Belediye AK Parti’nin. Biz gittik, gördünüz; belediyenin girişinde en az 200 Pervarili sıraya girmiş bizi karşıladı. Belediye başkanı bizi ağırladı, brifing verdi. Pervari müthiş bir kent olmuş, Avrupa kentlerine pabuç çıkartacak kadar güzel. Çok yetenekli bir belediye başkanı var.
Burası da halk buluşmasıydı galiba. Sonra çocukluğumun geçtiği, o çınar altı meydanına gittik. Orada bir kafe de var. Genel başkanımla birlikte gittiğimizde Pervari’den en az 1000-1500 kişi toplanmıştı. Yağmur da yağmak üzereydi, ıslanmayalım diye Sayın Genel Başkanım güzel bir söylev verdi orada. Pervari’nin nüfusu şu anda 6 bin civarında; yani nüfusun dörtte biri size merhaba demek için gelmişti. Bütün köy muhtarları oradaydı, kırka yakın köyü temsil eden muhtarlar bizi dinlemeye gelmişti. Zaten tam cami çıkışıydı, meydan caminin hemen yanındaydı. Bizi dinlemeye gelen bayağı kalabalık oldu, göreceksiniz. Bizi bırakmak istemiyorlardı, geç kalmak zorundaydık. Pervari’den ayrıldık, çok esaslı ve beklediğimizden daha katılımlı, coşkulu bir toplantıydı; etkileri hâlâ devam ediyor.
Sonra Oğuz’la geldik. Daha önce Gaziosmanpaşa’da 60-70 bin Siirtli var; kahvaltıya davet etmişlerdi. Çoğu Siirtliydi. Sayın Genel Başkanıma orada dedim ki; Gaziosmanpaşa’da bir söyleşi var. Şule Hanım ve Erkan Önsel organize etmişti. Gören Vakfı Başkanı ve Sayın Genel Başkanım da teşrif etti. Gittik oraya. Bilmem gördünüz mü, güzel değil miydi? Biz orada üye yapacağımızı tahmin edip rozet götürmüştük ama rozetler yetmedi, fazla fazla götürmemize rağmen bitti. Vatan Partisi yöneticileri rozetlerini söküp verdiler; yine de yetmedi. İnsanlar “Bizi de kaydedin” diyor. Yani seslenebildiğimiz her yerden müthiş tepkiler ve katılımlar alıyoruz.
Eskiden, mesela 1977’de partinin kurultay delegesiydim. Diyarbakır’da il başkanlığı yaptım. O zaman Türkiye çapında toplam 11-12 bin üyemiz vardı. Bir üyeyi yapmak için göbeğimiz çatlıyordu; çok ince eleyip sık dokuyorduk. Öz eleştirilerimiz mesela 3 gün sürerdi. Şimdi ise kitleselleşiyoruz. İnsanlar programımızı dinliyor, ikna oluyorlar ve alternatifimiz yok. Dinleyenler çaresizlik içinde; ilgi çeken ve onların isteklerini dile getiren programı anlatınca hiçbir sorun kalmıyor.
Milliyetçi muhafazakâr kesimlerle temasınız nasıl, ilgi var mı? Vallahi çoğu onlardan. Bizim çok okumuş, pozitivist, Fransız sorununun etkisinde kalmış, kendine entelektüel diyen adamların hepsi ya gönüllü bir Amerikan aparatı olmuş ya da “liboş” olmuş maalesef. Ama o muhafazakâr kesimler; Cumhurbaşkanı’na da söylediğim gibi, daha devrimciler. Onlara “muhafazakâr devrimcilik” yolu açıldı; müthiş kucaklaşıyoruz onlarla. Zaten gördünüz, Fatih’te yaptığımız LGBT karşıtı mitingde 20-30 bin kişi vardı; o yağmurun altında bunların yüzde 80’i muhafazakâr dediğimiz kesimdi. Vatan Partisi’nin o kesimle buluşması kolay oluyor mu? Bizi candan kucaklıyorlar, “Biz sizi bilmiyormuşuz, farklı biliyormuşuz” diyorlar. Dönüşüyoruz biz de tabii; halkımızdan öğreniyoruz.
Beni etkileyen iki olay var. Biri, Pervari’nin girişinde benzin aldığımız yerdeki pompacı; tamamen Vatan Partili, Ulusal Kanal seyrediyor. Bir diğeri, Siirt’e girerken Aktaş köyü var. “İlle bizim köye uğrayacaksınız” dediler. Siirt’e 5 km kala, karanlıkta girdik o köye; bizi ağırladılar. Çok duygulandırıcıydı. Mesela dört-beş yaşındaki çocuklara bir müsamere gibi Atatürk şiirleri öğretmişler. O köy zaten öyle. Başı dik insanlar; hanımıyla, erkeğiyle… Hayatımda duyduğum en güzel Mustafa Kemal şiiriydi.
Bizi “İlle uğrayacaksınız” diye çağırdılar. Biz “Geç kalmayalım, çay içelim, bir an evvel Siirt’e gitmemiz gerekiyor” dedik. Şule Hanım’a borçluyuz aslında. Köyde elektrik yoktu, kendileri lüks lambalarıyla aydınlattılar. O kızların Türkçesinin güzelliğine bakın, ne kadar temiz bir Türkçe. Hiç şivesiz, İstanbul’da okunsun deseniz belki bu kadar güzel olmaz.
Siirt’in girişinde kadınlar önde, erkekler arkadaydı. Bir hareket, siyasal olarak kadına ait hale gelmeyince iktidar olmaz. AK Parti de çıktığı zaman bir kadın hareketi olarak çıkmıştı. HDP de kadına dayanarak teselli buldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kadını artık öndedir ve bu devrime kadınların liderliği gelecek. Üretim devrimine, milli kurtuluş devrimine bence kadınlar öncülük edecek. LGBT karşıtı eylemlerde de hep kadınlarımız öne çıktı. Cumhuriyet Kadınları Derneği olağanüstü bir şekilde kitleselleşiyor, büyüyor; rakibi olmayan bir dernek ve halkı kucaklıyor. Türkiye Gençlik Birliği gibi çok hızlı büyüyor, yeni şubeler kuruyor.
Şehirdeki kadınla kırsaldaki kadının ortak noktası ne peki? Kadının yaşadığı eşitsizlikler, acılar, haksızlıklar ve feodal toplumdan kalan, kadını hor gören bütün ilişkiler onları buluşturuyor. Şehirde de benzer acılar var, köylerde de; onun için birleşiyorlar.
Şimdi genel kurultay hazırlıklarınız var. 11. Amiral Soner Polat Kurultayı, 26-27-28 Kasım’da Ankara’da olacak. 26 Kasım günü Arena Spor Salonu’nda başlıyoruz. O salon 10-15 bin kişi alıyor, dışında da çok büyük bir kuvvet toplanacak. Biz, iktidara yürüyen parti olarak Türk milletine iktidar programımızı ve stratejimizi açıklayacağız. Türkiye artık büyük bir çözüm arayışı içerisinde ve devrim sürecine girdi. Atlantik zincirlerini kırıyor. Türkiye, 15-16 Temmuz’da Amerika’nın Gladio’sunu ezdi. Bugün bir Fransız partisinin lideriyle uzun bir görüşme yaptım; Fransa, İngiltere, Almanya veya İtalya Gladiolarını ezemedi. Ama mazlumlar dünyasının lideri Mustafa Kemal’in Türkiye’si, o gece Gladio’yu ezdi; generallerini ya öldürdü ya hapse tıktı. Bugün Türkiye hapishanelerinde NATO generalleri yatıyor. Bu, Türkiye’nin sistemden koptuğunu ve Atlantik sistemine karşı bir başkaldırının başladığını gösteriyor. Zaten Türk ordusu Amerika-İsrail koridorunu yardı geçti.
Kurultay salonunda nasıl şovlar olacak? Bu kurultayda balon yok, yalnız Türkiye’nin gerçekleri, devrimci kararlılık ve azim var. Vatan Partisi, 1968 Devrimci Gençlik Hareketi’nin liderleri tarafından kuruldu. 54 yıllık tarihinde Vatan Partisi hiçbir zaman “İktidar olma zamanı gelmiştir” dememişti. Ama şimdi ilk defa, “Zamanı geldi, bu sistem bitti” diyor. Türkiye bir üretim devriminin eşiğinde ve Vatan Partisi buna önderlik edecek çünkü rakibi yok. Parti devamlı kadrosunu yeniliyor; önümüzdeki 40 yılı sigortalayan genç kadrolar yarattı. Bunlar yaşça 35-40 arasında ama 50 yılın tecrübesini bilinçlerinde taşıyorlar.
Kurultayınızda Diyarbakır anneleri, dolandırılan arıcılar ve Zonguldak’tan baretleriyle gelen 100 madenci olacakmış. Onlar madenlerin karanlığındaki bilinç aydınlığını getiriyorlar. Türkiye’yi maden kuyularından çıkaracak bilinci getiriyorlar. Nasıl en son maden olayında görüldüğü gibi işçilerimiz can veriyorsa, Türkiye de bugün Atlantik’in getirdiği karanlık bir kuyuda. Oradan Türkiye’yi Vatan Partisi çıkartacak. İstanbul’dan üretim kooperatifi yöneticileri, PTT-Sen işçileri, Ankara’dan pazar esnafı ve Orta Anadolu’dan pancar üreticileri kurultayda olacak. Şeker fabrikası işçiliği… Mücadele alanları… Türkiye’de nerede bir mücadele varsa orada Vatan Partisi var. Vatan Partisi’nin önderliği var. Dolayısıyla kurultayı besleyen kaynaklar da Türkiye halkının mücadele mevzileri. O mevzilerden kurultayımıza akın akın insanlar geliyor. Derdi olan, çözüm için Vatan Partisi’ne başvuruyor. Evet, doğru. Fakat bir de o başvuranlara bakıyorum; çoğu da AK Partili. Derdi olan AK Partililer de bize geliyor. AK Partili, MHP’li, CHP’li; CHP’den de çok önemli katılımlar var. Çok kuvvetli katılımlar var. Biraz evvel söyledik; yalnız Kızıltepe’de İYİ Parti’den 150 kişi katıldı. Yine İYİ Parti’den Urfa Harran’da çok sayıda insan katıldı. Yani Türkiye’nin her yerinde CHP’den ve İYİ Parti’den de yoğun katılımlar var.
Derdi olanların içerisinde AK Partililerin varlığına şundan işaret ettim: Kendi partileriyle sorunlarını çözemiyorlar. Tabii ki AK Parti, Türkiye’de %50 kadar oy almış, iktidar olmuş bir parti. Peki, Türkiye’nin %50’sinde dertsiz bir %50 var mı? Dertsiz kesim belki %3-5’tir. İlker Bey, partileriyle de çözemiyorlar, size geliyorlar. Partileri onlardan kopmuş, onlar da kendi hallerine düşmüşler. Bu da yeni bir durum; aslında davayı bırakmışlar. Bakın, biraz ağır olacak ama şunu söyleyeyim: AK Parti içerisinde “Biz gidiyoruz, bari giderken yükümüzü tutalım, öyle gidelim” telaşı var. Bunu AK Parti yönetimini de buradan duyuruyorum. Ama Vatan Partisi kesinlikle bırakmayacak; Türkiye’yi, o “Altılı Masa” denilen, artık devleti ve orduyu suçlama noktasına düşmüş unsurlara teslim etmeyecek.
CHP’den de bize çok katılım var ve lider düzeyinde katılımlar oluyor. Özellikle Sayın Baykal’ın kızının çıkışı çok bilinçliydi ve çok güzel tespitler yaptı. CHP’nin devrimci döneminin, Mustafa Kemal CHP’sinin fikirlerini taşıyan kitlelerin çok büyük ilgisi var ve hızla CHP’den kopuyorlar. Bu kurultayın Türkiye’ye vereceği temel mesaj şudur: Türkiye bir devrime gidiyor ve biz, o devrimin üreticilerin milli hükümetini, o devrimin hükümetini halk olarak hep beraber yaratma sorumluluğu ve göreviyle karşı karşıyayız. Temel mesajımız: Üreticilerin milli hükümeti.
Türkiye üretimini 2-3’e katlıyor ki ihracat yapabilsin; şimdi ise kendi aç kalıyor, ucuza ihracat yapıyor ve “acenta ihracatçılığı” yapıyor. Çünkü Mustafa Kemal dönemindeki ithal ikamesi politikası 80’lerde terk edildiği için her şey ithal ediliyor. Düşünün, 25 milyar dolarlık otomotiv ihracatı gözüküyor ama o ihracatı yapabilmek için 24,5 milyar dolarlık ithalat yapıyorsunuz. Net ihracat 1 milyar dolar bile değil. Domatesi, sarımsağı, limonu ihraç ediyorsun; iç piyasada fiyatlar dörde katlanıyor. Çünkü önce milletin ihtiyacını üretmek ve fazlasını satmak gibi bir ısrar stratejimiz yok. Planlama yok, borçlanma ve tüketim var. 40 yıldır sürekli borcun katlanıyor. 2022 yılı Ekim ayında merkezi bütçenin açığı 83 milyar 254 milyon lira.
Vatan Partisi iktidara geldiğinde bunu nasıl çözecek? Bir kere devletin israfını önleyeceğiz. Üretim ekonomisinin kaynakları ile devletin gelirleri ve vergi gelirleri artacak. Devletin iktisadi kuruluşları (KİT’ler) verimli çalışacak. Oradan devletin kaynakları büyüyecek. Dolayısıyla devletin giderleri ile gelirleri arasında bir denge sağlanmış olacak. Ayrıca Türkiye’de yaratılmış 300-500 milyar dolar arasında kaynak yabancı bankalarda, İsviçre’de veya kıyı bankalarında duruyor. Hiçbir parti “Bu parayı devletin yaptırım gücüyle Türkiye’ye yatırım sermayesi olarak getireceğim” diyemiyor. Biz bu paraya el koymayacağız ama sahiplerine öyle yaptırımlar uygulayacağız ki onlar paralarını getirip ya fabrikalarını genişletecekler ya da Türkiye’de yatırıma dönüştürecekler.
Banka karları geçen yıla göre 4 ayda 56 milyardan 288 milyara çıkmış, yani 230 milyar lira artış var. Bizim bütçe açığımız 83 milyar lira. Bankaların bu aşırı karı, Türkiye’nin çözümlerini içerisinde barındırıyor; ucuz mazot, ucuz enerji, ucuz gübre bunların içinden çıkabilir. Eğer bankalar geçen yılki gibi kar etseydi, devletin elinde çok daha fazla kaynak kalacaktı.
Mülkiyet ilişkilerine dokunmak mı? Evet, dokunacaksın tabii. Vergi alırken mülkiyet ilişkilerine dokunmuyor musun? Devletin işi budur. Üretimi 2’ye 3’e katladığın zaman her üretimin %30’unun ortağı devlettir. Modern devlet budur. Gorbacov takımı Sovyetleri dağıttığında bütün serveti dışarıya kaçırdılar. Putin geldi, yurt dışına para kaçıran iş adamlarını çağırdı ve “Bu Rusya’nın parasıdır, getireceksin” dedi. Biz de hukuk içinde devletin gücünü göstereceğiz. Bir girişimci, millet adına devletle %30 ortaktır; bütün dünyada vergiler böyledir. Planlama yapacaksın. Mustafa Kemal geldiğinde Devlet Planlama Teşkilatı’nı kurdu. Vehbi Koç anılarında, her yıl devlete gidip “Devletim nereye yatırım yapmamı emrediyor?” diye sorduğunu anlatır. Bugünün TÜSİAD’ı ise devlet yıkıcılığı anlamına gelecek söylemler tutturuyor. Girişimcinin de millileşmesi lazım. Küreselci, vatansız girişimci modelleri milli devletleri parçalamak için uydurulmuştur. Batı’da da “sermaye özgürlüğü” diye bir şey kalmadı; Rus kökenli diye insanların parasına el koyuyorlar. Biz de bu gerçeklere göre, milli bir devletle yürüyeceğiz.
Bu kurultay raporu 3-4 yıllık emeğin ürünüdür. Türkiye’nin yaşadığı süreci ve çözümleri ifade eden en olgun metindir. Teori dergisinin Kasım sayısında yayınladık; herkes oradan okuyabilir. 11. Soner Polat Genel Kurultayımızda bu raporla Türk milletinden yetki istiyoruz. Bizim kurultaylarımızda şov yok; delegeler tribünde değil, merkezdedir ve sürece hakimdir. Yurt dışından da çok sayıda katılımcı var; Cezayir’den Rusya’ya, Azerbaycan’dan İsviçre’ye, Fransa’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kadar pek çok ülkeden iktidar partisi temsilcileri kurultayımıza katılıyor. Cumhuriyet gazetesinde Şükran Soner, CHP’nin son kurultayıyla ilgili çok önemli bir yazı yazmıştı. Eskiden, 70’lerde, 80’lerde CHP kurultaylarında fikir tartışması için kimse sigara içmeye bile dışarı çıkmazdı; bir şeyi kaçırırım diye korkarlardı. Son kongreyi ise çok üzülerek izledim. Dışarıda öbek öbek gruplar, çeşitli hesaplar peşinde koşuyordu. Aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin son dönemine kadar diğer partilerde de benzer bir anlayış vardı. Vatan Partisi kurultayları ise hâlâ çok nitelikli tartışmalara sahne oluyor.
Peki, bizi izleyen yurttaşlarımız bu kurultayı arenada takip etmek isterse ne yapmalı? Samsun’daki, Van’daki bir yurttaşımız katılmak istiyorsa Vatan Partisi örgütlerine başvurmalıdır. Bütün illerden kurultaya otobüsler kalkıyor. Otobüslerle kurultaya gelenler, oradan farklı bir insan olarak dönecekler. Gelirken üye olma şartı da yok, ancak döndüklerinde farklı bir bilinçle ayrılacaklar. Katılımcılar için üç gün boyunca yer var; dileyen üç gün, dileyen bir gün katılabilir. Ankara’da 16 Kasım Cumartesi günü saat 10.30’da başlıyor. Katılmak için üyelik şartı yok; her yurttaş, hatta Türkiye vatandaşı olmayan bir yabancı bile gelip izleyebilir.
Ankara’daki yurttaşlarımız için bu büyük bir şans. Başka illerden gelenler otobüslerle yolculuk ederken, Ankaralılar merkeze istasyon mesafesinde. İzleyicilerimiz bunu not defterlerine, buzdolaplarının üzerine mutlaka not etsinler: “16 Kasım’da arenadayız.”
Kurultayın temel mesajına gelince; Vatan Partisi Türk milletine “Bana yetki ver, Türkiye’yi bu zorlukların üstesinden getirip refaha, aydınlığa ve başı dik bir Türkiye’ye ulaştırayım” diyor. Zaten Teori dergisinin kapağında da gördüğümüz gibi temel sloganımız: “Güçlü devlet, üreten millet için iktidar.”
İttifaklar konusuna gelince; biz FETÖ ve PKK’nın yanında değiliz dediğimiz için karşı taraf “Öyleyse siz AK Parti ile beraber Cumhur İttifakı’ndasınız” diyor. Hayır, biz FETÖ ve PKK’ya karşı mücadelede Cumhur İttifakı’ndan daha kararlı ve daha tutarlıyız. Biz Türkiye cephesindeyiz. Cumhur İttifakı da Türkiye cephesindedir ancak bizden farklılar; çünkü onların yalpalamaları, tereddütleri ve zikzakları var. “Aynı gemideyiz” diyoruz, evet, Türkiye gemisindeyiz. Ancak bu gemiyi kim yönetecek? Kim rotayı doğru çiziyorsa onunla yol alırız. Yarın öbür gün “Gelin birlikte yapalım” derlerse, biz zaten onları çağıracağız. Onlara görev vereceğiz. Kendi başımıza iktidar olsak bile “Gelin, size ihtiyacımız var” diyeceğiz.
AK Parti’yi 2014 öncesindeki programından vazgeçirip bugünkü çizgisine getiren Vatan Partisi’dir. Bunu bütün Batı basını da yazıyor. 2014’ten bu yana Türkiye’nin yaşadığı sürece damgasını vuran Vatan Partisi’dir. Davutoğlu ve Babacan gibi isimlerin “Tayyip Erdoğan ve yoldaşı Doğu Perinçek” demeleri de aslında bu etkiyi kastediyor. Amerika’nın çizgisiyle Vatan Partisi’nin çizgisi arasındaki fark bellidir. Bizim çizgimiz, Türkiye’nin bağımsızlık ve üretim çizgisidir.
Bu hafta kitap olarak Yusuf Akçura’nın “Türk Devrimi’nin Programı” eserini öneriyorum. Yusuf Akçura, Atatürk Devrimi’nin ve son 200 yılın Milli Demokratik Devrimi’nin en önemli fikir adamıdır. Vatan Partisi programı gökten zembille inmemiştir; Türkiye tarihinin içinden, bu köklü gelenekten süzülmüştür. Üniversitelerimizde maalesef artık bu değerler yeterince öğretilmiyor. Hatta milliyetçi çizgideki gençlik örgütlerinde bile “ülkücü” kavramı öne çıkarılırken, Atatürk, Ziya Gökalp ve Mahmut Esat Bozkurt gibi Cumhuriyetimizin kurucu düşünürleri ihmal edildi. Biz, bu mirası yeniden sahiplenerek Türkiye’yi aydınlığa kavuşturacağız. Sakarya Savaşı’na yüzbaşı rütbesiyle katılacak kadar mücadeleden kopmuyor. Abdülhamid döneminde hapse atılıyor, askerlikten ihraç ediliyor. Oradan Fizan’a kaçıyor, ardından Paris’e geçiyor. Yani hayatları tam anlamıyla devrimci bir hayat. Zindanlardan çıkıp Türk Tarih Kurumu Başkanlığına kadar uzanan bir süreç… Talat Paşa da öyle; bir posta memuruydu. Karayılan ise bir eylem adamıydı. Bilinmeyen ve tanınmayan isimler bunlar; Vatan Partisi’nin son 30 yıllık tarih çalışmaları olmasa bu şahsiyetler unutulup gidecekti. Siz “makaleleri toparladım” diyorsunuz, ancak bizim üniversitelerimizdeki tarihçi profesörlerimiz maalesef bunların peşine düşmüyordu.
Yakın çağ tarihçileri için Kaynak Yayınları, Yusuf Akçura’nın peş peşe 5. ve 6. kitabını yayınladı. Benim babamın da Yusuf Akçura’nın “Türkçülüğün Tarihi” üzerine bir çalışması vardır. Sadık Perinçek, o eseri eski Türkçeden bugünkü Latin harflerine çevirmiştir ve biz onu da yayınladık. Türk milliyetçiliğinin tarihi konusundaki en nitelikli kitap odur. Kurtuluş ve Güran arkadaşlarımız şimdi Yusuf Akçura’nın bütün eserlerini tekrar gözden geçiriyor; eski Türkçeden yeni Türkçeye çevrilmiş metinleri titizlikle elden geçiriyorlar. Sanıyorum 5-6 kitap oldu; Yusuf Akçura’nın tüm külliyatını, en doğru şekilde ve eski metinlere sadık kalarak 15-20 kitap halinde Türkiye okuruna sunmuş olacağız. Bunlar devrimci adamlar; hayatları boyunca verdikleri mücadeleler, Mustafa Kemal Atatürk’ün birikimini de derinden etkilemiştir. Zaten okuduğunuz zaman bunu göreceksiniz.
Ben, Genel Başkanın önerisiyle geçen sene Yusuf Akçura’yı biraz biliyordum ama bütün eserlerini toparlayıp okuyunca çok etkilendim. Bu birikim, bizim kurultayımızın ruhuna ve ülkemizin ihtiyaçlarına çok denk düşüyor. Bunu okuyanlar bizi ve Vatan Partisi’ni çok daha iyi anlayacaktır. Akçura, Kazan Türklerindendir; Rusya’daki devrimci cereyanları, Bolşevik akımlarını yerinde yaşamış, o tecrübeleri özümsemiş bir öğretmendir. İsmail Gaspıralı ile de bir akrabalığı, hatta eniştesi olma durumu vardı diye hatırlıyorum.
Müzik konusuna gelince; Ethem Bey önerdi. Ağıt yakmıyoruz, biz meydan okuyoruz. Düşman canlarımıza kastediyor, komplolar kuruyor, bombalar patlatıyor ama biz Antep direnişini, Karayılan’ı anlatarak o bombalara meydan okuyoruz. Onun için böyle bir müziği Ethem arkadaşımızın önerisiyle kabul ettik. Ağzınıza sağlık.
Bu arada, bu kasetin kapağındaki çizgiler Abidin Dino’ya ait. Abidin Dino’yu da saygıyla anıyoruz; o da çok büyük bir değerdir. İçinde “Karayılan” türküsünün de olduğu bu eserle veda edelim. Değerli izleyenler, bizleri dinlediğiniz için teşekkür ederiz. Önümüzdeki hafta “Çıkış Yolu” büyük ihtimalle Ankara’dan olacak. Vatan Partisi kurultayına hazırlanıyoruz; buna ilişkin haberleri ve gelişmeleri sizlere aktarmaya devam edeceğiz. Ruhsu’dan “Karayılan” ile veda edelim, hoşça kalın.

