Altyazı M.K. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına, çıkış yolunda gününde ve saatinde yine sizlerin karşısındayız. Gündemimiz ve tabii ki Vatan Partisi’nin gündemi yoğun. Hem halk mücadeleleri hem de Bartın Amasra’daki maden kazası ve onun çözümüne dair konuşmalarımız olacak bugün. Yine Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki diğer başlıkları Sayın Perinçek’e soracağız. Tabii bir hafta boyunca bizlere yönelttiğiniz soruları da özetleyerek Sayın Perinçek’e sormaya çalışacağız. Efendim hoş geldiniz.
Merhaba, hoş bulduk. İlker Rücel, sizler de hoş geldiniz.
Hoş bulduk, teşekkürler. Sayın Perinçek, arıcılar iki haftadır işlediğimiz üzere dolandırılmıştı. Türkiye Hayvancılar, Tarımcılar ve Arıcılar Platformu (TAHAP) Genel Merkezi tarafından mağdur edildiklerini söylüyorlardı. Bugün arıcılar ve Vatan Partisi’nin genel saymanının başında olduğu bir heyet, TAHAP Genel Merkezi önündeydi. Partiniz ve üreticiler oraya gitti ve mesajlar verdiler. Sizce bu mücadele nereye gidiyor ve nasıl neticelenecek?
Bakın, burada çok açık bir şekilde arıcılarımızın yüz milyonun üzerinde kaynağı gasp edilmiş durumda. Bundan 8-9 ay önce TAHAP, başında Mustafa Sarıoğlu var, arıcılardan “Sana devlet desteğiyle ucuz şeker vereceğiz” diye para topluyor. Aradan 8-9 ay geçti, hâlâ o şeker verilmiyor. O şeker ne içindi? Bir daha söyleyelim: Arıları beslemek için. Yoksa bal yapma döneminde değil. Maalesef OdaTV’nin bunları öğrenmeye vakti yok çünkü tamamen porno gibi bambaşka bir mecraya girdi; utanılacak bir mecra. Köklerinde var zaten bu eğilimler. Nasıl bir yayın yaptı? Efendim, “bunlar arıları şekerle besleyip çiçeklerden değil, şekerden bal yaptırıyorlar, hile yapıyorlar” gibi. Öyle değil, bilmiyorlar. Arıcılar, arıları beslenme mevsiminde şekerle besler, bal yapma mevsiminde değil. Bir kere buradan OdaTV’nin haberini düzeltelim.
Neyse, Mustafa Sarıoğlu bu beslenme mevsiminde şeker vereceğim diye arıcılardan, bal üreticilerinden parayı topladı ve aradan 9 ay geçti, şekeri vermedi. E tabii bu arada şeker fiyatları da iki kat arttı. Bugün o verilen parayla alınan şekerin ancak yarısını alabilirler. Onun için arıcılarımız “Şekerimizi istiyoruz” diyorlar. Yani ne kadar para verdilerse, 9 ay önceki fiyatla şekerlerini talep ediyorlar. Bu haklı bir talep. Ama ben şimdi başka bir şey söyleyeceğim: Hükümet buradan sorumludur. Hazreti Ömer ne diyor? “Fırat kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, Allah onu benden sorar.” Hükümet de 80 bin arıcıdan sorumludur. Türkiye’de bu insanların çok önemli bir kısmı dolandırılıyor. Biz Vatan Partisi olarak bu olayın üzerine gidiyoruz ve arıcıların hakkını hukukunu savunuyoruz. Hükümet bu olayı görmezden gelebilir mi? Tarım Bakanlığı, Adalet Bakanlığı… Burada bir suç var.
Suç var diyorsunuz, yargının işi değil mi efendim?
Ben suç tarafıyla ikinci derecede ilgileniyorum. Esas bizim problemimiz, Vatan Partisi olarak bu arıcıların şekerlerinin verilmesi. 9 ay önce toplanan paraların karşılığı olan şeker arıcılara verilmeli. Tarım Bakanlığı da bundan sorumludur. Mevcut hükümet, Mustafa Sarıoğlu gibileri bir anlamda korumuş oluyor. Dolayısıyla sorumluluğu sadece Mustafa Sarıoğlu’nun üzerine atarak hükümet kendini temize çıkaramaz. Hükümet bundan sorumludur. Arıcılara derhal ödedikleri para kadar, o 9 ay önceki fiyatla şekerleri verilmeli. O nedenle yalnız TAHAP’ın önüne giderek açıklamalar yapmak değil, doğrudan doğruya hükümetten talep etmemiz lazım.
Bu arada dolandırılanların hepsi TAHAP yöneticisi, değil mi?
Evet, Balıkesir, İzmit, Edirne, Mersin, Adana, Diyarbakır, Siverek, Bitlis, Muş, Van, Trabzon; Türkiye’nin her yerinden arıcılar, TAHAP yöneticileri ve başkanları bu mücadelede en öndeler. Çünkü onlar arıcıların menfaatlerini savunmakla yükümlü.
Hükümet sizce çiftçiye sırtını mı döndü? Çiftçiye ucuz mazot vermeyen hükümet çiftçiye sırtını dönmüştür. Siz verecek misiniz?
Tabii, Vatan Partisi nasıl vereceğini de söylüyor. “NATO’da, Amerika’da mazot yok” diyoruz. Mazot nerede? Komşularımızla; İran’la, Irak’la, Rusya’yla, Azerbaycan’la, Katar’la ve hatta Akdeniz’den komşumuz Cezayir’le dostane iş birliği ve ekonomik çıkarlar temelinde ucuz mazot sağlayacağız.
Görüşmeler mi yaptınız?
Evet, İran devletiyle görüşüyoruz, görüştük. Bakın, onun sonuçlarını da almaya başladık. Vatan Partisi’nin siyasetleri bir bir hayata geçiyor. Türkiye ile Rusya ve İran arasında enerji güvenliğini sağlamak için iş birliği zorunlu.
Peki, burada bir fiyat veya formül var mı belirlediğiniz? Dünya piyasası fiyatlarının altında fiyatlar olacak. Bunu İran ve Ruslarla eskiden beri görüşüyoruz. Bunda onların da çıkarları var. O bakımdan gerçekçi bir çözüm.
Üretim devrimi kurultaylarında “Çiftçi batacağına bankalar batsın” söylemini çok kullanıyordunuz. Bu söylem çok alkış alıyordu. Ancak o süreçten sonra bankaların kârlarının ve çiftçiye yönelik haciz uygulamalarının devam ettiğini görüyoruz. Tarım Kredi Kooperatifleri bir formül bulmaya çalıştı ama çiftçi tarafından yeterli görülmedi. Sizce aciliyet nedir, bir ilerleme var mı?
Bütün mesele Türkiye’nin kaynaklarının ne şekilde kullanılacağıdır. Devlet bu demek zaten; ülkenin kaynaklarını paylaşır. Kaynakları sıcak para komisyoncusuna, dolar-borsa vurguncusuna, tarikat rantçılarına veya büyük faizcilere akıtabilirsiniz; ya da çiftçiye, esnafa, sanayiciye akıtabilirsiniz. Tercihler bunlar. Vergi politikaları, teşvikler, tarımı destekleme politikaları ve kooperatifleşme… Devletin elinde kaynakların dağıtılmasına ilişkin birçok araç var.
Adalet Kalkınma Partisi’nin adının başında “adalet” var. Ama nasıl adalet oluyor bu? Arıcının 100 milyonun üzerindeki kaynağına el konulmuş. Biz Mustafa Sarıoğlu bu kaynağı ne yaptı demiyoruz, biz arıcıların parasına karşılık gelen şekeri istiyoruz. Çünkü 9 ay önceki 10 torba şeker parasıyla bugün ancak 5 torba alabiliyorsunuz. Hükümet ağırlığını koymalı; nasıl koyacağını kendisi kararlaştıracak. Vatan Partisi hükümetinde hiç kimse üreticiyi soyamaz, dolandıramaz. Eğer zamanında o şeker verilseydi arılar beslenecek, bal üretimi daha verimli, daha bereketli olacaktı. Şimdi vatandaş pahalı bal yiyor.
Kaynakların doğru kullanımı demişken; siyasi partilere verilen hazine yardımı tablosuna bakalım. 2022’de partilere verilen hazine yardımı ile 2023 yılında verilenleri karşılaştıralım. AK Parti 280.3 milyon lira alırken 2023’te 1 milyar 961.3 milyon lira alıyor. Neredeyse 8 katı bir artış var.
Bu helal olsun Türk Devleti’ne! Tebrik ediyorum, bir de madalya yollayalım. Teröre yarım milyar lira destek veriliyor. HDP’ye 539.5 milyon Türk lirası veriliyor. Türk Devleti bir yandan “PKK’nın finans kaynaklarını kurutayım” derken, diğer yandan PKK’nın finans kaynağı oluyor. Hem de Tayyip Erdoğan hükümeti sayesinde! Bir yandan Mehmetçik, polisimiz, köy korucularımız kan veriyor, büyük bedeller ödeniyor; diğer yandan Türkiye’nin bütçesinden terör örgütüne 539,5 milyon lira destek veriliyor. Anayasa Mahkemesi’ne de bu tabloyu gönderelim.
Ama AYM Başkanı “Oy aldı, meclise girdi” diyebilir.
Bu, hukuktan hiç nasibini almamış bir insanın söyleyebileceği bir şey. Anayasamızın 63. maddesinde, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı faaliyetlerin odağı haline gelen partilerin kapatılacağı öngörülüyor. “Şu kadar oy alırsan kapatılmaz” diye bir şey denir mi? Hatta oy alması tehlikeyi büyütür. Anayasa Mahkemesi Başkanı bunu söyleyemez. Bunu söyleyenler ya cahillerdir ya da PKK yandaşlarıdır.
Son olarak, Anayasa Mahkemesi’ne yeni üyeler atandı. Acaba sizin işaret ettiğiniz tehlike savuşturulmuş oldu mu?
Devlet yöneticileri “orada çoğunluğu sağlayayım, ona göre ayarlayayım” diye bakmaz; zaten bu Türkiye’nin zaafı. Eğer Anayasa Mahkemesi’nde PKK gibi bir partinin yasal kolunu kapatmak için 3’te 2 çoğunluk bulunamıyorsa, o zaman Türk Devleti zaten bu tablonun sorumlusudur. Sonuç itibarıyla Anayasa Mahkemesi de anayasal bir kuruluş ve Türk devletinin en üst yargı organlarından biridir. Yani Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay en üst yargı organlarıdır. Bir devlet, kendisini bölmek için silaha sarılmış bir örgütü kapatmaktan korkan bir anayasa mahkemesi oluşturur mu? Demek ki Türk devletinde bir zaaf var. “Bu, şunun bunun üzerine atılmayacak” diyorlar. Belki “AK Parti seçim sürecinde ters teper, daha çok oy alır” diye düşünüyorlar. İşte bakın, bunlar devlet adamının, devleti yöneten bir partinin zihninde olmaması gereken düşüncelerdir. “Ters teper, şu olur, bu olur, parti oyları falan…” Bunu düşünmeye başladığınız zaman Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü savunamaz hâle gelirsiniz. Zaten sorun da oradan kaynaklanıyor.
Burada devletin menfaatleri, vatan menfaatleri, Türkiye’nin toprak bütünlüğü, toplumda huzur ve barış ile ekonominin çarkının dönmesi için gerekli olan istikrar ortamı söz konusudur. Bunları devlet sağlamakla görevlidir. Bunun karşısında olan güçler nelerdir? İşte Amerika tarafından güdülen PKK, FETÖ ve diğer terör örgütleridir. Devlet bunlara karşı acımasız olmalıdır; devletin terör örgütlerine karşı kılıcı keskin olmalıdır. Kılıcı keskin olmazsa Türkiye bu yaşadıklarımızı yaşamaya devam eder.
Peki, şu tabloda konu sadece HDP mi? Bakın, burada muazzam bir adaletsizlik ve eşitsizlik de var. Nedir o? Vatan Partisi bir kuruş yardım almıyor. “Meclise girerseniz alacaksınız” diyorlar. Ama biz Vatan Partisi olarak neyi savunuyoruz? Hazineden partilere devlet yardımı mı? Kalksın. Şimdi 2 milyar TL AK Parti’ye veriliyor, 1 milyar 43 milyon TL CHP’ye veriliyor, yarım milyar TL MHP’ye veriliyor, yine yarım milyara yakın İYİ Parti’ye veriliyor. Toplam 4 milyar TL… 4 milyar TL buralara verileceğine Türkiye madenlerine adam gibi yatırım yapsın. O karanlık kuyulardan şehitlerimizi çıkartmayalım, insanlarımız orada güvenle çalışabilsin. Bu partileri beslemenin bir mantığı var mı? Bu partiler güçleri varsa mali kaynaklarını halktan, milletten kazansınlar, Vatan Partisi’nin yaptığı gibi ve Vatan Partisi ile eşit koşullarda yarışsınlar. Burada bir eşitlik var mı? 2 milyar veriyorsunuz AK Parti’ye, Vatan Partisi’ne sıfır kuruş veriyorsunuz. Ama biz buna rağmen sistem partilerinin sırtını yere getireceğiz, onu da söyleyeyim.
Bütün bunlara rağmen, istedikleri kadar Türkiye’nin kaynaklarını bu sistem partilerine versinler, sistemi kurtarma şansları yok. Siz kaynaklarınızı nereden yaratıyorsunuz? Biz kaynaklarımızı Türk milletinden, Türkiye halkından yaratıyoruz. Hangi yöntemlerle? Bağış toplayarak, Siyasi Partiler Kanunu’nun izin verdiği ekonomik faaliyetleri yürüterek ve halkın desteğiyle kaynaklarımızı oluşturuyoruz; üye aidatları, bağışlar ve ekonomik faaliyetler. Bu aidat meselesiyle ilgili ben zaman zaman AK Parti, CHP, MHP üyelerine soruyorum: “Aidat ödüyor musunuz?” “Hayır, aidat diye bir zorunluluk yok” diyorlar. Siz bütün üyelerinizden aidat almalısınız. Bizde bu çok önemli. Yani parti üyesi parti programını benimseyecek, parti örgütlerinden birinde görev alacak ve ödentisini, yani aidatını ödeyecek. “Aidat” sözcüğü “ait” olmaktan geliyor. Çok önemli. Ödenti ise “ödemekten” geliyor. Aslında “ait olmaktan” gelen aidat bana çok daha sıcak bir kavram gibi geliyor. Yani sonuç itibarıyla bir derneğe veya bir partiye ait olduğumuzu ifade eden bir sorumluluk görevdir aidat ödemek.
Sıra şehitlerimize geldi; bir kaza oldu. Sizin o konuyla ilgili tespitiniz ne? Madencinin canı kömürden ucuz. Bakın, bunlara “kaza” demek çok büyük bir yanlıştır. Sonuç itibarıyla aşırı kâr hırsı, madenciyi feda etmeye götürüyor. Daha az insanla daha büyük işi yapmaya kalkıyorsunuz. Burası devlet kuruluşuydu. Devlet yanlış insanların elinde, yanlış yönetimlerin elinde olursa böyle olur. Biz devlete tapmıyoruz ki; devlet bizim için bir fetiş değil. Yanlış insanlar yönetirse devleti, hep karanlık kuyulardan canlarımızı kömür gibi çıkartırız. Çok büyük bir acı bu. Çünkü kömür çıkartacağım diye daha az insan çalıştırılıyor, gerekli güvenlik yatırımları yapılmıyor. Ne oluyor? Bir kaza olur, ardından grizu patlar, infialler yaşanır, cenazeler kalkar. Hükümet yöneticileri oraya gider, yaslı tabutların arkasında dururlar, aileleri ziyaret ederler, yaralıların başları okşanır ve olay unutulup gider. Hükümet, başarıyı afeti yönetmede görüyor. Oysa köküne inmek, afeti önlemek başarıdır. Bunlara “afet” demek çok yanlıştır.
Önce emniyet; madenciliğin en temel prensibi budur. Geçen gün bir film gösterdiniz, Émile Zola’nın meşhur *Germinal* filmi. 18. yüzyılda Fransız madenlerindeki hayat koşullarını anlatıyordu. Bizim büyük romancımız İrfan Yalçın’ın *Ölümün Ağzı* kitabı var. Okuduğumda o kitaba vurulmuştum. 1940’larda Zonguldak madenlerini anlatır; “ölümün ağzı”… Çocuklar babalarının o ölüm ağzından ölü olarak çıktığını duyuyor. O Zonguldak’ın merdivenli tepelerinden, o gecekondulara “Baba annem öldü” diye bağıra bağıra koşan çocukların hikâyesi… Ben hep böyle bir film tasarlamışımdır. Vatan Partisi iktidara gelir ve maden kazalarının hepsini önler. Maliyeti biraz yükseltelim, güvenlik için yatırım yapalım; ama en önemli yatırım insana yatırımdır. İki kişinin yapacağı işi bir kişiye vermeyelim.
Soma’da 300 madencimizi şehit verdik. Kozlu’da 1960’lı yıllarda çok büyük bir facia yaşandı, 400-500 kişi… O gençliğimden kalan müthiş ve sarsıcı bir fotoğraftır; kasketli insanlar yüksek bir tepeye doğru bir madenci cenazesini taşıyorlar. O fotoğraf 60 sene evvelki fotoğraf, hâlâ değişen bir şey yok.
30 Ocak 2022’de Zonguldak’ta Genel Maden İş Sendikası ile birlikte bir “Üretim Devrimi Kurultayı” yaptık. Şimdi, Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda yaklaşık 30 yıl görev yapmış emekli maden mühendisi Ali Bey ile bağlantımız olacak. Ali Bey hoş geldiniz.
(Ali Bey’in konuşması): Sene 1978, genç bir mühendisim. Doğu abiyle ve Şule ablayla Asma’da ocağa gireceğiz. O zamanlar kadın maden mühendisi yoktu. “Kadınlar ocağa girince şeytan gelir” diyorlardı. Şule abla “Ben de gireceğim” dedi ve girdik. 5. ocak mühendisiydim, 23 yaşındaydım. Ocağa indik, uzun ayak sistemini gördük. Şimdi gelelim Amasra’ya… Oradaki olayda mühendis, işçi, nezaretçi hepsi arkadaşımızdı. Burada kesinlikle aydınlatılması gereken sorular var. Birincisi; izleme odasında sensör verileri neyi gösteriyordu? Grizu patladığı anda saatine dakikasına bakılmalı. İkincisi; hava çıkış yolundaki sensörlerin bir aylık grafikleri izlendi mi? Üçüncüsü; patar atılırken (dinamit patlatılırken) gaz ölçümü yapıldı mı? Yüzde 1,5 gaz oranında makineler stop eder, yüzde 2’de işçiler tahliye edilir. Bunlar talimatnamede kesindir. Sanıyorum savcılar da bunu araştırıyorlar. Arının ötesinde, arında yoksa bile, arın dediğimiz kömürün aynasında yoksa bile, geride bir fayda, çatlakta veya kırıkta gaz var mıdır, yok mudur? Bunlar kontrol edilir. Ondan sonra dört kömür gevşekte patlatma işlemi yapılır. Bunlar yapıldıktan sonra grizu, yüzde 4,5 ile 15 arasında patlama sınırına gelir. En büyük patlama ise yüzde 9,5 oranında olur. Yani havayla grizunun, yani metan gazının oranı yüzde 4,5 olduğu zaman en şiddetli patlama gerçekleşir. Bu patlamanın olması için ya bir kazmanın içinden çıkan bir şerare, ya bir açık alev veya bir elektrik arkı olması gerekir. Yani bu patlamanın ön koşulu bunlardır; bunlar olmadan patlama olmaz. Kırıcı patlama bir yerde biter; ondan sonra kömür tozu, eğer ortamda toz varsa havaya yayılır. Hava içerisinde bu patlama, alev topu gibi devam eder; buna “kömür tozu patlaması” denir.
— Arkadaşlar, bu arada… Sayın Ali Kırak, müsaadenizle bir araya girmek zorundayım. Size bazı sorularımız olacak. Ali Bey, beni duyabiliyor musunuz? Arkadaşlar, stüdyo sesini de biraz arttırabilir miyiz?
— Duyuyorum, buyurun Ali Bey.
— Karbon monoksit zehirli bir gazdır. Ali Bey, müsaadenizle tekrar bir araya girmek zorundayım. Size bazı sorularımız olacak. Ben Doğu Perinçek. Ali kardeş, bu soruları soruyorum çünkü tahminim orada senin madenci arkadaşların var. 30-40 yılını o ocaklara, o kuyulara verdin. Bu soruların cevabını biliyor musun? Bilgi var mı sende?
— Şöyle; bugün gazetedeki arkadaşlarla görüştüm. En son 15 dakika önce, 1.10’da değerin 8’e çıktığı söylendi. 1.10’da değer 8’e çıkınca zaten makinelerin elektriği kesilir, hepsi stop eder, durur. Ama 2’yi geçince de ocak tahliye edilir; bütün işçiler dışarı çıkarılır.
— Peki, çıkarılmamış mı? İstop etmemiş mi, durmamış mı makineler?
— İşte orada bir boşluk var. O boşluk da şu: İzleme odasındaki arkadaş o anda yok muydu, izlemedi mi, grafik ne hale geldi? Bunu bilemiyoruz; savcılık soruşturmasından sonra ortaya çıkacak. Yalnız orada insanlar tahliye edilmemiş.
— Ali Bey, iyi akşamlar. Enerji Bakanı’nın bugün yaptığı açıklamadan bir bölüm okuyacağım, bunu yorumlamanızı rica edeceğiz: “Kazadan önceki son kayıtlar incelendiğinde, ortamdaki metan gazı oranı saat 18.05 sularında yüzde 1,5 seviyesine ulaşmış ve emniyet amaçlı olarak elektrik kesilmiştir. Son kayıt, havadaki metan oranının yüzde 1,69 olarak ölçüldüğünü göstermektedir. 18.09’dan sonra kayıt alınamadı.” Merkezi gaz izleme istasyonunda ölçüm bu. Bütün birimler ve bilirkişiler bu değerleri tek tek değerlendirecek diyor. Yani 18.09’dan sonra kayıt yok. Sensörler mi bozulmuş oluyor o zaman?
— Şöyle olabilir: Birincisi sensörler arıza yapabilir. İkincisi, izleme kayıt odasındaki eleman kimse, oradan o anda dışarı çıkmıştır. Her zaman böyle patlamalar olmuyor ya; dışarı çıkmıştır, bakmamıştır. Bir ihmal vardır yani. Ama siz patlamanın 5 seviyesine çıktığını söylüyorsunuz; peki son kayıt 1,69 ise patlama için bir anda gaz girişi mi oldu acaba? Ani bir durum mu yaşandı?
— Şöyle; 1,5’i geçince makineler stop edebilir. Bir de oralarda “ani degaj” dediğimiz olay var. Ani degajı önlemek için, biraz önce anlattığım gibi, arına sondaj yapılır. Kırıkların, fayların olduğu yerde gaz varsa tespit edilir. Eğer tespit edilemezse ani degaj olur; yani ani gaz püskürmesi yaşanır. Onun için 1,69 çok kritik bir durumdur. Zaten oran 2 olduğu zaman işçiler tahliye edilmek zorundadır. Elektronik ve mekanizasyon 1,5’te stop edilir, 2 olduğu zaman da işçiler dışarı çıkarılır. En son kayıt 1,69 ama saat kaç? 18.15’te patlama oldu deniyor. Tabii savcılık bunları iyice araştıracak. Sadece o gün değil, geriye doğru 2, 3, 4, 5, hatta 1 hafta 15 gün öncesine kadar gaz seyri grafiği incelenmeli.
— Peki, bu son 10 günde gazın tehlikeli bir noktaya çıkmasına dair bir işaret var mı sizce veya buna dair bir bilgi edinilebilir mi?
— Benim bu konuda bilgim yok. Ancak savcılık el koydu, giriş çıkış yasaklandı. Kaç gün önce gaz oluşumu neyse onun grafiği vardır; o yok edilemez, deliller karartılamaz.
— Ali Kardeş, sağ ol, başımız sağ olsun. Acımız çok büyük. Bütün kardeşlerimizin ailelerine başsağlığı diliyoruz. Ali Bey, gitmeden önce bugün Hakan Yeşil’in açıklamalarını dinlemeye fırsatınız oldu mu? Genel Maden İş Sendikası Genel Başkanı Hakan Yeşil, ocakta maden mühendisi eksikliği olduğunu söyledi. Enerji Bakanı ise tersi yönde bir açıklama yaptı. Sizin bu konuyla ilgili bir bilginiz var mı?
— Benim bu konuda bir bilgim yok ama Bakan’ın açıklamasını dinledim. Aynı kaderi paylaşan maden mühendisinin, teknikerin, maden nezaretçisinin, işçinin birbirine karşı cephe alması yanlış bir şey. Bu olay, yukarıdan aşağıya bakılması gereken bir konudur. Yani bu mühendislere, teknikerlere, nezaretçilere veya işçilere yüklenecek bir suç değil. Gerçek sorumlu neyse o ortaya çıkarılmalı.
— Peki, teşekkür ederiz Ali Bey. Size yine danışmaya devam edeceğiz. Saygılar sunuyorum. Yarınki Aydınlık gazetesinde Ali Bey’in açıklamaları daha geniş yer alacak. Hoşça kalın, iyi akşamlar.
— Efendim, size çok sorumuz var ama bir reklama gitmemiz lazım. Reklamlardan sonra buradayız.
(Reklam Arası)
— Devam ediyoruz efendim. Türkiye’nin enerji politikası ne olmalı? Kömür meselesinde ne yapmak lazım? Bir de “Artık kömür çıkarmayalım, kömür devri bitti” şeklinde hükümet çevrelerinde de konuşulan fikirler var. Buna ne dersiniz?
— Bunlar kömürü yalnız sobada görmüş veya babaannelerinin anlatımlarından kömür hakkında fikir edinmiş olanların söyleyebileceği sözler. Taş kömürü üreten bir ülkede kömürsüz olmaz. Karabük Demir-Çelik Fabrikası neden Zonguldak kömür ocaklarının hemen yanına yapıldı? Çünkü taş kömürü olmadan demir-çelik üretemezsiniz. Taş kömürü çıkartmayalım demek, demir-çelik üretmeyelim demektir. Peki, döviz açığımızı ne yapacağız? İflas mı edelim, borca mı batalım? Kömürün devri geçti diye bir şey yok. Nükleer enerjiyle demir-çelik üretemezsiniz; taş kömürüyle üretebilirsiniz. Bu yüzden taş kömürü çok önemlidir. Kaldı ki dışarıdan kömür alımı da yapıyoruz. Biz çıkarmayalım demek çok yanlış. Fransa, Belçika, Almanya veya Hollanda bunu benimsemez. Tam tersine, dikkat ederseniz oralarda tekrar kömüre yönelişler başladı. Amerika’nın “Green Project” (Yeşil Proje) adı altında sanayileşmekte olan dünyayı afsunlaması, sanayileşmenin önünü kesme projesidir. Almanya tekrar kömür çıkarma kararı aldı. Bizim Zonguldak’ın altında saptanmış 1,5 milyar ton kömür rezervi varken neden Güney Afrika’dan, Ukrayna’dan, Rusya’dan kömür getirelim?
Vatan Partisi olarak 15 yıllık bir yatırım programı hazırladık. Bu konularda uzman olan arkadaşımız Necdet Biçer, kömür kurultayından iki gün önce aniden kalp kriziyle hayatını kaybetti. O, Ulusal Strateji Merkezi için çok esaslı bir kömür yatırım ve üretim projesi hazırlamıştı. 2,5 milyar dolarlık bir yatırımla, yılda 3,6 milyar dolarlık kömür üretebiliyoruz. Bu, ödemeler açığımızın kapanması ve 15 bin civarında işçinin istihdam edilmesi demektir. Bu programı hükümete de gönderdik. Zonguldak, Amasra, Bartın bölgesinde uygulanacak bu programla makinelerin nereden alınacağına kadar her şey belirlenmişti.
— Peki, bunu üretim devrimi kurultayında anlattığınızda nasıl bir karşılık aldınız?
— Çok coşkulu bir karşılık aldık. İşçi, “üretim” diyor, “ben üretirim” diyor. Kömür çıkarmak Türkiye için şarttır. Sanayide, yüksek fırınlarda kullanılıyor. Sadece sobada elini ısıtmak için çıkarılmıyor.
— Diğer konuya geçelim. Rusya ve Türkiye arasındaki anlaşmalarla Türkiye bir doğal gaz üssü olacak gibi görünüyor. Sayın Putin bunu duyurdu. Türkiye yaptırımların bir kısmını kabul ediyor, bir kısmını etmiyor. Nasıl bir manzara var?
— Yaptırıma uyan bir Türkiye fakirleşen ve aynı zamanda köleleşen bir Türkiye’dir. Rusya’nın doğal gazının ve İran’ın doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilmesi son derece önemli bir gelişmedir. Bu, yaptırım duvarlarını aşan bir olaydır. Avrupa’nın enerji ihtiyacı önemli ölçüde Türkiye üzerinden karşılanacaktır. Bazıları “Amerika’dan kaya gazı getireceğiz” diyor; hangi gemiyle, hangi kapasiteyle? Bu söylemler gülünçtür. Dünya dengelerini etkileyen, son derece stratejik bir gelişmedir bu. Vatan Partisi’nin bir zaferidir. Vatan Partisi’nin çıkış yolu programlarında hep neyi söyledik? “Türkiye’nin enerji güvenliği Rusya’dadır, İran’dadır” dedik. Bu ülkelerle biz enerji sorunumuzu çözeriz dedik. Vatan Partisi olarak geçen yıl, Sayın Ethem Sancak başkanlığında Şule Perinçek’in de katıldığı çeşitli heyetler yolladık. Tugay Şenler ve diğer arkadaşlarımız o heyetlerde yer aldılar. Rus devletiyle görüşmeler yaptık; Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlamak, doğal gaz ihtiyacını karşılamak için bunları konuştuk, olgunlaştırdık ve bir yere getirdik. En sonunda Sayın Putin bu açıklamayı yaptı. Tabii Sayın Putin ile Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan arasında da bu konularda bir mutabakat olduğu anlaşılıyor. Bu, bütün dünya dengelerini etkileyen ve Türkiye’nin Asya’ya mevzilenmesi sürecinde çok önemli bir adım, bir dönüm noktası oldu. Türkiye’nin Asya’da konumlanmasının durdurulamaz ve önlenemez olduğunu gösteren bir olaydır.
Çünkü bu olay, basit bir “domates, biber satacağız” olayı değil. Rusya ile Avrupa arasındaki doğal gaz enerji akımında Türkiye birdenbire tayin edici, anahtar bir konuma geldi. Bu, Türkiye-Avrupa ilişkileri bakımından da Avrupa’nın Rusya ve Çin ile ilişkileri bakımından da çok önemli. Bakın, Almanya Başbakanı Scholz Çin’e gidiyor. Almanya’da Sosyal Demokrat Parti, Amerika Birleşik Devletleri’ne yakın bir parti iken, birdenbire koalisyon ortakları olan Hür Demokrat Parti (FDP) ve Yeşiller ile arası açılıyor. O Amerikancı iki partiden sosyal demokratlar da kopuyor ve Alman büyük sermayesinin milli konumuna doğru geliyor. Avrupa’da da Amerika’ya karşı anti-emperyalist, milliyetçi akım yükseliyor. Avrupa’nın büyük burjuvazisi milli olmak zorunda; çünkü Amerikan sermayesine boynunu uzatarak ne Alman sermayesi ne Fransız sermayesi ne de diğer büyük Avrupa ülkelerinin sermayesi ayakta kalabilir.
Çin ve Rusya ilişkileri Türkiye ekonomisi için de son derece önemli. Almanya bizim üç büyük ticaret ortağımızdan biri; Rusya, Çin ve Almanya. İhracatımızda en büyük kalemi Almanya’ya yapıyoruz. Eğer Almanya ekonomisinde bir sallanma, bir zaaf, bir kriz olursa bunun Türkiye ekonomisine yansımaları çok ağır olur. Türkiye’nin bir enerji istasyonu haline gelmesi fiilen iki sene sonra olacak bir süreçtir. “Pat” diye ağızdan çıkan sözle olmuyor ama Vatan Partisi 15-20 yıldır bu programa sahip ve bunda ısrar ediyor; en sonunda Türkiye’yi oraya getiriyor.
Türk Akımı ile ilgili süreci hatırlatmak gerekiyor. 18 Kasım 2018’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde bir resmi açıklama yayınlandı. Ukrayna Dışişleri Bakanı Amerika’ya gitmişti, orada bir ortak bildiri ve protokol imzaladılar. Orada Türk Akımı’nı engelleyeceklerini ilan ettiler. Hem Kuzey Akımını hem Türk Akımını resmen hedef aldılar; gizli saklı değil. Sonra ne oldu? Kuzey Akımı’na sabotajlar yaptılar, Türk Akımı’na da sabotaj girişiminde bulundular ancak Rus güvenlik güçleri bunu önledi. Putin bunu açıkladı. Burada Ukrayna, Türkiye’nin düşmanı konumundadır. Bizim hükümetimiz ise hala Ukrayna ile Rusya arasında denge politikalarından söz ediyor; burada Türkiye’nin bir çıkarı yok.
Yaptırımların yürümeyeceği ortaya çıktı. 27 Eylül’de İstanbul’da bir otelde Rus bakanlar, hükümet yöneticileri ve Rus iş adamları ile bir “Altın Fırsat Toplantısı” yaptık. Tam toplantının sonuna doğru önüme bir haber geldi; Utku Reyhan arkadaşımız yolladı. Kamu bankalarının Rusya’nın “Mir” kartını askıya aldığını ilan ettiklerini öğrendik. Bu yürümez. Yaptırımlara uyarak Türkiye ekonomisinin devam etmesi, üretim ekonomisine yönelmesi mümkün değil; bu aynı zamanda haysiyet kırıcıdır. Rusya ile Türkiye arasındaki ticaret hacmine baktığımızda Rusya, Türkiye’nin ikinci büyük ticaret ortağıdır. Rusya’ya yaptırım demek, Türkiye’ye yaptırım demektir. Şimdi Amerika bağırıp dursun. Madem enerjide Rusya’yla böyle bir iş birliğine gidiyoruz, o zaman bugün alınan Mir kartı ile ilgili kararlar kaldırılsın. Türkiye-Rusya ilişkilerini özgürleştirelim, Amerika’nın dayatmalarından kurtaralım.
Rusya burada çok akıllı bir devlet aklı kullanıyor ve Türkiye’nin yanlışlarına rağmen bu süreci bastıra bastıra devam ettirecek ataklar yapıyor. Biz “Türkiye’nin çıkarı” diyerek başka bir ülkeyi ikna edemeyiz. Vatan Partisi ne yapıyor? Rusya’nın çıkarının Türkiye’yle sıkı bir iş birliğinde olduğunu onlara anlatıyor. Veyahut Abhazya’ya gidiyor, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımamız lazım” diyor. Almanya’ya “Yunanistan’ı desteklemeyin, Doğu Akdeniz’de ABD hegemonyasına hizmet ediyorsunuz” diyor. Ben, Çin-Orta Doğu-Kuzey Afrika konferansına katıldım. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dışında tek çağrılan Müslüman ülke temsilcisi bendim. Orada yaptığım konuşmada, “Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı’ndan dünyaya petrol gidiyor. Eğer Kıbrıs’ı Amerika’ya verirseniz, KKTC tanınmazsa Süveyş Kanalı Amerikan tehdidi altında kalır” dedim. Bakın, bugün Amerika’ya direnen bir Suudi Arabistan var. Başka ülkeleri kendi çıkarlarıyla değil, ortak menfaatlerle ikna edebilirsiniz.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni broşür basarak, lobi yaparak dünyaya tanıtabilir misiniz? Ersin Tatar ve Bakanlar Kurulu beni Zoom üzerinden toplantıya davet ettiğinde, “Kuzey Kıbrıs’ı Fransa, Almanya, Amerika tanır mı?” diye sordum; gülüştüler. Ama Abhazya’ya tanıttık. Abhazya’ya gittim, Cumhurbaşkanı’nın daveti üzerine KKTC’yi tanıyan bir protokol ilan ettik. Sonra Abhazya’dan dokuz kişilik meclis heyetini buraya getirdik. Maalesef bizim hükümetimiz bunu önledi, akıl almaz bir tutum. Şimdi yavaş yavaş Rusya, Kuzey Kıbrıs’a konsolosluk benzeri kurumlar açarak uçak seferlerini başlatarak bizim programlarımıza yaklaşıyor.
Dün, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) İkiz Kuleler Konferans Salonu’nda bir toplantı yapıldı. ABD Ankara Büyükelçiliği yetkilileri ve ABD’nin Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) yetkilileri, iş adamlarına yaptırım politikalarını tebliğ ettiler. Odalar ve Borsalar Birliği’nin basın birimi dahi alınmadı toplantıya, sadece davet edilen iş adamları katıldı. Ulusal Kanal bu toplantıya girmeyi başardı. Amerikalı yetkililer; havacılık, elektronik, denizcilik, finansman ve enerji konusunda “Attığınız adımlara dikkat edin” mesajını verdiler. Hatta ticaret bakanlıklarından ve FBI’dan bilgi alabildiklerini, rakip şirketlerin birbirini ihbar ettiğini söylediler. Yani “Ajanlarım var, tepenize binerim” diyorlar. İş adamlarımıza karşı yürütülen bu tehdit kabul edilemez. Rusya ile ticaret konusunda haber yapılmaması için Aydınlık’a ve ulusal kanallara ricalarda bulunulduğunu, “aman kimse duymasın” diye uğraştıklarını siz de zaten bir “Çıkış Yolu” programında belirtmiştiniz. Hükümeti de bu tedirgin tutumun daha büyük tavizlere yol açacağı konusunda uyarmıştınız. Şimdi, düzenlenen bu toplantıda Türk iş adamları dinleniyor. Bazıları, “Amerikan şirketleri de yaptırımları deliyor” diyor. Bu toplantıda, yaptırımları delen firmalara Amerika’da iş yapmaları durumunda para cezası kesileceği tehdidi savruluyor.
Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) bir yandan böyle toplantılar yaparken, siz de hatırlattınız; Vatan Partisi de yaptırımları delme değil, yıkma toplantıları düzenliyor. Üstelik sizin toplantılarınıza Türkiye’nin büyük sermayedarları, üreticileri katılıyor. Bir yandan da TOBB ve DEİK, ABD Büyükelçiliği ile benzer toplantılar yapıyor. Türk iş dünyası bir “arada kalma” psikolojisi yaşıyor. Onlara ne öneriyorsunuz?
Arada falan kalamazlar. Türkiye öyle bir yöneliş içine girmiş ki; Rusya’nın, Çin’in dostu olmadan önce bile en büyük ticaret ortakları bunlardı. Demek ki Türkiye ekonomisinin gelişeceği iklim artık Asya iklimidir. Bu nesnel bir süreçtir ve kimse buna karşı koyamaz. Tehditle de bu önlenemez.
27 Eylül’de İstanbul Mandarin Otel’de Rus devlet adamlarının, Moskova Hükümeti yöneticilerinin ve Türk iş adamlarının katıldığı bir “Altın Fırsat” toplantısı yaptık. Aynı gün Çırağan Sarayı’nda DEİK ve TOBB, Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak Ruslarla bir toplantı yaptılar. Bu proje aslında bizimdi. Temmuz ayında Rus yetkililere “Gelin Türkiye’de altın fırsat toplantıları yapalım” önerisini götürdüm. 48 saat sonra kabul ettiler. Ardından “Bu işi yalnız yapmayalım, TOBB da katılsın” diyerek Rifat Hisarcıklıoğlu ile görüştüm. “Tamam, beraber yapalım” dedi. Ancak Amerika Hazine Bakanlığı’ndan o meşhur mektuplar gelince “Biz katılamıyoruz” dediler. Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran da önce katılacağını söyledi ama iki gün sonra o da çekildi. İşte Amerika’nın mektubuyla gelinen nokta bu.
Büyük bir üzüntüyle söylüyorum; ne Rifat Hisarcıklıoğlu’na ne de DEİK’e yakışan bir durum. Amerika’ya boyun eğdiler ve şimdi Türk iş adamlarını toplayıp onları da bu boyun eğişe ortak etmeye, “köleleştirmeye” çalışıyorlar. Bunun sonu yok. Eylül sonuna dönersek; bizi dışlayıp Çırağan Sarayı’nda Rus parasıyla toplantı yaptılar ama fiyaskoyla sonuçlandı, kimse doğru dürüst katılmadı. Biz ise Türk parasıyla Mandarin Otel’de, sektör liderlerinin ve büyük sermaye temsilcilerinin katıldığı olağanüstü etkili bir toplantı gerçekleştirdik.
Türkiye hükümeti yanlış politikalar yürüttüğü için doğru düzgün, etkili bir politika yapamıyor. Amerikan Hazine Bakanlığı’ndan, istihbarat örgütlerinden adamlar geliyor; iş adamlarımızı karşılarına oturtup “ayar” veriyorlar. Burada sorumlu iş adamı değil, hükümettir, DEİK’tir ve TOBB’dur. Seçimlerin yaklaştığı bir dönemde, TOBB gibi bir kurumun buna öncülük etmesi kabul edilemez.
Amerikalı yetkililerin “Kişi veya kurum bilerek mi ihlal yapmış, araştırıyoruz” şeklindeki ifadeleri, sanki bir savcılık makamı gibi hareket ettiklerini gösteriyor. 2000 dolarlık bir ticaret için bile tehditler savuruyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımız “manda”dan bahsediyor; bugün yaşadığımız manzaralar ancak Amerikan mandasında görülebilecek sahnelerdir. Bu devirler geçti artık. Türkiye’yi yöneten, yönlendiren, hükümet atayan, sermayeyi hizaya sokan bir Amerika yok. Türk sermayesi milli bir sermayedir; Amerika’ya kafa tutacak birikimi vardır ve tutacaktır.
Ticaret özgürlüğü, verimliliğin şartıdır. TOBB, Amerika’nın “yaptırım zaptiyesi” olamaz. Benzer durumun İran’la ticaret yapan firmalar için de Van, Ağrı ve Iğdır hattında yaşandığını duyuyoruz. Amerika dünya nüfusunun yarısından fazlasına yaptırım uyguluyor. Kendisini ateşin ortasında kalan bir akrep gibi sokuyor. Yaptırımlara maruz kalan 49 ülkeyi bir haritaya koysanız, geri kalanlar ticareti sürdürür ama Amerika tarafında kalanlar batar. Çin Halk Cumhuriyeti tek başına küsse Amerikan ekonomisi çöker.
Amerika’nın yeni güvenlik raporu, dünyanın bir dönüm noktasında olduğunu ve bu yeni dünyanın kurucusu olarak Çin’i gördüğünü açıkça belirtiyor. Amerika’nın baş hedefi artık Çin’dir. 1945’ten sonra doların rezerv para olması ve silahlı güç sayesinde kurulan o “Amerika çağı” bitti. Dolar saltanatı ve Amerika’nın haraç sistemi yıkılıyor. Gülüyorlardı biz buna, teori dergisinde; Amerika’nın dolar saltanatı yıkıldı dendiğinde birkaç yıl önce başkalarına gülüyorlardı. İşte gördüler, yıkıldı. Bugün bütün dünya ve Amerikalıların kendileri de dolar saltanatının yıkıldığını kabul ediyorlar. İkincisi; Amerika’nın silahlı gücünü dengeleyen büyük silahlı güçler ortaya çıktı; Rusya gibi, Çin gibi. Türkiye de buna dâhil. Türkiye’nin de Amerika’ya direnen çok önemli bir silahlı gücü var, görüyoruz. Amerika’ya rağmen terör örgütlerini temizliyor, Amerika’nın darbelerini Ankara’da, İstanbul’da eziyor. Amerika’nın Doğu Akdeniz’den, Ege’den yönelttiği tehditleri; Suriye’nin, Irak’ın kuzeyinden yönelttiği tehditleri göğüsleyebilen bir Türkiye çıktı. Bu tablo karşısında Amerika Birleşik Devletleri’nin çağı arkada kaldı. Bakın, Amerika bir iç savaşa gidiyor. Göreceksiniz birkaç yıl sonra bu programlarda biz Amerikan iç savaşını konuşacağız. Dolar saltanatı çöktüğü için, haraç sistemi çöktüğü için o sistemle kazandığı kaynakları Amerika’da paylaştıramıyor. Bu da Amerika’da önemli bir yoksulluğa ve sorunlara yol açacak, gidişat o yönde. Benim o konuda “ABD Yol Ayrımında” kitabımda çok etraflı tahliller ve usavurmalar var, onlar incelenebilir. Amerika Birleşik Devletleri iç çatışmalara, hatta silahlı iç kavgalara gidiyor. Ordusu bölünecek Amerika’nın, göreceksiniz. Ordusu bölünmeye başladı; Amerikan silahlı güçleri içerisinde Trump’ın etkisinde olan güçlerle Biden’ın güçleri arasında çekişme başladı.
Şimdi reklama giderken Amerika’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik durumu anlattınız. “Sistem çöküyor” dediniz, peki Türkiye’nin burada çıkışı nedir? Türkiye hangi adımı atabilir? Biz mevcut sistemin, yani Atlantik sisteminin sonuna geldiğimizi söylüyoruz. Bunu artık ABD’nin güvenlik raporları da kabul ediyor; “Bir dönüm noktasındayız” diyorlar. Türkiye de Atlantik sistemine dâhil olduğu için bu çöküşten etkileniyor. Atlantik sisteminin dayatmaları Türkiye’yi bir çıkmaza soktu, borç batağına batırdı, bölünme ve dış tehditlerle yüz yüze getirdi. Dolayısıyla Türkiye, Atlantik sistemi içerisinde hem ekonomide hem de güvenlikte ayakta kalamayacağı bir noktaya geldi. Atlantik sistemi içinde Türkiye ekonomide boğulur; güvenlikte ise PKK, FETÖ gibi örgütler beslenir, Türkiye’nin üzerine salınır. Hatta PKK silahlı güçler kurar, belediyelere hâkim olur; bazı yerlerde “kurtarılmış bölgeler” yaratılırdı. Öyle bir noktaya gelmiştik. Ne oldu? Türkiye buna karşı Türkiye olduğunu gösterdi. Önce güvenlikten başladı. 2014 yılından itibaren Silivri duvarını yıkmamızla birlikte Türkiye özgürleşmeye başladı ve hükümetimiz 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine silahla yürüme kararı aldı. Bu, Vatan Partisi’nin programıdır. Çözüm süreci denilen müzakerelerle, İmralı’da haritalar çizerek bu işin götürülemeyeceği, Kürt meselesinin öyle çözülmeyeceği anlaşıldı ve PKK’nın üzerine silahlı yürüme başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni özgürleştirdik, Silivri’den çıkarttık. Türk Silahlı Kuvvetleri ne yaptı? FETÖ’yü ezdi, 15-16 Temmuz gecesi ezemediklerini hapishanelere attı. Bugün Türkiye hapishanelerinde NATO generalleri yatıyor. Arkasından Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekâtları geldi. Bunların hepsi Amerika’ya ve onun vekâlet güçlerine karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâtlarıdır.
Amerika Birleşik Devletleri devri geçti; Amerika dünyanın her tarafında yeniliyor. Afganistan’da yenildi, Kazakistan’da yenildi, Afrika’nın kuzeyinde yenildi, Arap Baharı’nda yenildi, Suriye’de yenildi. İran’a diş geçiremedi, Türkiye’de yenildi. Rusya, Amerika’nın üzerine yürüyor. Çin, Tayvan Boğazı’nda kafasını Amerika’ya karşı dik tutuyor. Eskiden Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde iş adamlarını toplayıp onlara “Böyle yapacaksınız” dedikleri o devir geçti. Toplantı salonunda Amerika galip gelebilir, güçlü gözükebilir ama o kapıdan çıktığı zaman o gücü yok. Rifat Hisarcıklıoğlu da Amerika’ya teslim olacak bir insan değil.
Cumhuriyet Halk Partisi lideri geçtiğimiz hafta Amerika’daydı, görüşmeler yaptı ama bazı görüşmelerin olmaması dikkat çekti. Şimdi bir de İYİ Parti heyeti gidiyor. Onlar hâlâ 2014 öncesinde, yani ABD’nin Türkiye’de hükümetleri belirlediği dönemde yaşıyorlar; akıllarını orada unutmuşlar. İYİ Parti yöneticileri Amerika’da, Dışişleri Bakanlığı’nın “dış kapısının dış mandalıyla” mı görüştü? İsim vermiyorlar. Kılıçdaroğlu da oralara “Ben Amerika’nın bilmem ne yetkilisiyle görüştüm” demeye gitti ama hayal kırıklığı oldu. Biden cephesi, Kılıçdaroğlu’nun üzerini çizdiği için onu kabul etmedi. İYİ Parti ile de çok düşük düzeyde görüşüyorlar. Oysa bir Türk partisinin genel başkanı için Amerikan İlerleme Merkezi gibi bir istihbarat merkezine gidip görüşme yapmak utançtır. Amerika’ya yaranma yarışındalar; bir icazet alma çabası var. Ama görüyoruz ki Amerika’nın cebinde başka bir alternatif yatıyor. Rand Corporation raporunda Meral Akşener’in, CHP yönetiminin, belediye başkanlarının ismi var. Amerika artık sadakat değil, “bu seçimi kim kazanır” ölçüsüne bakıyor. Kılıçdaroğlu ile seçim kazanamayacaklarını gördüler, İmamoğlu da o şansı kaybetti. Meral Akşener’in de pek şansı olmadığı gözüküyor.
Amerika’nın Türkiye’de kazanma şansı yok çünkü Türkiye kaosa teslim olmaz. Amerika, Türkiye’ye kaos vaat ediyor; hapishanedeki FETÖ’cüleri, PKK mensuplarını çıkartmayı, FETÖ’cüleri tekrar orduya, emniyete, yargıya yerleştirmeyi planlıyor. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi “Hüküm giyseler bile hapishanedeki mağdurları getireceğiz” demiyor mu? Bu, Amerika’nın kaos projesidir. Türkiye bu kaosu göğüsleyecek kuvvete sahiptir. Türkiye, tıpkı Atatürk’ün Bandırma Vapuru’na binerken yaptığı gibi; sömürge olmayacağını, işgale boyun eğmeyeceğini ve düşmanı denize dökeceğini görerek hareket ediyor. Türkiye’nin hem potansiyelini hem de karşı karşıya olduğu güçler arasındaki çatlakları, yorgunlukları hesaba katarak diyorum ki; Amerika bu seçimi kazanamaz.
Önümüzdeki seçim, Türkiye ile Amerika arasında bir seçimdir ama aynı zamanda Türkiye gemisinin kaptanının kim olacağı meselesidir. Türkiye, Amerika’ya boyun eğmeyi mi seçecek, yoksa Amerika’nın yaptırımlarını hiçe sayıp Türkiye ekonomisi için çıkış yolu üretenleri mi seçecek? Rusya’yla, Çin’le, Türk devletleriyle dostluk çerçevesinde yürüyen bir Türkiye mi, yoksa Ukrayna ile beraber Amerika’ya direnmeye çalışan bir Türkiye mi? Rusya, Suriye, Irak, İran, Çin ve Türk devletleri ile beraberlik, Türkiye’nin istiklalini korumasının tek yoludur. Vatan Partisi bunun için çalışıyor ve bu yolda önemli mesafe kaydedildi. Amerika mı? Maalesef o zamanki Türkiye hükümeti de buna dirsek çevirdi, dirsek vurdu. Sayın Rauf Denktaş’la ben o zaman Bakırköy Polat Oteli’nde buluştum. Çatı katına çıktık. Baş başa… Etrafta 40 civarında güvenlikçi vardı. Rauf Denktaş, “Buradan hiçbiriniz kımıldamayacaksınız, biz Doğu Bey’le öbür uca gidiyoruz,” dedi. Çok uzun bir çatısı, damı vardır oranın. Orada oturacağız, hiçbiriniz gelmeyeceksiniz, dedi.
Oturduk, bana “Bu proje…” dedi. “Ya bu proje bütün Kıbrıs meselesini kökten çözer. 50 milyar doların Güney Kıbrıs’tan kalkıp Kuzey Kıbrıs’a, Rus parası olarak yatması ne demek? Bütün Kıbrıs meselesi çözülür, biterdi,” dedi. Önlendi. Evet.
Şimdi buradan şuraya geliyorum: “Yanlış partner” diyorlar; hani biz de biraz fiyakalı olsun diye “yanlış ortak” diyelim. Yanlış ortaklarla doğru çözümler üretemezsiniz. Zelenskilerle Türkiye’nin hiçbir meselesini çözemezsiniz. Sayın hükümetimiz, Sayın Cumhurbaşkanımız; Zelenskiler’e madalyalar vererek ya da onların size madalya vermesiyle Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülemez. Türkiye’yi hem güvenlikte hem ekonomide çözümsüzlüklere sürüklersiniz.
Ukrayna, Karadeniz’deki Yunanistan’dır; Yunanistan ise Akdeniz’deki Ukrayna’dır. Yunanistan’la Ukrayna arasında hiçbir fark yoktur. Nasıl Yunanistan’la Türkiye’nin sorunlarını çözemezseniz, Ukrayna’yla da Türkiye’nin sorunlarını el ele vererek çözemezsiniz. Hükümet bu politika ile bir denge sağladığını ve bu denge üzerinden Türkiye’nin güvenliğini koruduğunu ifade ediyor. Türkiye ve Amerika arasında denge sağlama diye bir politika olur mu? Siz Türkiye’yi Amerika’ya ve Ukrayna’ya karşı koruyacaksınız, savunacaksınız. “Denge politikası” dedikleri buysa, yanlış mı? Denge politikası; Zelenski ile Türkiye’nin sorunlarını çözmek demek değildir. Hadi Zelenski Türkiye’yi enerji istasyonu yapsın, niye yapmıyor? Zelenski Türkiye’nin sebzesini, meyvesini alsın; Gazipaşa’nın dikenli salatalık üreticileri bütün ürünlerini götürüp Ukrayna’ya satsın. Müteahhitlik hizmetlerimizi Rusya’dan vazgeçip Zelenski ile yapalım; Doğu Akdeniz’de Zelenski ile birlikte Türkiye’yi savunan güvenlik yığınakları yapalım. Bunlar komik değil mi? Türkiye açısından bunların hepsi çıkmazdır.
Suriye’de “Beşar Esad’dan vazgeçerek”, ona “Esed, Esed” diyerek Türkiye’nin hangi sorununu çözecektik? Ancak o politika değişiyor, tabii ki değişiyor. Vatan Partisi’nin çizgisine geliyorlar. Bunları söylemek istemiyordum ama kimse gücenmesin; bugünkü AK Parti’nin 2014’ten önce izlediği politikalarla bugünküleri karşılaştırdığınız zaman, 180 derece ters olan Vatan Partisi’nin politikalarına geldiler. Tebrik ederim, onları alkışlıyoruz ama işin gerçeği bu. Türkiye’yi orta ve uzun vadede doğru politikalarla yönetme kabiliyeti olan bir Vatan Partisi seçeneği var, bunu anlatmak için söylüyoruz. Siz “kaptan” dediniz ya; Vatan Partisi Türkiye gemisinin kaptanı olur. O gemide biz; AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, CHP ve İYİ Parti içindeki vatanseverleri de yanımıza alarak Türkiye’yi bağımsız, başı dik ve zengin bir ülke haline getiririz.
* * *
Önce İYİ Parti’den Ahmet Kamil Erozan’ın ziyaretiyle ilgili bilgiye değinelim. Sayın Erozan, 13 maddede Türkiye-ABD ilişkilerinin nasıl çözüleceğine dair bir metin hazırladıklarını açıklamıştı. Ancak bu maddelerin içeriğiyle ilgili bilgi vermediler. Haber müdürümüz Aykut Diş, İYİ Parti sorumlularına ulaştı, “Bu 13 maddeyi haber yapmak istiyoruz,” dedi. Verilen yanıt: “Benim 13 maddeden bilgim yok.” Sayın Erozan’ın ziyaretiyle ilgili de hiçbir bilgi paylaşılmıyor. Bu 13 maddenin peşini bırakmayalım, bu çok önemli. Burada İYİ Parti’nin bütün karakteri ve neleri Türkiye’nin başına iş açacağı ortaya çıkacak.
Vatan Partisi’nde bir genel başkan yardımcısının basın biriminden habersiz çalışma yapması mümkün mü? Burada bir tuhaflık var. İYİ Parti’nin basın birimi konudan habersiz olduğunu söylüyor. Demek ki bu gizli, liderlik düzeyinde yürütülen bir çalışma. Meral Akşener biliyordur, Ahmet Kamil Erozan biliyordur, Müsavat Dervişoğlu biliyordur; yani İYİ Parti’nin tepesindeki cunta biliyordur. Basın görevlilerine bilgi verilmemiş. Türkiye’den gizli 13 madde hazırlayan bir parti… Biz NATO programımızı bütün ayrıntılarıyla açıkladık. Bir parti Amerika, Rusya, Çin ile ilişkilerini açıklar.
Abdullah Gül’ün iki sayfalık dokuz maddelik anlaşması da gizliydi. 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesi’nde bizzat kendisi ifade etti; “Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ile gizli bir anlaşma yaptım, her şeyi de açıklayamam,” dedi. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, Gül’ün bu gizli anlaşmasını açıklamadı, açıklamalı da. O dönemde Türk ordusunun üst düzey komutanları bize bilgiyi verdi. Hatta Fikret Bila da biliyor; ona kuvvet komutanı düzeyinde bir komutan o gizli maddeleri yolladı, o yayınlamadı. Cebine attı. Onun üzerine bize gönderdiler, biz yayınladık. Sistem içindeki bilgiler bazen gazetecilere yollanır, onlar yayınlamazlar çünkü sistemin dengesini bozacak bir olaydır. Onu yayınlayacak tek bir yer vardır; Vatan Partisi’nin organları, en başta Aydınlık Gazetesi.
Ahmet Kamil Erozan’ın mesleki geçmişine baktığımızda; 1986-1989 yılları arasında NATO Genel Sekreterliği siyasi işler bölümünde danışmanlık yaptı. Arkasından 1991-1995 yılları arasında Moskova Büyükelçiliği’nde müsteşar olarak çalıştı. Bu Moskova Büyükelçiliği zaten eskiden beri Amerika kontenjanıdır. 1995-1997 yılları arasında ise enerji ve boru hatları daire başkanı oldu. Özetle, FETÖ’nün Orta Asya’da en etkin olduğu dönemde Sayın Erozan da oradaydı. İYİ Parti yöneticileriyle bu konuları konuşmak isteriz; 13 maddeyi açıklamaları bir namus borcudur. Amerika’ya götürüp sunduğunuz maddeleri Türk milletinden gizleyemezsiniz.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun Amerika ziyareti konusuna gelince; Hürriyet Ankara Temsilcisi Hande Fırat, Tuncay Özkan’a Kılıçdaroğlu’nun ABD’li devlet yetkilileriyle görüşüp görüşmediğini sordu. Tuncay Özkan “Hayır, görüşme olmadı” dedi. Bu apaçık yalan. Yanındaki gazeteciler (Orhan Bursalı, İsmail Saymaz ve diğerleri), Amerikan İlerleme Merkezi’nde basına kapalı toplantı yapıldığını yazdılar. Tuncay Özkan’ın “devlet yetkilisi değil” savunması ise bir saptırmadır. İstihbarat servislerinin adamlarıyla görüşmek, devlet yetkilisi kategorisine girmiyormuş gibi davranıyorlar. Oysa ana muhalefet lideri Amerika’ya gittiğinde Biden’ın yardımcısıyla veya kabineden biriyle görüşür. Kılıçdaroğlu’nun buluştuğu şahıslar ise karar verici değil, istihbaratçı veya karar vericilere dikte eden kişilerdi. Amerika’nın Kılıçdaroğlu’na devlet adamı gözüyle bakmadığı, onu geleceğin Cumhurbaşkanı olarak görmediği ortaya çıktı. Amerika görüşmeleri yapıyor ama düşük düzeyli temsilcilerle yapıyor; yani Amerikan devletini temsil edecek düzeyde değil. Bizim dönemimizde ise Avrupa Birliği liderleriyle, Troika’nın başındaki isimlerle, bakanlar düzeyinde görüşmeler yapıyorduk. 1991’de “Altın Kalem” ödülünü almaya gittiğimde Avrupa Parlamentosu’ndaki üst düzey yetkililere konferans vermiştim. O zamanlar bizle görüşmek için yarışanlar şimdi başka zeminlerde başka işler çeviriyorlar. Acaba sizi kazanmaya yönelik bir hamle mi planda? Türkiye’de bazı Nobel’ler veriyorlar; Orhan Pamuk falan… Ben o süreci kendim yaşadım. Türkiye’nin bazı aydınları nasıl avuca alınıyor, bizzat gördüm. O görüşmelerde, televizyon programlarında ve Avrupa Parlamentosu’nda verdiğim konferanslarda şunu açıkça söyledim: Avrupa Parlamentosu’nun toplandığı salonda bir konferans verdim, fotoğraflarım da var. Orada, “Kürt meselesine karışmayın, bu Türkiye’nin meselesidir, elinizi buraya sokmayın, buna müsaade etmeyiz” dedim. Tabii her taraf buz kesti, beklemiyorlardı. Ertesi gün manşetler; “yanlış kürsü” dediler, bana yanlış dememek için “yanlış kürsü” gibi ifadelerle manşetler attılar.
Bana geldiler, “Sayın Perinçek, Lüksemburg Avrupa sermayesinin merkezi, Amerika bizim dostumuz, lütfen daha dikkatli konuşun” dediler. Dedim ki; “Siz bizi çağırıyorsunuz ama ben size bir taahhütte bulunmadım. Kendi fikirlerimi söyleyeceğim. Siz beni ödüllendireceksiniz diye sizin istediğiniz gibi konuşmam.”
En son ödülün verileceği akşam Intercontinental Otel’de, 300-400 davetlinin katıldığı büyük bir resepsiyon vardı. Irkçılığa ve antisemitizme karşı mücadele birliği diye Avrupa sermayesinin bir kuruluşu; oranın zadegânları, bakanlar hepsi oradaydı. Kadehler tokuşturuluyor, konuşmalar yapılıyor, “Sayın Perinçek, şerefinize…” deniyor. Baktım, ödül veren falan yok. “Niye bana ödül vermiyorsunuz?” demedim; ödül almadan Türkiye’ye döndüm. “İşimize karışmayın” dediğim için ödülü vermediler. Bunu hatırlatmak istedim, çok önemli bir olaydı. “İnsan hakları çerçevesinde çözülmelidir, bu trajik bir meseledir” gibi sözler etseydim ödülü alırdım ama bana hep “Seni koltuklarından tutacağız, Türkiye’de yükselteceğiz” hissini hissettirdiler.
Yunanistan’a gelecek olursak; Yunanistan, bu mevcut yönetimden ibaretmiş gibi bir fotoğraf çıkıyor ortaya. Avrupa Birliği Yunanistan’ı ortada bırakmaz ama Yunanistan Avrupa Birliği’ni ortada bırakabilir. Eğer Türkiye doğru politika izlerse, Amerika’nın Yunanistan’a vereceği bir şey yok; kan revan içinde bırakmak dışında bir vaadi olamaz. Ama Türkiye’nin Yunanistan’la paylaşacağı her şey var. Yunanistan’da çok güçlü bir anti-emperyalist gelenek vardır; İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı çetin savaşlar vermişlerdir.
Mesela Konstantopoulos, Çipras’ın ve Papandreu’nun başdanışmanlığını yapmış, Yunan basınının parlak temsilcilerindendir. Kendisiyle Pekin’de karşılaşmıştım. Türkiye’ye geldiğinde görüşmelerimizi Yunan basınında çok güçlü bir şekilde manşetlere taşıdı. Şimdi yine geliyor, perşembe günü kendisiyle görüşeceğim. Yunanistan meclisinde son 5-6 aydır Amerika karşıtı konuşmalar yapılıyor. Bizim bazı milliyetçilerimiz Yunan kamuoyunu “yobaz ve Türkiye düşmanı” olarak tanıtıyor ama onlar küçük bir azınlık; kamuoyuna onlar hâkim değil. Yapılan son anketlerde Yunan halkının %64’ü Türkiye’yi dost olarak görüyor.
Şimdi Suriye’nin kuzeyine bakalım. 5 gündür çok önemli bir gelişme oluyor; “Şam Cephesi” denilen muhalif gruplar birbirine girdi. Hamza Tugayı, Süleyman Şah ve Sultan Murat Tugayı derken, İdlib’i yöneten HTS (Heyet Tahrir Şam) Afrin’e doğru harekete geçti. Bu kaotik durum, Türkiye’nin geçmişteki yanlış politikalarının bir sonucu. Bizim Vatan Partisi olarak çözüm önerimiz; Türkiye, Suriye, Irak, Rusya ve İran ile birlikte bölgedeki hem bölücü terör örgütlerini (PKK/YPG) hem de DAEŞ benzeri yobaz terör örgütlerini temizlemektir. Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandığında, Türkiye’deki misafirlerin dönüşü için de gerekli ortam yaratılmış olur.
Bütün bu yaşananlar, Türkiye ile Rusya arasında Suriye’nin kuzeyine dair bir mutabakat olduğunu düşündürüyor. Putin ve Erdoğan arasında, sadece enerji istasyonu projesi değil, aynı zamanda terörle mücadele ve toprak bütünlüğü konusunda bir uzlaşı olduğu izlenimi ediniyorum. PKK yayın organları bile Türkiye’nin cerrahi bir müdahalede bulunduğunu ve Şam ile uzlaşmanın yolunun açıldığını yazıyor.
Çin Komünist Partisi’nin kurultayını da takip ediyorum. Xi Jinping’in konuşması dünya açısından çok önemli; Çin asla hegemonya peşinde koşmayacak, yayılmacı olmayacak. Sosyalizm bunun garantisidir. Xi Jinping, partide ve devlet içinde yeni bir sınıfın, “yozlaşmış” odakların belirmesine karşı çok kararlı bir mücadele yürütüyor. Mao Zedong’dan sonra Çin Komünist Partisi, Xi Jinping’i ideolojik düzeyde onunla aynı yere koydu. Yani Mao Zedong düşüncesinden sonra şimdi de Xi Jinping düşüncesi var. Sosyalizmde ısrar etmek; Çin’de sınıflaşmayı önlemek ve Çin Komünist Partisi ile devlet içinde bir kalantorlar ve kodamanlar sınıfının ortaya çıkmasını engellemek, konuşmanın ana eksenini oluşturuyor. Çinlilerin bu konuda “kaplanlar ve sinekler” diye bir terimi var. Sinekler küçük bürokratları, kaplanlar ise büyük kodamanları temsil ediyor. “Kaplanları çıkar, sinekleri kov, tilkileri avla” mantığı, Çin’in kendi tarihinden ve atasözlerinden süzülmüş bir strateji. Sayın Adnan Akfırat’a da belirttiğim gibi; burada “kaplan” dedikleri, ÇKP ve Çin devleti içindeki kodamanlardır. Onların hedef alınması hayati derecede önemlidir. Xi Jinping, “Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Gorbaçovlar, Kosiginler, Brejnevler, Kruşçevler gibi kodamanların çıkıp Çin’i sosyalizmden kapitalizme geri götürmesine izin vermeyeceğiz” diyor.
Mao’nun teorisine göre tehlike parti ve devletin içinden gelir. Sovyetler Birliği’nde bürokratik burjuvazi parti içinden çıktı ve sonunda devleti yıktı. Mao bu teoriyi hayattan üretiyor; kapitalistler mezarlarından kalkıp Çin’i tekrar kapitalizme götüremez, ancak parti içindeki mevki sahipleri bunu yapabilir. Çin’de hâlâ zenginler var ancak yönetimi onlara vermiyoruz. Sosyalizmin emekleme çağındayız, milli sermaye de olacak ama partinin iplerini onlara teslim etmeyeceğiz. Bizim için asıl tehlike, bu kişilerin parti içindeki mevkilerini kullanarak Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Çin’i kapitalizme sürüklemeleridir.
Peki, biz bunları Türkiye’de neden konuşuyoruz? Çin’in hegemonyacı bir emperyalist olmaması için. “Çin Amerika’nın yerine geçip dünyanın ağası olacak” diyorlar; Çin ne zaman kapitalizme giderse, dünya o zaman Çin’den çekecektir. Çin’in sosyalist olarak kalması, kendi halkının refahı ve gelişmesi açısından çok önemlidir. Mao’nun çizgisinde olduğu için Xi Jinping bizi ilgilendiriyor. Tilkiler ise yurt dışına kaçan suçluları temsil ediyor.
Somut mücadeleye bakıldığında; son 10 yılda 150 bin kişi ÇKP’den ihraç edildi, bazıları yargılandı ve idam kararları verildi. Ayrıca ülke genelinde 832 yoksul ilçeyi ve 100 milyona yakın kırsal nüfusu yoksulluktan kurtardılar. Xi Jinping bunu döneminin en büyük başarısı olarak görüyor. Şimdi önlerindeki hedef, Çin’i modern bir sosyalist toplum haline getirmek. “Çin karakteristiğinde sosyalizm” kavramı burada çok önemli. Bu, millilikle, yani Çin toprağının ve milletinin özellikleriyle uyumlu bir sosyalizmdir. Kendi karakterine uygun bir rejim kurmazsan başarılı olamazsın; Atatürk devrimi de Türk karakterine uygun olduğu için başarılı olmuştur.
Komüntern’in 1920’li yıllarda Çin’e yukarıdan dayattığı modeller, Çin’e çok pahalıya mal oldu. Kent ayaklanmaları gibi 19. yüzyıl Marksizmi kalıntıları Çin gerçekliğine uymuyordu. Mao, 1934’ten sonra Moskova’nın dayatmalarını reddedip “Biz kendimizi yöneteceğiz” dediğinde Çin devrimi başarıya ulaştı. 1975’ten bu yana Çin’i 13-15 kez ziyaret ettim; Çinli yetkililer bize her zaman eşit davrandılar, hiçbir zaman dayatmada bulunmadılar. Her ülkenin kendi karakteri vardır ve Çin tecrübesi de bunu kanıtlar.
Komüntern’in benzer yanlış baskıları Türkiye’de de yaşandı. TKP, Anadolu’daki İstiklal Savaşı’nı anlamak yerine İstanbul’da tramvay işçilerine bildiri dağıtmakla meşguldü. Mustafa Kemal Paşa ise Türk karakterine uygun bir devrim yapıyordu. Dolayısıyla her ülke kendi özelliklerine uygun bir çizgi izlemelidir.
Dünyadaki gelişen ülkelerle ortak kadere sahip olan Çin, Xi Jinping’in ifadesiyle “insanlığın ortak kader toplumunu” savunuyor. Emperyalist sistem tüm insanlığı ve doğayı mahvederken, sosyalizm insan odaklı olmak zorundadır. Çin’in silahı öne koymamasının sebebi de tüm insanlığı kucaklayan bu vizyondur.
Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın tarafsızlığı meselesine gelince; hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek bir durum reddi hakim talebini doğurur. Ancak mevcut durumda HDP yargılandığı için, kendi lehine olan bir durumda böyle bir reddi talep etmeyeceklerdir. HDP’nin sevdiği bir hakim olabilir; ancak Yargıtay Başsavcılığı çok cesursa, kamu adına “Sayın Hakim, çekilin” diyebilir. Mesela diyebilir, evet. Ancak reddi hakim talebinde orada yargılanan biz değiliz; SDP (HDP) olduğu için reddi hakim talebini onlar yapabilirler. Anayasa Mahkemesi’nde reddi hakim talebi kıyas yoluyla uygulanabilir ama orada biz sanık olarak yokuz. Yani Türkiye tarafı, kamu tarafı… Ama kamu orada Yargıtay Başsavcılığı ile temsil ediliyor. Başsavcılık bunları görüp Anayasa Mahkemesi Başkanı’na “Siz tarafsız değilsiniz, çekilin bu davadan” diyebilir. Çok önemli bir şey söylediniz; Burhanoğlu hatırlattı, hukukçuların aklına gelmiyor da hekimlerin aklına geliyor. Hekimlerde çare çok.
Çok sorulan bir diğer soru da “Suriye gezisi ne oldu?” idi. Sayın Perinçek henüz bilgi vermedi, Suriye gezisi olacak. Süreçle ilgili olarak Türkiye hükümeti ve devleti bize, “Biraz bekleyin, sabırlı olun, bizden size ricamız acele etmeyin” dediler. Suriye devleti de yine Türkiye devletinden gelen taleplerle “bekleyelim” görüşünde. Aslında Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler de buna dahil. İlk aşamada seyahat, Sayın Beşşar Esad’ın gündemi nedeniyle gerçekleşmedi. Suudi Arabistan ile olan trafiği, Arap Birliği ile ilgili görüşmeleri ve Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısına katılma ihtimali nedeniyle, bizim gittiğimiz zaman oradan ayrılma riski vardı. Bu yüzden “Sizin mutlaka Beşşar Esad’la görüşmenizi istiyoruz, o yüzden biraz erteleyelim, Esad’ın burada olduğu bir noktada görüşün” dediler. Şu an ise Türk devleti bizden biraz beklememizi istiyor. Buradan da anlıyorum ki Türkiye ile Suriye arasında, Vatan Partisi’nin istediği yönde şeyler geliştiriliyor; planlar, ortak harekatlar… Biz bundan memnunuz, zaten bunun için oraya gideceğiz. “İşler olgunlaştığı, biraz daha piştiği zaman gidin” diyorlar.
Efendim, bugünün kitap önerisi nedir? Bugün madencilerimiz için İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” adlı romanını öneriyorum. Kaynak Yayınları’ndan çıktı; büyük romancımızın çok etkileyici bir eseridir. 1940’ların Zonguldak madenlerini anlatır. İrfan Yalçın bu romanı 40’larda yazmadı ama o yılların madenlerini, oradaki ağır çalışma koşullarını anlatıyor. Çok çarpıcı bir romandır. Kapağı da Kasım Koçak’ın tablolarından oluşuyor; Kasım Koçak, 1970’li yıllarda madenciler üzerine çok esaslı tablolar yapmıştı. Kitap olarak “Ölümün Ağzı”nı öneriyorum. Değerli izleyiciler, elinize aldığınız zaman bu romanı bırakamayacaksınız; madencilerin çektiği acıları olağanüstü güzel anlatır. Emile Zola “Germinal”i yazmış ama İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” bence daha etkileyici. Filmi yapılması gereken bir roman aslında. Köyceğiz’de oturan İrfan Yalçın’a buradan saygılarımı gönderiyorum.
Müzik olarak da emekçinin “Madenci Türküsü” vardı, “Maden Ocağı”… Güzel bir türküdür. O türküyü dinleyelim. Ölümün Ağzı, İrfan Yalçın’ın romanı; Kaynak Yayınları’ndan, türkümüz de emekçinin madenci türküsü. Teşekkür ederiz efendim, ağzınıza sağlık. Değerli izleyenler, sabrınıza ve ilginize teşekkür ederiz.

