İzlediğiniz için teşekkür ederim. Büyük milletimize iyi akşamlar. Evet, söylediğimiz gibi tam saat 20.00’de Çıkış Yolu programına başlıyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Her zaman olduğu gibi salı günleri biliyorsunuz, Ulusal Kanal’da Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile gündemi değerlendiriyoruz. Bugün İstanbul’dayız; geçen hafta Ankara’daydık. Tabii gündem çok yoğun. Başlıkları söylemeden direkt konulara geçelim ve tek tek konuşmaya çalışalım.
Öncelikle bugün 3 Mart; bunu anmamız gerekiyor. Biliyorsunuz 3 Mart, Türk devrim tarihinin en önemli günlerinden biridir; hatta üç devrimin tarihi de diyebiliriz. Başta tabii hilafetin kaldırılmasını koymamız lazım. Sayın Başkan, 3 Mart’a bir bayramımız diyebilir miyiz?
Tabii; hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması… Bunlar, Cumhuriyet’in kurulması ve saltanatın kaldırılmasından sonraki çok önemli Kemalist devrim ataklarıdır. Aslında siyasi devrim 1920’de, 23 Nisan’da Ankara’da Meclis’in kurulmasıyla başladı. İktidar elimize geçti, padişahın iktidarı tasfiye edildi. 1 Kasım 1922’de, İstiklal Savaşı’nın zaferinden sonra saltanat kaldırıldı. Aslında 23 Nisan 1920’de saltanat fiilen bitmişti ama İstanbul’da kalıntısı duruyordu. 1 Kasım 1922’de kanun çıkınca saltanat resmen kalktı. Arkasından 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat’ın (öğretimin birleştirilmesi) kabulü ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasıyla bir anlamda kültür devrimi başladı.
Hilafetin kaldırılması dünya genelinde büyük bir etki yarattı, değil mi Sayın Başkan?
Tabii, çünkü hilafet aslında zaten bitmişti. Bütün İslam dünyasına hükmeden bir hilafet kavramı çoktan sona ermişti, sadece adı vardı. Aynı zamanda o, Türk devleti için bir yüktü. Hilafet, devletin dinsel kurallarla yönetilmesini meşrulaştıran bir araçtı. Devletin laikleşmesinde 3 Mart 1924 çok önemli bir tarihtir. O tarihte üç temel adım atıldı: Bir, hilafet kaldırıldı. İki, eğitim ve öğretim birleştirildi; mahalle mektepleri yerine tek tip cumhuriyet eğitimi getirildi. Üçüncüsü, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı.
Bu vekâletin kaldırılması ne anlama geliyor?
O, Türkiye’nin dinsel kurallarla yönetilmesinin siyasi düzlemdeki kurumlaşmasıydı. Vakıflar da Orta Çağ’dan kalan bir kurumdu. Kemalist Devrim, 1930’larda vakıf topraklarını kamulaştırarak bu yapıyı tasfiye etti. Bu kanunlar, dinsel yönetimin hukuki, toplumsal ve ekonomik temellerini ortadan kaldıran devrim kanunlarıdır. Ardından ağabey, paşa gibi unvanların kaldırılması, harf devrimi gibi inkılaplar peş peşe geldi.
Peki, günümüzde ABD tarafından desteklenen bazı terör örgütlerinin, mesela IŞİD’in, hilafeti geri getirme çabaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle bir ihtimal var mı?
Bakın, Suudi Arabistan, Körfez şeyhlikleri, Katar, İran, Irak, Suriye… Müslüman dünyası zaten bölünmüş durumda. Endonezya’dan Asya’nın öbür ucuna kadar bir milyar civarında Müslüman nüfus var. Milli devletleri kaldırıp hepsini bir halifeye bağlamak gerçekçi değil. Osmanlı Devleti bunu yapabiliyordu çünkü toprakları, Müslümanların yaşadığı bölgelerdi. Ancak modern çağda, milli devletlerin oluşmasıyla birlikte halifelikle yönetmek mümkün değildir. Hristiyan dünyasındaki Papalık’a veya İstanbul’daki Patrikliğe bakın; günümüzde Amerika’yı, Almanya’yı veya Rusya’yı bu kurumlarla yönetemezsiniz. 1640 İngiliz Devrimi’nden, 1789 Fransız Devrimi’ne ve bizim devrimimize kadar dünya, milli devletler çağına girmiştir. Artık halifeliklerin veya imparatorlukların geri gelme şansı yoktur.
Tevhid-i Tedrisat’ın önemine gelirsek; eğitimde birlik bugün çok daha kritik bir konu değil mi?
Osmanlı’nın son zamanlarında çağdaş, laik mekteplerle dinsel eğitimin verildiği okullar arasında bir bölünme vardı. İkinci Mahmut’tan itibaren okul sisteminde modernleşme başladı ve ikili bir yapı oluştu. Atatürk’ün çocukluk anılarında da görürüz; annesi mahalle mektebine, babası çağdaş mektebe göndermek ister. Mustafa Kemal, mahalle mektebindeki falaka sistemine isyan ederek modern eğitime yönelmiştir. Cumhuriyet, bu ikili sistemi çözerek tek bir laik, ilerici, çağdaş eğitim sistemini getirdi.
Bu süreçte Köy Enstitüleri’nin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Köy Enstitüleri, Cumhuriyet’in köydeki otoritesini ve yönetimini oluşturacak öncülerin yetiştirilmesiydi. Köylüye tepeden memur göndermek değil, köyün içinden çıkan öğretmenlerle köylüyü kalkındırmak hedeflenmişti. Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” derken, köylüyü iktidar formülünün merkezine koyuyordu. Köy Enstitüleri, marangozluktan müziğe kadar her türlü kültürel donanıma sahip, Cumhuriyet’in köydeki liderlerini yetiştiren devrimci kurumlardı. Maalesef 1950’li yıllarda bu süreç kesintiye uğradı.
Son olarak, 28 Şubat 2020’de İdlib’deki gerginlik üzerine “Türk milletine uyarı” başlıklı önemli bir açıklama yapmıştınız. Bir tuzaktan bahsetmiştiniz; o açıklamanızdan biraz bahseder misiniz? Başlıklar ve verdiğiniz uyarılar çok önemliydi ama bir nokta özellikle çok dikkat çekici bir hâl aldı. Rica edeyim, Deniz arkadaşımız o açıklamanızın o bölümünü ve büyük ekranımızı ekrana getirsin. Oradan görelim; çünkü çok ilginç bir durumdu.
Siz 28 Şubat 2020 tarihinde şu ifadeleri kullandınız: “ABD ve İsrail, 15-16 Temmuz 2016 gecesi içeride yapamadıklarını, dışarıda çok daha büyük kuvvetleri kullanarak yapmaya çalışıyor.” Pazartesi günü, 2 Mart 2020’de Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da “15 Temmuz’da başaramadıklarını Suriye üzerinden hayata geçirmeye çalışanları bir kez daha hayal kırıklığına uğratmakta kararlıyız. Ne dedik? Başaramayacaksınız!” dedi.
Bu nedir? İkisi de aynı gerçeği görüyor. Yaşayanlar ve sorumlu siyasi önder konumunda olanlar, kaçınılmaz olarak aynı gerçeği görüyorlar. Bugün Suriye’de yaşananlar, Türkiye’ye yönelik tehdit; Türkiye’yi bir tuzağa çekmek isteyen, tuzağa iten bir Amerika ve İsrail var. Onlar 15-16 Temmuz’da Ankara’yı ele geçirmek istediler. Bir Gladio darbesiyle, FETÖ darbesiyle Ankara’yı ele geçirmek istediler, başaramadılar. Ondan evvel de parlamenter yoldan ele geçirmek istediler. İşte HDP’yi Meclis’e sokmak; Meclis’te HDP ve CHP merkezli bir ittifakla amaçlarına ulaşmak istediler. Parlamenter yoldan başaramadılar. Arkasından 15-16 Temmuz 2016’da bir darbeyle bunu başarmak istediler. Orada da Gladio darbesi, Türk ordusu ve Türk milleti tarafından ezildi.
Türkiye atağa geçti; Fırat Kalkanı’yla, Zeytin Dalı Harekâtı’yla ve Barış Pınarı Harekâtları’yla… Şimdi Amerika, Türkiye’de Tayyip Erdoğan yönetimini devirmek ve Ankara’yı ele geçirmek için yeni bir atağa geçti. Bu yeni atak nedir? Türkiye’yi Suriye ile savaştırmak, Rusya ile karşı karşıya getirmek. Böylece Türkiye’yi hem dışarıda yalnızlaştırmak hem de içeride Türk milletinden ayrıştırmak. Çünkü Türk milleti Suriye ile savaşı desteklemiyor.
Dahası; İdlib’de, Irak’ın kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda, Libya’da, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta; yani bütün bu cephelerde Türkiye’ye karşı pusuda bekleyen güçler var. Yunanistan, Güney Kıbrıs, Amerika, İsrail; donanmalarıyla Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de sürekli tatbikatlar yapıyor. Fransa donanması da tam bu sırada geldi, Limasol Limanı’na demirledi. Suudi Arabistan, PKK’ya maddi yardım ve silah yardımı yapmaya başladı. O Suudi Arabistan’la birlikte Körfez şeyhlikleri de var. Amerika-İsrail eksenli bu kuvvetler Türkiye’yi zayıflatmak için bekliyor. İstiyorlar ki içeride kargaşa olsun, dışarıda Tayyip Erdoğan yalnızlaşsın; İran’la, Rusya’yla, Suriye’yle karşı karşıya gelsin. Tuzak buydu. Bu, yeni bir 15-16 Temmuz’dur; ancak içeriden bir Amerikan Gladio darbesiyle değil, dışarıda büyük kuvvetlerle karşı karşıya bırakıp sonra içeriden vurmak suretiyle…
Siz açıklamanızda açıkça “ABD ve İsrail” diyorsunuz ama Cumhurbaşkanı’nın öyle bir ifadesi yok. Bulunduğu konum itibarıyla bir cumhurbaşkanı olarak doğrudan Amerika’dan söz edemez ama 15 Temmuz dendiği zaman Amerika denmiş oluyor. Çünkü 15 Temmuz’u yapan kim? Amerika’nın Gladio’su, Amerika’nın FETÖ’sü. 15 Temmuz’un arkasında Amerika olduğunu Sayın Cumhurbaşkanı da, Binali Yıldırım da ve diğer AK Parti yöneticileri de söylüyorlar. Biz Vatan Partisi olarak bunu açıkça söylüyoruz çünkü bizim konumumuz buna elveriyor. Cumhurbaşkanımız “15 Temmuz’da başaramadıklarını” derken, o “kim?” sorusunun cevabı da Amerika’dır. Mahkeme iddianamelerine de girmiştir bu. Şimdi diyorlar ki; “Bu sefer dışarıdan yapmaya kalktılar, Suriye’den yapmaya kalktılar, olmadı, başaramayacaklar.”
Türkiye Cumhuriyeti yönetimi düşmanı tespit etmiş durumda mı? Etmemesi mümkün değil. Çünkü Rusya, İran ve Suriye ile silahlı bir çatışmaya giren Türkiye’yi kim tepeleyecek? Amerika. Türkiye, 2014-2015’ten bu yana, yani Silivri duvarlarının yıkılmasından ve 24 Temmuz 2015’te hükümetin PKK’nın üzerine yürüme kararı almasından beri Atlantik sisteminden kopuyor; Asya’ya, Avrasya’ya yerleşiyor. Ekonomide zaten yerleşmiş; birinci ticaret ortağımız Rusya, ikincisi Çin. Türkiye ekonomisi artık bir Avrasya ülkesi. Enerji kaynaklarımız için Irak, Azerbaycan, İran ve Rusya ile vazgeçemeyeceğimiz sıkı ilişkilerimiz var. Amerika’dan kaya gazı getirecek halimiz yok.
ABD ile yapılan İdlib görüşmeleri veya Patriot talebi gibi açıklamalar “denge siyaseti” adınadır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın çevresindeki, SETA gibi bazı düşünce kuruluşlarında yuvalanmış ve iktidar karargâhını kuşatmaya çalışan unsurlar var. Bunların Atlantikçi olduğu, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişini sabote etmek için Amerika ile iş yaptıkları dünya tarafından biliniyor. Sabote ekibi olmasa, Türkiye niçin Rusya, İran ve Suriye ile savaşma tehlikesinin eşiğine gelsin? Devlet aklının böyle bir savaşı benimsemesi mümkün değil.
Tuzak, sadece Türkiye için değil; Rusya için de, İran için de, Suriye için de bir tuzaktır. Çünkü Türkiye ile Suriye savaştığı zaman hepsi kaybeder. Türkiye’nin tekrar Atlantik sisteminin eline geçmesi, Rusya için dayanılmaz bir süreci başlatır. O yüzden Rusya ve İran çok sert tepki gösteriyor: “Hepimizi birlikte tuzağa götürüyorsunuz.”
Bu tuzak önlendi mi? Benim gördüğüm önlendi. Vatan Partisi’nin kararlı tutumu var ama en önemlisi Türk milletinin sağduyusudur. Türk milleti büyük bir sınavdan geçti; dolduruşa gelmedi. Devlet Bahçeli’ler “Şam’a gideceğiz”, “Esad’ın başına çuval geçirelim” gibi söylemlerde bulundu ama Türk milleti bunlara uymadı. İYİ Parti, Rus Başkonsolosluğu’na karşı eylem yapmaya kalktı, 30 kişi toplayamadı. Ne Devlet Bahçeli ne Meral Akşener Türk milletini kışkırtabildi. Camilerdeki vaazlarda bile “Biz kardeşlerimizle savaşmayı kabul etmiyoruz” dendi.
Amerika ve İsrail, Müslümanı Müslümana kırdıran bir tuzak kurdu. Aynı zamanda İsrail, Suriye’ye karşı askeri harekâtlarını sürdürüyor ve İran unsurlarını Suriye’den atma kararında. Amerika’nın Kudüs kararı da bununla bağlantılı. Türkiye Suriye ile savaştığı an, Kudüs planı yürür. Türkiye’nin Suriye ile savaşı, bölgedeki Kudüs direniş cephesini dağıtır. İdlib merkezli düşünmek çözüm değil; Karadeniz’den, Ukrayna’dan, Kırım’dan başlayan; Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta devam eden bütünsel bir cephe bu. “Nemesis” veya “İskender” gibi isimlerle yaptıkları tatbikatlar, doğrudan Türkiye’yi hedef alan intikam tatbikatlarıdır. Aslında her şey, Batı’nın bölgedeki mevzilerini korumak için kurduğu bu büyük tuzağın parçasıdır. Yunanlar da sahip çıkıyorlar; İskender tatbikatları vesaire ile buna kalkışıyorlar. Hemen Yunanistan da dahil oluyor. Türkiye’ye karşı Libya’da da Fransa, Türkiye’nin karşısında yer alıyor. Fırat’ın doğusunda yine Amerika ve PKK var. DAEŞ, tüm bu olaylardan kuvvet alarak tekrar canlanmaya ve hortlamaya başladı; hâlbuki epey ezilmişti. Türkiye ile Suriye ve Rusya arasında kapışma yaşanınca DAEŞ bundan kuvvet toplamaya başladı. Sonuç itibarıyla Türkiye’nin bütünlüklü bir strateji kurması lazım. Yalnızca İdlib’i merkeze alan bir yaklaşım yeterli olmaz.
Peki, ya Kıbrıs’ta ya da Doğu Akdeniz’de düşmanlar birdenbire harekete geçerse ne yapacaksınız? Amerika-İsrail donanmaları zaten Türkiye’ye karşı yıllardır askeri tatbikat yapıyorlar. Neden yapıyorlar? Çünkü Doğu Akdeniz’de suların ısındığını görüyor ve buna hazırlanıyorlar. Hatta bu durum 2002 yılındaki meşhur “Millennium Challenge” (Binyılın Meydan Okuması) tatbikatıyla başladı. 2002 yılında Amerika, Nevada çöllerinde tarihinin en büyük tatbikatını yaptı. Associated Press, o dönemde bu tatbikatın “96 saatte Türkiye’yi işgal etme” simülasyonu olduğunu yazdı. Senaryoya göre kriz bir adada, yani Kıbrıs’ta başlayacaktı. Adada Türkiye bir darbe yapacak, bunun üzerine 6. Filo gelip Kıbrıs’ın etrafını kuşatacak ve Amerikan çıkartmasıyla 96 saatte Türkiye işgal edilecekti.
O 96 saat çok önemli. Türk Silahlı Kuvvetleri komutanları orada şuna vurgu yaptılar: Bölgemizde seferberlik süresi 96 saat olan tek ülke Türkiye’dir. Yani “Sen daha seferberliğini tamamlamadan ben Türkiye’yi işgal ederim” mesajı veriliyordu. Ayrıca bu tatbikat 24 Temmuz 2002’de, yani Lozan’ın yıl dönümünde başladı. Bu, “Lozan’ı tanımıyorum; Lozan’la kurulan cumhuriyetin revanşını alarak onu dağıtacağım” mesajıydı.
Türkiye bütünsel bir strateji kurmak zorunda. Türk ordusu da bunu düşünüyor. “Efendim, mert olalım, savaşı Doğu Akdeniz’de çıkartmayın, Trakya’dan üzerimize gelmeyin, İdlib’de olsun” gibi bir durum yok. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı; Galiçya, Çanakkale, Kafkas, Süveyş, Yemen, Irak ve Suriye gibi pek çok cephede savaşmak durumundaydı. Almanya ile ittifak yaparak dört yıl direnebildi. Karşınızda İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası varken, on binlerce kilometrelik cephelerde sadece öz güçle savaşmak mümkün değildi. O dönemde Alman ittifakı Türkiye için mecburi ve tarihsel bir öneme sahipti.
Bugüne gelelim: Amerika ve İsrail, Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit ediyor; yanlarında Yunanistan ve Güney Kıbrıs var. Fırat’ın doğusunda Amerika, PKK ve DAEŞ tehdidi söz konusu. İçeride FETÖ ve PKK tehlikesi devam ediyor. İdlib ve Fırat’ın batısında çeşitli terör örgütleri var. Müttefikimiz olan ve enerjimizi tedarik ettiğimiz İran; Körfez’den ve Umman Denizi’nden tehdit ediliyor. Türkiye’yi tehdit zinciri, Karadeniz’den, Ukrayna-Amerika ittifakıyla başlıyor; Ege üzerinden Libya, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’e uzanıyor. Kudüs de Türkiye için bir cephedir. “Kırmızı çizgi” demekle iş bitmiyor; bu cephelerin hepsinde geçerli bütünlüklü bir strateji kurmak zorundayız. 48 saatlik, 72 saatlik planlarla bu sürecin altından kalkamayız. Herkesin genelkurmay başkanı olduğu, herkesin “askeri uzman” kesildiği bir ortamda; hem derinliği olan hem de 48 haftalık, 48 aylık, hatta 48 yıllık planlar yapmak zorundayız.
***
Türk milleti sağduyulu davrandı; kışkırtmalara gelmedi. Yapılan araştırmalara göre, Türk milletinin yüzde doksan ikisi Suriye ile savaşa karşı. PKK ile savaşı destekleyen %90’lık bir kitle var ama “Suriye ile savaş olmaz” diyorlar. Milletin bu vakur duruşu çok önemli. İkinci etken, Türk ordusunun binlerce yıllık kurmaylık birikimidir. Üçüncü etken ise devlet aklıdır.
Vatan Partisi de bu süreçte 15-16 Temmuz’da olduğu gibi aklı, hesabı ve vatanseverliği temsil etti. Uyarılarımızı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aynı gemide olduğumuz bilinciyle yaptık. Merkez Yürütme Kurulu olarak 24 Şubat’ta aldığımız kararlarda; Suriye ile doğrudan değil, Rusya ve İran ile bir istişare ve iş birliği içinde çözüme gitmeyi vurguladık. Suriye konusunda bir psikolojik duvar var, sürekli o duvara çarpmanın bir alemi yok. Amacımız devletin, hükümetin ve ordunun karşısına geçip atış yapmak değil, devlet aklını hakim kılmak ve Türkiye’yi bu büyük tehlikeden korumaktır. Vatan Partisi, süreci önceden okuyup 14 maddelik bir planla tehlikeyi gören ve bu doğrultuda uyarılarını yapan bir irade sergilemiştir. Sayın Tayyip Erdoğan’ı, Cumhurbaşkanımızı, devletimizi, ordumuzu ve hükümetimizi iknaya yönelik bir çalışma içine girdik. Yoksa aynı tuzak plancılarıyla beraber Sayın Tayyip Erdoğan’ı ondan sonra ikna etmekte de; onu karşıdan, cepheden bir şeye direnmeye veya diretmeye zorlayan, Türkiye’den yana olmayan, Türkiye’nin başarısızlığından medet uman veya fırsat umanlarla hiçbir zaman beraber olmadık. Bu çok önemli.
O televizyon programlarındaki mücadeleniz diyelim, gerçekten toplumu… Arkadaşlar hazırlamışlar, biz de haber bültenlerine koymuştuk. Kısa görüntüler hazırsa bir verelim ekranı. Çünkü çok çarpıcıydı. Vatan Partisi lideri, yaklaşan İdlib tuzağını Türk milletine duyurmak için günlerdir uyarıyor. Doğu Perinçek hükümeti günler öncesinden uyardı: “İdlib konusunda buradan hem Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum hem AK Parti’ye hem bütün Türk milletine; bir tuzak kurulmuştur ve bu tuzak Türkiye’ye tuzaktır. Aynı zamanda Sayın Tayyip Erdoğan’a tuzaktır. Bu tuzak yalnız İdlib’de değildir, Doğu Akdeniz’dedir; Türkiye’nin bugün tehditle karşılaştığı bütün cephelerdedir.”
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, katıldığı her televizyonda aynı vurguyu yaptı: “Ben bütün bu tartışmaları kesiyorum, geleceğe bakıyorum. Çünkü benim amacım önümüzdeki dönem Türkiye’de teröre karşı en geniş beraberliğin sağlanmasıdır. Ben neyi arzu ederim? Zaten işletmeleri tamamlayıp İdlib’e geçmek istiyorum artık. Son derece olumsuz; Sayın Cumhurbaşkanımız için de son derece olumsuz sonuçlar çıkar. Tuzağa karşı ben Sayın Cumhurbaşkanımızı ve bütün Türk milletini uyarıyorum. Çok teşekkür ediyorum.”
Programın sunucuları süre kalmadığını söylese de Perinçek ısrarla konuyu İdlib’deki gelişmelere getirdi, yaklaşan tuzak konusunda bütün tarafları dikkatli olmaya çağırdı. “Süremiz bitti, İdlib konuşacaktık ama konuşamadık. Orada İdlib konusunda çok büyük yanlış yapıyoruz; Rusya’ya düşmanlık, İran’a düşmanlık çok tehlikeli.”
İdlib’deki gelişmeleri işaret eden Perinçek, Türkiye’ye yönelik Amerikan tuzaklarını anlattı: “Türkiye’nin önünde çok tehlikeli bir tuzak var. Türkiye’nin Suriye’yle bugün bir sıcak savaşa girmesi; sonuç itibarıyla bütün bölgede kurulan ittifakları, yani Türkiye’nin Rusya’yla, İran’la, Irak’la, bütün bölge ülkeleriyle olan beraberliklerini berhava eder.” Partisinin İstanbul il binasında basın toplantısı da düzenleyen Perinçek, pusuda bekleyen güçler olduğunu söyledi.
“Gerçekten hem partinizin toplantısında hem de televizyon kanallarında bayağı bir mücadele vermişsiniz efendim. Gördüğüm kadarıyla hiç kimse İdlib’i gündeme getirmek istemiyor, kaçırmaya çalışıyorlar sanki. Bu, süreci anlamamaktan veya mesleki bazı deformasyonlardan; yani gazetecilik, televizyonculuk mesleği, reyting kaygılarından geliyor. İdlib Türk milletinin sırtını döndüğü bir konu değil. Daha çok içeride kapıştırmaya, milli olan kuvvetleri birbirleriyle dövüştürmeye yönelik programlar yapılıyor. İdlib’de o şeyi görmediler; milleti birbirleriyle dövüştürmeyeceklerini görmüyorlar. Çok yazık.”
Peki efendim, Vatan Partisi’nin kurmay görüşü ve ileri görüşlülüğü var dediniz. Şimdi bu ileri görüşlülükten yola çıkarak bir şey rica edeceğim: Önümüzde 5 Mart tarihi var. Putin-Erdoğan zirvesinde çözüm beklentiniz nedir?
“Devlet aklı galip geldi. Türk milletinin sağduyusu galip geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zafer ilkesi; yani savaşlarda başarıya yönelik strateji ve taktik oluşturma anlayışı galip geldi. Aynı şey Rusya ve İran için de geçerli. Çünkü Rusya ve İran da tuzağa itiliyor Türkiye ile beraber. Türkiye ile Suriye arasındaki bir savaş, aynı zamanda Rusya ve İran’ın bölgedeki bütün denklemlerini bozar. Onlar da bunu gördüler. Bütün bu etkenler nedeniyle 5 Mart’ta başlayan süreç sağduyunun ve devlet aklının galip geleceği bir süreçtir. Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopuşunun devam edeceğini, Astana ve Avrasya sürecinin hakim olacağını 5 Mart’tan sonra göreceğiz. Tabii bu inişli çıkışlı bir süreç; dümdüz, buz üzerinde kaymak gibi olmuyor. İnişler var, çıkışlar var, karşı koyan güçler var. Çelişmeli bir süreç ama hakim eğilimi görmek lazım. Nehir Asya’ya, Avrasya’ya doğru akıyor. Türkiye’nin 21. yüzyıldaki konumu Avrasya’dadır.”
Peki efendim, devlet aklı açıklamalarınızdan diğer bölüme geçeceğim. MHP ve İYİ Parti toplantılarında Devlet Bahçeli’nin pek çok yorumu oldu. Ateşe benzin döker diyeceğimiz açıklamaları vardı ama bir yerde de “Rusya ile Türkiye arasında aklıselimin galip gelmesini ümit ediyorum” ifadesini kullandı. Aynı şeyi Akşener de söyledi ama hemen ardından “Yansın Suriye, yıkılsın Şam” minvalinde konuştu. Bu durumda Türkiye ile Rusya’nın savaşmaması gerektiği gibi sözlerin bir kıymeti kalmıyor. Çünkü Şam’ın yıkılması, Suriye’nin yanması; Rusya ve İran tarafından kabul edilmez. Çünkü onlar devlet aklıyla hareket ediyorlar. Bölgeye Amerika’nın, İsrail’in hakim olmasını, PKK’nın veya DAEŞ’in hortlamasını ne Rusya, ne İran, ne de Suriye istiyor.
“Meral Akşener de aslında devlet aklından bahsetti ama yine Rusya-Türkiye ilişkilerini hedef alan açıklamalar yaptı. Neden özellikle Rusya-Türkiye ilişkileri? Çünkü İYİ Parti kurulduğu zaman dedik ki bu bir Gladio operasyonudur; MHP’yi bölmek için bir senaryo düzenlendi. MHP’nin içinden bir gücü hiç kimse alıp HDP’nin, PKK’nın yanına koyamaz. MHP tabanında bir vatanseverlik hassasiyeti var, bu sağlıklı bir şey. Ama MHP’yi bölüp bir kuvveti CHP ve HDP’nin yanına getirmek gerekiyordu. İYİ Parti nedir? MHP’den koparılan bir gücün CHP’nin yanına oturtulmasıdır. CHP’nin yanına oturtulduğu için de HDP’nin yanına geldi. Bu ittifakı herkes görüyor. HDP onları destekliyor, her yerde beraberler.”
“Bu durum 2015’ten geliyor. 2015’te Cumhuriyet Halk Partisi, HDP’yi açıkça meclise sokmak için çırpınmadı mı? Hatta CHP öyle bir hale düştü ki ‘Bana oy vermeyin, HDP’ye oy verin’ dedi. Yani PKK’ya oy verin dedi. O yüzden seçimi kaybettirdiler. Çünkü 2015’te, Haziran ile Kasım seçimleri arasında AK Parti, PKK’nın üzerine yürüme kararı aldı, silahlı mücadeleye başladı. Türk ordusunu harekete geçirdi ve oyları %9-10 yükseldi. Biz o dönemde Kemal Kılıçdaroğlu ve Murat Karayalçın ile Polat Rönesans Oteli’nde buluştuk. Verdiğimiz iki buçuk sayfalık metnin dört yerinde dedik ki: ‘HDP ile beraber olan seçimi kaybeder. HDP ile beraber olan PKK ile beraber oluyordur.’ Gelin HDP’den elinizi çekin, birlikte bu seçime girelim ama ittifakın içinde HDP olmasın.”
“CHP’ye 9 gün sonra verdikleri cevapta dediler ki: ‘Eğer sizin önerinizi kabul edersek fay hatlarını çatlatırız ve toplum içinde çatışmaları tahrik ederiz.’ Yani PKK’nın üzerine yürümeyi, terörle mücadeleyi toplumsal bölünmeyi tahrik eden bir eylem olarak görüyorlar. Siz bütün harekâtlara karşı çıkmadınız mı? 24 Temmuz 2015 harekâtına, Fırat Kalkanı’na, Zeytin Dalı’na, Barış Pınarı’na… Afrin’e Türk ordusu girerken Kılıçdaroğlu ‘Girmeyin’ demedi mi? Hendeklerde PKK’yı oradan çıkartmaya çalışan Türk ordusuna karşı çıkmadılar mı? Cumhuriyet Halk Partisi, HDP’nin hizmetine girdi. Tek taraflı olarak HDP’yi meclise sokmak için bütün gücüyle harekete geçtiler. Hatta ailelerde oyları böldüler; yarısı CHP’ye, yarısı HDP’ye diye. Amerika bunu istiyor.”
Peki Sayın Başkanım, sadeleştirmek için soruyorum: Görüşmeler sırasında Vatan Partisi HDP konusunda uyardığı için mi CHP sizi tercih etmedi?
“Vatan Partisi ile değil; onların gözünde HDP ile bir tercih söz konusu değil. Onlar HDP’siz, PKK’sız olmaz diyorlar. Amerika öyle istiyor ve aslında yenilginin tek sebebi de bu. Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasında AK Parti oyları %9-10 arttı. Niçin artıyor? Çünkü CHP HDP ile işbirliği yapıyor, AK Parti de olayı iyi yakalayıp hendeklere gömme harekâtını başlatıyor. Biz yazılı olarak verdiğimiz belgelerde Kürt vatandaşın da PKK’dan bıktığını, terörü istemediğini belirttik. Nitekim AK Parti oyları Güneydoğu’da da arttı.”
“CHP temsilcileri ‘Sizin adayınız konusunda tartışma çıktığı için bozuldu’ diyorlar. O tali bir konu. Orada iki seçenek vardı, ikinci seçenekte ‘Tamam, Doğu Perinçek hiç aday olmasın’ dedik. Yani Doğu Perinçek aday olmasın seçeneğini bile sunduk ama yine olmadı. Bir parti bir ittifaka giriyor, genel başkanı aday olmaz mı? Olması lazım, ama ondan bile feragat ettik.”
“Türkiye’de bugün AK Parti dışında iki strateji var. Biri Amerika’yla, PKK’yla ve FETÖ’yle birleşip Tayyip Erdoğan’ı devirme stratejisi; bu CHP’nin stratejisi, İYİ Parti de bunun içine girdi. Diğeri ise Vatan Partisi’nin stratejisi: Amerika, PKK ve FETÖ bizim düşmanımızdır. Onlara karşı AK Parti ile ittifak yaparız. Amerika’ya, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı aynı gemideyiz, aynı cephedeyiz.” Aynı gemideyiz; çünkü Türkiye ittifakı o. Yani Türkiye cephesi. Türkiye’nin PKK’dan ve terörden temizlenmesi. Zaten 15-16 Temmuz’da o ittifak olmadı mı? Yani 15-16 Temmuz darbesiyle savaşırken kalkıp Tayyip Erdoğan’la savaşabilir miydiniz? O gece Tayyip Erdoğan’la savaşmaya kalkanlar, cephelerini ona dönenler, PKK ve FETÖ’nün yanına düştüler.
Burada da aynısı oldu. Ulusal Kanal’da iki konuk vardı. Darbe haberleri gelmeye başladığında, “Bu darbe iyi mi, nasıl, Atatürkçüler mi yaptı?” gibi tartışmalara girdiler. Telefonu açtım ve Adnan Türkan arkadaşımıza, “Derhal onları kollarından tutup bu stüdyodan atacaksınız” dedim. Çünkü savaş oluyor, bunun özgürlüğü mü olur? Amerika darbe yapıyor, uçaklar kalkmış, helikopterler uçuyor, insanlar ölüyor, kan akıyor; sen burada darbeyi tartışıyorsun. Neyse, Adnan Türkan geldi ve onları nazik bir şekilde programın dışına çıkardı.
Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nden devam edelim Sayın Perinçek. CHP’nin İdlib merkezli tartışmalarda “Türkiye’nin Suriye’de ne işi var?” mantığıyla askerlerimizin çekilmesi yönünde açıklamalar yaptığını görüyoruz. Siz buna ne diyorsunuz?
Türkiye’nin PKK’yı hendeklere gömme harekâtı, FETÖ’yü temizleme süreci, Amerika’nın 15-16 Temmuz darbesini ezmesi; ardından 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridorunun yarılması, DAEŞ unsurlarının etkisiz hale getirilmesi; sonrasında Zeytin Dalı ile Afrin’in kurtarılması ve Barış Pınarı Harekâtları… Bunların hepsi doğru, yerinde ve vatan savunması için zorunlu harekâtlardı. Vatan Partisi, Kürt açılımı ve Ermeni açılımı gibi yanlışlara başından beri karşı çıktı; PKK ancak silahla bertaraf edilir dedik. Bizim bu muhalefetimiz sayesinde 24 Temmuz 2015’te Türkiye silaha sarıldı.
Ancak ne zamanki mücadele PKK ve FETÖ’den saptı, Suriye’ye karşı bir savaşa dönüştü, işte o çok yanlıştı. Çünkü FETÖ ve PKK’yı ancak Suriye, Rusya ve İran ile birlikte temizleyebiliriz. Suriye topraklarında ve Fırat’ın doğusunda PKK ve DAEŞ’i koruyan Amerika. O zaman biz bölge ülkeleri olarak; Suriye, Irak ve İran ile iş birliği yaparak bu unsurları temizlemeliyiz. Başarılı bir model de oluşturduk; Eylül 2017’de Barzani referandumunu Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Rusya birlikte hareket ederek yerle bir etti. Amerika ve İsrail planlarını ancak bu ülkeler birleşince bozabiliyoruz.
Şu anki dış politikada maalesef hedeften sapma var; dostlarımızla kavgaya başlayıp yalnızlaşıyoruz. İçeride de AK Parti yönetimi yalnızlaşıyor ve iç cephe bölünüyor. Bu, Türkiye’nin tepesine binmek isteyen güçlerin kurduğu bir tuzaktır.
Beşar Esad’ın genel seçim çağrısı yaptığına dair haberler var. Suriye’de eninde sonunda bir seçim olacak zaten. Esad seçimle geldi; halk onu desteklemese, tepesinde Amerika ve terör örgütleri varken nasıl direnebilirdi? Eğer bu seçim haberi doğruysa, demek ki onlar 5 Mart’ta Erdoğan ile Putin arasında Moskova’da yapılacak görüşmeye bir gündem sunuyorlar.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun İdlib yorumuna gelince; o, cephesini düşmana değil Tayyip Erdoğan’a dönmüş durumda. Onların baş düşmanı Amerika, HDP, PKK veya FETÖ değil; Tayyip Erdoğan. “Rusya ile ABD anlaştı” gibi hurafeler dolaştırılıyor. Rusya ile Amerika’nın menfaatleri temelden zıttır, asla anlaşamazlar. Arada ateşkesler, mola dönemleri olur ama bu anlaşma değildir.
Bugün Türkiye, Rusya, İran ve Suriye aynı Amerikan ve İsrail tehdidiyle karşı karşıyadır. İsrail, Suriye’ye saldırıyor ama Türkiye’ye saldırmıyor; buradan ders çıkarmalıyız. Eğer Amerika’yı ve İsrail’i bizi tehdit eden esas güç olarak görüyorsak, cephemizi onlara karşı kurmalı ve ittifak potansiyelimizi harekete geçirmeliyiz. Mavi Vatan böyle korunur.
Adem Bey gibi “AK Parti’yi niye eleştirmiyorsunuz?” diyenler, Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenerek aslında PKK ve FETÖ ile aynı cepheye düşüyorlar. Biz Suriye konusunda AK Parti’yi eleştirdik, ancak onların yanlışlarını düzeltmeye çalışıyoruz. Erdoğan’ı ikna ederek Türkiye’yi tehlikelerden kurtarabiliriz.
İdlib’de tuzak, Astana ortakları olan Rusya ve Türkiye’nin yan yana gelmesiyle bozulur. 5 Mart Moskova buluşması bu yüzden çok önemli. Türkiye ile Rusya yan yana geldiğinde, buradan Türkiye-Suriye savaşı değil; ateşkes ve barış süreçleri çıkar. Amerika ise tam tersini, yani Türkiye-Suriye savaşını istiyor çünkü bu durum Türkiye’yi Asya’dan koparır. Çünkü bu toplantının kayıtları gizli tutuluyor, bunu da aktaralım. Konunun detaylarını öğrenmeye gerek yok. Bugün salı günü bütün liderlerin konuşmaları oldu; orada da aynı konular tekrar edildi. Evet, bu arada bir bilgi daha vereyim: Milli futbol takımımızın rakipleri belli oldu Sayın Başkan. Araya girmeden onu da söyleyeyim; Avrupa Futbol Şampiyonası’nda milli takımımız Macaristan, Rusya ve Sırbistan ile eşleşti. Bence iyi bir grup. Yani “daha iyisi Şam’da kaysın” diyebileceğimiz türden. Buradan Türkiye birinci de çıkabilir, ikinci de çıkabilir. Turnuva sistemi ikişerli gidiyor, Türkiye’nin gruptan çıkma ihtimali bayağı yükseldi. Şenol Güneş’e de oyuncularımıza da ziyadesiyle güveniyoruz zaten. Hakikaten genç bir takım oluştu. Mesela Fransa’yı 2-0 yendik, müthiş. Dünya şampiyonunu yendik, bir de berabere kaldık galiba. Bu çok büyük bir başarı, muazzam bir başarı. Değerli izleyiciler, Fransa’ya karşı 4 puan almak büyük bir iş. Bir kere yeniyoruz, bir kere berabere kalıyoruz.
Bu arada size bir sürpriz sözüm vardı, önümüzdeki hafta görüşürsek yetiştiremedim. Biz ezilenlerden yanayız. Malum, Galatasaray Fenerbahçe’yi yenmişti değerli izleyiciler. Beni yakından tanıyanlar bilir, kızaracak bir şey yok, olur böyle şeyler. Kızmıyorum da zaten, doğal karşılıyorum. Sporda yenmek de var, yenilmek de var. Ama ben kendi tutumumu söyleyeyim: Ben her zaman mazlumlardan, ezilenlerden yana olduğum için artık Fenerbahçe’yi tutmaya başlıyorum. Öyle mi? Evet, ezilenlerin yanındayım. Sağ olun efendim. Evet, ben izleyeceğim. Kısa bir ara verelim, az sonra tekrar döneceğiz.
Efendim, “Çıkış Yolu” programında devam ediyoruz, son bölümümüzdeyiz. Sizden gelen sorular var, onları Sayın Perinçek’e soracağız. Hemen başlayalım.
Efendim, bir de mülteci sorunu çıktı şimdi. Herkes çok soruyor. Televizyonlarda kötü görüntüler izledik, özellikle Avrupa’nın onları karşılaması ve kapıları açmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Sadece kötü görüntüler üzerinden değil, bu politikayı genel olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye’nin üzerine muazzam bir yük bindi. Ancak uluslararası hukuka göre sığınmacı ile göçmeni ayırmamız lazım. Yarın Eyüp Ergür’ün bu konuda *Aydınlık* gazetesinde güzel bir yazısı çıkacak, herkese tavsiye ederim. Kavramlar karıştırılıyor. Göçmen, kendi iradesiyle yeni ufuklar arayan insandır. Ancak zorunlu sebeplerle, korkudan, mecburen itilerek, kaçarak sığınanlar ile göçü birbirinden ayırmak lazım; bunlar sığınmacıdır. Uluslararası hukuka göre, sığınmacıların ilk sığındıkları yerlerde güvenlik altına alınmaları ve başka ülkelere ciro edilmemeleri gerekiyor. Türkiye çok ağır bir yük altında kaldı. Batı’nın ikiyüzlülüğü ise ortada; bütün yükü Türkiye’nin sırtına vurup kendileri seyrediyorlar. Hükümetimizi, Batı’yı zorlamak ve yükleri kısmen de olsa paylaşmak için kapıları açmaya yöneltti. Kapılar açıldı ama o hümanist geçinen Batı’nın gerçek yüzünü gördük. Vurmaya, kırmaya başladılar. Denizlerden gelenlerin botlarını deliyorlar, bu boğulmalarına yol açıyor. Karadan gidenleri vuruyorlar, yaralıyorlar, ölenler oldu.
Bunun köklü çözümü bu değil. Çözüm; Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktan, Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yapmaktan geçiyor. Türkiye’yi göçten ancak bu şekilde koruyabiliriz. Askeri tedbirlerle bunu önlemek mümkün değil. Zaten 3,5-4 milyon kişi gelmiş. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağladığımız zaman —ki bunu ancak Suriye ile birlikte yapabiliriz— Türkiye’deki insanların çok önemli bir kısmı evine, tarlasına, dükkanına dönecek. Operasyon alanlarımıza zaten 450 bin kişi döndü. Suriye yönetimi af da ilan ediyor. İnsanlar savaştan, felaketten, açlıktan kaçtılar; toprak bütünlüğü sağlandığı an yurtlarına dönerler.
“Güvenli bölge” fikri de çok yanlış. Hükümetin söylediği 400 kilometre boyunda, 30 kilometre derinliğinde bir bölge kurmanın sonu yok. Peki orada asayişi kim sağlayacak? Hangi ordu, hangi postane, hangi idare olacak? “Türk devleti olacak, Suriye devleti olmayacak” dediğiniz an, bu bir nevi işgale dönüşür ve bunu dünyaya kabul ettiremeyiz. Köklü çözüm, Suriye’nin kendi toprak bütünlüğünü sağlamasıdır. Rusya ile Türkiye, geçmişe sünger çekip suç işleyenleri affetme konusunda anlaştığında, Suriye normal hayatına dönecektir.
Bir bilgi daha paylaşayım; Suriyelilerden aldığım duyuma göre, askerlikten kaçan gençler için 5 bin dolar bedelli bir seçenek sunulmuş. Birçoğu zaten askere gitmemek için Türkiye’ye geldi. “Beşar Esad’dan kaçtılar” söylemi doğru değil. Suriye halkının büyük kısmı Esad’ı destekliyor. Esad’ın çözümleri bizim menfaatlerimize son derece uygun. Esad, Atatürk’ün formülünü benimsiyor: Tek millet, tek devlet, tek bayrak. Suriye içinde etnik temelli federasyonları kabul etmiyor. Bu bizim için çok iyi, çünkü federasyon demek, orada bir Kürt devleti oluşması ve bunun Türkiye için tehdit haline gelmesi demektir. Amerika’nın planladığı “Suriye Federasyonu”, Türkiye’nin başına bela olur; çünkü o, “ikinci İsrail”in Suriye ayağıdır.
Birleşmiş Milletler veya çok uluslu çözümler hakkında ne düşünüyorsunuz?
O işin altından çıkamayız. Büyük devletleri bu sürece katmamak lazım. Türkiye, Rusya ve İran geçici olarak sürece katkıda bulunabilir. Amerika gibi petrol için, ikinci bir İsrail devleti kurmak için orada bulunanlara karşı, Türkiye, Rusya ve İran Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekler. Bu sağlandıktan sonra herkes evine döner ve Suriye ile ilişkilerimiz eskisi gibi iyi olur.
İlginç bir öngörünüz daha gerçekleşti. 5 Mart toplantısına Almanya ve Fransa’nın da dahil olması bekleniyordu, Cumhurbaşkanı da bunu söylemişti ama geri adım atıldı. Siz de “Ne gerek var?” demiştiniz.
Bugün görüyoruz ki Fransa iyice dışarıda kalmış durumda. Fransa, Limassol Limanı’na donanmasını getirip Türkiye’ye namlusunu çevirdi. Türkiye’ye düşmanlık besleyen bir gücü sürece dahil etmek akıl kârı mı? Ermeni soykırımı iddialarını da Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağlamasını önlemek için gündeme getiriyorlar. Rusya burada daha akıllı davranıyor, “Onlar gelmesin, aramızda çözelim” diyor. Çok doğru. Merkel, Fransa’dan biraz daha makul olsa da Almanya’nın da PKK’ya karşı hoşgörülü tavırları var. Türkiye, Rusya ve İran arasında çözülecek bir konuya Fransa’yı çekmek, NATO’yu veya Amerika’yı davet etmek çok büyük yanlışlar.
Atlantik cephesinde en uzak ülke Almanya mı? Almanya bu refleksi göstererek mi hareket ediyor?
Almanya’nın Amerika’ya karşı direnişi daha güçlü. Fransa’nın da Amerika ile çelişkileri var ama Almanya, Amerika’dan daha bağımsız durmaya çalışıyor.
Doğu Akdeniz vurgusu yaptınız. Bugün Aleksandr Dugin’in *Aydınlık* gazetesindeki röportajı çok çarpıcıydı. Rusya’nın, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumunu meşru gördüğünü ve Libya’daki Wagner güçlerini geri çektiğini görüyoruz. Bu yeni bir el uzatma mı?
Evet, Dugin’in söyleşisi çok önemli. Rusya’nın yapıcı bir tavra girdiğini gösteriyor. “İdlib’de Suriye düşmanı politikalarda Türkiye ısrar etmesin, bu bizim kırmızı çizgimizdir” diyor. Ancak Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, PKK ve FETÖ ile mücadelede Türkiye’ye anlayış gösteriyor ve ortak cephe öneriyor. Rusya’nın “Mavi Vatan” kavramını kullanması da çok önemli. Türkiye, Rusya’yı Doğu Akdeniz’e çekmelidir. Çünkü biz orada Amerika, İsrail ve Fransa’ya karşıyız; onları dengeleyecek kuvvetlere ihtiyacımız var. Birinci Cihan Savaşı’nda Türkiye, Almanya ile beraber olmasaydı, İngiltere ve Fransa gelip bizi parçalayacaktı. İstiklal Savaşı’nı o zaman yapamazdık. İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası gibi o dönemin üç büyük devletine karşı, Almanya’yı yanımıza çektiğimiz için direnebildik. Bugün de Rusya’nın seyirci kalmasını değil; Amerika’ya, İsrail’e, Türkiye’yi tehdit eden güçlere, PKK’ye ve FETÖ’ye karşı bizimle beraber olmasını istemeliyiz ve bunun koşullarını yaratmalıyız. Bizim menfaatimiz budur. Karadeniz’deki enerji iş birliğini Akdeniz’e de taşıyabiliriz, taşımalıyız da. Akdeniz’de, arkasında Amerika ve İsrail bulunan Yunanistan tehdidine karşı tek başımıza durmak yerine yanımıza bazı kuvvetleri almak durumundayız. İran’ı, Rusya’yı, hatta uzaktaki Çin’i bile yanımıza almalıyız.
Bunlar Türkiye’nin doğal gazını, petrolünü ve kaynaklarını paylaşmak istemiyorlar. Sonuç itibarıyla onların da menfaati, Doğu Akdeniz’in tamamen Amerika’nın kontrolüne geçmesini engellemektir. Peki, bir Rus veya Çin hegemonyası söz konusu olur mu? Bugünkü koşullarda Rusya ve Çin, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birlikte olmak zorundadır; Türkiye’ye karşı bir hegemonya kuramazlar. Karşılarında Amerika, İsrail ve Fransa’nın oluşturduğu bir güç varken, Rusya’nın meselesi onları dizginlemektir, yoksa Türkiye’nin “Mavi Vatan”ını paylaşmak ya da parçalamak değil. Kuvvet dengelerine bakmak gerekir.
2030 yılına dair Amerikalı ve Kanadalı uzmanların yaptığı araştırmaya göre dünya ekonomileri sıralamasında birinci ekonomi 64,2 trilyon dolarla Çin, ikinci 46,3 trilyon dolarla Hindistan, üçüncü 36 trilyon dolar civarıyla Amerika Birleşik Devletleri, dördüncü 10 trilyon dolarla Endonezya ve beşinci 9,1 trilyon dolarla Türkiye olacaktır. Brezilya ise 8,67 trilyon dolarla altıncı, Rusya 8 trilyon dolarla yedinci sırada yer alıyor. Bu tablo, Rusya’nın Türkiye üzerinde bir ekonomi kurma ihtimalinin olmadığını gösteriyor. Askeri bakımdan da Türkiye-Rusya arasında bir dengesizlik yok. Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya’dan korkması için hiçbir neden yoktur. Aklımızdaki o eski “Dünya Hegemonyası” iddiası olan Rusya, Soğuk Savaş dönemi veya Çarlık dönemi Moskova düşmanlığıdır; ancak Rusya parçalandıktan sonra artık böyle bir dünya hakimiyeti iddiası kalmadı.
Çin’e gelince; Çin zaten paylaşımcı ve sosyalist bir ekonomi inşa ettiği için dışa karşı emperyalist yayılma iddiaları yoktur. Çin’in Afrika ve diğer ezilen ülkelerle ilişkileri “beraber üretelim, beraber kazanalım” prensibine dayanır. Kaldı ki Türkiye’yi baskı altına almak isteyen herhangi bir güce, başta Vatan Partisi olmak üzere Türk milleti karşı koyar.
Dünya Sağlık Örgütü, Çin’in COVID-19 ile mücadelesini dünyanın en başarılı örneği olarak nitelendirdi. 10 günde hastane inşa edebilen, disiplinli bir toplum yapısı var. Bu başarıyı Çin Komünist Partisi’nin disiplinine ve halkın katılımına borçlular. Hastalığı tedavi etmekten ziyade önlemeyi esas alan bir halk sağlığı anlayışları mevcut.
“İslamcı ve mezhepçi Erdoğan, Esad takıntısından vazgeçer mi?” sorusuna gelince; Amerika’nın Orta Doğu’da Şii-Sünni kamplaşması yaratma planı tutmadı. Bir zamanlar “Sünni blok” kurulacağı beklentisi vardı ancak bu gerçekleşmedi. Tam tersine; Şii çoğunluklu İran ile Sünni çoğunluklu Türkiye, Irak ve Suriye, Kürdistan projesini bozdu. Hristiyan çoğunluklu Rusya da bu cephede yer aldı. Türkiye’nin ve Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu planın bozulmasında önemli rolü oldu.
İdlib veya Hatay ile ilgili kaygılara da değinmek gerekir. Hiç kimse Hatay’ı Türkiye’nin elinden alamaz. Ancak Türkiye tuzağa düşerse, çok cephede savaşmak zorunda kalır ve işte o zaman büyük bir tehditle karşılaşır. Hatay’ı korumak, Suriye, Rusya ve İran düşmanlığından değil, aksine onlarla ortak menfaatler etrafında birleşmekten geçer.
İYİ Parti ve CHP ile neden ters düştüğümüz sorulursa; bu partiler Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı çizgisine savrulmuş durumdalar. Türk ordusunun yenilmesini istiyorlar ki Erdoğan devrilsin; kafalarındaki senaryo bu. İYİ Parti ve CHP ile yan yana gelmek, PKK ve FETÖ ile yan yana gelmek demektir. Bizim sağlam tutumumuz, bu partilerin tabanındaki insanları etkilemeye yöneliktir.
“BOP Eşbaşkanlığı” meselesi ise 2014 yılına kadar sürmüştür. 2015’ten itibaren hükümetin PKK ve FETÖ’ye karşı kararlı bir mücadeleye girmesiyle birlikte bu ilişki kopmuştur. Şu an Türkiye’de Amerika’nın senaryoları içinde hareket eden güçler; HDP, PKK, FETÖ ve onlarla iş birliği yapan siyasi yapılardır. Bizim çizgimiz ise Türkiye’nin bütünlüğünü savunma çizgisidir. Sayın İsmail Ok’un istifa mektubunu buraya çıkartalım, rica edelim. Bütün hakikatleri söylüyor. İYİ Parti’yi bize müttefik olarak öneren bu kardeşimizin en güzel cevabı İYİ Parti’nin dününe kadar Balıkesir Milletvekilliğini yapan Sayın İsmail Ok veriyor. İsmail Ok’un istifa mektubunu rica ediyoruz. Evet, ne diyor İsmail Ok? “Bizi CHP’nin üzerinden PKK’nın, HDP’nin yanına çektiler. Maalesef İYİ Parti, Soros tarafından dayatılan insanlar tarafından yönetiliyor ve Soros’un planları içinde yer alıyor” diyor. Yeter zaten bunlar, İYİ Parti’nin nerede olduğunu ve hangi işlevi gördüğünü açıklamaya yetiyor.
Yalnız İsmail Ok değil; şu anda İYİ Parti’de çok sarsıcı bir çözülme var. Çok yerde insanlar, yalnız milletvekili düzeyinde değil, tabanda da İYİ Parti’den ayrılıyorlar. Vatan Partisi’ne katılanlar da var. Ayrılanların hepsinin ortak tespiti şu: İYİ Parti, Amerika planlarında rol alıyor. İYİ Parti’yi CHP üzerinden getirip HDP’nin, PKK’nın yanına oturttular. İYİ Parti bir operasyon partisi işlevi gördü; yani Milliyetçi Hareket Partisi’ni bölmek için kuruldu.
İşte Balıkesir Milletvekili İsmail Ok, İYİ Parti’den istifa ederken şu açıklamayı yapmıştı: “Devletimize ve milletimize zarar verecek, bölücü, yıkıcı faaliyet gösteren parti ya da sivil toplum kuruluşlarında yer alan, gücünü ve sermayesini emperyalist güçlerden alan kişi ya da kişilerin asla erişemeyeceği, Atatürk’ümüzün milliyetçilik anlayışıyla kurulmuş ve bu doğrultuda siyaset yapılması arzu edilmiştir. Ancak bu iddiamız çok kısa bir zamanda yerle bir olmuş ve hayallerimiz yıkılmıştır. Şöyle ki; sözde sivil toplum örgütü adındaki emperyalist Soros vakıflarında görev yapanlar, başkanlık divanında en hassas görevlere getirilmişlerdir. Daha da kötüsü, Genel Başkan bu durumu bilmesine rağmen bu Sorosçuların partinin en hassas birimlerinde görevlendirilmesinde bir sakınca görmemiştir. 03.09.2019 tarihinde yaptığım yazılı basın açıklaması ile özellikle genel merkez yönetimini bu konuda eleştirmişimdir. Meclis Başkanlık Divanı’ndaki görevimden de ayrılabileceğimi ifade etmeme rağmen Genel Başkanımız kararlı bir şekilde devam etmemi istedi. Haliyle siyasi çalışmalarıma seçim bölgemde son verdim. Partimize zarar gelmemesi için bu ayrıntıları paylaşmadım, partideki arkadaşlarımla hiçbir siyasi çalışma yapmadım. Onları yalnız bıraktığım için haklı olarak bana kırıldıklarını da biliyorum.”
Bir de CHP ile ilgili bölüm var. CHP’nin HDP ile olan ittifakına karşı çıkıyor ve “Cumhuriyet Halk Partisi HDP ile beraber. Biz de CHP ile ittifak yaparak PKK ve HDP ile ittifak yapmış oluyoruz” diyerek hakikatleri söylüyor. Biz İYİ Parti kurulurken “Gladio prensesleri, Gladio kraliçeleri o partiye önderlik ediyor” şeklinde tespit yapmıştık. İşte o tespiti bugün İYİ Parti’nin önde gelen isimleri de doğruluyor. İsmail Ok’u ben de Balıkesir’deki insanlardan tanırım; dürüstlüğü ve vatanseverliğiyle herkesin güvenini kazanmış bir milletvekilidir. Onun bu istifası ve gerekçeleri çok önemlidir. Devamında CHP’nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da açıkça HDP, PKK ve FETÖ ile iş birliği yaptığını söylüyor.
Vatan Partisi’nden Prof. Dr. Tülin Oygür, geçtiğimiz pazar günü Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Başkanlığına seçildi. Vatan Partisi’ne şu anda çok büyük bir eğilim var. Eski Gazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı olan Sayın Tülin Oygür çok kuvvetli bir liste yaptı. Handan Hanım, eski Avcılar Belediye Başkanı ve Demokratik Sol Parti Genel Başkan Yardımcısı; ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi’nden yine önemli isimler listede yer aldı. Vatan Partililer de var tabii. Böyle vatanseverleri birleştiren bir liste yapıldı. Bu liste, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüm genel merkeziyle yüklendiği, milletvekillerinin seferber olduğu bir seçime rağmen 109 oy farkla, yani oyların yüzde 64-65’ini alarak kazandı. Cumhuriyet Halk Partisi listesi ise yüzde 35 aldı. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine girdiği çıkmazı yansıtıyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği; Türkiye Gençlik Birliği, Barolar Birliği ve meslek kuruluşları ile birlikte Türkiye’de bir “Türkiye İttifakı” halk hareketi oluşturuyor. Bu çok tarihi bir olaydır. Tülin Oygür bizim partimizde uzun zamandan beri genel başkan yardımcılığı yapıyordu, aday olduğu için bu görevinden istifa etti. Çok esaslı bir liderdir; hem bilgisi, birikimi, karakteri hem de kararlılığıyla Türkiye tarihinin en büyük kadın hareketini başlatacak.
Önünüzdeki *Teori* dergisi 3 Mart Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu, Kemalizm ve Sosyalizm konusunu işliyor. Bu sayı, geçen sayımızın bir devamı niteliğinde. Geçen sayımızda Kemalizm’in tarihsel ve sınıfsal karakteri üzerine durmuştuk. Bu sayıda Tevfik Rüştü Aras’ın 1962 yılında Doğan Avcıoğlu ile yaptığı ve *Yön* dergisinde yayımlanan çok önemli söyleşisine yer verdik. Tevfik Rüştü Aras, 15 yıl boyunca Atatürk’ün Dışişleri Bakanlığını yapmış büyük bir entelektüeldir. Taksim Abidesi’ndeki Atatürk’ün arkasındaki heykellerden biri de odur. Aras, o söyleşide “Atatürk bizi görevlendirdi ve Moskova’ya yolladı. Komünist Enternasyonal’e girmek istedik, bu konuda samimiydik” diyor. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ve altı ok ilkeleri esas olarak sosyalizmin ilkeleriydi. Türk Devrimi kendi karakterimize ve ülkemizin koşullarına özgü bir devletçilik, halkçılık ve sosyalizm anlayışına sahipti. Fakat maalesef o dönem Troçki, Zinovyev ve Kamenev Komünist Enternasyonal’e hakimdi ve bizi almadılar. Oysa o dönem Türk dostu olan Stalin vardı; eğer onlar Komünist Enternasyonal’in başında olsalardı bizim oraya girmemizi benimserlerdi.
Kemalist Devrim’le ilgili tartışmalarda Aslan Kılıç, Şule Perinçek’in “Atatürk’ün Tarım Politikası”, Kuntay Gücüm’ün “Kemalist Devrim’in sınıfsal karakteri” ve Cerrahoğlu’nun İttihat ve Terakki’nin devlet sosyalizmi konusundaki görüşleri yer alıyor. Atatürk, 1928 yılında Taksim Abidesi’ni yaptırırken yanlarına iki Sovyet devrimcisini; Aralof ve Frunze’yi de ekletiyor. İsmet Paşa, devrimin üç önemli lideri Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Çakmak önde; arkasında Tevfik Rüştü Aras ve Sovyet temsilcileri ile Türk-Sovyet dostluğunu stratejik bir dostluk olarak mermere işletiyor. Bu, Atatürk’ün vasiyetini taşa işlemesidir.
Atatürk bu Sovyet dostluğunu ölmeden önce 1937 yılında en yakın arkadaşlarına vasiyet olarak söylemiştir. İsmet Paşa, Celal Bayar, Kılıç Ali ve Ali Fuat Paşa bunu kendi hatıralarında doğrulamışlardır. Atatürk’ün bu dahiyane vasiyeti, Türkiye’nin Batı emperyalizminin denetimine girmemesi için tek güvencenin Sovyetlerle dostluk olduğunu göstermektedir. Sovyetlerle dostluk bozulduğunda Türkiye Amerika tarafına savrulmuştur. Bugün de Türkiye’nin Rusya, İran ve Çin ile ittifakı, bölge ülkeleriyle iş birliği Türkiye’nin geleceği bakımından tayin edici öneme sahiptir. Bu ittifaklar bozulduğu zaman Amerika ve İsrail orada bir “İkinci İsrail” ve bir “Kürdistan” kurmaya çalışır ki, bunun sonuçları toprak bütünlüğümüz ve ekonomimiz için çok ciddi olur.

