İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Bir 10 dakika beklettik, kusura bakmayın; o kusur bana ait. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte, biraz gecikmeyle karşınızdayız.
Gündemde sıcak başlıklar var. Afganistan, HDP ve iç siyasette öne çıkan başlıkları hazırladık, bunları Sayın Perinçek’e yönelteceğiz. Bugün çok önemli bir ismi kaybettiğimizin haberini aldık; onu da sizlerle paylaştık. Sayın Perinçek ile Ferhan Şensoy’un diyaloglarını, dostluklarını, yani Ferhan Şensoy’u nasıl tanıdığını biraz kendisinden dinleyeceğiz.
**Efendim, hoş geldiniz.**
Hoş bulduk, iyi günler. Önce gecikmenin nedeni benim. İstanbul depremiyle ilgili, özellikle kamu binalarının yeniden yapılması ve güçlendirilmesi konusunda büyük başarıları olan bir uzmanımızdan görüntülü bilgiler aldım. Hakikaten içim ferahladı, umutlandım. Türkiye’nin yetiştirdiği çok kıymetli insanlar var, sohbet uzadı, bırakamadım. Bu sebeple 10 dakika geciktik, bütün izleyicilerimizden özür diliyoruz.
Nadir Temaloğlu bizimle birlikte. Efendim, Ferhan Şensoy’a Silivri Cezaevi’nden yazdığınız bir mektup var. Arkadaşlarımız hazırladıysa onu ekrana getirelim, onun üzerinden konuşalım.
*“Erdemli kardeşim, yazılarınızı sevinçle ve öğrenerek okuyorum. 18 Temmuz günü yayınlanan ‘Martılar’ gerçek bir edebiyattı. Bir olaya dört yanından mı bakılır? Siz sekiz yan buluyorsunuz. Okuyanlara hep yaşam sevinci, zarafet ve derinlik veriyorsunuz. Sağ olun. Bu yalnız benim kanım değil, bir örnek: Akan Duru adlı bir okuyucudan aldığım mektubu yolluyorum. Sahi, portre yazsanıza; zekanız ve birikiminiz çok güzel ürünler verir bu alanda. Cemal Süreya, benim genel yayın yönetmeni olduğum 2000’e Doğru’da ‘9900’ başlığı altında portre yazmıştı, iz bıraktı. Sizinkilerin de eşsiz olacağı kanısındayım. Örneğin Tayyip Erdoğan’la başlayabilirsiniz. Bugün Ertuğrul Özkök’ü okuyunca siz aklıma düştünüz. Siz Türkiye’nin en iyi portre yazarı olursunuz. Yaratıcılar çok yakından tanınmasalar da en çok özlenenlerdir. Yüreklerimize her zaman iyimserlik ve cesaret dolduran rüzgarınız hiç dinmesin. Özlemle, candan selam ve saygılar.”*
Sayın Ferhan Şensoy gerçekten Türk geleneksel tiyatrosu için çok büyük bir değerdi. Biz de yarın manşetimizi “Perdesi Yamalı Antiemperyalist” diye attık. Çin geleneksel tiyatrosunda sadece aristokratlar izlemesin, halk da izleyebilsin diye yamalı perde kullanırlarmış. Osmanlı’da da bu tiyatro girdikten sonra kullanılır. Bunun Türkiye’deki son temsilcisi Ferhan Şensoy’dur. Siz neler söylersiniz?
Halkın sanatçısıydı, halk adamıydı. İnsan sarrafıydı; herkesle çok sıcak ilişki kuran, herkesin kardeşi, arkadaşıydı. O mektupta ona insan portreleri yazmasını teklif etmiştim, çok iyi yazardı. Sonrasında Aydınlık’ta yazmaya başladı. Zekası, inceliği, zarafeti ve sevgisiyle unutulmaz bir insandı. Yüreğimiz kanıyor ama onu yine sevinçle, gülerek anıyoruz. Bizi süzüşü, o sevgi dolu gözleri… Çok sevdiğim bir dosttu.
Kavuklu Hamdi’nin kavuğu en son ondaydı. Erkan Yücel’deydi bir aralık, sonra Münir Özkul’a, oradan Rasim Öztekin’e ve en sonunda Ferhan Şensoy’a geçti. Bakalım şimdi o kavuğu kim giyecek? O kavuk binlerce yılın geçmişinden, derinliğinden geliyor; elden ele baştan başa gitmeye devam edecek. Ferhan Şensoy hep içimizde, aramızda, gülümsemelerimizde yaşayacak. Bize acı değil, iyimserlik ve umut verecek.
Haber merkezinde hazırlık yaparken şuna dikkat ettik: Levent Kırca, Ferhan Şensoy, Erkan Yücel… Halkın dertlerini, sevinçlerini paylaşan sanatçılarla çok kolay bir araya geliyorsunuz. Bunun sırrı nedir?
Onlarla bizi birleştiren ortak duygular var. İşte o yamalı perde, halkın yırtılma kabul etmemesidir. Şimdi modern dünya yırtıyor, biz ise yamıyoruz. O üç isim de aynı soydan, halkın içinden yetişmiş insanlar. Çocukluklarında bilye oynamış, yerlerde yuvarlanmış; saçlarının arasına baksanız mutlaka bir taş yarığı vardır. Feleğin çemberinden geçmiş, neşeyle yaşayan insanlar. Türkler dünyada gülümsemeleriyle tanınan bir halktır. Yabancı seyyahlar, Türklerin neşeli, şakacı olduğunu yazar. O köy kahvelerinde binlerce Ferhan Şensoy yaşıyor. Onlar, Türk mizahının ve iyimserliğinin ustalarıydı. O yüzden onlarla hep duygudaş olduk.
Ferhan Şensoy orta oyuncuydu ama hiç “orta yolcu” olmadı. Ergenekon kumpasları başlayınca hemen Aydınlık’ta görev aldı. Aydınlık’taki yazılarını “en uzun askerliğim” diyerek görev addetti. 2015 seçimlerinde “Silivri zindanlarını yıkan parti” diyerek Vatan Partisi’ne oy vereceğini açıklamıştı. O, sadece sanatçı değil, büyük bir antiemperyalistti. Ailesine, kızlarına, Türk tiyatro camiasına ve Türk milletine başsağlığı diliyoruz.
Gündeme geçebiliriz efendim. Vatan Partisi’nin Güneydoğu ve Doğu’daki hareketliliği çok dikkat çekici. Mardin, Diyarbakır, Şırnak… Son 2-3 gündür yöneticileriniz orada büyük işlere imza atıyorlar.
Sadece oralar değil; Muş, Şırnak, Hakkari, Uludere… Cizre’de Vatan Partisi’ne büyük katılımlar oldu. Milliyetçi kesimden, İYİ Parti’den önemli geçişler var. Cuma günü Diyarbakır Annelerini ziyaret ediyoruz. Ardından Kızıltepe’de “Üretim Devrimi Kurultayı”mız var. Bin kişilik Pırlanta Düğün Salonu’nda bütün üreticilerimizi bekliyoruz. Cumartesi günü de Diyarbakır’da, Mitanya Oteli’nde il kurultayımızı gerçekleştireceğiz.
Kızıltepe modern ve gelişmiş bir kentimiz. Oraya 15:00’te bütün hemşehrilerimizi bekliyoruz. Şırnak Uludere’de ilçe başkanımız Şükran Altürk hanımefendi de gerçek bir liderdir. Kendisini kutladım. Partimiz bölgede çok büyük bir hızla örgütleniyor.
DEDAŞ meselesine gelirsek; oradaki çiftçilerin en temel sorunu bu. Borçlarını ödeyemiyorlar, çok ağır bir yük var. Ayrıca sulama için elektrik enerjisine muhtaçlar. Mardin İl Başkanımız Savaş Oruç Bey de bu süreçte üreticilerimizle birlikte sahada. Vatan Partisi oralarda şahlandı; çiftçiyi, esnafı kucaklayarak büyüyor. Diyarbakır İl Başkanımız Sayın Ferdi Tanhan’ın da belirttiği gibi, DEDAŞ ve elektrik enerjisi meselesinin tek çözümü kamulaştırmadır.
Üretim kurultaylarını Türkiye’nin her yerine yayıyoruz. 11 Eylül’de Eskişehir Bozan, 12 Eylül’de Ankara Polatlı Sarıoba Köyü, 13 Eylül’de Güdül… 30’un üzerinde kurultay gerçekleştirdik. Kürsü üreticinin, söz üreticinin; biz sadece dinliyor ve çözüm üretiyoruz. Öyle küçük şirketlere, büyük şirketlere falan değil; elektrik enerjisi kamunun işidir. Bütün Türkiye için mi söylüyoruz? Evet, bütün Türkiye için. Elektrik üretimi kamuya ait olacak, dağıtımı kamuya ait olacak. Çünkü bu bir kamu hizmetidir, kamu görevidir; kârın emrine bırakılamaz. Elektrikten kâr olmaz, elektrik üretim içindir. Sanayide, tarımda, hizmette elektrik… Onun için elektrik kâr için değil, üretim içindir. Üretim için olması adına da elektrik kamu eliyle üretilecek ve kamu eliyle dağıtılacaktır. O bakımdan elektrik enerjisinde kamulaştırmayı savunuyoruz. Bunu o bölgede hızla yayıyoruz ve halk bunun etrafında birleşiyor. DEDAŞ’la, MEDAŞ’la çözülebilecek bir olay değil bu.
Evet, şimdi geçici çözümler talep ediyoruz. Elektrik borçlarının ertelenmesi ve çok ağır olan enerji fiyatlarının düşürülmesi talebimiz var. Ama köklü çözüm, elektriğin bir kamu hizmeti olmasıdır. Elektriği devlet üretecek, devlet dağıtacaktır. Enerjide kamulaştırmayı bu yüzden savunuyoruz. Buralarda özelleştirme olmaz; buralarda kâr amaçlı değil, kamu hizmeti amaçlı çalışma esas olmalıdır. Elektrik dağıtımını ve enerjisini yöneten insanların aklı üretimde olmalıdır; “Ne kadar daha çok kazanırım, bu köylünün sırtından ne kadar daha çok kâr elde ederim?” diye çalışmamalıdır. “Ben bu çiftçiyi nasıl desteklerim ki o üretsin?” diye düşünmelidir.
Şimdi Mardin Kızıltepe’de, o büyük, çok verimli ovalarda mısır ekiyorlar. Zamanında sulamadığınız zaman büyük sorunlarla karşılaşıyorsunuz. Köylünün elektrik borcu nedeniyle elektriği kesiliyor; bunlar kabul edilebilir şeyler değil. Köylünün elektriğini kestiğiniz zaman Türkiye’nin üretimini kesmiş oluyorsunuz. Bu sadece o köylüye bir ceza değil, aynı zamanda Türkiye’ye bir cezadır. Onun için “elektrik borcunu ödemedi” diye elektrik kesme uygulamalarını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.
Çiftçi borçları konusu var. Geçtiğimiz haftalarda haberini yaptık; çiftçi borçları 140 milyar liraya ulaşmış durumda ve günden güne artıyor. Bu durum oldukça vahimleşti. Çiftçi borçları, gelecek yıl yapılacak üretimin sırtında ağır bir yük. Hem çiftçimize “Üret arkadaş” diyoruz hem de o borcun altında kalmasına göz yumuyoruz. Mazot alacak parası yok, gübre alacak parası yok, tarım ilacı alacak geliri yok. Evine ekmek götürmekte zorlanıyor. Bu yüzden çiftçimizin borçları kesinlikle ertelenmelidir. Faiz borçları silinmeli, ana borç bir yıl ertelenmeli ve ödemeler bir yıldan sonra beş takside bağlanmalıdır. Ekim mevsimi geldi; çiftçinin mazot alabilmesi, tarım ilacı alabilmesi ve gübre atabilmesi lazım. Bu, Türkiye için çok acil ve yakıcı bir sorun haline geldi.
Çeşitli çiftçi kuruluşları var; örneğin Amasya Büyük Kızılca Köyü’nde çiftçi platformu başkanı Ömer Sarı çiftçileri örgütlüyor. Biz de her yerden, Türkiye’nin dört bir yanından çiftçilerle temas halindeyiz. Günde en az 8-10 çiftçiyle konuşuyorum. Çiftçilerin en büyük sıkıntılarından biri de Ankara’ya gittiklerinde muhatap bulamamaları. Cumhurbaşkanı ile görüşmek istiyorlar ama aylardır maalesef Sayın Cumhurbaşkanı çiftçileri kabul etmedi. Görüşse çok doğru ve yararlı olur. Çünkü durumu Tarım Bakanından değil, doğrudan çiftçilerden dinlemesi lazım. Çiftçi liderlerini Çankaya’da kabul etmesi, onlarla konuşması çok isabetli olur.
Çiftçi borçları ertelensin dediğimizde, “Bankaları batıracak mısınız?” diye soruyorlar. Biz de diyoruz ki: Çiftçi batacağına banka batsın. Bir banka battı diye Türkiye ekonomisine hiçbir şey olmaz. Türkiye’de 25-30 civarında banka yeter, gerisi israftır. Çiftçi batarsa gelecek yıl Türkiye açlık sorunlarıyla karşı karşıya kalır. Bizi bu sorularla korkutamazlar. “Bankacılıkta kamu mu, özel sektör mü olmalı?” diye sorarsanız, Türkiye’nin önünde üretim devrimi yapmak gibi bir zorunluluk var. Üretim devrimi yaparken bazı kurumların bu değişime dayanamaması doğaldır; zaten devrim onları da temizleyecektir.
İşsizliğe çözüm politikamıza gelince; biz işsize sadaka vaat etmiyoruz. Bugün diğer sistem partileri işsize sadaka vaat ediyor; üç beş kuruş vererek durumu geçiştirmeye çalışıyorlar. Biz ise işsize iş vereceğiz, onu üretime sokacağız. İşsiz bir insanın emeği ve birikimi vardır; onu üretim süreçlerine dahil edersek Türkiye’nin gelirine katkı sağlar. Peki işsize nasıl iş vereceğiz? Tasarrufu artırarak ve bu tasarrufla yatırım yaparak. Türkiye’nin tasarruf oranını %25’in üzerine çıkaracağız. Yani 100 üretiyorsak, 75’ini tüketip 25’iyle fabrika açacağız. Bunun büyük kısmını kamu iktisadi teşekküllerini canlandırarak ve devlet eliyle planlı bir şekilde yapacağız. Çünkü özel sektör kâr amacıyla hareket eder. Ancak devlet toplam kâra, yani ülke ve vatanın kâra bakar. Emek yoğun yatırımları, dağları şenlendirmeyi, tarımı özel sektör yapmaz; devlet yapar. İnşaat konusuna gelince; inşaatsız olmaz ama AK Parti gibi aklınız fikriniz sadece inşaatta olursa bu yanlış bir ekonomi olur. Esas olan, verimli yatırımlarla istihdam yaratmaktır.
DEDAŞ konusundaki kampanyamıza gelince; Vatan Partisi bir konunun üzerine gitti mi, en sonunda onlar o taleplere cevap vermek zorunda kalacaklar. Bizim hedefimiz elektrik sektöründe kamuculuktur. Kayıp-kaçak bahanesiyle faturayı halka kesmek kendi suçlarını örtmektir. Halk kaçak elektrik kullanıyorsa, demek ki üretmekte zorlanıyor. Çözüm, elektrik fiyatlarını ucuzlatmaktır.
İhracat konusuna da kısaca değinmek gerekirse; sadece ihracata odaklanarak ihracatı büyütemezsiniz. Üretime odaklanarak ihracatı büyütürsünüz. İhracatımız tabii ki büyüsün ama asıl olan üretimdir. İhracat nasıl büyür? 1980’li yıllarda Turgut Özal’ın ekonomi modeli ihracat odaklıydı. Sürekli “İhracatı büyütelim” deniliyordu. Peki, nasıl? Zonguldak’tan çıkan kömürün maliyeti yüksekse “Gelin bunu Ukrayna’dan, Rusya’dan, Güney Afrika’dan alalım” denildi. Bakırçay Havzası’nda veya Söke’de üretilen pamuk pahalıya gelince “Gelin bunu Amerika’dan, Yunanistan’dan, Çin’den alalım” dendi. Böylece bu pamuğu işleyerek daha düşük maliyetli dokuma ve giyim ürünleri üretileceği savunuldu. Ancak ihracata odaklandığınızda, beraberinde yükselen bir ithalat dalgası da geliyor. Dışa bağımlılık artıyor. İthalat arttıkça dış ticaret açığı büyüyor; dış ticaret açığı büyüyünce de iflas noktasına geliyorsunuz. Dolayısıyla ihracat odaklı ekonomi, ithalat odaklı ekonomiye dönüşüyor ve yerli üretimin canına okuyor.
Birçok sanayi girdisini dışarıdan getirdiğinizde; Denizli, Bursa, Gaziantep, Kayseri, Konya ve Samsun gibi küçük ve orta ölçekli sanayicilerin bulunduğu kentlerimizde muazzam üretim bunalımları ortaya çıkıyor. Üretim kapasitemiz daralıyor. Tornalar, frezeler ve tezgahlar atıl duruma düşüp çürümeye terk ediliyor. Sonuç olarak ihracat odaklı bu anlayış; ithalat bağımlılığına, üretimde zaaflara ve büyük borçlanmaya yol açıyor.
İhracatın kapısı üretimle açılır. Ne ihraç edeceksiniz? Hava veya palavra ihraç edemezsiniz; mal ihraç edeceksiniz. Mal ise ancak üretimle elde edilir. Dolayısıyla planlı bir üretime odaklanmalıyız. Hem iç piyasanın taleplerini karşılayacak hem de dışarıya satılacak mallar için planlı üretim, ihracatın asıl kaynağıdır. Eğer sadece ihracata odaklanırsanız bazıları için kazanç kapıları açarsınız ama Türkiye ekonomisi bugün olduğu gibi 500 milyar dolara yakın dış borca batar ve kendi küçük-orta ölçekli sanayi kentlerini dinamitler.
Güneydoğu’da güvenlik sorunları azaldıkça ekonomik sorunlar daha çok öne çıkmaya başladı. Orada bir huzur ve barış ortamı doğuyor; kahraman ordumuza, polisimize ve köy korucularımıza şükran borçluyuz. Devlet ve millet orada el ele vererek teröre karşı büyük bir başarı kazandı. Ancak terörü bitirmek tek başına çözüm değil. Terörün bittiği ortamda yatırım yapmalı, insanlarımıza iş bulmalı ve üretim yapmalıyız. PKK’nın bölgeden temizlenmesiyle birlikte artık temel mesele üretim ve istihdamdır. Vatan Partisi de bu konuda çalışmalarını sürdürüyor.
Selahattin Demirtaş’ın Tunceli’deki orman yangınlarıyla ilgili attığı tweetler, devletin ormanları yaktığı iddiasını içeriyor ve 1938 Dersim olaylarına atıfta bulunuyor. Bu iddialar tamamen ahlak dışıdır ve yalandır. Tam tersine, Türk Devleti Güneydoğu’da bölgeler arası dengeyi sağlamak için yol yapımından kamu hizmetlerine kadar büyük bir gayret içindedir. PKK ise kendi militanlarını Diyarbakır annelerinin mücadelesinden ve örgütten kopuşlardan korumak için kamplarda televizyon izlemeyi yasaklayarak onları bilgiden mahrum bırakıyor.
2 Eylül’de Anayasa Mahkemesi, HDP’nin kapatma davasıyla ilgili ek süre talebini görüşecek. Anayasa Mahkemesi bir mahkeme gibi hareket edecekse bu ek süre talebini reddetmelidir. Türkiye’nin ormanlarını yakan, Mehmetçik’e kurşun sıkan bir yapıya neden ek süre verilsin? Bu durum hukuki bir yargılamadan ziyade Türkiye’nin bölünme faaliyetlerine zaman kazandırmak anlamına gelir. Mahkeme, “60 gün yetmedi mi?” diyerek bu oyalanmaya son vermelidir.
Son dönemde sosyal medyadaki bazı hesaplarda erken seçim propagandası yapılıyor. CHP ve İYİ Parti’nin “KHK’lıları göreve iade edeceğiz” söylemleri, Türkiye’yi FETÖ ve PKK ile birlikte yönetme niyetlerini gösteriyor. Hukuken, idari tasarrufla yapılan görevden almaların geri alınması veya kesinleşmiş mahkumiyetlerin kaldırılması, yargı süreci dışarıda bırakılarak yapılamaz. Bu ancak bir af ile mümkün olabilir. CHP ve İYİ Parti’nin bu söylemleri, iktidar olma iddiasından ziyade Türkiye’yi bir kaosa sürükleme arayışıdır.
Türkiye, kaosa mecbur değildir. AK Parti’nin yanlış Kıbrıs, Kırım, Suriye politikaları ve liyakatsiz yönetim anlayışı da bir seçenek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; üretim devrimini gerçekleştirecek, güvenlik ve bağımsızlığı savunacak yeni bir hükümettir. Bu sürecin merkezinde Vatan Partisi yer almalıdır. Vatan Partisi’nin büyümesi, AK Parti’yi yanlışlarından caydıracak ve Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte Türkiye’nin vatansever rotasını güçlendirecektir. Türkiye’nin bir kaos senaryosuna değil, üretim ve bağımsızlık programına ihtiyacı vardır. Baskın seçimi kendileri yapamayacağına göre, bu kararı bir tek AK Parti alabilir. Ancak ben, AK Parti’de şahsen bir baskın seçim eğilimi görmüyorum. Yine de “Baskın seçim şu şekilde olabilir” diyebileceğimiz bir senaryo var: Amerika, bu kesimlere “Merak etme, ben ortalığı karıştıracağım ve Türkiye’yi seçime zorlayacağım” dediyse, bu varsayım üzerinden giderek bir senaryo kurgulanabilir.
Türkiye’de seçime karar verecek iki anayasal organ vardır: Meclis ve Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı meclisi feshedebilir veya Meclis erken seçim kararı alabilir. Şu an Cumhurbaşkanlığı da Meclis çoğunluğu da AK Parti’nin elinde; yani seçime karar verecek organlar onların kontrolünde. Burada beklenti ne olabilir? Kılıçdaroğlu’nun Amerika ile ilişkileri, ormanların yakılması, Doğu Akdeniz üzerinden Türkiye’ye baskı yapılması ve silahlı uygulamaların getireceği kargaşalıklar… Eğer bu kargaşa unsurları Amerika tarafından ateşlenirse, böyle bir umutları olabilir. Ben “böyle bir şey olur” demiyorum, sadece onların varsayımı üzerinden gidiyorum.
Peki, baskın seçim nasıl olur? Amerika Türk donanmasına iki torpil atar; bu, Türkiye’yi seçime kadar götürebilir. Eğer AK Parti bugün Kıbrıs politikasını devam ettirirse ve oraya müjde olarak binalar yapmayı söylerse, Kuzey Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Türkiye’nin zayıf karnı haline gelir. Türkiye’yi baskın seçime götürecek müdahaleler içeriden değil, daha çok dışarıdan gelebilir. Amerika buna ne kadar cesaret eder? Afganistan’da yenildi, bir de Türkiye’den dayak yemek istiyorsa… Onun dışında ben bir baskın seçim ihtimali görmüyorum.
AK Parti bugün neden seçime gitsin? Zayıf durumda olduğunu mu düşünüyor? AK Parti’nin bugün seçime gitmesi için aklını kaybetmiş olması lazım. “Biden tayfası” denilen kesimde erken seçim konusunda ortak bir söylem var; demek ki hepsine bir yerden mesaj geliyor. Hepsi Türkiye karşıtı unsurlarla beraber hareket ediyor: Ormanları yakanlarla, teröristlerle, 15-16 Temmuz darbecileriyle ve PKK ile… İyi Parti yönetimi de buna dahil.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yapılan “Fatih Sultan Mehmet’e benzetilme” olayına gelirsek; Meral Akşener hem Fatih’i hem İstanbul’u hem de İmamoğlu’nu tanımıyor. Fatih Sultan Mehmet dünya çapında, Machiavelli’nin “Prens” kitabında örnek gösterdiği bir liderdir. Ekrem İmamoğlu’nu ona benzetmek hayret verici. Bu benzetme, Akşener’in CHP içindeki liderler arasında kavga çıkartma, İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu’nu birbirine düşürüp aradan sıyrılma çabasıdır. Bunların Türkiye için bir program üretme şansı yok; Amerika’nın yönettiği kuklalar gibiler.
Türkiye’nin önünde “üreticilerin milli hükümeti” seçeneği var. Ben anketlere değil, tarihsel sürece bakıyorum. İstiklal Savaşı’nda anketlere baksaydınız Atatürk’ü göremezdiniz. Bugün de Türkiye bir üretim devrimi eşiğinde ve bu görevi yapacak hükümet Türkiye’nin içinden çıkacak. Vatan Partisi bu tarihi görevin anahtar partisidir.
Afganistan konusuna gelince; dünyada küresel bir çarpışma var. Bir yanda emperyalist zalimler, diğer yanda mazlum milletler… Afgan halkı Amerikan emperyalizmini silahla yerle bir etti. Atatürk 1934 yılında Mısır Büyükelçiliği’nde, “Nasıl günün ağardığını görüyorsam, yeryüzünde bağımsız yaşamak isteyen yoksul milletlerin de amaçlarına ulaşacağını öyle görüyorum” demişti. Yani Afganistan’ın Amerika’yı yeneceğini 1934’te görmüştü. Bugün 30 Ağustos’u kutlarken, kendi 30 Ağustos’unu zaferle kazanan Afgan halkını selamlıyoruz. Atatürk devrimciliği; yaşadığı süreçte olayları doğru okumak ve önüne hedefler koymaktır. Biz bunu yapıyoruz. Ben Afganistan’ın zaferini Türkiye’nin 30 Ağustos’una benzetiyorum. Afganistan’da yaşanan, 30 Ağustos’un kendisidir. Siz Afganistan’a Türkiye’den bir 30 Ağustos ısmarlayamazsınız; her ülkenin kendine özgü tarihsel süreçleri, kendi 30 Ağustos’ları vardır. Hiçbir halka yapamayacağı bir işi yükleyemez, ona ulaşamayacağı bir hedef gösteremezsiniz. Böyle kibirli bir şekilde Afganistan’a bakmak doğru değildir. Atatürk, bir eserinde Batı’ya dönerek “Kibirli olmayın, ey emperyalistler!” diye seslenir. Bizi Kurtuluş Savaşı’nda ayıran şey de buydu; Atatürk, Anadolu’nun yoksullarıyla birleşti. İstanbul’daki “falan filan” kesimlerle, Beyoğlu’nda dolaşanlarla ya da Damat Ferit Paşalarla bir gelecek kurma mücadelesine girmedi.
İmalat-ı Harbiye’de fişek dolduran o kadınların fotoğraflarına bakın; onlar İstanbul’daki hanımefendilere hiç benzemez. Hangisi Türkiye’nin kurtarıcısıdır? Bir bakalım. Afganistan için de 31 Ağustos bir zafer günü oldu. Bizim onlarla 1921’de de birçok beraberliğimiz var; biz özgürlüğümüzü kazanırken onlar da İngiliz emperyalizminden kurtulmuştu. Emanullah Han ve Atatürk döneminde Sovyet Rusya ile beraber üç devrimci ülke vardı. Bugün Afganistan’daki yoksulluk manzaralarına bakıp not verenler büyük bir kibir içindeler.
Fiilen ABD işgali bitmiş oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Taliban’ın atacağı adımlara bakacaklarını ve Kabil Havalimanı’nın işletilmesi konusunda destek istendiğini söylemişti. Ben, “bakacağız” ifadesini Türkiye’nin ihtiyacı olan dinamik tutum çerçevesinde görmüyorum. Bugün Türkiye birinci ülke olmalı; Vatan Partisi yönetiminde olsa Afganistan’ı dünyada ilk tanıyan ülke Türkiye olurdu. Neden birinci olmuyoruz? Ayrıca Afganistan’a, “Biz birbirimizi tanıyoruz, şimdi siz de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyın; orada Amerika’yı göğüsleyen bir cephe var, mevzimizi pekiştirelim” diyebiliriz. Taliban bunu kesinlikle yapar.
Taliban hükümetini kuracak, başkaldıran unsurları tasfiye edecektir. Penşir’deki direniş de zayıfladı. Rusya’dan medet umanlar yanlış kapı çalıyor; Amerika’nın yanındayken onlara destek gelmedi, şimdi hiç gelmez. Hükümet kurulduktan sonra yapılacak şey bellidir: Tanımak. Niye bekliyoruz? Dış politika, “sen bana şunu ver, ben sana bunu vereyim” şeklindeki bir at pazarlığı değildir. Büyük devlet böyle yapmaz; Atatürk, Lenin veya Mao böyle yapmadı. En karlı tavır, kararlı bir şekilde tanımaktır.
Afganistan’ın imarı konusunda ne yapabileceğimizi beraber değerlendirebiliriz. Afganistan’ın yeni hükümetindeki kapsayıcı tartışmalar; Karzai veya Hikmetyar gibi isimlerin varlığı, Afgan halkının tayin edeceği bir süreçtir. Önemli olan, bağımsızlıktan yana ve ülkeyi kalkındıracak bir hükümetin kurulmasıdır. Taliban yöneticilerinin beyanatlarına baktığımda; ekonomiyi canlandırmak, bağımsızlığı pekiştirmek ve kamu idaresini işler hale getirmek gibi hedefler üzerinde düşündüklerini görüyorum.
Taliban yöneticisinin Kabil Havalimanı’ndaki konuşması, halkın yoksulluğuna ve acılarına karşı bir duyarlılık içeriyor. “Evleriniz yok mu, haysiyetiniz nerede?” diye seslenerek Amerikalılara sığınanları uyarıyor. Bu, emperyalizme karşı bir kararlılık ilanıdır. Taliban, savaşı “iman ve izzetle” kazandıklarını, Amerika’nın bıraktığı yüksek teknolojili silahlarla ordularını güçlendirdiklerini ifade ediyor. Kamu malını koruma konusundaki hassasiyetleri de dikkat çekici; yağmaya izin vermiyorlar. Bu konuşma, bizim İstiklal Savaşı’ndaki söylemlerimize ne kadar da benziyor.
Amerika’nın geri çekilmesi ise kendi içinde bir yarılmaya neden oldu. 90 emekli general ve amiralin Pentagon’a mektup yazarak istifa istemesi, Biden ile Trump arasındaki çatışmanın bir yansımasıdır. Amerika’nın dolar saltanatına dayalı haraç sistemi çöktüğü için içeride çaresizlik artıyor. Amerika bir yol ayrımında; önümüzdeki süreçte “Amerikan kovboyları” ile halkı temsil eden daha emekçi çizgilerin çarpışmasına ve yeni güçlerin doğuşuna tanık olacağız. Dünyadaki bütün halk hareketleri ilk önce sistemin içindeki seçenekler arasında boy verir. Onların içinden filizlenir, sonra yavaş yavaş bağımsız bir çizgiye oturur. Amerika’da ben bunu bekliyorum. Yani empiristik bir son verme şeklinde değil; empiristik olan öyle basit bir şekilde ortadan kalkmaz.
Amerikan tarihinde George Washington, Jefferson ve 1861-1865 yılları arasında Abraham Lincoln gibi figürler var. Lincoln, Amerikan İç Savaşı’nda kölelerden, siyahi kölelerden yanaydı. İkinci Dünya Savaşı’nda da Amerika emperyalist bir devlet olmasına rağmen içinden bir Roosevelt çıktı. Roosevelt, o savaşta Sovyetler Birliği ile beraber hareket etti ve “New Deal” programıyla yoksulların bazı sorunlarına cevaplar üretti. Yani Amerika’nın demokratik gelenekleri ve bir tarihi var. Şimdi o geleneklerin canlanacağı bir sürece giriyoruz. Çünkü dıştaki sömürü ve haraç sistemi çöktüğü için Amerika çözüm arayacaktır. Bu durum Amerikan emperyalizminin sonu anlamına gelmese de kendi içinde daha demokratik; özgürlükçü, serbest piyasa ekonomisi, girişimcilik gibi liberal demokratik geleneklerin canlanmasını bekliyorum. Ama bu tabii yıllar alan bir süreçtir. Dünya biraz da Amerika’yı oraya zorluyor. Dünya Amerika’ya “Saldırganlık yapamazsın, yol yok, geçit yok” diyor. Amerika gene emperyalist bir devlet ama yetenekleri sınırlı, saldırganlığı azalıyor, adeta dişleri dökülüyor. İçeride de bir Amerikan halkı var ve siz Amerikan halkını ilelebet Amerikan emperyalizminin güdümünde tutamazsınız.
İzleyicilerimiz yoğunlukla şunu soruyor: “Amerika Afganistan’dan çekildi, dolayısıyla kalan gücüyle Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de, Karadeniz’de veya Akdeniz’de daha başarılı olabilir mi? Böyle bir ihtimal görüyor musunuz?” Bunun bedeli Amerika için ağır olur. Türkiye zaaf gösterirse, Amerikan emperyalizminin tepesindeki Biden takımı “Amerika’nın prestijini tekrar kurtaralım” diyerek hesapsız kitapsız işler yapabilir mi? Bu biraz da bize bağlı. Türkiye caydırıcı politikalar üretmezse, Amerika’nın saldırıya geçeceği yer Doğu Akdeniz’dir. Eğer Amerika tekrar bir hamle yapacaksa ve buna cesareti varsa, o coğrafya Doğu Akdeniz’dir.
Suriye’de kalıcı bir durum bekliyor musunuz, Amerika ve PKK açısından? Hayır, oradan da gidecekler. Bu tabii Türkiye’ye bağlı. Türkiye Suriye ile anlaşırsa önce PKK’yı temizler, PKK’yı temizlerken Amerika’yı da temizlemeye başlamış olur. Trump zamanında Amerika’nın Suriye’den çekileceğine dair haberler çıktı; bu gerçekçi bir politikaydı ve en sonunda o noktaya gelecektir. Biden yönetimi daha iddialı çıktı, “Amerika geri dönüyor” dedi ama Afganistan’dan baş aşağı gidiyorlar. Gerçeklere dayanmayan hedefler koydular ve kısa zamanda balonları söndü.
Amerika’nın bu geri çekilişini taktiksel olarak değerlendirenler ve “Taliban’ı zaten kendisi yarattı, çekiliyor sonra daha güçlü gelecek” diyenler var. Bu Amerikancıların palavra üretme kabiliyeti çok yüksek. Kendi o kadar perişan oldular ki, sırtüstü yere yapışmış bir pehlivanın “Tekrar ayağa kalkacağım, rakibimi yeneceğim” demesi gibi bir şey bu. Amerika’nın Afganistan’a geri dönme ihtimali sıfırdır.
Her konu Türkiye’nin önüne geldiğinde “Siz hep kutup oluyorsunuz” diyorsunuz. Neden? Çünkü gerçekler her zaman kutuptur. Vatan Partisi gerçeklerin, Türk milletinin ve insanlığın yanında olduğu için bütün kritik dönemlerde kutuptur. Bir insanlık kutbu var; Türk milleti ve Türk devleti, o insanlık kutbunun içindeki mazlumlar arasındadır. Vatan Partisi oraya mevzilenmiştir. Bir hararetli durum ortaya çıktığında bütün çelişmeler keskinliğiyle meydana gelir ve orada Vatan Partisi parlayan bir kutup olur.
Mısır ile 8 Eylül’de Ankara’da yapılacak ikinci görüşme konusunda devletimizin çabuk davranması lazım, işi uzatmamalıyız. Mısır ve Suriye daha önemli. Örneğin Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın tanınması için hükümetimiz bir şey yapmıyor. “Abhazya’yı tanıyacağım” diye kapıda bekliyor ama kapıyı açmıyor. Rusya konusunda da Kırım meselesinde büyük yanlışlar yapılıyor. Kırım’daki Türkler ve Tatarlar “Biz Rusya’yı seçiyoruz” diyor; bizim Dışişleri Bakanımız ise Ukrayna’ya yerleşmiş, cihanın kontrolündeki Kırım Derneği gibi yapıların toplantısına gidiyor. Bu bir facia, çok büyük bir yanlış. Bu, Türkiye’nin Asya ile olan bağlarını dinamitleyen, ancak CHP gibi partilerin isteyeceği bir politika. Buralarda AK Parti, CHP ve İYİ Parti’ye benziyor. AK Parti onlara benzeyerek kendi geleceğini inşa edemez. Suriye, Kıbrıs ve Kırım politikaları CHP’ye benziyor; Atlantik ile Asya arasında gidip gelen bu tavır, Tayyip Erdoğan’a ve Türkiye hükümetine olan güveni sarsıyor.
Tayyip Erdoğan yönetimi Asya’ya doğru gidiyor ama bir ayağı da Atlantik’te. Sandal ile iskele arasında bir ayağınız bir tarafta, bir ayağınız diğer tarafta olursa en sonunda denize düşersiniz. Buna “bağımsız dış politika” adını veriyorlar; Amerika ile de, Rusya ile de, Ukrayna ile de, Çin ile de, Yunanistan ile de bağımsız… Ancak Türkiye’nin Asya iklimine yerleşmesiyle bağımsız olunabilir. Atatürk bağımsız politikayı Rusya ve Afganistan ile işbirliği yaparak yürütebildi. Asya’da bir cephe yok ama bir iklim var; bağımsızlığınızı o iklimin içinde koruyabilirsiniz. Atlantik sisteminin içinde, NATO’nun içinde bağımsızlığınızı koruyamazsınız. Atlantik sisteminde Türkiye için ne var? Bağımlılık var. 15-16 Temmuz gecesi o Atlantikçiler Ankara’yı ele geçirmeye çalışmadı mı? 12 Mart’ta veya 12 Eylül’de başımıza cuntaları kim oturttu? Bu kadar ders yetmiyor mu?
Türkiye’nin bağımsızlığı; Rusya, Çin, İran, Suriye, Irak, Mısır, Cezayir ve Afrika-Asya dostluğu ile yürür. Küresel koşullarda kendi başınıza, hiçbir beraberliği kabul etmeyerek bağımsız olamazsınız; bu hiçbir devlet için mümkün değildir. Çin bile dünyanın birinci ekonomisi olmasına rağmen bağımsızlığını Sovyet, Pakistan, İran ve Türkiye dostluklarıyla koruyup geliştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin de başka türlü bir bağımsızlığı olmaz.
Bağımsızlığımıza yönelik tehdit nereden geliyor? Bunu koyacağız ve o dünya dengeleri içerisinde doğru mevziyi belirleyeceğiz. Orası bağımsızlık mevzisidir. “Her tarafa eşit mesafedeyim” dediğiniz zaman Doğu Akdeniz’den bir tehdit geldiğinde ne yapacaksınız? Müttefike ihtiyacımız var. Rusya’nın Doğu Akdeniz’de daha kuvvetli olması gerekiyor. Vatan Partisi’nin Akdeniz-Karadeniz Dostluk ve Barış Planı var. Dört madde temelinde: Bir, Karabağ’ı Ermeni işgalinden kurtardık; orada Rusya bizim yanımızdaydı. İki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını sağlayacağız. Üç, Abhazya’yı tanıyacağız. Dört, Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu kabul edeceğiz. Rusya ile bu temelde işbirliği yapacağız. Yine Çin ve İran ile ilişkilerimizi sağlıklı geliştireceğiz. Bağımsızlığı korumak kuvvetli ekonomiyle mümkündür. 450 milyar dolar borcu olan bir ülke nasıl bağımsızlığını koruyacak? Çiftçimiz mazot alamaz, tarlasına gübre atamazsa nasıl bağımsız kalacağız? Enerji güvenliğimiz için Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya ile iyi olmak zorundayız. Dış ticarette en büyük ortaklarımız Rusya, Çin ve Almanya; yani Avrasya ülkeleri. Ekonomimiz bu iklimde gelişiyor, bağımsızlık da ancak böyle mümkün.
Türkiye önüne baktığımız zaman bir üretim devrimine mecburdur; bugün İstiklal Savaşı’na mecbur olduğu gibi. O üretim devrimini yapacak hükümete de mecburdur. Çin ve Rusya dostu olmadan Türkiye üretim devrimi yapamaz. Üretim devriminin de bir iklimi vardır. 1938’e kadar Atatürk’ün Sovyet dostluğuyla kazandığı sanayileşme başarısı gibi, bugün de Rusya, Çin, Suriye, Irak, İran ve Mısır dostluğu çerçevesinde Türkiye hem bağımsızlığını geliştirebilir hem de ekonomisini ilerletebilir.
Babam 1940’larda Diyarbakır’da genç bir yargıçtı. O dönemde köylüleri ezen ağaları tutukladığında ortalık çalkalanır, hükümet baskı yapardı. Bölge Valisi Avni Doğan, ağaları bırakması için babamı telefonla aradığında babam cevap vermezdi. Vali adliyeye geldiğinde de babam “Ben yargıcım, genel vali beni ziyaret edemez” diyerek görüşmeyi kabul etmezdi. Yıllar sonra babam Yargıtay’da görevliyken Avni Doğan onu arayıp “Seninle gurur duydum, o gün yanlış olan bendim, doğru olan sendin” demişti; bir erdem göstermişti. Çocukluğumun o günlerinden, Diyarbakır’daki avludan ve o cambazları izlediğimiz anlardan hatıralarım çoktur. Görmedik tabii de biliyorsunuz; uzun bacaklar, tahtadan bacaklar. O bacakların bir yerinde ayaklarını basacakları bir yer olur. O tahtalarla, koltuk değneği gibi ama üç-dört metre yükseklikte yürürler. Şimdi ben o cambazı görsem tanırım. O kadar kafama kazınmış ki benim için çok önemli bir adamdır o cambaz. Böyle dev gibi bir adam geçiyor. Diyarbakır’dan hatırladıklarım bunlar. Bir de uçakla Ankara’ya girişimiz, hava meydanı… Uçak olduğu gibi kafamda. Babam Diyarbakır’dan Ankara’ya tayin edildiği zaman büyük olay olmuştu; davullar, zurnalar… “İşte burada köylüleri koruyan yargıç, ağaları hapse tıkan yargıç gidiyor” diyorlardı. Hatta Diyarbakır gazeteleri manşetler atıyordu. Belki o zaman bir gazete vardı ama bilmiyorum; aradık ama o gazeteleri bulamadık. İl kütüphanesinde de maalesef bulamadık. Öyle Diyarbakır hatıralarımız var.
Şarkıya gelince… “Bir ceket isterim, beli dar ola” annem söylerdi. Belki annem bu türküyü Diyarbakır’da öğrendi; kendisi Elazığlı, Malatyalı falan ama Diyarbakır türküsüdür. Güzel bir türküdür.
Şimdi Türkiye’ye gelmeden… Bir kusurumuz varsa affola. Balıkçılarımız var, söz de verilmişti. Mustafa Mollaoğlu, Fatsalı balıkçı lideri. Arkadaşlardan o sesi de alalım. Aykut Bey, günaydın. Ordu Fatsa’dan Doğu Bey’e selamlar yolluyorum. Çarşamba günü 1 Eylül, Türkiye’de balık sezonu açılıyor. Doğu Bey’e buradan selamlarımı ilet, Mustafa Mollaoğlu. Balık sezonu açılıyor Türkiye’de, Türk balıkçılarına bizim için bir selam iletsin. Orta Karadeniz’den sesleniyorum; Mollaoğlu, palamut bu sene bol. Geçen seneki palamut balığı Türkiye’ye yetecek kadar değildi ama bu sene Karadeniz’de palamut o kadar bol gözüküyor ki. Bu, Türkiye halkı ve Türk balıkçıları için iyi bir haber. İstavritimiz 3-5 seneden beri Orta Karadeniz’e gelmiyordu, şimdi bol. Lüferimiz gelmiyordu 3-4 seneden beri, lüfer de var; lüferimiz de bol. Barbunya, mezgit ve diğer çeşitlerimiz de hakeza öyle.
Tabii ki 50 yıl önceki bolluk yok. Küresel ısınma ve dengelerin bozulması var; gölleri görüyorsunuz, sular azalıyor, balık azalıyor. Denizler de aynı şekilde; kirlenme, lağımları denize bağlıyorlar. Ondan sonra kabahati balıkçıya buluyorlar. Doğu Bey, Mollaoğlu’nun ricasıyla bunları televizyonlarda anlatırsa ve 1 Eylül’e kadar Türk balıkçısına bir selam iletirse çok makbule geçer. Türk balıkçısı 6-7 ay gurbette, zor bir iş yapıyorlar; bu insanlar kahramandır. Türk balıkçısının desteklenmesi için, Mollaoğlu’nun anlattıklarını halkımıza duyurmak çok önemli. Televizyonlarda saçlı sakallı adamlar çıkıp hemen fetva veriyorlar. Ne anlarsınız denizden, balıktan? Deniz işi öyle okumuşun işi değil. Adam oradan fetva veriyor; sen ne anlıyorsun da fetva veriyorsun? “Bu lağımlar denize bağlanıyor, Çernobil etkisi oldu, gübreleri doğaya atıyorsun, çöpleri denize boşaltıyorsun” diyen var mı? Yok. Neyi suçluyorlar? Balıkçıyı. Balıkçı kahraman; 83 milyonun omega-3 ihtiyacını karşılamıyor mu bu insanlar? Gece gündüz 24 saat uğraşıyorlar.
Musa Mollaoğlu ve onun kişiliğinde bütün balıkçılarımıza, 1 Eylül’de balık sezonu açılırken “rastgele” diyoruz. Verdiği haberler çok güzel; palamut bol, lüfer bol, istavrit bol, mezgit ve barbunya iyi diyor. Bu milletine omega-3 yedirdiğiniz ve bu şen tavrınızla bize iyimserlik aşıladığınız için sağ olun Mustafa Mollaoğlu. Sizi Perşembe’de tanıdım; en son orada bir Üretim Devrimi Kurultayı yaptık. Orada Sayın Mustafa Mollaoğlu, balıkçı liderleri, fındıkçılar, sanayiciler ve esnaf temsilcileri vardı. Mustafa Mollaoğlu gerçek bir halk lideri ve kahraman bir balıkçıdır. Bizi şenlendirdi, umutlu haberler verdi. 1 Eylül’e girmemize az kaldı; rastgele diyoruz Mustafa Mollaoğlu, can kardeşim. Bütün balıkçılarımıza rastgele, bol olsun. Neşeyle çekin ağlarınızı, getirin omegaları, Türkiye’mize yedirin. Emeğiniz için teşekkür ediyoruz.
Denizleri kirletmek, lağımları ve çöpleri boşaltmak, Çernobil faciasının atıkları… Bunları korumamız lazım. Irmaklarımızı, ormanlarımızı, doğamızı korumamız lazım; çünkü onlar bizim hayat kaynaklarımız. Sayın Mustafa Mollaoğlu, şansınız açık olsun, balıklarınız bol olsun.
Şimdi Diyarbakır’a gidiyoruz; annem “Bir ceket isterim, beli dar ola” türküsünü söylerdi. Bedri Ayseli’den seçtik türküyü. Ayrıca kitap tavsiyemiz var: Doğu Perinçek’in Kemalist Devrim dizisinin dördüncü kitabı olan “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası”. Büyük Atatürk’ün izlediği Kürt politikası, partimiz ve Türkiye için hâlâ ışıktır.
Kızıltepe ve Diyarbakır programımızı tekrar hatırlatalım: Kızıltepe’de Pırlanta Düğün Salonu’nda buluşuyoruz; cuma günü saat 15.00’te bin kişilik salonda üretici kurultayı yapacağız. Üreticilerin gür sesi oradan çıkacak; DEDAŞ’a ve üretime balta indiren kuruluşlara karşı taleplerimizi belirteceğiz. Cuma sabahı Diyarbakır Annelerini ziyaret edeceğiz. Cumartesi günü saat 14.00’te Mitanya Oteli’nde Vatan Partisi’nin ilk Diyarbakır Kurultayı’nı gerçekleştireceğiz. Muhteşem bir katılım bekliyoruz. Akşam da bir yemek programımız var. İstanbul’a döndüğümüzde salı günü gelişmeleri canlı yayınlayacağız. Bedri Ayseli’nin türküsü tüm izleyicilerimize gelsin; o vesileyle annemi de anmış olalım. İzlediğiniz için teşekkür ederiz.

