Çıkış Yolu • 01.11.2022

Çıkış Yolu • 01.11.2022

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında; gününde ve saatinde sizlerle beraberiz. Gündemimiz yoğun, Türkiye’nin gündemi yoğun. Tabii Vatan Partisi’nin gündemi de yoğun ve hareketli bir dönem içerisine girdi.

Vatan Partisi’nin önünde yapacağı işler neler? Bir kere bunu soracağız. Bununla birlikte Kılıçdaroğlu’nun dünkü açıklamaları var. Sabahtan beri bizlere “Vatan Partisi’nin yorumu ne?” diye soruyorsunuz; Sayın Perinçek’e de bu soruları yönelteceğiz. Tabii çeşitli meslek odalarında, sanatçılar içerisinde hareketlilikler var, tartışmalar yürüyor; onları da soracağız. Gündeme ve dış politikaya ilişkin konularımız var. Biraz harmanlayarak, sizlerden gelenlerle birleştirerek bir gündem hazırladık. Bununla birlikte sizlerden başka sorular veya görüşler gelirse onları da program içerisinde kullanıp değerlendireceğiz.

Efendim merhabalar, hoş geldiniz.
— Merhabalar, hoş bulduk.

Şimdi bir Güneydoğu turunuz var, onunla başlayayım. Sıcak bir takvim, yoğun da bir program olacak. Arkadaşlar görseli ekrana verirlerse: 5 Kasım Mardin, 6 Kasım Diyarbakır, 7 Kasım Siirt. Bu galiba Siirt merkez. 8 Kasım’da Pervari’de Sayın Ethem Sancak’la birlikte oradasınız. Bununla başlayalım; ziyaretinizin sebebi nedir?

— Evet, başlayalım. Güneydoğu gezisine Sayın Ethem Sancak’la birlikte başlıyoruz. Oralarda halkımızla buluşacağız; Mardinlilerle, Diyarbakırlılarla, Siirtlilerle, Pervarililerle… Tabii Mardin’in ilçelerinden, Diyarbakır’ın ilçelerinden, çevre illerden, Siirt’ten, Pervari’den gelecekler. Şimdiden heyecanlanıyorum. Acı çeken, sorunları olan, çözüm bekleyen, iş arayan; traktörüne veya su motoruna mazot doldurmak isteyen insanlarımızla buluşacağız. Başka; eşitlik ve benzeri problemleri olanlarla… Tabii bu bir iktidara hazırlık. Önümüzdeki dönemde hükümet olarak çözeceğimiz sorunlar bunlar. Ethem Sancak da oraların insanı zaten. Bütün Türkiye’nin insanı Ethem Sancak; Trabzon’dan, Trakya’ya kadar, Samsun’dan, Mersin’den… Doğum yeri Siirt ama bütün Türkiye’de tanınıyor. Türkiye’nin her yerinde ilişkileri, dostları, arkadaşları var. Beraber gideceğiz; şimdiden coşku içerisindeyiz. Oradaki insanlarımızla da kucaklaşacağız, sorunlarını öğreneceğiz, not edeceğiz ve çözüm üreteceğiz. Yarın Türkiye’de hükümette anahtar konumunda olacak Vatan Partisi. O bakımdan hem bir seçime hazırlık hem de iktidar görevlerine hazırlık.

Şimdi yurdun dört bir yanında çalışmalarınız var ama birkaç yıldır Güneydoğu’ya bir yoğunlaşma olduğu gözlemleniyor.

— Yok, öyle bir şey yok. O doğru değil. Türkiye… Aslında bu belki bizim için bir eksik. Üretim Devrimi Kurultayları yaptık, 115 yerde. Kurultay yaptığımız yerleri haritada boyadık; o haritada özellikle Marmara, Ege, Orta Anadolu ve bütün Akdeniz, Adana, Mersin’e kadar var. Ama eksiklerimiz daha çok Doğu ve Güneydoğu. O bakımdan o dediğiniz doğru değil. Şimdi onu telafi ediyoruz. Bugün, yani bu hafta Mardin, Diyarbakır, Siirt, Pervari… Ama hemen baharda da Van, Muş, Malazgirt, Bulanık, Şırnak, Silopi, Güneydoğu; Erzurum, Erzincan, Elazığ, Sivas… Mart, Nisan, hatta belki Şubat aylarında bu illerimize de gideceğiz.

Bunlar örgütlenme faaliyetleri mi, yoksa bir soruna temas etme odaklı mı, yoksa seçim hazırlığından mı başladınız?

— Bu; halkımızla buluşma, halkımızı dinleme, halkımızı anlama, onun taleplerini öğrenme ve çözüm üretme çalışmaları. Kitlesel toplantılar aynı zamanda. Önder insanları esas olarak toplayacağız. Önder insan derken bunlar yine binler diyebiliriz. Halka açık da bir çare aynı zamanda. Tabii halkı çağırıyoruz. Mardin’de Grand Hotel’in bin kişilik çok büyük bir salonu var. Pazar günü Diyarbakır’da, iki bin kişilik Demirok Düğün Salonu’nda… Siirt’te yine Barden Otel, o da çok büyük. Pervari’de ise meydanda miting yapacağız. Bütün vatandaşlarımızı bu toplantılara bekliyoruz. Tekrar isterseniz sayalım: Cumartesi günü Mardin’de Grand Hotel, saat 14.00. Pazar günü Diyarbakır’da Demirok Düğün Salonu, saat 13.00. Pazartesi günü Siirt’te Barden Otel, saat 15.00. 8 Kasım Salı günü ise Pervari Meydanı’nda saat 16.00’da miting yapıyoruz.

Peki, Güneydoğu’da ya da Doğu Anadolu’da partinize hangi kesimden daha çok katılım oluyor?

— Her kesimden. Mesela Mardin’de en son 41 vatandaşımız İYİ Parti’den istifa edip partimize katıldılar. Bu cumartesi günü o sayı 150 kişi olacak. Mardin İYİ Parti’nin neredeyse tamamı Vatan Partisi’ne geçiyor. Şırnak’ta da benzer bir durum oldu, Harran’da, Urfa’da İYİ Parti’den katılmalar oldu. Ama HDP’den de çok katılma var partimize Güneydoğu’da.

HDP’den nasıl var? Siz kapatılmasını savunuyorsunuz.

— Ama işte onun için katılıyorlar. HDP’liler de o PKK’nın baskısı, kontrolü, silahlı dayatmaları kalktığı zaman özgür seçimler yapıyorlar. Ve Vatan Partisi’ni; kendilerini savunacak, kendilerine iş, traktörlerine mazot, tırlarına benzin, tarım kredisi bulacak bir parti olarak görüyorlar. Tüccarsa, esnafsa sorunlarını çözecek, çarşıları şenlendirecek olan partiye yöneliyorlar.

Şimdi şöyle bir tespit yapılıyor: İYİ Parti, birçok kesimden insan topluyor gibi. İYİ Parti’den de size kitlesel bir katılım var.

— Evet, katılımlar var. Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı 5-6 gün önce oradaydı; Mardin İl Başkan Yardımcısı Abdullah Yavuz ve 41 kişi katıldı. Ama bu cumartesi günü en az 150 kişi katılacak. Mardin’de Derik’in Konakköy’üne Genel Sekreterimiz üç gün önce gitti. Silme, HDP’ye oy veren bir köydü; şimdi Vatan Partisi’ne yönelmiş durumda. Sanayiciler, tüccarlar telefon ediyor; Kızıltepe’den, Diyarbakır’dan, Mardin’in köylerinden hepsi “Katılıyoruz, geliyoruz, sizi karşılayacağız” diyorlar.

Siz sık sık “Türkiye’de yurttaş sistem dışına çıkıyor” tespitini yapıyorsunuz. Hatta yüzde 47 olduğuna dair anketler yayınlıyorsunuz. Özellikle Doğu-Güneydoğu’da bu oranla karşılaşıyor musunuz?

— Orası zaten hep sistem dışı. Yani seçtiği partiler şu veya bu parti olabilir ama oranın ruhunda köklü bir değişiklik talebi var. Çünkü Türkiye’nin en mazlum, en çok ihmal edilmiş kesimi Güneydoğu halkıdır. Ekonomik koşullar itibarıyla ve geçmişteki etnik eşitsizlikler, haksızlıklar nedeniyle sistem dışı eğilimlerin, taleplerin güçlü olduğu ve insancılığın da güçlü olduğu bir yer. Babam Diyarbakır’da yargıçlık yaptı, benim de ilk çocukluk yıllarım orada geçti. Babam hiç unutmam; “Türkiye’nin en iyi, en sıcak, en candan insanları Diyarbakırlılardır” derdi.

Bir kimlik sorunu vardı dediniz ama şu an devam ediyor mu?

— Kimlik sorunu diye bir şey söylemedim ama eşitsizlikler oldu. Bölgesel olarak ihmal edilmiş bir bölge, o bir gerçek. Geçmişte etnik nedenlerle eşitsizlikler oldu. Orada da en büyük mücadeleleri Vatan Partisi verdi. Mesela 1991 sonbaharı; bizim yaptığımız mitingler. Tunceli’den başladık; Malatya, Diyarbakır, Batman, Şırnak, Silopi, Van, Urfa, Suruç… O bölgelerin tarihinin en büyük mitinglerini yaptık.

Neydi o mitinglerinizin konusu?

— Kardeşlik talebi, eşitlik talebi. Halkı ayağa kaldırdık. “Karpuz ekmeyin, cesaret ekin” dedik, en önemli sloganlarımızdandı. Amerika geldi, Silopi’ye Çekiç Güç getirdi. Biz Amerika’nın eski Adalet Bakanı Ramsey Clark’ı alıp oraya götürdük. O çekiş gücü protesto eden eylemlerimiz vardır. Kennedy döneminin meşhur Amerikan Adalet Bakanı, iki kez Türkiye’ye geldi; Diyarbakır’da Dilan Sineması’nda, Cizre’de, Silopi’de onunla birlikte programlar yaptık.

O mitinglerde PKK nasıl tavır aldı?

— Barikat kuruyorlardı, barikatları paramparça oluyordu. Halk mitinge katılmasın diye barikat kuruyorlardı ama halk yarıp geçiyordu. O mitinglerde on binlerin altında tek bir mitingimiz olmadı. İstanbul’da da iki tane güçlü miting yaptık; Kadıköy ve Kartal’da. Halk, Türk ile Kürt arasına kurulmak istenen düşmanlık duvarlarını yıkıyordu. O duvarı Amerikan emperyalizmi, işbirlikçileri ve PKK kuruyordu. Bizim mitinglerimiz o düşmanlık kampanyalarını yerle bir etti.

6 Kasım’da bir de İzmir’de miting var. O çığır açan bir olay.

— Saraçhane’de başlayan, Konya’da devam eden Büyük Aile Buluşması, LGBT dayatmasına karşı bir hareket. Sivil toplum kuruluşu deniyor ama o bizim dilimiz değil, Amerikalıların, Batılıların kavramı. Biz ona “Demokratik Kitle Örgütleri” diyoruz. İzmir’de Büyük Aile Platformu kuruldu, yüzü aşkın örgüt vardı şimdi iki yüzü geçti. Muhafazakar, sağcı denen kesimler anti-emperyalist ve devrimci bir tavra girdiler. Zaten Sayın Cumhurbaşkanımız da “Ben muhafazakar devrimciyim” diyor ya da İçişleri Bakanımız devrimci tavrı benimsiyor. Türkiye’de şimdi devrimcilik yükselen değer; çünkü Türkiye’nin sorunlarının sistem içerisinde çözülmesi mümkün değil. Üretim Devrimi, Türkiye’de her alanda; emperyalizme karşı bir devrimdir. Aynı zamanda içeride ortaçağ ilişkilerine karşı bir devrimdir. Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. O anlamda bir devrimdir. Batının dayattığı sıcak para peşinde koşan borçlanma ekonomisinden, üretim ekonomisine geçiş anlamında bir devrim. Kadının erkekle eşit konuma kavuşması, özgürleşmesi açısından bir devrim. Yani o bakımdan üretim devrimi, Kemalist devrimin tamamlanmasıdır. 1876’lardan, hatta 1850’lerden başlayan 200 yıllık bir milli demokratik devrim sürecimiz var. 1876 Birinci Meşrutiyet, 1850’lerden gelen bir mücadelenin ürünüdür. Hatta 1876 devrimi olduğunda Karl Marx, “Muhammed’in evlatları ayağa kalktı” demiştir. O dönemde Avrupa’da Marx’ın bizim devrimimizle ilgili beklentisi vardı. 1873 yılında arkadaşı Liebknecht’e yazdığı mektupta; Avrupa’nın en erdemli, en yetenekli halkının Türkiye köylüsü olduğunu belirtir. Marx, daha 1870’lerin başında Türkiye’nin bir devrime doğru gittiğini öngörmüştür. 1920’deki Mustafa Kemal’i, 1876’daki Mithat Paşaları, Namık Kemalleri veya 1908 devrimindeki Enver Beyleri, Niyazi Beyleri ve İttihat Terakki’yi aslında o süreçte görmüştür.

Peki, “çember kırılıyor” diyorsunuz; bu durum sadece mütedeyyin kesimler için mi geçerli yoksa sol için mi? Bakın, solun çemberi kırılıyor. Kendisine sol diyen %25-30’luk kesim, bir Ecevit dönemi dışında biraz dar bir çevreye kapanmıştı. Bunda sol içindeki yanlış ideolojik eğilimlerin etkisi büyüktür. Sağcı, muhafazakâr denen halka; işçisine, köylüsüne, esnafına, milli sanayicisine sınıfsal olarak bakmadığı ve onların konumunu anlamadığı için yabancı kalan, sözüm ona bir sol vardı. O çemberi ideolojik ve siyasi planda ilk önce Vatan Partisi kırdı, şimdi de eylemsel olarak kırıyor. 6 Kasım’da İzmir’de yapılacak “LGBT Dayatmasına Karşı Büyük Aile Mitingi” bu bakımdan çok önemlidir. Nerede ispatlandı? İstanbul’daki Saraçhane mitinginde. Emperyalizme karşı, kendisine sağ diyenlerle Vatan Partisi birleşti. Türk milletinin içine “sağ-sol” diye duvar ören emperyalizmin o duvarını yıktık.

Bu duvar aslında 15-16 Temmuz 2016 gecesi yıkıldı. O gece FETÖ darbesine karşı milyonlar ayağa kalktı. Şalvarlısıyla, poturlusuyla, türbanlısıyla ve kendisini çağdaş tanımlayanlarla; halkımız Vatan Partisi’nin kimliğinde birleşti. O zamana kadar Amerikan emperyalizmi, “sağ” diye adlandırılan kesimi kendi sigortası olarak görüyordu. Artık o kesim, Amerikan emperyalizminin kontrolünden çıktı. AK Parti’nin “Türkiye Yüzyılı” tanıtım toplantısında Atatürk ve emperyalizm vurgusu yapıldığı her yerde büyük bir coşku vardı; bunu Saraçhane mitingindeki yurttaşlarda da gördük.

2019 yılında hazırladığımız raporun bir bölüm başlığı “Atatürk Yükseliyor” idi. Türkiye 2015’te PKK’nın üzerine yürüdü, 2016’da Amerika’nın Gladio’sunu yerle bir etti. Türk ordusu Gladio’nun kontrolünden kurtularak yeni bir döneme girdi. Atatürk’ü doğru tarihi konumuyla tanımlamak gerekir; o, emperyalizm çağında emperyalizme karşı ayağa kalkan ilk Milli Kurtuluş Savaşı’nın lideridir. Bugün Atatürk’ün ortak değer olması da emperyalizme karşı bağımsızlık savaşıyla başlar. Cumhuriyet devrimi, milli sanayileşme, laiklik; bunların hepsi emperyalizme karşı kazanılan mevzilerdir. 4 Nisan 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birleştirildi. 1930-1940 arasında devletçilik planlarıyla Sovyetler Birliği ile beraber dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesinden biri olduk. Bunların hepsi bağımsızlıkçı ve devrimci kazanımlardır.

Bugün devrimin tarifi, bir ülkenin emperyalist sistemin dışına çıkmasıdır. Pratiğe baktığımız zaman Türkiye, devrimle çözebileceği sorunlarla yüz yüze. 15-16 Temmuz gecesi Gladio’yu yerle bir etmek, hendeklere gömülen PKK’yı etkisiz hale getirmek, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki Amerikan-İsrail koridorunu yarmak; bunların hepsi devrimci eylemlerdir. 2014-2015’ten bu yana Türkiye, devleti ve milletiyle Amerika’nın kurduğu sistemin dışına çıkıyor. Bu ortamda Atatürk yükseliyor çünkü bizim 150-200 yıllık milli demokratik devrim sürecimizin en güçlü, en köklü değişikliklere önderlik etmiş kişiliği Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bugün “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” hedefinin somut başlığı “üretim devrimi”dir.

6 Kasım’da İzmir Konak Meydanı’nda yapılacak Büyük Aile Mitingi, Alevisiyle Sünnisiyle, işçisiyle çiftçisiyle bütün Türk milletini kucaklayan bir miting haline geldi. Türk milleti, emperyalizmin dayattığı LGBT dayatmasına karşı “Ben bunu kabul etmiyorum” diyor. Vatan Partisi’nin bu konudaki ideolojik çözümleri benimsenmiş durumda. Bu, Türk milletinin ne kadar ferasetli ve sağduyulu olduğunu gösterir.

TOGG fabrikasındaki açılış töreninde yaşanan dua hadisesi üzerinden bir tartışma yürütülüyor. Oysa mesele dua meselesi değil, o fotoğraftaki milli duruştur. Türkiye’nin anti-emperyalist güçlerinin bir arada olması, Atlantik sisteminin planlarını altüst ediyor. Vatan Partisi’ni o fotoğraftan çıkartın, kimse o tartışmayı yapmaz. Vatan Partisi, Türkiye’nin milli duruşunun merkezindedir ve bu durum emperyalizmi rahatsız etmektedir. 175 bin yılda otomobil üretecek bir süre sonra o fabrika. Evet, 175 bin bir süre sonra. Emperyalistlerin Türkiye’yi tehdit ettiği, Doğu Akdeniz odaklı tehditlerin ağırlaştığı bir ortamda orada bir fotoğraf var. Vatan Partisi üzerinden o fotoğrafa saldırılıyor; Vatan Partisi olmasa o fotoğrafa saldırılmayacaktı. Bir hanımefendiye, tweet attığı için teşekkür ediyorum. O tweet’te “Perinçek’e bunu eden, hayat sana bana ne etmez” diyerek; Doğu Perinçek’in, Diyanet İşleri Başkanı’nın, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve eşinin olduğu o fotoğrafı paylaştı. Ben de bu fotoğrafı görünce, Atatürk’ün Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün, Hacı Bayram Camii’nden sonra Meclis’in önündeki fotoğrafını gönderdim. Bu fotoğraf 2,5 milyona yakın etkileşim aldı, bağımsız olarak da çok yayıldı; toplamda 10 milyonu buldu.

Atatürk’ün buna benzer 4-5 fotoğrafı daha var. Mesela 27 Aralık 1919’da Ankara Vilayet Konağı kapısı önünde dua ettiği fotoğrafı, 23 Nisan 1920’de Meclis açılışında Hacı Bayram Camii sonrası çekilen fotoğraf, 28 Mayıs 1922’de Ramazan Bayramı dolayısıyla Meclis önünde Raif Hoca Efendi’nin duasına eşlik ettiği fotoğraf ve 18 Şubat 1923’te Fevzi Çakmak ile Uşak’ta ordu komutanları ve yerel liderlerle birlikte olduğu fotoğraf… Bunların hepsi Kurtuluş Savaşı dönemine ait.

Peki, neden bu fotoğrafları seçme ihtiyacı duydum? Çünkü Atatürkçü geçinen çevreler, bu fotoğraflar üzerinden duaya ve dine saldırarak Atatürkçülüğün bu olmadığını iddia ediyorlar. Lafla anlatmak etkili değil ama bir fotoğraf her şeyi söylüyor. Aslında araştırırsak bu tarz on dört fotoğraf bulabiliriz. Türk terbiyesi almış, Müslüman olan bir insan dua edildiği zaman milletiyle birlikte buna katılır. Bunun kadar doğal bir şey yok; bu bir marifet de değil, hepimizin doğal, milli duruşudur.

Burada hedef alınan şey dua değil, doğrudan doğruya milli duruştur, emperyalizme karşı birleşmedir. Vatan Partisi’nin orada olması rahatsızlık yaratıyor çünkü parti orada birleştirici bir unsur; ideolojiyi, kültürü ve stratejiyi üreten merkezdir. Vatan Partisi’ni emperyalistler korkutuyor çünkü o, 15 Temmuz gecesi NATO’ya karşı ilk ayağa kalkan, üretim devrimi programını yapan, Batı’nın dayattığı borçlanma ekonomisine karşı tasarruf ve yatırım eksenli programı inşa eden partidir. Kılıçdaroğlu veya Canan Kaftancıoğlu dua ederken fotoğraflandığında kimse onlara tweet atmıyor, çünkü onların duruşu emperyalizmi korkutmuyor.

Sayın Tansu Çiller’in de olduğu o fotoğrafta, milli bir duruş sergileniyor. Başarıya ulaşmak için neden herkesi yasaklayalım? Biz vatansever herkesi kucaklarız. Kemal Kılıçdaroğlu veya Meral Akşener gelse onları da saygıyla karşılarım. Niye gelmiyorlar? Niye milletin coşkusunu paylaşmıyorlar? Çanakkale Köprüsü’ne, yerli otomobile niye uzak duruyorlar? Kılıçdaroğlu, Avrupa’ya koşturacağına Türkiye’nin bütünlüğü konusunda tavır alsa, örneğin “HDP kapatılsın” dese, bu millet için çok daha anlamlı olur.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın o günkü konuşması ise AK Parti tarihinde bir dönüm noktasıdır. Cumhurbaşkanı, Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin büyük zorluklarla kurduğu milli sanayiyi ve Nuri Demirağ, Şakir Zümre gibi sanayicileri tek tek anlattı. Atatürk döneminde kurulan uçak, fişek, demir-çelik fabrikalarından bahsetti. 1945’ten sonra Amerika’nın “görünmez eliyle” bu milli sanayinin nasıl baltalandığını ifade etti. Bu tarih tahlili, Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu tezlerle örtüşüyor. Ayrıca “60 yıllık hayal” vurgusuyla, devrim otomobilinin o dönem engellendiğini ama şimdi yerli otomobilin yapılabildiğini belirtti. Bu konuşma, İstiklal Savaşı ruhuna ve Cumhuriyet’e sahip çıkan tarihi bir konuşmaydı.

Türkiye’de Atatürk yükseliyor. Bu süreç, güvenlik politikalarında Amerikan emperyalizmine karşı durmakla, PKK’yı ve FETÖ’yü ezmekle, NATO’nun generallerini tasfiye etmekle devam ediyor. AK Parti’den Atatürk devriminin programını bütünüyle uygulamasını bekleyemeyiz; onu ancak Vatan Partisi yapar. Ancak AK Parti’nin bu doğrularını da görmemiz lazım. Bu, Türkiye Cephesi siyasetinin gereğidir. Atatürk de Türkiye Cephesi’nin lideriydi; bugün hem güvenlikte hem de ekonomide işçisinden sanayicisine kadar herkesi birleştiren bu cephe şarttır.

Vatan Partisi, Türkiye’nin sorunlarının devrimle çözüleceğini 1968’den beri savunuyor. AK Parti ise 2013-2014 yılına kadar Atlantik sistemi içinde yer aldı. Biz farklarımızı büyütmeye değil, birlik noktalarımızı güçlendirmeye çalışıyoruz. CHP ve İYİ Parti de bu vatansever üretim hattına girerse onları da destekleriz.

Son olarak, Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye uyuşturucu pazarlıyor” veya “kimyasal silah kullanıyor” şeklindeki açıklamaları, kaos planına hizmet eden ve Türk devletini uluslararası alanda itibarsızlaştırmaya çalışan vahim iddialardır. Bu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik yapılabilecek en ağır saldırıdır. Tıpkı geçmişte Saddam Hüseyin’e karşı kurulan kumpaslar gibi, bu senaryolar da Türkiye’yi hedef almaktadır. Affedersiniz, bir çift herkesin gözü önünde cinsel birleşme sahneliyor, değil mi? Bu durum Türkiye’yi kaosa sürüklemekle, Alevi-Sünni kavgası yaratmakla ilgili. Buna yönelik kışkırtmalar var. Kur’an-ı Kerim yırtıldı, Kur’an-ı Kerim yakıldı… Bunların hepsine baktığımız zaman; Türk milletini oluşturan toplumun çeşitli kesimleri arasında güvensizlikler, kavgalar, husumetler ve düşmanlıklar kışkırtılıyor. Aynı zamanda Türkiye’yi kargaşaya sürüklemek isteyen, bütün toplumsal değerleri altüst eden ve insanları çıldırtan bir süreç işliyor. Türk insanını “Nasıl böyle bir ülkede yaşanabilir?” sorusuyla karşı karşıya bırakan olaylar bunlar. Neredeyse iki-üç günde bir bu tür olaylarla karşılaşıyoruz. Daha önce de “narkotik devlet” benzeri şeyler olmuştu. Bu iddiaları tabii bir süredir yurt dışında bulunan bir suç örgütü liderine söyletiyorlardı, bir dönem FETÖ devraldı. Biz bir yıldır yurt dışındaki FETÖ’cülerin ağzından bunları duyuyoruz. Bir merkezde pişirilme hali olabilir mi? Tabii. Bunların hepsi ABD’nin Türkiye’ye ilişkin kaos planı kapsamında üretilen şeyler ve uygulamalar.

Sayın Kılıçdaroğlu Londra’ya gideceğini söyledi. Daha önce Amerika’ya gitmişti. Şimdi Londra’ya ve sonra Almanya’ya… “Fon bulmaya gidiyorum, para bulmaya gidiyorum” demesi bir itiraf. Türkiye’de iflas etmiş, dağılmış ve çökmüş olan “sıcak para ekonomisinin şampiyonu benim, onu ben sürdüreceğim” demektir bu. Ama ondan daha vahimi; Türkiye’nin sorunlarını kendi kaynaklarıyla, kendi gücüyle çözmek yerine yine Batı ülkelerinden dilenerek bu dilenci politikasını sürdüreceğini ifade ediyor. Tabii o dilenmenin bir bedeli var ve o bedel zaten ödenmiş. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi kendi dizginlerini emperyalistlerin eline verirken, onların kontrolüne ve emrine girerek o bedeli ödedi. Şimdi de ödediği bedelin gereğini yerine getiriyor.

Çeşitli meslek gruplarında da tartışmalar var. Mesela İzmir Barosu’nda bir avukat grubu çıktı, “kimyasal silah” iftirasını dile getirdi. Orada avukat Bülent Karagöz, partinizin ilçe başkanı, bir çıkış yaptı. Bir ödül töreninde Burak Aktanır isimli bir sanatçımız, yine o kimyasal silah iftiralarını atan sanatçılara itiraz etti. O büyük bir yankı uyandırdı. Hekim örgütleri içerisinde de çeşitli tartışmalar var. Bu tartışmalar mesleki alanlara da sıçramaya başladı. Bakın; bir Türk hekimi, bir Türk avukatı, bir Türk mühendisi, mimarı, eczacısı var. Yani bu aynı zamanda Türkiye’nin milli demokratik devrim birikimidir. Bir zamanlar “Jön Türk” denen genç Türk devrimci aydınlığının kurumlarıydı bunlar. O kurumların üyeleri yine o milli demokratik devrim öncüleri çizgisindeki büyük kitlelerdir; hekimlerimiz, avukatlarımız, mühendislerimiz ve mimarlarımız devrimci aydın kimliğini koruyan kitlelerdir.

Ancak bu kurumların başına Cumhuriyet Halk Partisi’nin, İYİ Parti’nin desteğiyle ve HDP ile birleşmeleriyle, solun içindeki bölünmelerle; en önemlisi de antiemperyalist cephedeki bölünmelerle bazı odaklar yerleşti. O hekim odaları, barolar, mühendis-mimar odaları onlara bırakılmamalı. Onları bırakan da bizleriz. Birleşmesini bilmediğimiz, kendi odalarımıza sahip çıkmadığımız için; 80 bin üyesi olan odanın yüzde 10’uyla, 8-11 kişiyle seçimler yapılıyor ve o odanın başına geçiyorlar. Vatansever kesim birleşmediği için bu durum yaşanıyor.

AK Parti şöyle bir taktik izliyor: AK Parti’nin çok vahim bir hatası var. Bir kere mühendise, avukata güvenmiyor; isim değişikliği dayatıyor. O kitleye karşı kompleksleri ve önyargıları var. Güvenmediği için de mücadeleyi o kurumların yönetimini vatanseverleştirmek çizgisinde değil; birtakım kanunlarla, idari önlemlerle, polisiye tedbirlerle, ismiyle cismiyle oynayarak veya çoklu baro yaratarak yürütüyor. O barolar kazanılır. O barolar dün vatanseverlerin yönetimindeydi, bugün daha da fazla vatanseverlerin yönetiminde olur. Siz o baroların içinde yeni barolar kurarak başarıya ulaşamazsınız; nitekim ulaşamadılar. Vatan Partisi ise o kitleye güveniyor. Genç Türk kökünden gelen o milli demokratik devrim aydınları bugün var, hele o kurumlarda fazlasıyla var. Bütün mesele o insanlara güvenmek, o odalarda vatanseverleri birleştirmek ve o odaları PKK dostlarının, Amerikan uzantılarının, Türk devletine ve ordusuna düşman olanların elinden kurtarmaktır. Kurtaracağız; buradan açıkça söylüyorum, kurtaracağız. AK Parti’yi de, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki vatansever Atatürkçü kesimi de ikna edeceğiz ve o meslek örgütlerini kurtaracağız.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı gibi “Bu odaları kazanma şansımız yok, bari Türk kelimesini alalım” demek çok yanlış. Onlar Türk Tabipler Birliği’dir, onlar Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’dir. Onlar Türktür. O kurumların elinden “Türk” ismini alırsanız, Türk’ün içini boşaltırsınız. Türk; mühendisi, doktoru, mimarı, avukatı, işçisi olmayan bir Türk olabilir mi? Türk-İş Konfederasyonu var; Türk kelimesinin içini boşaltamazsınız. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda Türkiye’deki doktor sayısı 260 civarındaydı, bugün ise durum farklı. Hekimsiz, mühendissiz, hukukçusuz bir Türk olur mu?

[Reklam arası]

Efendim, yeni açıklanan rakamlardan bir tanesi banka karları, diğeri ise çiftçi borçları. 2021’in ilk 9 ayında bankalar 56,9 milyar lira kar etmişken, 2022’nin ilk 9 ayında 286,2 milyar lira kar etmişler; yani %403’lük bir artış var. Çiftçi borçlarıyla ilgili rakam da 2022 yılında 153,8 milyar lira. 753 bin çiftçinin toplam borcu bu. Yani kayıtlı 2 milyon 100 bin çiftçimizin üçte biri borçlu durumda.

Bankaların karını 132 milyara düşürürüm, çiftçi borçlarını sıfırlarım. Çiftçi batacağına bankalar bu kadar kar etmesin. Bankalardan aldığımız bu kaynakla çiftçi mazotunu, gübresini alır, tarım yapar ve Türkiye’nin ekonomik sorununu çözeriz. Bu, bankaların malına mülküne el koymak değil, sadece aşırı karlılığından bir kısmını üretime kanalize etmektir. Bu banka kazançlarındaki %400 artışın, sadece kar değil, faiz ve karın toplamı olduğunu unutmamak lazım.

Ayrıca Türkiye’nin başka kaynakları da var. Örneğin 2,5 milyar dolar yatırımla Zonguldak’a fabrika kursanız, yılda 10 milyar dolarlık döviz kazanırsınız. Bu, dışarıdan kömür ithal etmemek demek. Bu banka kazançlarının bir kısmını vergi olarak alıp yatırıma yönlendirirseniz, hem istihdam yaratırsınız hem üretimi artırırsınız. Hatta bankaların çoğu milli banka da değil; bu yüksek kazanç sağlayanların çoğu yabancı banka. Yani burada yurt dışına akan bir kaynak, bir kan kaybı da var. Onları yatırıma yönlendirmek, Türkiye’nin üretim devriminde bir atak yapması için hayati önem taşıyor. Sonuç itibarıyla bizim iliğimiz sömürülüyor ve yurt dışına, bankalar aracılığıyla taşınıyor. Yurt dışında tutulan varlıklarla ilgili; 300 milyar dolar o. Bakın onu da Vatan Partisi çok… 300 milyar dolar. Evet, 300 milyar dolar. Bu hükümetin galiba açıkladığı bir rakam. Yok, 300 ila 500 milyar dolar arası tahmin ediliyor. Bunun tam rakamını bulamıyoruz ama sonuç itibarıyla kimlerin yurt dışına ne kadar para götürdüğü Maliye Bakanlığı kayıtlarından bulunabilir. Yani bu, devletin bulmadığı, bilmediği bir şey değil.

Oradaki politikanız ne? Nasıl gelecek? 300-500 milyar dolar yabancı ülkelerdeki bankalara, kıyı bankalarına vesaire yatırılan, sahiplerinin Türk olduğu paralar, 300-500 milyar dolar arasında tahmin ediliyor. Ne yapacağız? Bu mülkiyet onlarda kalacak, paralarına el koymuyoruz ama onların Türkiye’ye bunu getirmelerini zecri tedbirlerle sağlıyoruz. Getirecekler, getirteceğiz. Buradan Türk milletine söz veriyoruz. O 300 ila 500 milyar doları Türkiye’ye getirteceğiz ve yatırım sermayesine dönüştüreceğiz. Onlara el koymayacağız. Diyeceğiz ki; “Arkadaş, hiçbiriniz o parayı o bankalarda tutamazsınız. Size iki ay süre veriyoruz, derhal getiriyorsunuz.”

Türkiye’nin dış ticaret açığına dair tablolar sunacağız. Diyelim 19,5 milyar dolar motorlu taşıt açığı var, 4 milyar dolar ilaç açığı var; bu açıkları ve planımızı ortaya koyacağız. “Bu alanlara yatırım yapacaksınız veya kendi sanayicinizseniz; sanayi yatırımlarınızı genişleteceksiniz, tevsi edeceksiniz, büyüteceksiniz, yatırım yapacaksınız, istihdam sağlayacaksınız. Sizin paranıza dokunmuyoruz ama getireceksiniz.” Daha fazla kazanma önerisi bir yandan değil mi? E tabii. Getir parayı, daha fazla kazan. Başka ülkeye kaçırmışlar, belli bir tercih bu. Tabii burada bunu yargılamıyorum şimdi. Türkiye’ye getirteceğiz bunu ve getirteceğimizi de biliyoruz. Kesinlikle Türkiye’ye o 300 milyar dolar gelecek. Hani “Türkiye döviz sıkıntısı içinde” falan deniyor ya, bakın döviz sıkıntısı yok. 300 ila 500 milyar dolar; sahibi Türkler olan, yabancı bankalara ve kıyı bankalarına yatırılmış paralar var. Bunu getirteceğiz.

Ekonomiye müdahale ettiğimiz zaman; üretime, yatırıma ve istihdama yönelik planlı müdahaleler yaptığımız zaman Türkiye’nin çözümleri var. Demek ki Türkiye zengin bir ülke; 300-500 milyar dolar üretmiş, yabancı bankalarda duruyor. Bankalar yüzde 400 kâr ediyor, geçen yıl 286 milyar Türk lirası kâr etmiş. Demek ki Türkiye zenginlik üretiyor. Bütün mesele, bu zenginlikleri devlet müdahalesiyle nasıl yönlendireceğimizdir. Biz diyoruz ki; bu zenginlikleri devlet müdahalesiyle yatırıma yönlendireceğiz. Kimsenin parasını elinden almıyoruz.

“Bu sert tedbirler Türkiye’nin dengesini bozmaz mı?” Tam tersine, Türkiye’nin dengesini getirir. Yatırıma, tasarrufa, istihdama yönelik; herkesi iş sahibi yapmaya, üretimi, zenginliği, refahı artırmaya, iç barışı ve dış güvenliği sağlamaya yönelik sert tedbirler bunlar.

Bir de aracılar meselesi var, bunlar da bir dolandırıcılık olayının parçası. Salı günleri artık bizim gündemimiz oldu. Arıcılarımızın sorununu sonuna kadar gündeme getireceğiz ve hakkımızı alacağız. Mustafa Sarıoğlu adındaki, Türkiye Tarım Üreticileri, Hayvancılar ve Arıcılar Platformu (TAHAP) Başkanı, “Size şeker vereceğim” diyerek arıcılardan para topladı. “Arıların beslenme zamanı, bal yapma zamanı değil, şeker vereceğim ki arılar beslensin, yaşasın ve bal yapsınlar” denilerek yüz milyonlarca Türk lirası toplanmış. 10 milyon, 5 milyon, 20 milyon… Toplamını arkadaşlara görev verdim, her yerden rakamları alıyoruz; net rakamı da gelecek buluşmamızda kamuoyuna açıklarız.

Bu 100 milyonlar nerede? Eğer bunlar şeker olarak arıcıya gelseydi üretime yönlendirilecekti ve birkaç yüz milyon değerinde bal üretilecekti. Ne oldu? O yüz milyonlar nereye gitti? Yakasını bırakmayacağız o Mustafa Sarıoğlu’nun. Korundu. Arıcılarımızı Cumhurbaşkanlığı makamına götürdük, orada ne dendi onlara? “Soğuk su için.” Ondan sonra “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” Biz minareyi çaldırtmayacağız. Buradan bütün milletimize ilan ediyoruz; hiç kimse minare çalamayacak. “Biz İslamiye’de şöyle nem veririz” falan diyen bir yönetim sırasında minareler çalınıyor. Biz buna izin vermeyeceğiz. Kimse hırsızlık yapamayacak, kılıf hazırlamaya kalkmasın. Yolsuzluk mahkemelerini kuruyoruz; çalınan minareleri de tekrar yerlerine dikeceğiz. Yolsuzluk mahkemelerinde üç ayda davalar açılacak, altı ayda hüküm kesinleşecek.

Türkiye bu yolsuzlukları biliyor. Arkasına iktidarı alarak, iktidara yaslanarak o paralar toplanıyor. “Ben falanca bakanın, AK Parti’nin falanca yöneticisinin adamıyım” diyerek, “Bize güvenin” diyerek o paralar toplanıyor. Onun için AK Parti yönetimi “Ben karışmam, soğuk su için” diyemez. İktidarı kaybettiği zaman bir soğuk suyu kendisi içer. Buradan arıcılarımıza söz veriyoruz; kesinlikle o şeker parasını, o zamanki fiyatıyla şeker olarak tekrar arıcılarımıza iade ettireceğiz. Zaten bunu yapamıyorsak devlet olamayız. Devletin bir numaralı görevi, insanların canını ve malını güven altına almaktır; hırsızlığı, yan kesiciliği, çalmayı, çırpmayı ve gaspı önlemektir. Arıcıların yüz milyonlarca lirası gasp ediliyorsa ve bunu yapanlar korunuyorsa, o devleti yönetenlerin durumu tartışmalıdır. Bunun takipçisiyiz ve bu sözleri boş yere konuşmuyoruz. Sayın Ayhan Oğlan, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı da katıldı, o da takip edeceğini söz verdi. Bu gasp edilen kaynaklar kendilerine iade edilecek.

Ayrıca devletin güvenlik kuvvetlerine de şaşırıyorum. Bu insanı alıp, yakalayıp savcının karşısına getirmek bu kadar mı zor? Adli süreç başlamış mı? Başlasınlar, onu da mı ben başlatacağım? Devleti yönetenlerin buralarda ağırdan alması, “Türk Devleti, Mustafa Sarıoğlu’nun yolsuzluklarını ve gaspını koruyan, ona kol kanat geren bir işleve sahip” diye düşündürtür. Buna izin vermeyeceğiz.

Rusya ile birlikte oluşturulan tahıl koridorunda sorunlar oldu. Rusya tarafı tahılların söz verildiği gibi yoksul ülkelere değil, Batı ülkelerine gittiğini ve Ukrayna’nın koridora yönelik saldırılar yaptığını belirtiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Hulusi Akar süreci tekrar başlatma iradesi koydular ama tahıl koridoru biraz boşa düşmüş oldu. Hükümet, Ukrayna ile süreci yürütmeye çalıştığını ifade ediyor. Türkiye’nin dış politikasındaki bu bocalamalar ve zikzaklar devam ediyor. Tahıl koridoru fakir halkların karnını doyurması için açıldı, pasta yapsınlar diye değil. Maalesef bizim yönetimimiz tahılı pasta yapanlara yolluyor.

İkinci olarak; kamu bankalarımız Rus Mir kartı uygulamasını askıya aldı. Bu, Türkiye ekonomisine bir suikasttır. Antalya, Muğla, İzmir, Ege, Akdeniz, Kapadokya ve Van’daki turizm işletmecilerine ve emekçisine karşı bir kasıttır. En çok turistimiz Rusya’dan geliyor; bunu askıya aldığınız zaman Türkiye ekonomisine kastınız var demektir. Ayrıca Birleşmiş Milletler’de delegemiz Feridun Sinirlioğlu, Amerika’nın Çin’i takbih eden kararına imza atıyor. Çin Büyükelçimiz ile 50 dakikaya yakın görüştük; “Aramızdaki sorunları uluslararası platformlara getirmeyelim” diyorlar. Çin, Batı’nın Türkiye’yi karalamasına hiçbir zaman imza atmıyor ama Türkiye, Rusya’nın, Çin’in, Pakistan’ın ve İran’ın dostluğuna en çok ihtiyacı olduğu dönemde Amerika’nın getirdiği karara imza atıyor. Amerika’nın zulmü takbih etmesi ironiktir, onun yanına imza atmak bile onursuzluktur. Türkiye’nin dış politikası, bir an önce emperyalizme karşı bağımsız ve başı dik bir eksene oturtulmalıdır.

Brezilya’daki seçimi Lula kazandı. Brezilya, BRICS üyesi ve Latin Amerika’nın en büyük ülkesi. Amerika’ya karşı isyan edenler orada seçimi kazandı, darısı Türkiye’nin başına.

Gelecek hafta Diyarbakır, Mardin ve Siirt programlarımız var. Oradaki izlenimlerimizi de paylaşacağız. Bugün müzik olarak Diyarbakırlı Celal’den “Dağ Ayrı, Duman Ayrı” parçasını çalacağız. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımızın 1945 sonrası döneme dair yaptığı tarih tahlilini önemsiyoruz. 1945’te, yani “Küçük Amerika” sürecine girildiğinde o büyük Kemalist sanayi atılımının son bulduğunu görüyoruz. İktidarıyla muhalefetiyle Türkiye o dönemde bir yol ayrımına girdi. Şimdi AK Parti de bu tarihi dönüm noktasını ifade etmeye başladı. Bu konuda benim “Kemalist Devrim” başlıklı sekiz ciltlik inceleme dizim var. Bu dizinin birinci kitabı olan “Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri”nde 1945 dönüm noktası; tüm temelleri ve olgularıyla o süreç içerisinde anlatılıyor. Kitap olarak bunu öneriyorum. Bu, aslında 1970’lerde kaleme aldığım ancak üzerinde çok çalıştığım için yenilenmiş, yepyeni bir baskıdır.

Kitabın kapağında ne yer almalı diye düşünürken, “Kemalist Devrim ne yaptı?” sorusuna yanıt verecek bir fotoğraf aradık. Nihayetinde, Köy Enstitülerinden kalma bir fotoğraf bulduk. Fotoğrafta, Köy Enstitüsü öğrencisi köylü çocuklarını motosikletin üzerinde görüyoruz; kızlı erkekli… Kemalist Devrim bunu başardı; bir köylü devrimi ve çağdaşlaşma olayı gerçekleştirdi. Bu pırıl pırıl fotoğraf, zaten üzerinde de “Köy Enstitüsü” yazısı bulunan, o dönemi simgeleyen bir karedir. Bu kitabı tüm okurlarımıza öneriyorum.

Diyarbakır’a gidiyoruz. Diyarbakırlılara, Mardinlilere, Siirtlilere, Pervarililere ve tüm o bölgemize Diyarbakırlı Celal’in ağzından sesleniyoruz. Bizden de selam götürün efendim. Türk milletinin selamlarını oraya ulaştıracağız. Orada, milletimizin çok önemli bir kesimi olan; vefakar, cefakar, dürüst ve namuslu insanlarımız yaşıyor. Oradan getireceğimiz selamları da burada paylaşacağız. Gelecek hafta tekrar buluşmak üzere.

Değerli izleyenler, sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederiz. Bir hafta boyunca sorduğunuz soruları toparlayıp Sayın Perinçek’e iletmeye çalıştık. Diyarbakırlı Celal ya da diğer adıyla Celal Sesigüzel’in o güzel eseriyle sizlere veda ediyoruz. Hoşça kalın efendim.

Paylaş