Çıkış Yolu • 25.02.2020

Çıkış Yolu • 25.02.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli izleyenler, yayınımızdan herkese iyi geceler diliyoruz. Bu hafta yine gündemin öne çıkan başlıklarını Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte soracağız.

Sayın Perinçek, hoş geldiniz efendim.

“Hoş bulduk, merhaba.”

Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz. Sayın Perinçek, hangi konuları konuşacağımızı kısaca özetlemeye çalışayım. Dış politika oldukça hareketli; İdlib’de Ankara-Şam hattında bir gerginlik söz konusu ve diplomatik çabalar devam ediyor. İdlib’de neler oluyor, Ankara neler yapmalı? Bunları konuşacağız. Doğu Akdeniz’de de sular ısınmış durumda; Fransız gemisi Limasol Limanı’na demirledi ve Amerika’nın yeni üs kurma çabaları var. Türkiye bu konuda neler yapmalı?

Bunların dışında FETÖ’nün siyasi ayağına dönük karşılıklı açıklamalar, suçlamalar ve Osman Kavala’nın tutuklanmasına ilişkin tartışmalar gündemde. Siyaset oldukça hareketli; HDP’nin açık, şeffaf ittifak çağrıları ve CHP’den gelen yanıtlar var. HDP’nin kongresi bugün önemliydi ama Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bu süreçte bir soruşturma başlattı. Tüm bu konuları değerlendireceğiz. Efendim, tekrar hoş geldiniz.

Bu arada izleyicilerimize son haberi de verelim: Rus heyeti yarın geliyor. Onların gelmesinin hemen öncesinde Rusya, Türkiye’ye bir jest yaparak domatesteki kotayı artırdı. Ben Antalya’dan olduğum için Gazipaşalılar adına bu gelişmeyi önemsiyorum. Rusya ile ilişkiler açısından en azından masaya gergin değil, yumuşak bir başlangıçla oturulacağının işareti gibi algıladım.

Tabii, aynen öyle. İsterseniz İdlib’den başlayalım efendim; en sıcak gündem bence o. 5 Mart’ta bir zirve gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından anlıyoruz ki Erdoğan ve Putin o zirvede olacak. Macron ve Merkel’in de katılacağı belirtiliyordu ancak Macron, Merkel ve Putin arasında bir anlaşma olmadığı görülüyor. Erdoğan, “Henüz tam bir ittifak söz konusu değil” diyerek durumu netleştirdi. Şubat sonu bekleniyor çünkü Cumhurbaşkanı’nın Şam’a Soçi mutabakat sınırlarına dönmesi için bir süresi vardı. Şimdi diplomatik seçenekler mi beklenecek yoksa Ankara-Şam hattında gerginlik Suriye sahasında artacak mı? Sizin sahadaki sürece dair öngörünüz nedir? Karşılıklı bir savaş ihtimali var mı?

Moskova’dan gelen, “Gündemimizde ikili görüşme yok, çoklu görüşme var” şeklindeki açıklama kafaları karıştırdı. Ben bunu şahsen Astana sürecine işaret ettiği şeklinde değerlendirdim.

Sayın Putin’in Macron ve Merkel ile birlikte görüşmeye sıcak bakmadığı anlaşılıyor. Türkiye’nin izlemesi gereken yol bellidir. Bakın, Limasol Limanı’na Fransız savaş gemileri geliyor. Fransa, Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’ye karşı oluşturduğu askeri ittifaka namlularını çevirmiş şekilde dahil oluyor. Bu bir liman ziyareti değil, Türkiye’ye karşı bir tehdittir. Fransız donanması ihmal edilecek bir güç değildir.

Siz, size namlusunu çevirenlerle hangi Suriye sorununu çözeceksiniz? Rusya ve İran gibi Türkiye’nin güvenliğine ve geleceğine ortak olan stratejik partnerler varken, Macron’u neden bu sürece dahil ediyorsunuz? İdlib’e, Suriye’nin kuzeyine veya Doğu Akdeniz’e ayrı ayrı cepheler gibi bakmak vahim bir hatadır. Bir iş başlattığınızda Türkiye’nin tepesine birçok cepheden birden binecekler. Macron ile Suriye sorununu çözmeye kalkmak, düşmanı sürecin içine davet etmektir. “Burası Batı Asya’dır, biz bu sorunları kendi aramızda çözeriz” diyeceğimiz yerde onları olayın içine katıyoruz.

AK Parti kanadı bunu “denge politikası” olarak açıklıyor. Denge politikası, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi büyük devletlerin kendi aralarındaki çelişkilerden yararlanmaktır; bize karşı olan kuvvetleri sürecin içine çekmek değildir. Savaş durumunda denge politikası olmaz, savaşta tarafınız bellidir. Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki, Almanya ile ittifak yaparak bizi dört yıl ayakta tuttu ve İstiklal Savaşı’na zemin hazırladı.

Bugün karşımızda Amerika-İsrail eksenli çok büyük bir güç var. Buna Fransa da eklendi. Suudi Arabistan bile PKK’ya destek veriyor. Bu kadar büyük güçlere karşı Türkiye ne yapacak? Stratejik menfaat birliği içinde olan Batı Asya ülkeleri; yani Suriye, Irak, İran ve Rusya bizim doğal dostumuzdur. Türkiye’nin bütünsel bir strateji kurması şarttır. Karadeniz’de Amerika ile, Suriye’de Rusya ile, Akdeniz’de başka bir denge arayışıyla yol yürünmez. Saflar bellidir ve Türkiye stratejik ittifaklarını netleştirmelidir. Ne oldu sizce? Bakın, 2014 yılında Silivri Duvarı’nı yıkmamızla beraber Türkiye, Barış Pınarı Harekâtı’nın sonrasına ve sizin bahsettiğiniz Ali Memlük ile MİT Müsteşarı’nın görüşmesine kadar olumlu bir süreç yaşadı. Nedir bu süreç? PKK’yı hendeklere gömdük, FETÖ darbesini bastırdık, Fırat Kalkanı Harekâtı ile Amerika-İsrail koridoruna girdik. Arkasından Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla Amerika’nın “barış koridoru” dediği projeye karşı askerî hamlelerde bulunduk. PKK’ya ve DEAŞ gibi yobaz terör örgütlerine ağır darbeler indirdik. Böyle olumlu giden bir süreçte Türkiye, doğru ittifaklar oluşturdu; İran ve Rusya ile Astana Süreci ve Soçi Mutabakatları gibi iş birlikleri gerçekleştirdi. Bu beraberlik, sizin de dediğiniz gibi, Suriye ile iş birliğini de beraberinde getirdi.

Fakat arkasından bahsettiğiniz olaylar yaşandı. “Ne oldu?” diye soruyorsunuz; hepimiz soruyoruz. Türkiye’nin menfaatleri, egemenliği ve terörle mücadele açısından bu duruma mantıklı bir cevap bulamıyoruz. Burada stratejik bir zaaf ve eksiklik vardı. Neydi bu? Hep eleştirdiğimiz “süpürme” siyaseti. 30 kilometre, hatta bazen 42 kilometre olarak ifade edilen; 400 kilometre uzunluğunda bir güvenli bölge oluşturma hedefi… Bu strateji doğru ama eksikti. En doğru olan “süpürme” değil, “bitirme” idi. Çünkü koşullar oluşmuştu ve PKK bitirilebilirdi; hâlâ da o koşullar var. Bu nasıl olur? Suriye ile iş birliği yaptığınızda; Irak, İran ve Rusya da bu sürecin içinde yer alır. Suriye ile iş birliği yaptığımız zaman PKK da, diğer terör unsurları da biter; terör diye bir şey kalmaz. Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanır ve Türkiye’deki sığınmacılar da vatanlarına, yurtlarına; işlerinin, tarlalarının başına dönerler. Hem de bu çok hızlı olur. Türkiye bu tarihi fırsatı yakaladı fakat o güvenli bölge stratejisinden vazgeçmedi.

Bunun anlaşılır bir tarafı yok. Tabii şöyle izahlar var: Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın etrafını kuşatan Atlantik’e bağlı unsurlar olduğu veya İhvancı politikalar izlendiği belirtiliyor. Yani mezhep politikaları… Ben mezhep politikalarının çok etkili olduğu kanısında değilim; çünkü mezhep politikası etkili olsa, Hristiyan olan Rusya’yla veya Şii ağırlıklı İran’la beraber yürünmezdi. Türkiye mezhepçi bir çizgiye girmedi. Sayın Erdoğan, Amerika dönüşü “Şii ve Sünni bloklaşması olacak” denilirken, bu bloklaşmayı reddetti. Şii ağırlıklı İran ve Hristiyan ağırlıklı Rusya ile beraber oldu. Yani din ve mezhep temelinde bir kamplaşmaya girmedi. Bu nedenle Türkiye’nin bu yanlışlara İhvancı politikalar sonucu yöneldiği tespiti çok gerçekçi gözükmüyor.

Peki, Türkiye nasıl bu kadar vahim bir hatayı yapıyor ve Suriye ile anlaşılmaz bir gerginliğe giriyor? Hükümet kanadından, “Biz Soçi Mutabakatı ile sahada radikalleri muhaliflerden ayırmaya dönük bir taktik izliyorduk ki Şam ilerlemeye başladı ve çatışmaları tahrik etti” şeklinde açıklamalar geliyor. “Mezalimi önlemek istiyoruz, sığınmacıları engellemek istiyoruz” diyorlar. Bunlar bahane. Sığınmacıları önlemenin tek yolu, Suriye’nin vatanını bütünleştirmesine izin vermektir. Vatan Partisi’nin projesinde olduğu gibi; 14 Eylül 2019’da ilan edilen affın uygulanmasını sağlarsınız. Suriye bunu memnuniyetle kabul eder. “Mezalimi önleme” meselesine gelince; hiçbir ülke, başka bir ülkedeki zulmü önleme iddiasıyla askerî harekât yapamaz. Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesi sonuna kadar haklıydı ancak Suriye’nin kendi teröristini temizlemesi de Türkiye’nin lehinedir.

Türkiye geçmişte, Suriye’de iç savaşı kışkırtan Amerika ile bir süre beraber gidince belli taahhütleri oldu. Eğer o gruplara dair bir söz verildiyse bile; Türkiye, Suriye’ye “Vatanını bütünleştir ama benim geçmişte iş birliği yaptığım bu grupları hapse atma, sisteme entegre et” diyebilir ve Suriye bunu kabul etmeye hazırdır. Hatta sınırda bir güvenlik kuşağı oluşturup Türkiye’nin sınırlarını genişleteceği gibi rivayetler bile söylenmeye başlandı ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman bütün Arap dünyasını, Rusya’yı ve İran’ı karşınıza alırsınız. Asıl sorun güvendir; bu tür gerçekçi olmayan, uygulanabilirliği bulunmayan söylemler güveni sarsıyor.

Şimdi esas meselemize gelecek olursak; Türkiye’ye bir tuzak kuruluyor. Vatan Partisi Merkez Yürütme Kurulu olarak toplandık ve bir karar aldık. Bu tuzak hem Türkiye’ye hem Sayın Erdoğan’a kurulmuştur. Türkiye kaybederse Tayyip Erdoğan da kaybeder. Çünkü burada bir iç cephe rekabeti yok; Türk ordusu, Cumhurbaşkanı, Türk milleti ve millî güçlerin hepsi aynı gemide. Tuzağın mahiyeti; Türkiye’yi yalnızlaştırıp, Rusya ve İran ile olan ittifaklarından koparıp, Doğu Akdeniz’den Libya’ya kadar birçok alanda üzerine çullanmaktır. Türkiye Suriye ile sıcak savaşa girerse; Rusya ve İran’ı karşısına alırsa, bu tam da Amerika’nın istediği şeydir. 15-16 Temmuz’da iç cepheden yapamadıklarını, şimdi dış cephede Türkiye’yi yalnızlaştırarak gerçekleştirmek istiyorlar. Amaçları; Tayyip Erdoğan’ı alaşağı etmek, Amerikancı bir yönetim kurmak ve Türkiye’yi parçalama planını yürürlüğe sokmaktır.

Fransız donanması Limassol’da, ABD ve İsrail Doğu Akdeniz’de, Yunanistan ve Güney Kıbrıs pusuda. Müttefiksiz bir şekilde savaşa girerseniz intihar edersiniz. İstiklal Savaşı’nda nasıl Sovyet Rusya ile beraberdik, Birinci Dünya Savaşı’nda nasıl Almanya ile beraberdik; şimdi de bu ittifakları korumalıyız. Rusya ve İran için de bu bir tuzak; Türkiye kalesi düşerse onlar da dirençlerini kaybeder. Türkiye, Rusya, İran ve Irak’ın kaderi birbirine bağlıdır.

Burada kışkırtanlar Amerika ve İsrail’dir. Özellikle “Türkiye Suriye ile savaşmasın, barış olsun” diyen bazı kesimler aslında pusuda yatıyor; Türkiye savaşsın, yenilsin de Tayyip Erdoğan devrilsin diye bekliyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi veya İYİ Parti yönetimindeki bazı çevreler, Abdullah Gül ve Babacanlar gibi isimler; Amerika’nın başarısını istiyorlar. Rand Corporation raporunda açıklandığı üzere, “demokratik muhalefeti” besleyip iktidara getirme planlarında rol alıyorlar. Bu sahte barışçıların yanından ne Cumhurbaşkanı ne de Türk Silahlı Kuvvetleri ikna edilebilir. Türkiye İttifakı içinden, aynı gemideki milli güçlerin uyarıları etkili olabilir; ancak Amerika’nın ekseninde yer alanların “muhalefet” görünümlü kışkırtmaları, sadece Türkiye’yi o tuzağa daha çok yaklaştırır. Rand Corporation raporundaki fesat ve fitnenin hedefi Türkiye ve Tayyip Erdoğan’dır; bunu görmemiz lazım. Rand Corporation, Amerikan dünyasının gölge strateji kuruluşudur; ciddi bir yapı olduğunu kabul etmemiz lazım. Ancak bu ciddi kuruluşlar aynı zamanda Amerikan devleti için hem politikalar öneriyor hem de birtakım fitne fesat odaklarını örgütlüyorlar. Mevcut rapora baktığınızda, bunun bir tuzak komplosunun parçası olduğunu ve tüm unsurları barındırdığını görebilirsiniz. Rapor, Tayyip Erdoğan ile Türk ordusunun arasını açmaya çalışıyor. Tam Suriye meselesi gündeme gelmişken; “Ordu darbe yapacak, ordunun içinde Kemalist subaylar var, Tayyip Erdoğan’dan memnun olmayan subaylar var, bunlar darbe yapabilir” gibi uzun uzun anlatımlar sunuyor.

Burada birincisi; Türk ordusu ile Tayyip Erdoğan arasına fitne sokuluyor. İkincisi; Kemalist güçlerle Tayyip Erdoğan arasına fitne sokularak Kemalistler bir tehlike olarak gösteriliyor; burada hem ordu içindeki hem de Türkiye’deki Kemalistler hedef alınıyor. Vatan Partisi de zaten açıkça hedef alınıyor. Üçüncüsü; bizzat Sayın Tayyip Erdoğan ile kendi hükümeti, kendi arkadaşları ve partisi arasına fitne fesat sokuluyor. Mesela Sayın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ismi bu süreçte bir anahtar olarak kullanılıyor. Bazıları bunu “kilit” olarak çevirdi; Bakan Akar bunu eleştirip doğru çeviri olmadığını söyledi. Ancak anahtar veya kilit, ne olursa olsun; raporda Milli Savunma Bakanı’na karşı Tayyip Erdoğan’ın kuşkuyla bakmasını isteyen ve bunu kışkırtan ifadeler var. Bu da bir fitnedir.

Sonuç itibariyle Türkiye bir yandan dış cephede İran’dan ve Rusya’dan koparılmaya çalışılıyor; diğer yandan iç cephede, AK Parti’nin kendi içini bölen, hükümet ile orduyu karşı karşıya getiren ve Erdoğan’ı yalnızlaştıran bir süreç işletiliyor. Suriye harekatının kendisi de iç cephede bölünme ve yalnızlaşma getiriyor. Kamuoyunu yanına almadığı ve makul olmadığı için, Türk ordusunun da bu harekata akıllı bir cepheden bakıp doğru bulmadığından eminim. Askeri bakış açısıyla; Rusya’yı ve İran’ı karşısına alan bir Suriye savaşı, intihar demeyeyim ama çok akılsızca bir girişimdir; zafere yönelik bir hareket değildir. Meseleyi Türkiye-Suriye güçlerini karşılaştırarak çözemeyiz. Türkiye’nin Suriye’ye karşı büyük bir askeri üstünlüğü olsa da, Rusya’yı ve İran’ı karşınıza aldığınızda durum değişir. Rusya hava sahasını kontrol ediyor ve eylemleriyle sizi zaten durduruyor. Türkiye’nin kontrolündeki güçlerin Rus subaylarını öldürmesi veya Rusya destekli kuvvetlerin Türk askerlerini şehit etmesi süreci daha tehlikeli bir noktaya taşır.

Bu işe girdiğinizde; pusuda bekleyen Doğu Akdeniz, Libya ve Ege’deki güçler, PKK, IŞİD, FETÖ, Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Suudi Arabistan gibi tüm aktörleri savaş alanına çekmiş olursunuz. O savaş Doğu Akdeniz’de başladı mı Trakya’ya da sıçrar. Türkiye ile Yunanistan arasındaki bir savaş, Kıbrıs veya Doğu Akdeniz ile sınırlı kalmaz. Trakya’da ortak bir sınır var ve orada askeri güçler dengelidir. Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Amerika tek bir cephede savaşacakken, siz çok sayıda cephede savaşmak zorunda kalırsınız. Bu, askeri bakımdan çok vahimdir. Türkiye’yi Rusya’dan, İran’dan ve Irak’tan koparan bir süreç çok büyük tehlikeler barındırır. Bu durum kahramanlıkla halledilebilecek bir olay değildir; kahramanlığımıza sonuna kadar güveniyoruz ama güçler arasındaki aşırı dengesizlik kahramanlıkla telafi edilemez.

Biz bu tuzağa dikkat çekiyoruz çünkü kışkırtmalar belli ölçülerde etkili oldu. Ancak Türkiye’nin bu tuzağa düşmeyeceğini görüyorum ve Vatan Partisi olarak “Tuzak var, uyarıyoruz” sloganıyla harekete geçiyoruz. Rusya ve İran ile birlikte bu süreci çözebiliriz. Artık “Suriye ile Türkiye görüşsün” söylemini bırakalım; çünkü burada psikolojik duvarlar var. İdeal olanı buydu ama mevcut durumda Türkiye, Rusya ve İran üçlüsü bu gerginliği halletmelidir. Beşar Esad ile Tayyip Erdoğan’ın görüşmesi konusunu biz hiç söylemedik, “Suriye ve Türkiye devletleri iş birliği yapsın” dedik; fakat kamuoyunda pratik bir ezber oluştu. Merkez Yürütme Kurulu olarak artık talebimizi Türkiye, Rusya ve İran’ın bu gerginliği halletmesi üzerine kuruyoruz.

MHP ve Sayın Bahçeli, Rusya’nın ikili oynadığını, Türkiye ile görüşürken Suriye’nin arkasında durduğunu ve Esad’ı kucaklamanın akla ziyan olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, Amerika’nın kışkırtmalarına gelmektir. Rusya’dan, “Suriyelilerin tepesine binelim” demesini bekleyemezsiniz; böyle bir gerçeklik yok. Rusya ve İran, Amerika’nın bölgeden gitmesini istiyor. Tutarlı siyaset izleyenler Rusya, İran ve Irak’tır; bocalayan ve tutarsız siyaset izleyen ise Türkiye’dir. PKK’nın temizlenmesini ve güvenliğe kavuşmayı istiyorsak, Barzanistan referandumunda sınavdan başarıyla geçmiş olan ittifak birikimimizi korumalıyız. Amerika ve İsrail, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin toprakları üzerinde ikinci bir İsrail devleti kurmak istiyor. Dolayısıyla bu dört ülkenin doğal ve nesnel bir ittifakı var. Rusya’yı hedef aldığınızda, isteyerek veya istemeyerek Amerika’nın kucağına düşersiniz. “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” Rusya’yı hedef alan siyasetler yanlıştır ve milliyetçilikle ilgisi yoktur.

Milliyetçilik; aydınlanma çağı, akılcılık ve bilimle birlikte insanlık sahnesine çıktı. Milliyetçiler akıllıdır; orta çağın feodalizmini, ağalığı, şeyhliği tasfiye eden bir anlayıştır. Dolayısıyla milliyetçilik çağdaşlıktır ve rasyonalizmdir; hesabı kitabı olmayan bir anlayış değildir. Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük milliyetçilerin hepsi rasyonalisttir; bilimi kılavuz kabul ederler. Şu anda Türkiye’de Suriye savaşına karşı çıkanların oranı %80 civarındadır. Rus uçağı krizinde yaşadığımız gibi, ekonomi de bu durumdan ciddi zarar görür; üreticiler Rusya ile dostluğun önemini bilmektedir. Rusya bizim birinci ticaret ortağımızdır; Çin ise ikincisidir. Bu ilişkileri berhava ederek savaşamazsınız. Türkiye ekonomisi bu yükün altından kalkamaz. Suriye’ye karşı savaşmaya kalkmak, sadece askeri değil, ekonomik olarak da ağır darbeler indirir.

Ankara’da bazı çevreler, Amerika’nın Türkiye ile ilişkileri düzeltmek istediğini, eğer onunla hareket edersek para musluklarının açılacağını savunuyor. Bu senaryolar savunuluyor ama Amerika’ya dönüş yok. Neden yok? Çünkü Atlantik sistemi içinde Türkiye ekonomisi borç batağına battı. 1980’den beri, Kemal Dervişler dahil, Amerika’nın dayattığı program Türkiye’yi iflas noktasına getirdi. Şimdi nereye dönüyorsunuz? İflasa mı? Sizin gerçek ticaret ortaklarınız bu süreçte Rusya ve Çin olmuştur. Düşünün; Türkiye’de Amerika’ya yakın bir iktidar döneminde Türkiye ekonomisi Rusya’yla ve Çin’le bütünleşmiş. Bu neyi ifade ediyor? Türkiye ekonomisinin doğal gelişme seyri bizi Rusya ve Çin’le bütünleştiriyor, Amerika’dan ise koparıyor. Onun için Amerika’ya dönerek Türkiye ekonomisinin hangi sorununu çözeceksiniz? “Amerika’ya döneriz, yaklaşırız, sıcak para musluklarını açar” diyorsunuz. Zaten o yüzden iflas ettik; sıcak para musluğu açılınca yüksek faizlerle borç aldık. Tekrar o sarmalın içine, o kuyunun içine düşüyoruz. Orada bir çıkış yok.

Elbette Amerikan yanlıları, liberal ve neoliberal “sıcak para komisyoncuları” diyebileceğimiz, Amerika’dan parayı getirip komisyonunu alacak küçücük bir kitle var. Onların bunu savunması çok doğal; ancak bu durum Gazi Paşa’daki sebze üreticisinin, seracının veya benim Ağrı’daki, Kars’taki yaylalarda hayvan besleyen insanların sorunlarını çözmez; aksine her şeyi berbat eder, daha da batırır.

Güvenlik açısından bakalım: Amerika, Kürdistan adı altında ikinci İsrail devletini kurmak istedi ve Türkiye’yi parçalamayı hedefledi. PKK’ya silah veriyor. Biz şimdi Amerika’ya dönerek hangi güvenlik sorunumuzu çözeceğiz? Amerika, biz ona dönünce PKK’ya silah vermekten vazgeçip PKK’yı feda mı edecek? Amerika güvenlik meselesinde Türkiye’nin yanına mı geçecek? Bunlar boş hayaller. Atlantik sistemi, Türkiye için ekonomide borca batmak ve boğulmak, güvenlikte ise parçalanmaktır. Çünkü Amerika; DEAŞ ve diğer örgütlerin arkasındadır; bunlar stratejik ittifaklardır.

O bakımdan Amerika’ya dönüş yolları Türkiye için kapalıdır. Türkiye’nin kaderi sarayda veya herhangi birinin iki dudağının arasında değildir. Hiç kimse bu kararı alamaz, alsa bile bu son derece geçicidir. Bu durum, Rus uçağı düşürüldükten sonra “ben düşürdüm” diye iftihar etmeye benzer; sonunda gider Rusya’dan özür dilersiniz. Türkiye’nin bu gidişatı, Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın bir seçimi veya kararı değil; Türkiye’nin dinamikleri, mecburiyetleri, umutları, özlemleri, ekonomik ve güvenlik ihtiyaçları bu süreci tayin ediyor. Türkiye Avrasya’da üretim yapar, ekonomisini düzeltir ve güvenliğini sağlar.

Türkiye, Abu Dabi gibi birkaç yüz bin insanın yaşadığı bir yer değildir. Burada koskoca bir Türk milleti ve imparatorluklar tarihi var. Bu nedenle yönetimler, Türk milletinin aleyhine olan büyük stratejik kararları öyle kolay kolay veremez. Ben Türkiye’nin Amerika’ya dönme ihtimalini sıfır görüyorum. “Oradan boş para alacağız” diye Amerika’ya dönmek de geçerli değil; Amerika’nın da herkese dağıtacağı bol keseden bir parası yok. O da kendi kabuğuna çekiliyor. Trump, Amerika’nın kabuğuna çekilmesi projesiyle iktidara geldi ve bunu uygulamaya çalışıyor. Bu da Türkiye’nin bel bağlayabileceği bir Amerika olmadığını gösteriyor.

İdlib meselesi ve gerginliği Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de adım atmasını yavaşlatmıyor. Türkiye, Rusya ve İran ile ittifaklarını sağlam tutarsa Doğu Akdeniz’de kapı gibi durur. Yunanistan’ın “benim” dediği karasulara ve münhasır ekonomik bölgelere girer, nitekim giriyor da. Donanma orada bayrağını gösteriyor ve Doğu Akdeniz’de artık Türkiye’nin borusu ötüyor. Ancak Suriye’de savaşa girdiğiniz zaman bütün dengeler değişir. O andan itibaren Amerika’ya tepenize binmesi için fırsat verirsiniz. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs pusuda bekliyor; şimdi Fransa da onlara katıldı. Libya’da da askerimiz ve iddialarımız var. Ben bunlara yanlış demiyorum; Barış Pınarı ve Libya’ya dair Tayyip Erdoğan yönetiminin uygulamaları doğru, yerinde ve Türkiye’nin güvenliğine hizmet ediyor.

Ancak Suriye ile savaş, birdenbire bir hedef sapmasıdır. Türkiye bugüne kadar “terörle mücadele ediyorum” dediği için haklıydı ve zafer kazanıyordu. Ama “benim düşmanım Suriye’dir” dediğiniz zaman bu tarif, Rusya’yı ve İran’ı da içine alır. Türkiye dostlarını kaybeder ve düşmanlarının merhametine kendisini teslim eder. Suriye ile savaşmak, Türkiye’nin Amerika ve İsrail gibi düşmanlarının insafına teslim olmasıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin buna “evet” deme ihtimalini görmüyorum. Bunu bir tahmin veya dedikodu olarak değil, kurmay aklı olarak söylüyorum. Harp Akademilerinde ve Harp Okullarında ömür boyu hesap kitap yapmayı, orduyu ve gücü dengelemeyi öğreniyorlar. Askeri, kazanılmayacak veya Türkiye’nin başına çok cephede problem açacak bir savaşa ikna edemezsiniz. Sonuç itibarıyla onlar bu sürece canlarıyla ve şerefleriyle giriyorlar. Savaşlarda zafer kazanamayan bir ordu, ölümden beterdir.

Fırat’ın doğusundan 50 tankı çekip İdlib’e göndermek, Suriye ile kapışma stratejisi gereği hedef sapmasıdır. Amerika’nın karşısındaki tankınızı getirip Suriye’nin karşısına koyuyorsunuz. Türkiye düne kadar kendi güvenliğini koruma, deniz haklarını savunma ve terörle mücadele gibi doğru bir hedefte ilerliyordu. Şimdi birdenbire o hedeften ayrılıyor. Düşman PKK ve FETÖ iken, birden bakıyoruz düşman Suriye oluyor. Suriye’ye düşman olunca PKK ve FETÖ’nün yanına savrulursunuz; Amerika da sizi affetmez, diğer kuvvetleri kullanarak ipinizi çeker.

Türkiye’nin Suriye ile savaşacağı görüntüsü, Amerika yanlısı güçlere fırsat ve umut veriyor. Onlar seviniyor ve “Ah şu Türkiye Suriye ile savaşsa da gün bize doğsa” diye dua ediyorlar. Suriye’ye karşı savaş yapmak, Türkiye’yi 15-16 Temmuz’daki gibi tehlikelerle karşı karşıya getirir. O zaman içerideki Amerika ile savaştık, şimdi ise Suriye ile savaşmaya kalktığımız zaman dışarıdaki Amerika ve müttefikleriyle karşı karşıya gelme tehlikesiyle yüz yüze düşüyoruz.

FETÖ’nün siyasi ayağı konusuna gelince; bugün Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ’ye karşı ölümüne savaşıyor. FETÖ de Erdoğan’a karşı savaş içerisinde ve 15-16 Temmuz darbesinde onu bitirmeye yöneldiler. Türkiye tarihinde görülmemiş bir temizlik oldu; ordudan, yargıdan ve devletin içinden FETÖ ve PKK bağlantılı unsurlar temizlendi. Bu temizliğin başında Tayyip Erdoğan var ve buradaki kararlılığı belirleyici. Kendi partisi içerisinde FETÖ ile ilişkili çok insan olduğu halde bu kararlılığı gösteren birine “FETÖ’nün siyasi ayağı” demek, gerçekçi olmayan, çok acayip bir yaklaşımdır.

Geçmişte 2014’e kadar Türkiye’yi Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’in birlikte yönettikleri bir gerçektir; bunu Erdoğan da açıkça kabul ediyor. Ancak biz şu an bir savaşın içerisindeyiz. Eğer çağdaşsak, Atatürkçüysek, şeyhten, dervişten ve cemaat mensubundan Türkiye’nin kurtulmasını istiyorsak, Erdoğan’ın bu savaşı Türkiye için bir talihtir ve beraber olmamız lazımdır. CHP’nin tavrı ise hem gülünç hem de vahim bir gaftır; Türkiye’nin çağdaşlaşma hareketine cepheden karşıdır.

Siyasi sorumluluk ile cezai sorumluluğu birbirinden ayırmalıyız. Cezai sorumluluk; suç işlemek, azmettirmek veya yardım ve yataklık etmektir. Kılıçdaroğlu ile ilgili FETÖ’nün suçlarını birlikte işlediğine dair bir delil yok. Ama siyasi beraberlik kastediliyorsa; Kılıçdaroğlu, FETÖ ve HDP ile açıkça siyasi beraberlik içerisindedir. Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yaparken FETÖ’yü ve PKK’yı hapisten kurtarmaya çalıştılar. Meydanlarda FETÖ mensubu olarak içeri atılanların isimlerini tek tek saydırtıp sahip çıktılar. Yani Kılıçdaroğlu’nun FETÖ ve HDP ile birlikte hareket ettiği çok açıktır. Cezai boyutu yargının bileceği bir iştir ancak ortada apaçık bir siyasi ittifak vardır. FETÖ’nün siyasi ayağının bulunması konusunda cezai sorumluluk üzerinden yargıya yöneliyorsunuz. Ancak burada suç tanımlarından ve eylemden hareket etmek zorundasınız. Siyasi suçlamalarla, siyasi rekabeti ve cezai sorumluluğu birbirine karıştırmak çok büyük bir hata. Maalesef herkes bunu karıştırıyor; komutanlar dahi karıştırıyor. Mesela “Siyasi ayağı mı arıyorsunuz? Bunu hakimler araştırır” diyen komutanlarımız var. Veya “Falanca tarihte, falanca kanun tasarısına imza atanlar ve oy verenler siyasi ayağıdır ve cezai bakımdan sorumludur” diyenler var. Mesela Sayın Başbuğ örneği… Bu olmaz yani. Sıkıntı anladığım kadarıyla burada düğümleniyor ve çok tartışılıyor. Herkesin bir sorusu var: 2010 referandumunda çok açık bir kampanya yürütüldü. Referandumdan sonra yüksek yargıya; yanılmıyorsam Danıştay’a 60, Yargıtay’a 160 civarında yeni atama yapıldı ve bunların tamamı FETÖ’den çıktı. Bütün o kampanyayı yürüten de AK Parti oldu. Buralarla ilgili daha derli toplu bir öz eleştiri yapılsa, bu tartışmalar daha doğru bir mecraya oturmaz mı?

Bence çok cesur bir öz eleştiri yapıldı. Daha derli toplu ne olacak? “Evet, bu cemaati biz besledik, büyüttük. En çok da biz destekledik, Allah bizi affetsin, millet bizi affetsin” denildi. Yani bundan ileri bir öz eleştiri nasıl yapılır? AK Parti çevreleri; Fethullahçı Terör Örgütü’nün bir Gladyo olduğunu, Amerika bağlantılı olduğunu, CIA ile ilişkili olduğunu sık sık ifade ediyorlar. Belki Cumhurbaşkanı düzeyinde veya değil ama bazı AK Partili liderler de bunu açık açık söylüyor. Dolayısıyla derli toplu bir öz eleştiri yapıldı. 15 Temmuz’un arkasında Amerika olduğunu söylediğinize göre, FETÖ’nün arkasında da Amerika var anlamına geliyor.

FETÖ’nün siyasi ayağının çözülmesi konusunda, TCK 221’deki etkin pişmanlık yasasının 309 ve devamı maddelerine de uygulanması gibi öneriler var. Genel Başkan Yardımcımız Sayın Nusret Senem bunu öneriyor ve çözümün hızlanacağını söylüyor. Ancak ben başka bir şey söyleyeceğim: Siyasi ayağı değil, “siyasi başı” araştırmamız lazım. FETÖ’nün bir siyasi başı var; o da NATO, Amerika ve CIA’dir. Fethullah Gülen Cemaati bir cemaat değil, bir silahlı örgüttü. Türk devletinin içine sızmadı, bizzat yerleştirildi. Yerleştirilmesi, o siyasi başı ele veriyor. Devletin içine 1980 öncesinde girmeye başladılar; özellikle polisin içinde örgütlendiler. 1973 yılındaki CHP-MSP ortaklığı sırasında, yani Erbakan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde bu yapıların önü açılmaya başlandı. Erbakan FETÖ’ye karşıydı ama maalesef onların yönettiği dönemde İçişleri Bakanlığı’na girmeye başladılar. Ama esas bilinçli olarak yerleştirilmeleri Turgut Özal dönemindedir. 1980’den sonra meşhur Kırıkkale toplantılarıyla bu süreç başladı.

Türkiye NATO’ya girdiği andan itibaren, NATO’nun kendi içinde bir cihaz kurması söz konusudur. Yani askeriye, polis, yargı ve diğer devlet kurumları içinde bir çekirdek oluşturulması; biz buna “yeraltı NATO’su” veya “Süper NATO” diyoruz. 1980’lere kadar Gladyo daha çok ordunun içindeydi ama tepesinde her zaman siyasiler vardı. 80’den sonra ise polis içinde büyük bir birikim yarattılar. Çiller bu süreci sürdürdü. Genel Başkan Yardımcımız Nusret Senem’in yayına hazırladığı “MİT’in Çiller Özel Örgütü ve FETÖ Raporu” kitabı bu konuda çok şey anlatıyor. 28 Şubat’ın hedefi de Çiller ve FETÖ’ydü. Şu an Sayın Erdoğan’ın FETÖ’nün üzerine gitmesi, aslında 28 Şubat’ın devamıdır. 28 Şubat sürecinde, İsmail Hakkı Karadayı zamanında Türk ordusu içinden 289 FETÖ mensubu temizlenmişti.

İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın açıklamaları çok öğreticidir. Cossiga; Amerika’nın Fransa’da Giscard d’Estaing’i, İngiltere’de Margaret Thatcher’ı, Almanya’da Helmut Kohl ve Helmut Schmidt’i eğitip ülkelerinin başına diktiğini söylüyor. “İşte Gladyo budur” diyor. NATO sadece askeri bir pakt değil, Amerika’nın müttefiklerini kontrol etme örgütüdür. De Gaulle, 1964’te NATO’nun askeri kanadından çıkarken bunu çok net ifade etmişti. 15 Temmuz’da, 12 Mart ve 12 Eylül’de de o silahların arkasındaki “siyasi başı” ve Amerika’yı gördük.

Osman Kavala meselesine gelince; aynı gün beraat etmesi ve başka bir dosyadan tutuklanması çirkin bir manzara. Bir taraftan, Gezi davasında beraat kararı çıkması Türk yargısının bir direncini gösteriyor; yani hâkimler yukarıdan gelen baskıya boyun eğmeyebiliyor. Bu, yargının “altın çağını” yaşadığına dair bir işarettir. Ancak diğer taraftan, beraat eden birinin paldır küldür başka bir suçtan tutuklanması vicdanları rencide ediyor. Kavala meselesinde ise iddianameyi okudum; Henry Barkey ile olan ilişkileri ve FETÖ bağlantılı Rumi Forum gibi yapılarla olan bağı, meselenin sadece aydınların tutuklanması olmadığını, daha derin bir bağlamı olduğunu gösteriyor. Karısı CIA direktörlerinden. Hepimizin bildiği bir durum. Hatta Doğu Perinçek bana “CIA ajanı” suçlamasında bulundu. Ben ona doğrudan “ajan” demedim, “CIA’nın üst kademesi” dedim. Yani “ajan” dendiği zaman CIA’nın memurları anlaşılıyor. Şimdi, 15 Temmuz darbe girişiminin sabahında yurt dışından İstanbul’a geldiği ve Büyükada Splendid Otel’e yerleştiği biliniyor. 18 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’den ayrılmadan önce, aynı gün içinde şüpheli Osman Kavala ile Karaköy’de bir restoranda buluştukları iddia ediliyor. Karşı taraf “Hayır, restoranda buluşmadık, tesadüfen aynı mekândaydık” diyor. Ancak darbe girişimi öncesinde, 27 Haziran 2016’da Şişli’de şüpheli Osman Kavala’ya ait Menka Anonim Şirketi’nde ve 30 Haziran 2016 tarihinde Diyarbakır’da PKK terör örgütü irtibatlı kişilerle bir araya geldikleri biliniyor.

Dönüp dolaşıp aynı mekânlara düşen ve iletişim raporlarından irtibatlı olduğu anlaşılan bir Osman Kavala gerçeği var. Bir yerde buluşmuş, konuşmuş olabilir; ancak oteldeki görüşme, Diyarbakır’daki birliktelik ve çok yoğun iletişim; toplamda 93 saatlik bir irtibattan bahsediliyor. Aynı mekânlardan sinyal verilmiş. Bir de Kavala’nın Türkiye’de yaptığı işler var. Kendisi çok ciddi bir Soros Vakfı üyesi. Batı’nın, entelektüel hayatımızdaki önemli temsilcilerinden biri olarak Soros Vakfı’nı burada temsil ediyor. Bunu siyasi bakımdan eleştirebiliriz ve zaten 30-40 yıldır eleştiriyoruz. Açık Toplum Vakfı, iletişim yayınları; hepsinin arkasından Kavala çıkıyor ve çok ciddi ekonomik destekler sağlıyor. Bir de Henry Barkey gibi, CIA’nın üst düzey yöneticisi veya Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkilisiyle kurduğu sıkı fıkı, aşırı lüzumsuz ilişkiler var. Görevli geliyorlar, Türkiye’ye gelişleri “turistik” deniyor ama herkes bunun böyle olmadığını biliyor.

Tabii yargıdaki meseleler yargıyı ilgilendirir. İnsanın herkesin masum olması, suçsuz olması ve beraat etmesini gönlü arzuluyor. Hele aydınların hapislerde çürümesini istemeyiz. Ancak Henry Barkey ile bu kadar yoğun ilişki, Diyarbakır’daki durum ve Henry Barkey’in Türkiye’de hep dolap çeviren, darbeler tezgâhlayan, her türlü musibetin altından çıkan bir insan olması dikkat çekici. Barkey’in kendisi “Ben Dışişleri Bakanlığı görevlisiyim, CIA işleri de yaparım” diyor. Karısı da CIA’nın direktörlerinden. Sonuç itibarıyla Türkiye’yi karıştıran önde gelen adamlardan biri. Graham Fuller, Henri Barkey gibi isimleri ezberledik. Peki, Osman Kavala ne arıyor bunlarla? Hangi aydın bu ilişkilerde bir mutluluk kaynağı bulabilir? Bunlar hoş karşılanmayacak şeyler. Ben bunları siyasi bir eleştiri olarak söylüyorum. İddianameyi okuduğunuz zaman çok ciddi şüpheler uyandırıyor; ancak bu, yargının araştırıp belirleyeceği bir konu. Ümit ederiz ki masumdur, suçsuzdur ve aklanır.

Ancak bir sürü taraftarı çıktı; Kemal Kılıçdaroğlu ve diğerleri… Bu da anlamlı. “Demokratik muhalefet” diye tanımlanan ve iktidara taşınmak isteyen bir güç var; merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu bulunuyor. Bunların hepsi Henry Barkey ile ilişkili unsurlara, PKK’ya ve HDP’ye sahip çıkıyor. Rand Corporation raporunda, demokratik muhalefetle çalışılması tavsiye ediliyor. CIA terminolojisinde bu, “onların kullanılması ve onlarla iş birliği yapılması” anlamına gelir. “Biz Türkiye’de Amerikan dostu bir muhalefet yaratacağız; kriter bu, iş birliği yapacağız” diyorlar. Bunun yanında HDP’nin “demokrasi ittifakı” çağrıları var. İçinde Abdullah Gül’ün, Ahmet Davutoğlu’nun da olduğu bir klişe bu.

İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı meşhur anayasa taslağı vardı. “Anayasa taslağı değil” dediler ama ben saydım, metnin içinde en az 20 yerde anayasa taslağı olduğu belirtiliyor. Giriş bölümünde de bunun yeni anayasa prensipleri önerisi olarak CHP grubuna sunulduğu ve önsözünü bizzat genel başkanın yazdığı görülüyor. O önsözde bunun bir anayasa çalışması olduğu belirtiliyor. İçinde de açıkça “Demokratik Muhalefet” adı altında partiler; CHP, İYİ Parti, HDP ve Saadet Partisi sayılıyor.

Bütün Türkiye’de görüyoruz o iş birliğini. Belediyelerde bu apaçık ortaya çıktı. CHP’li belediyelerde, Bodrum’da, Mersin’de belediye başkan yardımcılıklarına bakıyorsunuz, hep HDP’liler çıkıyor. Efendim “HDP’li, PKK’lı değildir” diyorlar. Nasıl değildir? HDP açıkça “Serok Apo’ya bağlıyız” diyor, heykelini dikeceğiz diyor, PKK’dan emir alıyor. Dün kongrede Apo’nun posterlerini açtılar, marşlar söylediler. Bu kadar açık. Hâlâ “HDP, PKK değildir” diyorlar. Bu milleti aptal mı zannediyorlar?

Örneğin, Bodrum Belediye Başkan Yardımcısı olan avukat Turgay Bey, Baro tarafından Abdullah Öcalan’ın avukatı olarak yollandığını iddia ettiler. Oysa Abdullah Öcalan’ın zaten 11 tane avukatı vardı ve bu kişi o ilk ekiptendi. Baro oraya avukat yollamış değil; kendileri gönüllü olarak basın toplantılarıyla Öcalan’ı savundular. Yalan söylüyorlar. İsim isim ortadalar. Belediye başkan yardımcısı yapıyorlar, sonra da “bu avukat masumdur, hiç alâkası yoktur” diyorlar. Aynı şekilde Mersin’de de durum böyle. Bu ittifakın en kesin delili değil mi? Seçimi kazandığınız zaman HDP’lileri başkan yardımcısı yapacağınıza dair PKK ile anlaşmışsınız.

Bu CHP’nin PKK ile ilk anlaşması da değil. 1991 yılında 22 tane PKK’lı milletvekilini SHP parlamentoya soktu. O günkü genel sekreter Deniz Baykal’dı, genel başkan ise Erdal İnönü’ydü. Hatta bana o dönemde “4 milletvekillik kontenjanı size teklif ediyoruz” dediler, reddettim. Abdullah Öcalan da 3 ve 5 Aralık 1991 tarihli Sabah ve Milliyet gazetelerinde “Doğu Perinçek tenezzül etmedi, reddetti” demiştir. Geleneğinde bu var.

Ali Babacan’ın DEVA Partisi Kongresi’ne mesaj göndermesi de çok manidar. Türkiye’nin şu koşullarında oraya mesaj gönderiyor. Abdullah Gül de Babacan da son derece açık ve şeffaflar. HDP’ye el uzatan konumlarda olmuşlardır. Bunlar Amerika merkezli, neoliberal ve Batı sistemine bağlı girişimlerdir. Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003’te Murat Sertoğlu’na verdiği röportajda, “Amerika ile iki sayfa dokuz maddelik gizli bir anlaşma yaptım” diyor. Şimdi Karar Gazetesi’ne verdiği röportajla, CHP tabanına ısındırılmaya çalışılıyor. Röportajda en anlamlısı, “muhafazakârların ulusalcılaştığı” tespiti. Oysa ulusalcılığı suçlayan FETÖ’ydü. Abdullah Gül’ün milliyetçilikten, vatanseverlikten rahatsız olması, Amerika’nın ve FETÖ’nün yanındaki konumunu belirleyen temel noktadır. Çok vatansever ve cesur çizgileri izliyor falan ama başka bir şey görmüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi, Deniz Baykal ve diğerleri herhangi bir tavır almıyorlar. Seyyid Rıza’yı Cumhuriyet Halk Partisi’nin idolü yaptılar. Seyyid Rıza heykellerinin önünde devamlı toplanıyorlar, anma günleri düzenliyorlar. İstanbul’daki toplantılarda gençlik teşkilatları özellikle Seyyid Rıza’yı bir kahraman olarak ifade ediyorlar; Cumhuriyet Halk Partisi’nin ise buna hiçbir itirazı yok. Çok ilginç.

Bolu seçimini nasıl buldunuz? Mesela Tanju Özcan… Bolu’yu hiç kimse tahmin etmiyordu; biz de gazetecilerden izlediğimizde ihtimal vermiyorduk. Ancak Tanju Özcan’ın bir özelliği vardı: Açık tavır alabildi. Demek ki kendini halka sevdirdi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin duruşu sağlam olduğu zaman kazanacağını, zayıf olduğu zaman kaybedeceğini gösteren bir örnek oldu bu.

Her konuda oy peşinde koşan Cumhuriyet Halk Partisi, bu stratejik ve temel konuda Amerika’nın hizasından çıkmıyor. Bu, Amerika açısından mayınlı tarlaya girmek gibi bir şey. Hâlbuki oy kazanmak istese de o hatta gitmesi lazım. Artık devir değişti; vatanseverlik oy kazandırıyor. Amerika’ya bağlanarak ve ondan ruhsat alarak iktidar olma dönemi Türkiye’de arkada kaldı. Şimdi kim Amerika’ya kafa tutarsa iktidar olacak; öyle bir döneme girildi. Tayyip Erdoğan, Amerika’ya kafa tuttuğu için ekonomide büyük kayıplara uğradığı ve toplumda çeşitli infialler oluştuğu halde, sırf vatanseverlik sayesinde gücünü korumaya çalışıyor. Çünkü vatanseverlik Türkiye’de artık yükselen ve rakipsiz bir değer. Karşısında durabilecek hiçbir güç yok.

Buna rağmen Cumhuriyet Halk Partisi tercihini yapıyor; HDP ve FETÖ ile beraber olduğunda vatanseverliğin propagandasını yapamaz. Peki, “Demokrasi İttifakı” tutmayacak mı? Demokrasi kavramı, insanlığın adalet adına ulaştığı büyük bir olaydır; ancak “demokrasi vakıfları” gibi kavramlar, Amerika’nın ve CIA’nın bir sloganı haline geldi. Bütün dünyadaki Gladio işbirliklerinde, CIA’nın kurduğu partilerde hep demokrasi bayrağı kullanılıyor. Irak’a “demokrasi götüreceğiz” diyerek girdiler, 2003’ten beri manzara ortada; bir buçuk milyon insan öldü. O dönemde Hilmi Özkök de Amerika’nın Irak’a götürdüğü demokrasiyi savunuyordu. Suriye’de de benzer şekilde 300-400 bin insanın ölümüne yol açtılar.

Bugünkü Türkiye yönetimi inşallah böyle bir yanlışa düşmeyecek. “Demokrasi götüreceğiz, orada mezalime son vereceğiz” demeye başladılar ama yapamayacaklar. Türkiye bu tuzağa düşmeyecektir. Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın da böyle bir tuzağa düşmeyeceğini tahmin ediyorum. Bizim görevimiz, onu bilgilendirmek ve bu tuzak gerçeğini anlatmaktır. Kararı Türkiye’nin geleceğini belirleyecek; anahtar orada.

Muhalefet yapma niyetinde değiliz, amacımız Erdoğan’ın bu tuzağa düşmemesi yönünde bir irade göstermesini sağlamak. Yapıcı olacağız; hem AK Parti’yi hem Cumhuriyet Halk Partisi’ni ziyaret edeceğiz. İki kurul belirledik; birinin başında eski Meclis Başkanvekilimiz Hasan Korkmazcan, diğerinin başında Genel Sekreterimiz Utku Reyhan var. Çok kuvvetli ekipler kurduk. HDP hariç tüm partileri, sendikaları, kitle örgütlerini, büyükelçileri ve emekli askerleri ziyaret ederek Türkiye’nin bu tuzağa itilmemesi, Amerika-İsrail planının bozulması için çok yönlü görüşmeler yapmaya başladık.

Türkiye’ye kurulan bu tuzak, 15-16 Temmuz darbesinin devamıdır ve bu sefer dış kaynaklıdır. Amerika, içerideki güçleri yine kullanacak olsa da ağırlık dışarıdan geliyor; bu yüzden daha tehlikeli. İşin içine Amerika’nın uçak gemileri ve Akdeniz’deki filoları giriyor. Türkiye, ciddi tehditlerle karşı karşıya kalabileceği bir sürece giriyor. CHP’nin Rusya ile karşı karşıya gelmeme konusundaki uyarıları olumlu; ancak üslup olarak hâlâ “saray ordusu” veya “TSK’yı maşa yapamazsınız” gibi tehlikeli ifadeler kullanıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun söylemleri, Rand Corporation raporlarıyla birleşerek Türk Silahlı Kuvvetleri ile Tayyip Erdoğan’ın arasını açmaya, fitne sokmaya çalışıyor. Bu çok yanlış. Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmek başka, Tayyip Erdoğan’ı onunla çarpıştırmak başkadır.

Savaşa karşıyız diyerek PKK, HDP ve CHP ile yan yana gelip sahte bir barışçı cephede muhalefet yaptığınız zaman, aslında Türkiye’ye karşı kurulan komplo cephesine katılıyorsunuz. Biz Barış Pınarı Harekâtı ve Libya’ya asker gönderme gibi uygulamaları doğru görüyoruz; çünkü terör hedefleniyor ve Doğu Akdeniz’de egemenliğimiz savunuluyor. Ancak teröristleri hedef almak yerine Suriye devletini hedef alma çizgisine girildiğinde, meşru olmayan bir zemine kaymış oluruz. Türk milletinin yüzde sekseni Suriye ile savaşa karşıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak olan Suriye Devleti’dir; terörü onlarla işbirliği yapmadan temizleyemezsiniz.

Türkiye’nin Avrasya’daki yerini alması stratejik bir zorunluluktur. Tekrar Amerika’ya dönmek demek, Türkiye ekonomisinin ve güvenliğinin altüst olması demektir.

TGB’liler, üniversiteleri PKK’dan temizledi ve bugün üniversitelere hâkim durumdalar. PKK ile el ele veren o “sahte sol” gençleri de kazanacağız. Türkiye Gençlik Birliği ve Vatan Partisi Öncü Gençlik, önümüzdeki 40 yılın sigortasıdır; Türkiye’yi yönetecek kadroları yetiştiriyoruz. Bu saldırılar hüsranla sonuçlanacaktır.

Hüsnü Bey, AKP’yi desteklemeye devam edip etmeyeceğimizi sormuş. Suriye konusunda gerginlik yaratan, Türkiye’yi Rusya ve İran’dan koparan politikalara karşı tek tutarlı muhalefeti Vatan Partisi yürütmüştür. Suriye meselesinde AK Parti’yi her zaman yapıcı eleştirdik. Suriye ile yapılan dokuz maddelik yol haritası, bizim baştan beri savunduğumuz çizgidir. Kesintiye uğrasa da bu süreç tekrar gündeme gelecektir. Aynel-Arap, Tel Rıfat ve Münbiç gibi bölgelerde Rusya, PYD’yi tamamen bölgeden çekmedi. Bu nedenle Ankara, elini güçlendirmek için İdlib üzerinden bir strateji izliyor; ancak Rusya’nın bu sürece İdlib üzerinden dahil olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Türkiye ve Rusya birbirlerine karşılıklı taahhütlerde bulundular. Türkiye’nin taahhütleri arasında HTŞ gibi yapıları bölgeden temizlemek, ağır silahları toplamak ve M4 ile M5 karayollarını trafiğe açmak vardı. Türkiye bu taahhütleri tam anlamıyla yerine getirmeyince Rusya da Fırat’ın doğusundaki tutumunu değiştiriyor. Aslında İdlib’de uzlaşarak batıdan doğuya doğru bir süreç işletilmesi gerekiyordu.

Fırat’ın doğusuyla ilgili Rusya ile yapılan mutabakatı Erdoğan çok sık dile getirdi. Aynel-Arap, Tel Rıfat ve Münbiç’ten PKK/YPG unsurlarının çekilmediğini vurguladı. İdlib konusu ise sahadaki dengeler açısından çok daha farklı bir boyutta. Bugün hükümette Vatan Partisi olsa; Suriye, Rusya ve İran ile tüm bu sorunlar çok daha hızlı bir şekilde çözülürdü. Sonuç itibarıyla herkes birbirini suçluyor ancak Türkiye olarak bu sürece önderlik etmemiz ve inisiyatif almamız gerekiyor. Rusya ve İran’ı dahil ederek Şam ile doğrudan diyaloğa girmek, sorunu çözmek için en uygulanabilir yoldur. Türkiye bu noktada maalesef birtakım psikolojik etkenlere takılıyor. Oysa Soçi ve Astana süreçleri üzerinden Rusya ve İran ile hareket ederek bu krizi aşabiliriz.

Almanya’daki ırkçı saldırılarla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Maalesef bu saldırılar bitmiyor. 1962-63 yıllarında Almanya’da işçilik yaptığım dönemlerde de benzer durumlar vardı. Avrupa’da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yükseliyor; Müslüman ve Türk olduğumuz için de bu durum bizi daha çok etkiliyor. Avrupa Birliği, Hristiyan değerlerine dayanan bir “zenginler kulübü” olarak kurgulandı; bayrağındaki 12 yıldız da Hz. İsa’nın havarilerini temsil eder. Dolayısıyla bizi kendilerinden kabul etmemeleri şaşırtıcı değil. Alternatif Parti (AfD) liderinin “Türkler bize ait değil” açıklaması bir ırkçılık değil, bir gerçektir; biz de onlara ait değiliz.

Almanya’da yaşayan 3-4 milyon Türk’ün asimile olmaması Türklüğün şanıdır. Köklü geleneklere ve karakterli bir yapıya sahip olan Türk toplumu, kolay kolay asimile edilmiyor. Almanya’daki vatandaşlarımızın oradaki sistemle uyum içinde olmasını savunuyoruz ancak Türk kimliklerini korumaları da bizi mutlu ediyor.

Almanya’daki milliyetçilik hareketleri, aslında Amerika’nın Avrupa üzerindeki baskısına karşı bir tepki olarak da gelişiyor ve Rusya ile ittifaka doğru kayıyor. Biz Vatan Partisi olarak, Alman siyasetindeki bu ana akımla diyalog kuruyoruz. Onlara, Türk-Müslüman düşmanlığıyla Alman milletine hizmet edemeyeceklerini anlatıyoruz. Gelecekte Almanya ile çok daha iyi ilişkilerimiz ve ittifaklarımız olacak. Vatan Partisi buna önderlik etmeye çalışıyor. Tabii ki Türk düşmanlığı ile mücadele etmemiz gerekiyor, ancak Almanya yönetimi de bu ırkçı alevlenmenin kendi iç istikrarlarını bozacağından endişe ediyor. Ayrıca Almanya’nın PKK’ya karşı tavrının da daha mücadeleci bir yöne evrildiğini görüyoruz.

Koronavirüs konusuna gelince; Amerika’da 1200 kişi hayatını kaybetmesine rağmen bu durum pek konuşulmuyor. Ancak Çin, bu süreçte çok başarılı bir yönetim sergiledi ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından takdir edildi. Virüsler mutasyona uğruyor ancak bağışıklık sistemi güçlü olanlar için bu durum korkutucu bir boyutta değil.

Sonuç olarak; Sayın Cumhurbaşkanımızı, Suriye meselesini İran ve Rusya ile stratejik ittifaklarımızı bozmadan çözmeye ikna etmeliyiz. Amerika ve İsrail’e fırsat vermeden, milli bir beraberlik oluşturarak bu konuyu kapatmalıyız. Bütün partileri, sendikaları ve Türk milletini yapıcı bir tutuma davet ediyoruz.

Paylaş