Çıkış Yolu • 10.05.2022

Çıkış Yolu • 10.05.2022

Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında, çıkış yolu gününde ve çıkış yolu saatindeyiz. Biliyoruz, ekranlarınızın başında bekliyorsunuz; çok önemli konu başlıklarımız var. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in değerlendirmeleri merakla bekleniyor, bunun farkındayız. Dolayısıyla biz de merakınızı giderecek sorular, konu başlıkları ve elden geldiğince en uygun akışı hazırladık.

En başta, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar ve Suriye devletiyle temas ve iş birliği konusu tartışılıyor; buna başlayacağız. Bununla birlikte Millet İttifakı cephesindeki krizi, biraz adaylık krizini ve tartışmalarını da ele alacağız. Vakit kaldıkça gündemdeki diğer başlıklara da geçeceğiz. Sizlerden gelen sorulara da açığız; hem Twitter’dan hem de diğer sosyal medya mecralarından ulaştırdığınız uygun soruları Sayın Perinçek’e soracağız.

Efendim merhabalar, hoş geldiniz. İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, birlikteyiz yine. Hoş geldiniz.

Efendim, sıcak konu Suriye ve Suriyeli sığınmacılar. Geçtiğimiz hafta biraz giriş yapmıştık. Sayın Cumhurbaşkanı, yerel meclisler üzerinden bir geri dönüş projesi ilan etme hazırlığında olduğunu ifade etmişti. Dün yine benzer bir açıklama yaptı ve geri dönüş projesinin aslında “13 ayrı yer”e dayandığını ifade etti. “Yerel meclis” kavramını kullanmıyor bu sefer, “13 ayrı yer” diyor. Yerel mecliste bir iktidar odağı var, “yer” deyince sadece mekân. Dün hem öğlen yaptığı açıklamada hem de Bakanlar Kurulu sonrası yaptığı açıklamada, “Suriyeli sığınmacıları katillerine teslim etmeyeceğiz” minvalinde ifadeleri de oldu. Sayın Devlet Bahçeli’nin de konuyla ilgili farklı açıklamaları var, onları da size soracağız.

**Sayın Doğu Perinçek:**
Evet, şimdi olumludan başlayalım. Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında bir geri adım var. Tahmin ediyorum bilinçli. İlk açıklamada “yerel meclislerle iş birliği yaparak” diyordu; o “yerel meclisler” kavramı kullanılmıyor, “13 ayrı yer” deniliyor. Yine de olumlu bir şey. Neden? Çünkü yerel meclisler dediğimiz zaman orada yerel otoriteler, iktidar odakları, kantonlaşmaya giden bir süreç oluyor. “Yer” dediğimiz zaman orada bir mekân var; oraya, Türkiye’nin içindeki bir milyon sığınmacıyı kaldırıp Türkiye’nin denetiminde olan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündeki bir yere götürüyoruz.

Antep’teki, Kilis’teki, Hatay’daki, Urfa’daki sığınmacıyı kaldırıyoruz; 50 kilometre, 100 kilometre ötede, yine Türk ordusunun denetiminde olan bir yere yerleştiriyoruz. Evet, orası Suriye toprağı ama sonuç itibarıyla orada postane kuran, banka kuran, Türk bayrağını dalgalandıran Türkiye. Türkiye’den kaldırıp Türkiye’nin kontrolündeki bir yere yerleştiriyoruz ve onlara orada çorba vereceğiz, Kızılay çadırları kurulacak. Çünkü bu bir ekonomiye dayanmıyor. O Suriyeli sığınmacıların önemli bir kısmı, bu yıllar içinde Türkiye ekonomisiyle bütünleşti; işçi, tarım işçisi, esnaf, zanaatkâr hatta sanayici ve tüccar olarak. Eli ekmek tutan bu insanları oraya götürdüğümüzde, tasını Kızılay’ın kepçesine uzatan insanlara dönüştürüyoruz.

Ayrıca bu, Türkiye ekonomisine yeni yükler getiriyor. Eğitim, sağlık, postane, çarşı-pazar hizmetlerini vereceksin, güvenliklerini sağlayacaksın. Başka bir bela; Türkiye’yi dostlarından koparıyoruz. Suriye’nin kuzeyinde 40 kilometre derinliğindeki bir şerit Türkiye’nin denetimine geçtiğinde, dünya “Siz buraya bunları yerleştiriyorsunuz” diyor. “Katillerin eline vermeyeceğiz” dediğiniz zaman, bu 40 kilometre derinliğindeki, 700 kilometre uzunluğundaki alanın Türkiye’nin egemenliği ve denetimi altında kalacağı anlamına gelir. “Katiller” ifadesiyle, Suriye’nin bugünkü meşru hükümetini kastediyorsanız, bu çok vahim bir hatadır.

Orada Sayın Beşar Esad’ı ve Baas yönetimini devirecek bir güç yok. Bunu 2010’dan bu yana 12 yıl denediler, başaramadılar. Suriye halkı benimsediği için o yönetim ayakta. “Katillere vermeyeceğiz” dediğiniz an, “Burası Türkiye toprağı olacak ve ben burayı Türkiye’ye katıyorum” demiş olursunuz.

**Soru:** Sayın Perinçek, aynı konuşmada Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu da var. Nasıl toprak bütünlüğü oluyor bu durumda? Ne zaman orayı boşaltacak Türkiye?

**Sayın Doğu Perinçek:**
Vatan Partisi iktidara gelecek; Suriye devleti ile askeri, ekonomik, kültürel ve diplomatik iş birliği yapacak. PKK’yı ve bölgedeki yobaz terör örgütlerini Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye ordusuyla birlikte temizleyeceğiz. PKK vesaire kalmadığı için Türkiye’deki sığınmacılar da vatanlarına dönecekler, işlerinin başlarına geçecekler. Türk Silahlı Kuvvetleri de görevini tamamlayıp vatanına dönecek ve Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanacak. İşte böyle sağlanır.

**Soru:** Sayın Perinçek, AK Parti yöneticileri “Askeri harekâtlarımız Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan harekâtlardır” diyor. Sizin geçen hafta yaptığınız basın toplantısındaki “Etkenler niyetleri değiştirir” uyarınızı nasıl açarsınız?

**Sayın Doğu Perinçek:**
Hükümetin niyetini tartışmıyoruz ama yapılan iş, o sadakati ortadan kaldıran bir süreci ateşliyor. 40 kilometre derinliğinde kurumlaşmaya gittiğinizde, orada yerel meclisler (hükümetler) oluşuyor, Türk polisi ve askeri orada yaptırım gücü oluyor. Bu kadar kurumlaştıktan sonra oradan nasıl geri dönülecek? “Katiller” diyerek meşru hükümeti dışlarsanız, onları değiştirme şansınız da hakkınız da yok. Bütün dünyayı, Rusya’yı, İran’ı, Arap dünyasını karşımıza alırız. Niyet ne olursa olsun, girilen sürecin esiri olursunuz.

Tayyip Erdoğan yönetimi, bu 13 bölge projesinin esiri olur. Bu durum, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırır. Dedeağaç’tan Girit’e, Suriye ve Irak’ın kuzeyine kadar kurulan Amerikan üsleri Türkiye’ye karşıdır. Türkiye’yi yalnızlaştırdığınızda bu proje Türkiye için bir tuzaktır. Eğer bu proje nedeniyle Doğu Akdeniz’de darbe yiyen bir Türkiye olursa, Tayyip Erdoğan yönetimi o gün yıkılır. Bunu bir tahmin olarak söylemiyorum. Neye dayanıyorum? Dedeağaç’tan Girit’in kuzeyine kadar yapılan o kadar yığınak gösteriyor ki Amerika, Türkiye’ye karşı bir darbeye hazırlanıyor ve hedefinin Türkiye olduğunu ilan ediyor. Türkiye’nin zayıf bir anını kolluyorlar; o zayıf anda darbeyi indirecekler. “Efendim, Yunanistan’ı biz haklarız” diyebilirsiniz; tabii haklarız ama Yunanistan orada bir sopa; arkasında Amerika’nın Altıncı Filosu olacak. Unutmayalım; 2002 yılında Amerika, “Millennium Challenge” tatbikatını yaptı. Tatbikatın senaryosu Kıbrıs’tan, yani Doğu Akdeniz’den başlıyordu ve Türkiye’nin işgaliyle sonuçlanıyordu. Demek ki Amerika daha 2002 yılında (hazırlığına 1998’de başladığı) bu senaryo ile Türkiye’ye askeri bir darbe indirmeyi planlamış.

Denizde de yıllardır bunun tatbikatları yapılıyor. Artık söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Nemesis, yani intikam tanrıçası… Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs; Türkiye’ye karşı donanma tatbikatları yapıyor. Bu blok bir fırsatı kolluyor. Türkiye’nin zayıf bir anını bekliyor. Bu yüzden Suriye’ye doğru hamle konusunda Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuyu değerlendirmesini dilerim. Kim bu projeyi hükümetin önüne koyuyor? Ben onlardan şüphelenirim. Bir tek kişinin aklından çıkacak iş değil bu; danıştığı kişiler, “Şahane yaparsınız, Fatih Sultan Mehmet olursunuz” mı diyor?

Diyelim ki Amerika bu tarihi fırsatın geldiğini düşündü. Yunanistan’a, “Merak etme arkanda Altıncı Filo var, deniz kuvvetlerim var, sen git şu Türk gemisine bir torpil at, denizde bir maraza çıkar” dediği an, Yunanistan bunu yapmak zorundadır; çünkü Yunanistan kukla bir yönetimdir. Türkiye yalnız kalırsa çok ciddi tehlikelerle karşılaşır. Vatan Partisi yönetimi olsa ne yapardı? Derhal stratejiyi değiştirirdi. Suriye, Irak, İran, Rusya ve Çin ile dostluk stratejisini kurar ve bu tehlikeyle baş ederdi. Ama siz bu stratejiyi kurmazsanız ve kendi tuzağınıza düşerseniz, karşılaştığımız kuvvetin ne kadar büyük olduğunu görmemiz lazım. Türkiye ile Yunanistan baş başa kalmaz; Amerika, Yunanistan’ı yenileceği bir ateşe sürmez.

Türkiye’yi içeride de zayıf bırakan adımlar atılıyor; 40 kilometre derinliğinde alanlar yaratmak gibi. Sınır boylarındaki halkımız bunu bir macera olarak görüyor ve Suriye ile gerginlik istemiyor. Bugün Urfa’dan, Antep’ten, Hatay’dan, Mardin’den gelen heyetler bunu bizzat söylüyor. Ekonomiyi ele alalım; siz Türkiye’yi Rusya, İran ve Irak ile karşı karşıya getirirseniz, enerji maliyetleri fırlar. Benzin, mazot ve doğal gaz fiyatları yükselince, sanayi ve tarım ürünlerinin fiyatları da zıpkın gibi yukarı fırlar.

Vatan Partisi’nin güney sınırındaki örgütleri, bu tespitleri kamuoyuyla paylaşıyor. Basın açıklamalarımız Adana, Mersin, Şırnak, Adıyaman, Gaziantep, Hatay ve Kahramanmaraş’ta devam ediyor. Bugün ziyaretime gelen Urfa heyeti, AK Parti’nin bu politikalar yüzünden çok büyük oy kaybına uğradığını söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanımız “hazırlıyoruz” diyor, o hâlde bu projeden vazgeçelim. Türkiye’nin projesi; Suriye ile iş birliğidir. Suriye hazır mı? Elbette hazır. Şu anda zaten YPG/PKK’ya karşı silahlı bir harekât yürütüyorlar. Adana Mutabakatı tekrar uygulanmalı; 1998’de Abdullah Öcalan’ın yakalanması Suriye ile iş birliği sayesinde olmuştu. Astana süreci de Suriye sorununun çözümünde çok önemli.

En önemlisi Dedeağaç’tan Girit’in kuzeyine kadar kurulan Amerikan üsleridir. Türk hükümeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri kendine şu soruyu sormalıdır: “Bu üsler niçin kuruluyor?” Bu üsler Türkiye’ye karşı kuruluyor. Bu haritayı önüne koymayan Türkiye’yi yönetemez. Ben Cumhurbaşkanımızın yerinde olsam, bu haritayı 12 metrelik dev bir boyuta getirip toplantı salonuna asardım. Suriye’nin kuzeyinde kantonlar kurma meselesi, darbeyi Ege ve Doğu Akdeniz’den yiyeceğimiz gerçeğiyle birleştiğinde ciddi bir olay haline gelir.

Astana sürecinin fişini kim çekti? Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bir takım “hükümetçikler” kurmaya kalkarsa, Astana sürecini dinamitle patlatmış olur. Çünkü Rusya, İran ve Irak, Arap topraklarında Türkiye’nin denetim alanları yaratmasını kabul etmez. Katar’a gelince; Katar dostumuz ve değerli bir ülkedir ancak o da bir Arap ülkesidir ve Arap topraklarında kantonlar kurulmasını kabul etmez. Cumhuriyet Halk Partisi’nin sürekli yaptığı “Katar’a sattınız” vurgusu ise tamamen Arap düşmanlığına dayalı bir fitne fesattır. Tank palet fabrikası üzerinden bunu dillendirmeye başlamışlardı; “Katar’a sattınız” diye. Ne güzel, Katarlılar bizim tanklarımızı satın almayı kabul ediyorlardı. Yeni bir başlık açmış olmayayım şimdi. Türkiye’ye bugüne kadar hiç Amerikan veya Avrupa sermayesi geldiğinde bir çift laf eden duydunuz mu? Tefeti birazdan konuşalım mı Sayın Pecek?

Suriye konusuna gelirsek; Rusya ve İran’ın süreci engellediği söyleniyor, evet, o da mantıksız. Putin ilişkiyi istemiyor diyorlar; hatta bunu Sayın Abdulkadir Selvi de en son yazdı. Bu çok mantıksız. Neden? Suriye-Türkiye ilişkilerinin gelişmesini en çok Rusya ister. Çünkü Suriye-Türkiye gerginliği Amerika’ya büyük fırsat veriyor ve Rusya, Türkiye’nin başının belaya girmesini hiç istemez. Bu durum Türkiye’de (maazallah diyelim, olması mümkün değil ama) CHP’nin veya İYİ Parti’nin iktidar olduğunu düşünün; o zaman ABD, Rusya Federasyonu’nu tamamen kuşatmış oluyor. Karadeniz de açık. Yani başında bir Ukrayna var ve başka belalar çıkıyor.

İran da istemez. Çünkü İran, Türkiye’ye muhtaç. İran, Türkiye’nin Atlantik sisteminin avucuna düşmesini ister mi? Lütfen… Siz “istemez” diyorsunuz, yani bir tahmin olarak söylüyorsunuz. Yoksa temaslarınız, kamuoyuna yansıyan durum mu bu? Ben İran devletiyle görüşüyorum. Benim partim Rus devletiyle, İran devletiyle periyodik olarak görüşüyor. Bu konuları onlarla konuşuyoruz. Bir de bu meseleler görüşmelerden değil, nesnel durumdan öğrenilir. İran koskoca bir devlet, Rusya koskoca bir devlet. Onların stratejisinde “Türkiye’yi Atlantik sistemine teslim etmek” diye bir şey olabilir mi? O ülkeler için intihar olur.

Televizyon programlarında çok rastladığım için şunu sormak istiyorum: “Devlet kalmadı ki; Şam’ın, İran ve Rusya’dan bağımsız hareket etme yeteneği var mı?” diye soruluyor. Allah aşkına bir şey söyleyeyim mi? Allah’tan oraya Rusya ve İran destek oldu da Suriye Amerika’nın eline geçmedi. Ben de diyorum ki sağ olsun Rusya, sağ olsun İran; Suriye devletini desteklediler. Suriye devleti var olduğu için Amerika ile baş edebildi. Düşünün, Amerika 12 senedir Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için elindeki bütün silahlı güçleri seferber etti, halkın içinde fitne fesat yaratarak bu yönetimi yıkmaya çalıştı. Helal olsun; 12 sene Amerika’nın tertipleriyle baş eden bir Suriye hükümeti var.

Sayın Perinçek, şunu hatırlatmak lazım: Rusya oraya 2011’de değil, iki buçuk üç sene sonra geldi. Üstelik Suriye’nin Bakanlar Kurulu’nun havaya uçurulduğu, yönetimine çok ağır saldırıların yapıldığı bir süreçten sonra geldi. Yani Suriye aslında direndi ve ayakta kaldı. Dostlar sonra elini uzattı. Sizin dediğiniz doğru ama ben daha başka bir şey söylüyorum: Sağ olsun Rusya, sağ olsun İran ki Suriye’nin yardımına koştular. Bu Türkiye’ye de yardımdır. Oraya Ruslar, İranlılar gelmeseydi Amerika gelirdi ve Türkiye tam bir kuşatma altına düşerdi. Doğu Akdeniz için de benzer bir formül öneriyorsunuz. Tabii ki Türkiye’nin silahlı güçleri düşmanla baş eder ama sonuç itibarıyla orada Rusya’nın, İran’ın ve dostlarımızın bizimle dayanışma ya da görüşme halinde olması can alıcıdır.

“Rusya’nın Tartus’a yerleşmesi, Münbiç’te bulunması, İran destekli grupların sınırımızda olması ileride tehdit yaratmaz mı?” sorusuna gelirsek; yaratmaz. Çünkü Türkiye, Suriye ve İran arasında bugünkü koşullarda bir kader birliği var. 150 sene sonrasını soruyorsanız bilemem ama süreç nereye doğru gidiyor? Yükselen bir Avrasya uygarlığı var. O uygarlığın ön cephesinde Rusya, Türkiye, Çin ve İran gözüküyor. İçinde yaşadığımız stratejik dönemde bunlar arasında bir beraberlik var. 500 yıl sonrasına dair faraziyeler üzerine konuşulmaz; bunlar gerçek dışı, fantezi ve masallardır.

Bugünü kurtarmaktan bizi vazgeçirmek isteyen bu tür tezviratlar var. Biz bugün Türkiye’nin karşılaşacağı tehditleri savuşturmaya yönelik çalışmalar yürütüyoruz. Birinci Dünya Savaşı’nda biz Almanya ile iş birliği yaptık; yapmasaydık İstiklal Savaşı’nı veremezdik. 1914’te Almanlarla anlaştık, 4 milyon altın aldık, topları Boğaz’ın sırtlarına yerleştirdik. Sonuç itibarıyla o savaşta Türkiye işgalden kurtuldu. Almanlarla ittifak yapmasaydık 1918’e kadar dayanamazdık, İstiklal Savaşı devam edemezdi ve Mustafa Kemal zafere ulaşamazdı.

“Biz Suriye’nin davetiyle geldik, Suriye istediği zaman da çıkarız” gibi Rusya’dan gelen beyanlara önem vermiyorum. Ben fiili duruma bakarım. Rusya’nın ve İran’ın oraya gelmesi Türkiye’yi de Suriye’yi de kurtardı. Böylece Türkiye’nin Amerika tarafından tamamen kuşatılması önlenmiş oldu. “Rusya engelliyor” diyenler açısından da şöyle bir çelişki var: Diyelim ki engelliyorlar, o zaman Şam ile iş birliği yapmak daha önemli hale gelmez mi? Madem öyle, biz Suriye ile sorunları beraber çözelim, niye Rusya’yı veya İran’ı bu işin içine katalım? Biz Vatan Partisi olarak hükümet olmaya doğru gidiyoruz ve o koşullarda Rusya’yı, İran’ı karıştırmadan Suriye ile meseleyi çözeceğiz. Beşar Esad yönetimini kabul etmemiz akıllıca bir tutumdur.

Şimdi bugün Sayın Devlet Bahçeli grup toplantısında konuyla ilgili bazı açıklamalar yaptı. Suriyeli sığınmacılar bugün misafirimizse yarın komşumuz olacaklardır. Bahçeli, Esad’ın af kararının mühim ve geri dönüşleri kolaylaştırıcı bir gelişme olduğunu söyledi. Sığınmacılar üzerinden yapılan kışkırtmalara ve provokasyonlara sert tepki gösterdi. Devlet ve siyaset adamlarımıza dil uzatanları kınadığını belirtti. Ukrayna Savaşı’nın devamını amaçlayan ülkelerin çizgisine de tepki gösterdi.

Aslında Bahçeli, Türk milliyetçiliğine yakışan siyasetleri dile getiriyor. “Bugünkü misafirlerimiz, yarın komşumuz” demek; onları Suriye Devleti’nin egemenliği altındaki topraklara, yani kendi vatanlarına yerleştireceğiz demektir. Kışkırtmalara, Arap düşmanlığına, yabancı düşmanlığına karşı tavır alarak büyük Türk milliyetçiliğinin tarihi geleneksel tutumunu sergiliyor. Esad’a yaptığı gönderme meşruluğunu teyit etmektir. Hükümeti uyarıcı, doğru ifadeler kullanıyor. Suriye’nin genel af kararı kapsamında hükümet adımlar atarsa destekleyeceğini belirtiyor. Yani bir kanton yaratma projesine destek vermiyor. Ukrayna’da da Amerikan ve Avrupa emperizmine karşı kararlı tutumunu sürdürüyor. Bu siyasetler Türkiye’nin vatan bütünlüğüne, bağımsızlığına ve bölge barışına hizmet eden bir programdır.

“Ya gitmezlerse?” diye soruyorsunuz. Herkes “Bülbülü altın kafese koymuşlar, illa vatanım demiş.” Suriyeli misafirlerimizin de vatan sevgisi var, giderler. Gitmeyenlerden de endişelenmeyelim; Türkiye ekonomisine destek olan, Türkmence konuşan, bizden olan insanlardır. Arap düşmanlığına şiddetle karşıyız. Sıfırı Araplardan öğrendik; hiç olmazsa şu Araplara saygı gösterelim.

Son olarak; İbni Haldun uzmanı Profesör Abdülselam Şeddadi, Mukaddime’nin daha önce yayınlanmayan bir bölümünü keşfetti. Bu bölümde Türklere ilişkin fikirlerin olduğu söyleniyor. Bakalım, inceleyeceğiz. Tabii, ek bir mesele yani. Mukaddime’de İbn-i Haldun; “Bakın, bütün bu devletlerin başında Türkler var” diyor. “Bunlar devlet yönetme, ordu kurma konusunda eşsizler” diyor. Türklere yönelik çok büyük övgüler var o bölümde. Gelecek buluşmamızda getireyim, onları okuyalım. Biz de Abdüsselam Şeddadi’ye ulaşmaya çalışıyoruz, belki gelecek bölümde o konuyu detaylandırırız.

İbn-i Haldun, İslam’ın yükselişi ile Türklerin İslam’a katkılarını karşılıklı olarak ele alıyor. İbn-i Haldun, 1300’lerin sonunda ve 1400’lerin başında yaşadı. Yani Marx’tan, Engels’ten 450 sene evvel tarihsel materyalizmin kurucusudur. Bedevi toplumundan medeni topluma geçişin bilimsel açıklamalarını yapan, dünyanın en büyük alimlerinden biridir. 90’lı yılların sonunda Bilim ve Ütopya dergisinin İbn-i Haldun’u kapak yapmasıyla Türkiye’de daha çok bilinmeye başlandı. İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini Türkçeye kazandıran Turhan Dursun’u da saygıyla analım. Mukaddime, dünya bilim literatürünün, tarih, sosyoloji ve ekonomi birikiminin en önemli başucu kitaplarından biridir.

***

Sayın Perinçek, Bahçeli ile ilgili şunu sormak istiyorum: Af konusunu Türkiye kamuoyunda ilk siz dillendirdiniz. Biz de sizden sonra Suriye Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı resmi belgeyi Aydınlık’ta yayımladık. Orada cinayet hükümleri dışında herkese af ilan edildiği yazıyor. Prof. Dr. Mehmet Yuva da bu affın oldukça kapsamlı olduğunu televizyon programlarında ayrıntılı bir şekilde aktarmıştı. Suriye’nin dostluğu ve iş birliği konusundaki çalışmalarından ötürü kendisine teşekkür etmiş olalım. Adalet Bakanlığı’nın metnini Sayın Yuva aracılığıyla ulaştıktan sonra, Arapça olmasına rağmen gazetede büyük puntolarla bastık çünkü ciddi bir haber değeri vardı.

Ertesi gün hükümete yakın gazeteler yanıt verdi. Mesela Diriliş Postası, af konusunu gündeme getirenlerin “Esad’ın zulmünü görmediğini” iddia ederek bir yayın yaptı. Bir kesim muhafazakâr ve milliyetçi vatandaşımız da “Esad varken bu insanlar oraya nasıl dönsün, nasıl güvensin?” diye itiraz ediyor.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

***

Türkiye Suriye ile anlaştığı zaman, sığınmacıların büyük bir kısmının, yüzde 80’inin döneceğinden eminim. Geriye kalan yüzde 20 de bizim kardeşimizdir, beraber yaşamaya devam ederiz. Olay zaten bir Batı Asya Birliği’ne gidiyor. Türkiye, Suriye, Irak hatta İran; yani Atatürk’ün projesi olan Batı Asya Birliği’ne doğru evriliyoruz. Bir müddet sonra o sınırlar kalkacak zaten.

Geçen hafta Türkiye, Ümit Özdağ’ın hazırlattığı bir videoyu çok konuştu. Videoda Türkiye’nin bir istila altında olduğu, demografik ve kültürel yapısının değişeceği işleniyor. 2043 yılına dair distopik bir senaryo kurgulanmış; Arapça resmi dil olmuş, bir eyalet başkanı İstanbul’u yönetiyor. Video Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile bitiyor. Bu video 3-4 milyon kez paylaşıldı.

Bu videoyu kim hazırlar biliyor musunuz? Mossad hazırlar. Çünkü bu video Türklüğe hakarettir. “Türkiye Araplaşacak, Türk milleti azınlığa düşecek” gibi söylemlerle, Türklerin kendi vatanlarına sahip çıkamayacak kadar beceriksiz bir kalabalık olduğu propagandası yapılıyor. Dünya dengeleri içerisinde Türk kavramını aşağılayan bu bakış açısı, ancak Türkiye düşmanlarının işidir.

***

İbn-i Battuta, 14. yüzyılın çok büyük bir gezginidir. Kuzey Afrika’dan çıkar; Mısır’ı, Batı Asya’yı, Orta Asya’yı dolaşır. 16 tane devletten geçer ve der ki: “Bu 16 devletin sınırları içinde, başında hep Türkler var.” Türkler geldikleri ülkelerde askerî güçleri, örgütlenme ve idare etme yetenekleriyle öne çıkmışlardır. Selçuklular, Kölemenler, Tulunoğulları; hepsinin başında Türkler vardır. Böyle bir geleneği olan Türkler için “demografi değişecek, Ahmet Bin Veli İstanbul’u yönetecek” demek, Türk’ün kudretini tanımamaktır. Bu tür korkular yayarak sadece Amerika ve İsrail’in planlarına hizmet ediyorlar.

Siz, Vatan Partisi olarak parti logosu olmayan, imzasız bir video yayımlıyor musunuz?

***

Vatan Partisi daima yayınladığı her şeyin altına imzasını atar. Çünkü imza bir şahsiyettir, insan sözünün sahibi olur. İmzadan korkanlar hilebazdır, fitnecidir. Sinsi işlerde imza atılmaz. Ayrıca bu sosyal medya kampanyasını yürüten hesapların yarısının FETÖ ve PKK ile ilintili olduğu, diğer yarısının da Avrupa merkezli olduğu açıklandı.

Hun Hakanı Mete Han, M.Ö. 167 yılında Çin İmparatoriçesi’ne yazdığı mektupta “26 ülkeyi aldım, halklarını Hun yaptım” diyordu. Bir avuç Hun, 26 ülkeyi yönetti. Biz burada bir avuç Arap geliyor diye Türkiye’nin Araplaşacağından mı korkacağız? Kaldı ki Türkiye’de yaşayan Araplar bizim kardeşimizdir, onlar da milletimizin parçasıdır.

Burada asıl mesele, yürütülen İslam ve Arap düşmanlığıdır. Bugün caddelerdeki yabancı levhalara tepki göstermeyenler, Arapça levhalara tepki gösteriyor. Biz parti olarak Türkiye’deki bütün ticari firmaların Türkçe isim kullanmasını mecbur kılacak bir kanun çıkartacağız. Ama bu, Arap düşmanlığı üzerinden değil, dil birliği üzerinden olacaktır. Sözünü ettiğiniz o sahte solcu takımı ise sadece Amerika’nın parmaklarıyla oynattığı bir oyuncaktır.

Türkiye’nin bağımsızlığı ve birliği konusunda; MHP, Vatan Partisi ve AK Parti aynı noktada buluşuyor. Uygur meselesinde de, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünde de bu ayrışma belirginleşiyor. “İlericiyim” diyen bazı kesimlerin içine düştüğü bu kavram kargaşası, tamamen emperyalizmin güdümündeki bir rotadır. Vietnam dendiği zaman neredeyse hepimiz canımızı kurban verecek hassasiyetler içerisindeydik; Filistin halkının mücadelesi de öyle. Bora Gözen, Ali Kiraz ve diğer arkadaşlarımız; sekiz arkadaşımız İsrail donanması tarafından şehit edildi. Ondan sonra Deniz Gezmişler falan da Filistin’e gidip geldiler. Yani öyle bir Filistin’le ve Arap dünyasıyla dayanışma vardı. Vietnam’la, Latin Amerika ülkeleriyle de dayanışma içerisindeydik. Türkiye’de solun çok güçlü bir enternasyonalist ruhu vardı; Amerikan emperyalizmini karşısına alan bir anlayış hakimdi.

Şimdi bu sahte solcu takımı tamamen Amerika güdümlü oldu. Bunlar Venezuela dostu değil, Filistin dostu değil, Suriye dostu değil, İran dostu değil. Ukrayna meselesinde de Rusya’nın değil, Amerika ile birlikte Ukrayna’nın yanındalar. Yani bunlar enternasyonal planda, sadece Türkiye’de değil, tamamen Amerika’nın dümenine girdiler, oyuncak güçler haline geldiler.

Peki, birkaç haftadır gündemde olduğu için soruyorum: Sığınmacılar üzerinden Türkiye’de bir kaos denemesi mi hazırlanıyor? Bu meseleden kaos çıkar mı, çıkartılabilir mi? Bir de bu mesele üzerinden hükümete baskı kurup Suriye’nin kuzeyinde aceleci ve yanlış adımlar attırılması planın bir parçası olabilir mi? Tehditlerin boyutu ne olursa olsun, “Yok canım, buradan bir şey çıkmaz” derseniz o tehdit büyür. İlla fiziksel bir kaos, büyük bir kargaşa çıkması gerekmez; Türkiye’nin içinde Arap, Afgan, Pakistanlı düşmanlığı, yani yabancı düşmanlığı kan dökülmese bile kanımızı zehirler. Türklerin kucaklayıcı, birleştirici ruhunu yok ediyor, bilincini zehirliyorsunuz. Biz bilincimizin zehirlenmesini kabul edemeyiz. Tehlike sadece büyük olayların çıkması değil; bilincin zehirlenmesi ve Türkiye’nin toplumsal huzurunun bozulmasıdır.

Hükümet bu riski gördüğü için mi acele ve yanlış adımlar atıyor? Bence o riskle yaptıkları şey tam tersine; projenin kendisi kargaşalık faktörüne, Türkiye’deki kaos planlarına olumlu zemin hazırlıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ne Türkiye’de çeşitli kışkırtma tertipleri yapma şansı tanıyorsunuz, Türkiye’yi tecrit ediyorsunuz. Hükümet “kaosu önlemek için yaptım” diyebilir ama yaptığı şey, kaos için elverişli bir zemin yaratmaktır.

Sayın Perinçek, Hürriyet Gazetesi iki gündür şöyle yayın yapıyor: “Suriye’ye dönemem, çünkü Esad yönetimi olduğu sürece orada ne iş bulabilirim, ne fikirlerimi dile getirebilirim; o despotluk orada olduğu sürece dönemem” diyen sığınmacıları haber yapıyor. AK Parti 3,5-4 milyon Suriyeli Türkiye’deyken, Esad’la anlaşıp bu insanların dönüşünü organize etmek yerine, 13 ayrı bölgede onların gıda ve eğitimini sağlayacak bir zemin oluşturmaya çalışıyor. İtiraz da buradan geliyor; “Bu yöntemle uzun vadede daha rahat çözülür” deniliyor.

Siz Türkiye’den kaldırıp onları başka bir yere yerleştirmiyorsunuz ki, Türkiye’nin fiili denetimi altında bir bölge kuruyorsunuz. O da Türkiye’dir. “Sınırdan biz çekiliyoruz, Suriye ile anlaşıyoruz ve bu kişileri oraya yerleştiriyoruz” dediğinizde o insanlar gider. Türkiye güvencesiyle giderler. Hürriyet’in o Amerikancı, Türkiye’nin esenliğini sabote eden haberlerine inanırsanız gitmezler tabii. Ama Suriye’de 4-5 milyon insanın gerçek isteklerini ve özlemlerini anlarsanız giderler. Humus, Halep bunun örneğidir; insanlar oraya dönüyor. Orada toprakları, dükkanları var. Haber ajansları ise “Halep’te düzen yok, insanlar dönünce ne yapacak?” diyerek sanki Aydınlık’ın, Ulusal Kanal’ın, Vatan Partisi’nin açıklamalarına karşı haberler yapıyor.

Nazım Hikmet’in dediği gibi: “Rotatifler yalan söylüyor.” Bu medya, o gazeteler, televizyonlar yalan söylüyor. Bunlar Türkiye’nin esenliğinden yana değiller. Bütün amaçları Amerika ve İsrail’in menfaatlerini Türkiye’de savunmak.

O bölgedeki asıl mesele, sınır boyundaki bir yağma ekonomisi ve rant düzenidir. AK Parti teşkilatlarında da büyük bir huzursuzluk var. Kurulan kantonlarda bir sömürü sistemi değil, bir yağma sistemi kurulmuş. Arılar balı yapar, ayı kovanı dağıtır; burada bir “ayı sistemi” var. Zeytinleri söküyorlar, bakırları çalıyorlar. Bu bir ticaret değil, talan sistemidir. Bu vurgun yapan kesimle, Cumhurbaşkanı’nın ilan ettiği proje buluşuyor. Çünkü bu kesimin vurgun saltanatını sürdürmüş oluyorsunuz. O meclislerin başında DAEŞ kökenli terör örgütleri var. Türk devletinin egemenliği onları koruyor; Mehmetçiği, o yağmacıların ve teröristlerin koruyucusu haline getiriyorsunuz. Yazık değil mi o Mehmetçiğe?

Bu projenin dayandığı zemin, yağmayı kurumlaştırmaktır. Ankara’ya uzanan ayağı olmadan orada yağmayı sürdüremezler. Demek ki AK Parti yönetiminde bu yağmacıları koruyan bir güç var. Suriye’nin kuzeyindeki petrolü PKK’dan alıp Barzani üzerinden Türkiye’ye satan şirketler ve isimler var. Suriye ile anlaşsak o petrolü doğrudan alıp PKK’nın mali kaynaklarını keseceğiz ve çok daha ucuza mal edeceğiz.

Millet İttifakı hattındaki adaylık ve liderlik tartışmalarına gelince; İmamoğlu’na karşı Cumhur İttifakı’ndan ziyade, bizzat CHP ve İYİ Parti içinden bir kampanya yürütülüyor. Bu, ittifak içindeki cumhurbaşkanlığı yarışının ne kadar rezilce yürüdüğünü gösteriyor. Burada “kazanma” değil, bireysel çıkarlar ve o bireylerin etrafındaki zümrelerin paylaşım kavgası var. İmamoğlu kazanırsa Türkiye’nin kaynaklarını kimler paylaşacak, Kılıçdaroğlu kazanırsa kimler paylaşacak? Meral Akşener’in kendi örgütü olan Gladio’ya paylaştırması gibi… Sonuç itibariyle burada hep kümesel ve bireysel kazanç davaları var. Yani diyelim ki, bize Gladio kraliçesi kadar Türkiye düşmanı kolay kolay olamaz. En başta onu koyduğunuz zaman, Sayın Akşener’i… En büyük tehdit olarak onu düşündüğünüz için biliyorsunuz, Türkiye Gladio’ya örgütlü bağlı olduğu zaman tabii… Sonuç itibarıyla İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu da bu Atlantik sisteminin kontrolünde olan adaylar; ama diğeri genel kurmayı, emniyet istihbaratının başına FETÖ’cüleri yerleştirmiş, ondan sonra Türkiye’deki Gladio operasyonlarında rol almış. Öbürlerinin o kadar büyük, bu kadar engin başarıları yok.

Geçen aylarda Kılıçdaroğlu’nun üstünün çizildiğini ve İmamoğlu’nun öne sürüleceğini işaret ediyordunuz. O kanaati Amerika’nın açıklamalarından çıkarttınız. Amerika öyle açıklamalar yapıyordu ki, mesela Cumhurbaşkanı adayları arasında Kılıçdaroğlu’nun adını bile anmıyor, saymıyordu. Şimdi durum değişti mi peki? Durumun değiştiğini sanmıyorum; durum değişmedi. Kılıçdaroğlu’nun üstünü Amerika çizdi ve o çizik devam ediyor.

“Hak etmiyor mu Sayın Kılıçdaroğlu? Niye üstü çiziliyor?” diye sorar izleyenlerimiz. Kılıçdaroğlu milli tarafa mı geçiyor? Hayır, şimdi anladım sorunuzu. Kılıçdaroğlu ile başarıya ulaşamazlar, riske atmak istemiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri diyelim, en hızlı koşan atı… İmamoğlu ile başarıya ulaşabilirler mi? Hiçbir yere ulaşamazlar ama tabii Amerika’nın bulunduğu yerden baktığınız zaman evet, Kılıçdaroğlu bu adaylar arasında en zayıf aday. Çünkü tamamen Türkiye’nin büyük çoğunluğundan farklı, etnik bir aday. HDP’ye en yakın aday ve aynı zamanda mezhepsel eğilimleri temsil eden bir aday. O bakımdan Amerika onu başarı aleti olarak görmüyor.

Şimdi Sayın Perinçek, “İmamoğlu’nun durumu nedir?” diye ısrarla sordum. İmamoğlu’nun bu son Karadeniz gezisi için hep şöyle ortak yorum yapılıyor: Cumhurbaşkanlığına adım atmaya çalışırken belediye başkanlığı bile artık riske giren kişi diye yazılıyor, çiziliyor. Ortalama yorum hep bu. Burada benim dikkatimi çeken şöyle bir husus var: Bir defa Sayın İmamoğlu’nun destekçisi olan Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri sessiz kaldı bu süreçte. Yani onun İngiltere Büyükelçisi ile görüşmesini bile anlatmaya, izah etmeye, olumlamaya çalışan isimler bile sessiz kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin MYK toplantısında ciddi bir tartışma koptu, hatta bağırış çağrışların yaşandığı belirtiliyor; ama dışarıya İmamoğlu’nu destekleyenler bir renk vermedi. Medyada doğrudan İmamoğlu’nun ajansıyla çalışan ve onu parlatan isimler bir anda kendini geri çekti. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nin ağırlığı daha çok öne çıktı.

Bir de bunun üstüne belki de hepsinden önemlisi, Fenerbahçe camiası komple bir tavır aldı. Mesela dün Aydınlık’ta yayınladık; Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olan Fenerbahçeliler de istifaya yöneldi. Yüksek Divan Kurulu üyeleriyle görüştük dün. Fenerbahçe camiası bir anda Sayın İmamoğlu’na savaş ilan etti. Ali Koç çok sert bir açıklama yaptı. Sayın İmamoğlu artık sendeledi ve bu süreçten sonra yaşadıklarından sonra yeniden Amerika’nın adayı olabilir mi? Zor tabii. Çünkü ABD büyük bir devlet ve başarıyı hedefler. O bakımdan orada ısrar edeceğini hiç sanmıyorum. Çünkü İmamoğlu artık bu yarıştan koptu; at yarışlarında bir at en arkada kaldığında artık kamçı vurmamaya başlarlar ya, durum o. Yeni ivme kimi gösterir peki bu süreçte? Sayın Akşener’in de… Ben bununla ilgilenmiyorum. Gladio konusunda memuriyet düzeyindeki bağlılığı dolayısıyla Meral Akşener burada Amerika’ya en yakın aday olarak gözüküyor. Bir de Kılıçdaroğlu ile karşılaştırıldığında şöyle bir varsayım da var o tarafta: Kılıçdaroğlu’na göre Meral Akşener’in milliyetçi kesimden muhafazakar bir tabanı olduğu düşünülüyor.

Bu konuyu geçelim mi, devam edelim mi? Bina kampanyası ile devam edelim. Sonra önemli isimleri konuşacağız. Biraz sizden de dinleyelim; Nisan ayında 17 milyon lira toplandı, 30 milyonluk hedef devam ediyor. Çalışmalar sürüyor, sizin gördüğünüz fotoğraf nedir?

Bir kere büyük bir başarı kazandık. Vatan Partisi gibi bir parti, bir ayda… Görev Vakfı gibi vatansever bir vakıf, Vatan Partililerin de katıldığı bir kampanyada büyük bir mesafe katetti. Burada Vatan Partililer dışında, AK Parti’den de bağış yapan var, CHP’den de var; bütün partilerden insanlar var. Bir ayda 17 milyon Türk lirası toplandı. Çok büyük bir başarı. Ama hedefimiz 30 milyon. Mayıs ayında bu kampanya devam ediyor, hızı kesmiyoruz. Zaten “iki ay” demiştik. “Başarıya ulaşıyoruz” deyip rahatlamıyoruz. İki ayda 30 milyon demiştik, şimdi 17 milyon tamam. Hatta bu dört beş günü eklediğimiz zaman 20 milyona yaklaşmıştır mutlaka. 30 milyonu Mayıs sonuna kadar geçeceğiz.

Şimdi içinde bulunduğumuz şu binaya bakalım. Gerçekten şiire benzeyen bir bina; İstanbul’un en iyi işlenmiş taş binası. Şu anda bu binada toplantıyı yapıyoruz. Tarihi bir bina. İttihat ve Terakki’nin liderlerinin, Talat Paşaların, Enver Paşaların, Cemal Paşaların, İsmail Canbolatların, Yakup Cemillerin, Mustafa Kemallerin geldiği, o 1908 devrimine giden süreçte toplandıkları Kanuni Esasi Kıraathanesi’nin olduğu bina. Bu tarihi binada hep tarih yapıldı, şimdi de tarih yapılıyor. Yarın da tarih yapmak için bu paralar toplanıyor. Yani nasıl tarih yapılır? İktidar olarak. 1908 devrimi öncesindeki o milliyetçi devrimciler daha sonra iktidar oldular; 1912’den sonra iktidarı tam ele geçirdiler. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye onlar sayesinde dört yıl direnebildi ve onlar sayesinde İstiklal Savaşı devam etti. Mustafa Kemal de o vatan savaşının 1918-19’dan sonraki lideriydi.

Bu bina, her tuğlasında, her ahşabında tarih kokan, tarihi zaferlerin yazıldığı bir bina. Bu binaya önümüzdeki süreçte hak ettiği konumu kazandıracağız. Kampanyamızın amacı bu. Bu binada iktidar projeleri yapılacak, üretim devrimi projeleri örgütlenecek. Bu binada Türkiye’nin zorlukları nasıl yener, bunların kararları alınacak. Bu binada Türk milletinin sesi, nefesi olan Ulusal Kanal ve Türk milletinin bilincini yazıya döken Aydınlık Gazetesi yayınlanacak. Onun için Mayıs sonuna kadar bütün gücümüzle sürdürüyoruz. Başka hiçbir partinin yapamayacağı bir şey bu. Vatan Partisi gibi esas olarak emekçilere dayanan, sanayicilerin de desteklediği ama çoğunlukla mütevazı insanların katkı sunduğu bir parti bir karar veriyor ve bir ayda 17 milyon Türk lirası topluyor. 5 bin liralar, 10 bin liralar, 500 bin liralar… Yani 500 bin lira veren de var, 600 lira veren de var. Sonuç itibarıyla toplamı 17 milyon lira oldu.

Geçtiğimiz yıllarda bu camia için yürütülen kampanyalardaki kişi sayısının da hem dış Türklerde hem de bu kampanyada özellikle çok fazla arttığı görülüyor. Tabii Görev Vakfı bu kampanyayı yürüttü. Kampanyada Vatan Partisi üyeleri ve dostlarının ötesinde toplumun çok çeşitli kesimlerinden de katkı yapıldı. Bu, gelişmenin yönünü gösteriyor. Sayın Perinçek’in söylediği başarı kendiliğinden gelmedi; Türkiye’de binlerce insanın harekete geçmesiyle geldi. Şimdi yeni bir çağrı; yeniden binlerce insan harekete geçecek ve bir son hamleyle başarıya ulaşmış olacağız.

Ummadığım bir coşku gördüm; yani umuyordum ama bu kadarını ummuyordum. Bu, aynı zamanda bizlerin yüklendiği sorumlulukların ne kadar ciddi ve ağır olduğunu da gösteriyor. Bizi izleyenler bu başarıya ulaşmış olacaklar. Şair Hüseyin Aydar’ın burayı anlatan bir şiiri var, Sayın Murat Demirbaş seslendirdi. İsterseniz bir dinleyelim.

(Şiir dinletisi sonrası)

Nasıl buldunuz efendim? Güzel, çok güzel. Şimdi Üretim Devrimi Kurultayları’nın duyurusu var, onu ekrana getirelim. Vatan Partisi’nin üretim kurultayları illerde, köylerde devam ediyor. Önümüzdeki takvim şu şekilde: Çanakkale-Biga 14 Mayıs, Balıkesir-Çamoba 15 Mayıs, 24 Mayıs Niğde, 25 Mayıs Konya, 27 Mayıs Ordu-Fatsa-Yalıköy, 28 Mayıs Uşak, 29 Mayıs Giresun-Tirebolu, yine 29 Mayıs’ta Kastamonu, 30 Mayıs Balıkesir, 2 Haziran İzmir, 12 Haziran’da da İstanbul.

Balıkesir ve İzmir’deki kurultaylara ben ve Ethem Sancak katılıyoruz. Yüzü geçti mi Sayın Perinçek? Sabah 79’du, bunlarla beraber 100 civarı olacak. Vatan Partisi hedefine ulaşıyor. Bütün Türkiye haritasını tamamlamak üzereyiz. Bazı illerimizde 4-5 kurultay yapıldı, köylerde, ilçelerde. Bazı illerimizde ise ikinci, üçüncü kurultaylar yapılıyor. İl örgütlerinizde de çok yoğun bir hareketlilik var; Türkiye’nin hemen her ilinde ve yüzlerce ilçesinde örgütlüyüz. İlçelerin 900’ünün 700-800’ünde örgütlü hale geleceğiz. Yalnız ilçelerde değil, mahallelerde ve köylerde de örgütleniyoruz. Bugün üç kayıp haberi aldık, ben üçünü de saygıyla ve rahmetle anarak ifade etmiş olayım. Birinci haberi sabah aldık. Sayın Muharrem Yerli, Vatan Partisi’nin Merkez Karar Kurulu üyesiydi. Ulusal Kanal’da da yıllarca “Köyden Köye” programını yaptı. İkinci aldığımız haber, müzik eğitimcisi Ahmet Say ile ilgili. Ahmet Say’ın vefat haberini aldık. Üçüncüsü de Vatan Partisi Samandağ yöneticilerinden Atasürmeli… Biz sizden dinlemek isteriz efendim.

Ahmet Say, benim 1960’ların sonundaki arkadaşımdı. Türk Solu dergisini çıkarıyordu; çok önemli bir aydınımızdır, yazardır. Bitlis’te askerlik yaptı. Çok kaliteli bir hikaye yazarıdır; iyi, esaslı bir aydındır. Ben Dev-Genç Genel Başkanı olduğum sırada, Ankara’da Selanik Caddesi’ndeki evinde halının üzerinde 80-90 kişi toplanırdık. Fazıl Say da o zaman daha beşikteydi; onu beşikte hatırlıyorum. Ahmet Say’ın müzik alanında çok önemli araştırmaları vardı, ansiklopediler hazırladı. Türk Solu dergisinin yönetiminde uzun yıllar çalıştı. Telefonla son yıllara kadar görüşebiliyorduk, rahatsızlığı vardı. Türkiye, çok kıymetli bir aydını, çok önemli bir yazarı ve siyaset insanını kaybetti. Fazıl Say’ın babasıdır; Fazıl Say’ın yetişmesinde annesiyle beraber çok büyük emekleri vardır.

Muharrem Yerli efendim; Merkez Karar Kurulu üyemizdi. Kars’ta atın üzerinde köy köy dolaşır, köylülerle konuşur, görüşürdü. Halkla kurduğu bağ çok kuvvetliydi. Çok genç yaşta kalp krizinden kaybettik, Türkiye’miz için büyük bir kayıp. Çok kuvvetli bir kalemi vardı, Aydınlık Gazetesi’ndeki yazıları gerçekten destansıydı. Dede Korkut hikayeleri ve Kars’taki ozanların şiirleriyle beslenen bir kültürü vardı. Kars’ta gitmediği köy yoktu, her köyü en az iki defa turladığını söylüyordu. Türk halk edebiyatının beslediği dili, o bakımdan hep okunacak yazılardır. Köylülerle kurduğu sıcak ve içten bağlılıklar bize büyük bir miras bıraktı. Halkla buluşma, halkın dilini anlama ve onun anlayacağı bir dili üretme konusunda bize hep ders verecek bir arkadaşımızdı. Mesela bir köyden köye programında sunuşunda şöyle söylüyor: “O insanlar uzak atlara binip gittiler diye size anlatılır, ben şimdi o insanların arasına geldim atımla, o insanlardan size selam getiriyorum.” Bu fotoğrafı kullanmak istedik, duygu dünyası çok güzeldi.

Üçüncüsü Atasürmeli. Sürmeli ailesi, Samandağ’ın ve Hatay’ın çok önemli, aydınlar yetiştiren bir ailesidir. O ailenin seçkin temsilcilerinden Atasürmeli de sağ olsun, Türkiye vatanseverliğine, birliğine ve bütünlüğüne çok büyük hizmetler yaptı. Atasürmeli’yi de kaybettik. Bütün Sürmeli ailesine, kardeşlerime başsağlığı diliyoruz. Samandağlılara ve partimize de başsağlığı diliyoruz.

Efendim süremizin sonuna geldik. Kitap olarak İbn-i Haldun’dan bahsettik, herkes okusun diyoruz; Kaynak Yayınları’ndan çıktı, okuması gerçekten çok zevklidir. İbn-i Haldun, Mukaddime’de canlıların cansızlardan türediğini, birtakım kimyasal olaylar sonunda her maddenin içinde bir hücrenin olduğunu söyleyerek kimyanın ve fiziğin önemli buluşlarını 14. yüzyılın sonunda haber vermiştir. Ancak esas katkısı, bedevi toplumundan medeni ve sınıflı topluma geçişin kanunlarını ortaya koymasıdır. Tarih sosyolojisinin babası diyebiliriz, dünya tarihinin en büyük bilim adamlarından biridir.

Ayrıca Özbekistan’da bir tarlayı süren kişi tarafından Selçuklu sikkesi bulundu. Sikkenin bir tarafında Allah ve Muhammed yazıyor. Demek ki ticaret yoluyla Özbekistan’a kadar gitmiş. Selçuklular zaten oralarda, Maveraünnehir’de ortaya çıktılar; Gaznelileri yenip İran’a, ardından Anadolu’ya hakim oldular.

Bir de 12 Mart döneminde beraber hapis yattığımız Cumali Bey’in “Fransız Kurşunu” kitabı. Cumali Bey, Antep’in emekçi aydınlarındandır. Kitabı bana armağan olarak yollamış, henüz okuyamadım ama Mehmet Sabuncu çok etkili ve alkışlanan bir kitap olduğunu belirtti. Aydınlık’ta biz de tanıtacağız. Kendisini bu eseri hazırladığı için tebrik ediyorum.

Müzikte bugün Suriye kardeşliğinden, Türkiye-Suriye dostluğundan bahsettik. Ali Dik’in eserini sunuyoruz. Hep beraber dinleyelim, onunla veda edelim. Bu müzik, 800 yıl beraber yaşamış, birbirine benzeyen Türkiye ve Suriye halkları için en güzel cevaptır. Sağ olun efendim, görüşmek üzere.

Paylaş