İran’dan bağlanan bir arkadaşımız 12 televizyona birden bağlanıyor. Bunların içinde hükümete yakın olanlar da var, muhalefete yakın olanlar da; hepimiz toplumu bilgilendirmeye çalışıyoruz. Buradan şu sorun çıkıyor aslında; eğer Ulusal Kanal olmasaydı, muhtemelen Türk toplumu bu savaşla ilgili bilgileri Batı basınından almak zorunda kalacaktı. Çünkü İran’da yerel haber kaynağı yok. Reuters’ı, BBC’yi, CNN’i takip edecektik. Her savaş aynı zamanda bir propaganda savaşıdır; doğrunun, yanlışla kapıştığı bir alandır.
Türkiye’nin milli ihtiyaçları açısından baktığımızda, Ulusal Kanal hakikaten yaşamsal bir faaliyet yürütüyor. Beğeni ve etkileşim alanlarında açık ara birinci sırada. Bunun nedeni, savaşın içinde doğru haberi vermesidir. Ulusal Kanal’ın YouTube sayfasına, kısa ve uzun videolarına bakın; milyonlarca kez izlenmiş. Çünkü gerçekler sadece orada var. Dolayısıyla Ulusal Kanal’ı yaşatmak hepimizin boynunun borcudur. Ulusal Kanal bizi hiç yalnız bırakmadı, bugün de biz onun yanındayız. Ulusal Kanal’ın uydu ile ilgili sıkıntıları olduğunu duyduk ve çok üzüldük. Sürekli çiftçimizin, halkımızın yanında duran bu dürüst habercilik kanalının yayınlarının devam etmesi gerekiyor. Özellikle bu savaş döneminde doğru haber yaptığı için kendilerine teşekkür ediyoruz. 1978’den bu yana Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal, emeklilerimizin sorunlarını dile getirmesiyle, ülkemizin sıkıntılarını anlatmasıyla önder bir kurum olmuştur.
Bugüne kadar birçok deprem geçirdik, hep aynı acılar ve yıkımlar yaşandı. Ulusal Kanal ve Aydınlık gibi yayın organları, halkı bu konularda net bir şekilde bilgilendirerek önlem alınması için kamuoyu oluşturuyor. Bizi temsil eden bir kanal olarak destekliyoruz; esnaf ve vatandaş olarak sesinin kısılmasını istemiyoruz. Ulusal Kanal olmasaydı, batı medyasının söyledikleriyle sınırlı kalır ve sanki akılsız bir hale sokulurduk. Düşünsenize; dünyanın gerçekliğinden kopuksunuz, oysa Türkiye bu olayların tam içinde ve tehlikenin ayak sesleri her an duyuluyor. Türkiye bölgenin çok dinamik ve güçlü bir ülkesi; dolayısıyla baş hedeflerden biri. Bunların farkında olmadan, oturma odalarımızda yayılarak İran halkının nasıl ABD’ye hedef olduğunu izliyor ve buna inanıyor olacaktık. Akademisyen olarak şunu biliyorum; bize bilgi lazım, bilgiyi alıp işleyecek akıl lazım. Bilgi yoksa istediğin kadar aklın olsun, hiçbir şeyden habersiz kalırsın. Ulusal Kanal hepimizin beynidir. Milyonlarca izleyicisi olan bu muteber kanalın kapanmasına izin vermeyeceğimize eminim. Ama “nasıl olsa başkası halleder” diyerek bu iş olmaz; herkes kendi üzerine düşeni yapmalı ve bu seferberliğe katılmalıdır.
***
İyi akşamlar sevgili Ulusal Kanal izleyicileri. 7 Nisan 2026 “Çıkış Yolu” programı ile karşınızdayız. Ben Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile beraber, Vatan Partisi Genel Merkezi’nde Genel Başkan Dr. Doğu Perinçek’e gündeme dair soruları yönelteceğiz. Türkiye ve dünya olağanüstü anlardan geçiyor. Dün ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamasıyla bölgede gerilim tırmandı. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek de bu gerilime ilişkin yeni bir mesaj yayınladı. Sözü Sayın Perinçek’e bırakıyorum.
“Hoş geldiniz bile demeden konuya giriş yapmış oldum; çünkü durumun olağanüstülüğü bunu gerektiriyor. Değerli izleyicilerimiz, büyük Türk milleti, büyük insanlık; ABD Başkanı Trump’ın ‘Bu medeniyeti yok edeceğiz’ tehdidi üzerine Vatan Partisi Genel Başkanı olarak bütün dünya devletlerine ve dünya halklarına bir mesajımız var:
Trump, dur, dünyayı yakamazsın! Dünya devletleri karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikeden İran’a baskı uygulayarak değil, Trump’a derhal baskı uygulayarak kurtulabilir. ABD Başkanı Trump, ‘İran medeniyetini yok ederim’ tehdidiyle yalnız İran’ı değil, bütün dünyayı tehdit ediyor. Bu tehdit, Türkiye dahil bütün bölge ülkelerine yıkım getirir. İran medeniyeti yok edilirse Körfez ülkelerinin başına ne gelir? Dünya ticareti ve ekonomisi ne olur? Dahası bu eylem karşılıksız kalmayacağı için Trump’ın çılgınlığı bütün dünyada şiddetli çatışmalara yol açar. Trump kendi koltuğunu kurtaracağını sanarak bütün dünyayı ateşe vermeye kalkıyor.
Uyarıyoruz; Trump’ın tehdidi Türkiye dahil bütün dünyaya yöneliktir. Bu gerçek karşısında istisnasız bütün dünya devletlerinin bir dakika geçmeden Trump’a ‘dur’ deme sorumluluğu vardır. Türkiye hükümeti derhal elindeki bütün olanakları kullanmalıdır. Zaman beklenecek zaman değildir; her saniye bir gecikmedir. Trump; dur, dünyayı yakamazsın! ABD’yi de yakarsın, kendini de yakarsın.”
***
Bu mesajı İngilizce, Farsça, Almanca, Fransızca ve Arapça gibi birçok dünya diline çevirerek yayıyoruz. Amacımız, bölge savaşından dünya savaşına gidebilecek bir süreci daha başındayken durdurmaktır.
“Efendim, bir nükleer endişesi taşıyor musunuz?” diye sorarsanız; Trump kendi koltuğunu kurtarmak için çılgınca eylemlere girişebilir. Nükleer silah kullanılması durumunda sadece İran değil; Basra Körfezi’ndeki ülkeler, Irak, Türkiye ve hatta nükleer bulutlar aracılığıyla Avrupa ve Asya’nın büyük bir kısmı felakete uğrar. Nükleer silah kullanımı Trump için bir intihar olur; bütün dünyayı düşman haline getirir ve kendi sonunu hazırlar.
Peki, Atlantik sistemi çökerken ve NATO’nun durumu tartışılırken, Trump’ın bu çıkışları sadece kişisel bir delilik mi? Hayır, bu durum “Trump diye bir deli geldi” basitliğiyle geçiştirilemez. Hiçbir ABD başkanı, devletin merkezi kurumlarının (Pentagon, CFR gibi derin yapılar) kararı olmadan böylesine büyük inisiyatifler alamaz. Trump, bu kararları kendi karakterine uygun, kaba ve saldırgan bir üslupla uyguluyor. Bu, sadece Trump’ın değil, Amerikan devletinin içine düştüğü hesapsızlığın ve çöküşün bir göstergesidir. Amerikan devleti mantıklı olarak ne yapmak istiyor, bu ciddi bir sorundur. Amerika Birleşik Devletleri’nin rakip olarak gördüğü Çin Halk Cumhuriyeti’ni çevreleme stratejisi, aslında bu ülkenin enerji kaynaklarını boğma amacını taşıyor. Çin’in enerji ihtiyacında Körfez’in ve özellikle İran’ın çok büyük bir payı var. Dolayısıyla İran rejimini değiştirmek ve oradan geçen enerji hattını kontrol altına alarak Çin’i köşeye sıkıştırmak mantıklı, en azından denenebilir bir strateji olarak görünüyor. Amerikan devletinin rakibinin enerji kaynaklarını ele geçirme mantığıyla bu işe giriştiğini düşünebiliriz; ancak gelinen noktada bu mantığın ötesine taşan durumlar ortaya çıktı.
Amerikan yönetiminin bu çılgınlığı ve İran’ın dirilişi ortada. Amerika, Çin’i bir dünya rakibi olarak görüyor ve oradan yükselen yeni Asya uygarlığının önünü kesmek istiyor. Bu durum Amerikan tekelleri ve hegemonya odakları için ciddi bir mesele. Ancak bu amaçla başlattıkları savaşta başarısız oldular. Tam tersine, bugün İran Körfez’e ve Hürmüz Boğazı’na hakim durumda. Petrol akışı Çin’e devam ederken, Avrupa’ya ve Atlantik sistemine gitmiyor. Bu durum, enerji kaynakları kesilen ve fiyat artışlarıyla sarsılan Batı dünyasında ciddi bir ekonomik kriz yarattı. Zaten kriz içinde olan küresel kapitalist sistem, bu sert müdahaleyle daha büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Öte yandan Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Sudan’ın milyarlarca dolarlık petrol gelirleri, 39 gündür Londra veya Amerika’ya aktarılamıyor. Bu da o ülkeler açısından büyüyen bir sıkıntı kaynağı. Fiyatlar %30-%50 bandında artıyor ve bu süreç devam ederse enflasyon katlanarak büyüyecek. İran, çok akıllı bir strateji uygulayarak dünyaya “Bu savaş sadece bizim değil, hepinizin başını belaya sokacak bir tehdit” mesajını veriyor.
Türkiye ise yanlış bir hesap yaptı. Atlantik bağları, NATO’culuk ve İsrail-Filistin sürecindeki ABD planlarıyla uyumlu hareket etme çabası, Türkiye’yi hatalı bir konuma düşürdü. Hükümet, İsrail’in saldırılarını görmezden gelip İran’ı suçlayan açıklamalar yaptı. Oysa İran Körfez ülkelerini değil, doğrudan oradaki Amerikan üslerini hedef alıyor. Türkiye hükümeti, Filistin’e dost olduğunu iddia edip, Filistin’in dostu İran’ı hedef alarak çelişkili bir politika izledi. Sonrasında imzalanan Riyad Bildirisi ise aslında bir Tel Aviv bildirisidir; hükümet burada maalesef İsrail’in yönlendirdiği bir metne imza atmıştır.
Peki, bu olaylar nereye varır? Eğer Amerika’nın önü kesilmezse, süreç bölgesel ve dünya savaşlarına giden bir kanala girebilir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler’i yatıştırmaya çalışan Batı’nın hataları ortadadır; saldırganı yatıştırmak, sürüden bazı koyunları feda etmekle sonuçlanır. Bugün enerji fiyatlarından gıda fiyatlarına kadar yaşanan her sorun, bu yangının bir parçasıdır.
İran, Amerika’nın bölgedeki varlıklarına çok sert bir karşılık vermeye hazırlanıyor. Bu süreçte İran’ı destekleyen Rusya ve Çin gibi önemli güçleri de hesaba katmak lazım. Çin’in ekonomik gücünün ötesinde, halkının kahramanlığı ve dayanıklılığı Amerikan halkından çok daha yüksek bir irade ortaya koyuyor. Amerika’nın nükleer silah kullanma ihtimalini ise oldukça zayıf görüyorum; çünkü bu, Amerika’nın kendi içinde de çok ağır sonuçlar doğurur.
Çinli diplomat Go’nun nükleer silahlar konusundaki meydan okuması çok önemliydi. Çin, elinde hidrojen bombası olduğunu ve bunu 20 dakika içinde dünyanın her noktasına ulaştırabileceğini açıkça belirtti. Bu durum, Amerika’nın İran’a yönelik saldırısının aslında sadece İran’ı değil, Çin’i ve Rusya’yı da hedef aldığını gösteriyor. Bugün gelinen noktada Amerika, müttefiklerini de kaybederek yalnızlaşmış durumdadır; İngiltere bile “Bu bizim savaşımız değil” diyerek geri çekilmiştir. Sonuç itibariyle, Çin’in tanıttığı 16 bin kilometre menzilli füzeler gibi askeri gelişmeler de dengelerin ne kadar değiştiğini ortaya koyuyor. Yani Amerika’yı batıdan da vuruyor, doğudan da vuruyor. Amerika’nın çok fazla bir kaçışı yok dediğinizi ve Çinli uzmanın söylediklerini teyit etmek için söylüyorum. Tabii Büyük Okyanus’tan bakarsak Çin ile Amerika komşu; Büyük Okyanus’un bir tarafında Çin, bir tarafında Amerika var. 16.000 kilometre menzili olan füzelerden bahsediyoruz; Büyük Okyanus’tan rahatlıkla, Atlas Okyanusu’ndan ise yetişebilir mi diye bakarsak, Büyük Okyanus’tan zaten hedefe ulaşır.
Peki, Batı niçin bu süreçte Amerika’nın yanında yer almadı? Çünkü bir çıkarı yok. Yani bu macerayı, bu yenilgiyi önemli ve ciddi devletler niye paylaşsınlar? Almanya, İngiltere, Fransa gibi devletler neden Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile hesaplaşmasında taraf olsunlar? Hatta tam tersine Çin ile ilişkilerini kendi açılarından hayati önemde görüyorlar. Avrupa artık Çin’siz yapamaz hale geldi; Çin ile ekonomik ilişkilerle kendi ekonomisini canlı tutma stratejisi benimsedi. Helmut Schmidt’in bu konuda kitapları vardır, Engelhardt gibi birçok Alman yazar da bunu belirtir. Hatta Hristiyan Demokrat Parti’den (CDU) yazarlar dahi Çin ile dostluğun Almanya için kritik önemde olduğunu ifade ediyorlar. Dolayısıyla ABD, Çin’i düşman görme stratejisini Avrupa’ya dayatamıyor. Bir de Avrupa’da Rusya tehdidi var; orada da Çin’i Rusya ile aynı kefeye koymamaya Avrupa devletleri önem veriyorlar.
Körfez açısından bir tartışma yürütülüyor. İran’ın körfeze yönelik hamleleri sonrasında iki görüş öne çıkıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nden bugün yapılan açıklamada olduğu gibi; “Bu olaydan sonra Körfez ülkeleri daha çok Amerika’nın kucağına gideceklerdir” görüşü var. Bir de “Bu saatten sonra Körfez ülkeleri Amerika ile ilişkilerine mesafe koyacaklar ve Asya ile yakınlaşacaklardır” görüşü var. Siz hangisini öngörüyorsunuz?
Savaş açısından baktığımızda Körfez ülkelerinin askeri kapasitesi nedir? Kaç uçağı, kaç füzesi var? En önemlisi, o füzeleri kullanacak kaç askeri, kaç pilotu var? İnsan kaynakları itibarıyla bunlar modern askeri birikimden yoksun ülkeler. Teknoloji budalalığı yapmamak lazım; ülkelerin askeri güçlerini kıyaslarken sadece uçak veya tank sayısına bakılmaz. Türkiye’nin veya İran’ın askeri üstünlüğü; askerlerinin bilinci, tecrübesi ve tarihsel birikimidir. Suudi Arabistan’ın dünyanın bütün silahları olsa da, onları savaş anında kullanamazlar; çünkü bu birikim ve irade meselesidir.
Körfez ülkeleri şeyhler tarafından yönetiliyor ve menfaatleri şu an Amerika ile beraber. Ancak bu rejimler devriliyor. Bugün sorarsanız “Batı eğilimlidirler” dersiniz; ama üç-dört ay sonra o yönetimler devrildiğinde, bu ülkelerin Asya ile bütünleştiğini göreceğiz. Bu savaşta hiçbir şey yerinde durmayacak; beş ay sonra bu ülkelerin hangi cephede olacağını hep birlikte izleyeceğiz.
***
(Reklam araları ve borsa duyuruları metinden çıkarılmıştır.)
***
Ulusal Kanal; Vatan Partisi’nin yayın organıdır ve biz DEM Partili olsak da bu süreçte yanımızda duran, sesimizi duyuran tek kanal olmuştur. Bostanlı pazarcıları ve İzmir pazarcıları olarak hukuksuzluğa karşı durduğumuz her anda Ulusal Kanal yanımızdaydı. Yayın çizgisinin korunması Türkiye için bir zenginliktir. Petrol-İş Sendikası olarak da bugüne kadar işçi hareketine destek veren Ulusal Kanal ve Aydınlık’ın yanında olmaya devam edeceğiz. Bursa Karaca ve Cumhuriyet Köylüleri olarak mağduriyetimizi ilk kez burada ilan etmiştik; Ulusal Kanal, Türkiye’nin sesidir.
***
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başdanışmanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, Amerika Başkanı Trump’ın “İran medeniyeti bu gece ölecek” lafına yanıt vererek; “Medeniyetler bir gecede var olamayacağı gibi bir gecede de yok edilemez” ifadesini kullanmıştır. Bu, Trump’ın cahilliğini ortaya seren, son derece kuvvetli ve doğru bir yanıttır. “Medeniyeti yıkacağım” demek, bütün insanlığın cephe aldığı aptalca bir söylemdir. Bu, Amerika’nın bugünkü yönetiminin ne kadar hesapsız ve ciddiyetsiz olduğunu gösteriyor.
Savaşın galibi bellidir; Amerika ve İsrail bu savaştan yenik çıkacaktır. Rusya, Çin, İran, Filistin, Yemen, Lübnan (Hizbullah) ve Irak’ın oluşturduğu bu cephe karşısında Amerika’nın galip çıkma ihtimali yoktur. Bu savaşın sonunda, emperyalist sistemin hem Amerika’da hem Avrupa’da sonuna gelindiğini görüyoruz. Hegemonyacılık yapamayacak bir noktaya düşüyorlar ve yerlerini dolduracak başka bir güç de bulunmuyor. Bazıları “Çin emperyalizmi geliyor” diyebilir ancak durum bundan ibaret değildir. Çin emperyalist değildir, sosyalist bir ülkedir. Rakipleri emperyalisttir. Çin’de sosyalizm yıkılırsa o zaman Çin’in emperyalist olduğunu görürüz, o ayrı mesele; ancak Çin’in emperyalist olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla emperyalizmin sonunun göründüğü bir dünyaya doğru gidiyoruz. Fakat kapitalizm için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu savaşın sonunda, birbiri peşi sıra devrimlerin yaşanacağı görülüyor. Yani savaşı önleyemezsek, daha büyük bir savaşı devrimle engelleyemezsek, savaşın kendisi devrimleri getirecektir.
Körfez’in manzarası değişecek; Körfez ülkelerindeki şeyhlerin ve şahların devrildiğini göreceğiz. Türkiye’de de ciddi iktidar değişiklikleri gözüküyor. Atlantik sistemine bağlı bir Türkiye kalmayacak. Bu çok açık bir matematiktir. Milliyetçi Hareket Partisi, “Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı” diyor değil mi? Milliyetçi Hareket Partisi’ni bu iktidardan çıkartırsanız çoğunluğu kaybederler. Ancak Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı çözümü ve programı ile Atlantik sisteminde ve NATO’da kalma programı bir arada yürümez. İstedikleri kadar “yürür” desinler, yürümez. Ya AK Parti, Devlet Bahçeli ile birlikte o Türkiye-Rusya-Çin ittifakına gelecektir ya da AK Parti iktidardan gidecektir.
Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakına doğru gidiyor. Savaştan sonra Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran ile aynı cephede konumlanması ve Atlantik sisteminden kopması bekleniyor. Yani Türkiye bir devrime gidiyor. Buna ayak uyduranlar o devrimle beraber ayakta kalırlar ve Türkiye’nin yönetimi içinde yer alırlar; ayak uydurmayanlar ise etkilerini kaybederler.
Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakı bir tercih değil, devrimci bir programdır. Bu, Atlantik sisteminden ayrılma programıdır; 1945 sonrasında, özellikle 1980’den sonra Turgut Özal ile birlikte Türkiye’ye dayatılan programın çöküşü demektir. “Türkiye-Rusya-Çin ittifakında olacağım ama Turgut Özal’ın ekonomisini sürdüreceğim” diye bir ihtimal yoktur. Bu bir paket programdır.
*(Gürkan Demir’e bağlanılır)*
İyi akşamlar. İran, ABD ve İsrail saldırganlığına karşı savaşın 39. gününde, ABD ve İsrail’in askeri üstlerine ve altyapılarına yönelik operasyonlarını kararlılıkla devam ettiriyor. ABD Başkanı Donald Trump’tan gelen tehditlere karşı bugün İran halkı enerji tesislerinin ve tarihi köprülerin etrafında insan zinciri oluşturdu, ellerinde bağımsızlık bayrakları taşıdı. İran halkı, vatan savunması noktasında kararlılığını ortaya koyuyor. Meydanlarda büyük mitingler yapılıyor; sokaklarda marşlar çalınarak yüksek moral ve motivasyon korunuyor.
İran’da “Can Feda” kampanyası başlatıldı ve 15 milyondan fazla kişi başvurdu. Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkihan, “Ben de İran uğruna canımı feda edenlerden oldum ve olacağım” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Arif, Trump’ın medeniyeti yok etme iddiasına, “İran tarihte yalnızca bir olay değildir, tarihin ta kendisidir” diyerek yanıt verdi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai ise güç ve zor mantığının, uygar bir milletin kültür ve inanç gücü karşısında üstesinden gelinemeyeceğini belirtti. Devrim Muhafızları Ordusu, gerçek vaat operasyonları kapsamında yeni füze sistemlerini kamuoyuna tanıttı.
İran yönetimi, ABD’nin enerji santrallerine ve nükleer tesislere yönelik ağır bombardıman yapabileceğini öngörüyor; ancak nükleer bir silah kullanımından ziyade ciddi bir tahribat hedefli harekat beklentisi hakim. Enerji Bakanlığı, olası elektrik kesintileri için tüm tedbirleri almış durumda. Devrim Muhafızları ise şu uyarıyı yapıyor: “Eğer Amerikan terör ordusu kırmızı çizgileri aşarsa, cevabımız bölgenin ötesinde olacaktır. Sivil hedeflere saldırmadık, saldırmayacağız ama altyapımıza yönelik saldırı olursa misilleme yapmaktan tereddüt etmeyeceğiz.”
*(Programın geri kalanında sunucu ve konuklar arasındaki diyaloglar, Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopuşu, Ulusal Kanal’ın desteklenmesi ve savaşın gidişatı üzerine yorumlarla devam etmektedir.)* Böyle bir kampanyaya kamuoyunun sesini daha rahat duyurabilmesi için destek verilmesini canıgönülden belirtmek isterim. Ulusal Kanal, milli cephede yer alan bir kanal. Dolayısıyla sesinin hiçbir şekilde, hiçbir nedenle kısılmaması gereken bir kanal. Bunu bütün içtenliğimle söylüyorum. Sesinin daha gür çıkması gerektiği bir dönemden geçiyoruz. Ulusal Kanal’ı kendi adıma çok önemsiyorum; anti-emperyalist duruşu, milli cephede yer alan ödünsüz tavrı, Türkiye düşmanlarına karşı sergilemiş olduğu tutum ve “terörsüz Türkiye” projesine sağladığı anlamlı katkılar nedeniyle kanalı çok değerli ve gerekli buluyorum. Umarım Türk Sat yetkilileri bu konuda üstüne düşeni yaparlar. Ulusal Kanal’ın sesi kesilirse, yayını durursa bu, Türkiye için çok büyük bir eksiklik olur. Milli cephemiz adına büyük bir kayıp olur. Türk Sat yöneticilerini sorun çözmeye çağırıyorum. Elbette borç varsa ödenir ama bunun için bir yayın kesme bildiriminde bulunmanın bir mantığı yok. Oturulur, konuşulur ve bu sorun çözülür. Ben bunu yürekten diliyorum. O yüzden dayanışma teklifinizi çok anlamlı görüyorum, kampanyanıza yürekten destek veriyorum ve herkesin de destek olması gerektiğini salık veriyorum.
***
(Altyazı: M.K. 7 Nisan 2026. Bölgemizin, dünyanın ve Türkiye’nin gündemini konuşuyoruz. Vatan Partisi Genel Merkezi’nde Genel Başkan Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltiyoruz. Yanımızda Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik var.)
Efendim, reklamdan önce Gürkan’dan Tahran’daki son gelişmeleri aldık. Ondan öncesinde ise Türkiye’nin, Devlet Bahçeli’nin öne sürdüğü ittifakta mecburi olarak yer alacağını konuşuyorduk. Bu bizim programımızdır. Sayın Devlet Bahçeli de bunu çok cesur bir şekilde savunuyor. Bu, Türkiye’nin milli programıdır. Biz bunu 30-40 yıldır savunuyoruz. Ancak burada bir “öncelik” tartışmasına girmeye gerek yok; bu, Türkiye’nin milli demokratik devrim programıdır. Bunu Talat Paşa’lara, Namık Kemal’lere kadar uzatabiliriz, Atatürk ise bu programın doruğudur. Bu programın sahibi bütün milli güçlerdir.
Şimdi benim sorum şu: Türkiye’nin son zamanlarda, özellikle Amerika’nın bölgeden çekileceği söylentileriyle birlikte, hem bölgesel hem küresel düzlemde bir boşluğu dolduracağı ve istikrar getireceği iddiaları var. Siz bunlara nasıl yaklaşıyorsunuz?
“Boşluk kuvvetle doldurulur.” Boşluğu galipler doldurur. Bu bir masaldır ve maalesef Türk milletini aldatan bir söylemdir. Bunu özellikle Dışişleri Bakanı çok sık ifade ediyor: “Bölgeye istikrar, barış getireceğiz ve boşluğu biz dolduracağız.” Bu, Türk milletine anlatılan bir masaldır. Sen hangi kuvvetle o boşluğu dolduruyorsun? Sen şu anda galipler tarafında yer almıyorsun ki o boşluğu doldurasın. Bu savaştan Çin, Rusya, İran, Filistin ve Yemen galip çıkıyor; boşluğu onlar dolduruyor. Sana bu boşluğu ikram ederler mi? Burada tamamen bir şişinme ve kibirlenme var.
Türkiye eğer boşluk dolduracak, istikrar ve barış getirecekse, yenenlerin safında; yani Türkiye, Rusya, İran ve Çin ittifakının içinde yer almalıdır. Türkiye o ittifakta olursa boşluğu da doldurur, kendi egemenliğini ve bağımsızlığını da sağlar, ekonomisini ve enerji güvenliğini de güçlendirir. Ama bir yandan Amerika ve İsrail’e göz kırpıp Atlantik sisteminden kopmazsanız, bir de kalkıp bu ortamda NATO toplantısını Ankara’da yaparsanız, o boşluğu doldurmak değil, “boşluğa düşmek” olur. Çünkü NATO yeniliyor, NATO dağılıyor. Dağılan bir NATO’da nasıl boşluk dolduracaksınız?
Bu “boşluk doldurma” iddiasının arkasında Amerika ve İsrail’in kazanacağı varsayımı yatıyor. Amerika gidiyor deniliyor ama hem savaşıyor hem de gidiyor; giden adam niye savaşsın? Bu bir mantıksızlık. Bu savaşı Amerika ve İsrail kazanamıyor; Çin, Rusya, İran ve bölge halkları kazanıyor. Yenilenlerin bıraktığı boşluğu yenenler dolduracak. Dolayısıyla barış, ancak silahla ve kazananların iradesiyle gelir. Pax Romana, Osmanlı Barışı veya İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan düzen, hep kılıçla ve güçle gelmiştir. Lozan Barışı da Mehmetçiğin süngüsüyle gelmiştir.
Türkiye şu an “arabulucuyum” diyerek bir fren mekanizması oluşturduğunu savunuyor ama bu da bir masal. Füzeler uçuşurken, nükleer tehditler savrulurken araya girip “aman barışın” demek, tarihsel birikimi olmayanların kibridir. Türkiye bir ara “arabulucu” gibi görünse de artık kimse bu rolü ciddiye almıyor.
Bizim iktidarımız, yani AK Parti iktidarı, bu savaşta terazisi bozuk bir şekilde Atlantik sisteminden yana tavır aldığı için yanlış değerlendirmeler yapıyor. Amerika ve İsrail kazanacak diye düşündüler. Peki, ne yapmalı? Türkiye savaşa mı girmeli? Hayır. Ancak Kürecik’teki Amerikan personeline “buyurun gidiyorsunuz” denilmeli, İncirlik Üssü tam denetime alınmalı, İran’a uygulanan ambargolar tanınmamalıdır. Türkiye, İran’dan petrol ve doğalgaz alarak ekonomisini güçlendirebilir. İhracat patlar, tarım ve sanayi canlanır. Türkiye, Rusya, İran ve Çin ile aynı cephede yer aldığında hem savaş biter, hem Filistin devleti kurulur, hem de Kıbrıs’tan Ege’ye kadar Türkiye’ye yönelen tehditler biter. Bu, Türkiye için bir zenginleşme formülüdür; patlıcan fiyatından maaşlara kadar her sorunun çözümü buradadır. Ayrıca yurt dışındaki 500 milyar doların ve kasalardaki altının üretim sürecine sokulması, tüm sorunların çözüm paketinin bir parçasıdır. Efendim, bir de yani öyle bir şey ki; “Türkiye boşluk dolduracak” denince, mesela ben bu tartışmada hemen şu soru gündeme geliyor: Yani olaya biraz kaygıyla bakanlar, “Yani Amerika’yı biz tanıyoruz; bize bu boşluğu niye versin? Neyin karşılığında verecek?” sorusuna yanıt arıyorlar. Ama kazanamayacak ki versin! Bakın, boşluk ne biliyor musunuz? İran devleti yıkılacak, orada bir boşluk olacak ve o boşluğu biz dolduracağız. Amerika karşısındaki Rusya, Çin ve İran cephesinin hâkim olduğu coğrafyalarda birdenbire Türkiye bir ağırlık kazanacakmış… Çünkü o boşluğu Amerika kazandı ya, havuç olarak o boşluğu Türkiye’ye ikram edecekmiş! Ya Amerika, İsrail kazanamayacak ki o boşluğu ikram etsin. Bir de kazansa bile niye sana versin, kendileri doldurur!
Ama verir; şöyle: Sen onlara yapışırsan ve onlara hizmet edersen… Bakın, Trump hâlâ Türkiye’ye o imkânı tanıyor. Mesela dikkat ederseniz tek tek ülkelerin isimlerini saydı: Şu ülke, şu ülke, şu ülke… “Bana ihanet etti” falan filan dedi. İngiltere, Fransa, Almanya, hepsinin ismini saydı fakat bir ülkeden bahsetti, “Onun adını vermeyeceğim” dedi. Türkiye’yi mi kastetti? Benim gördüğüm, herkesi saydı bir Türkiye’yi saymadı. “Adını vermeyeceğim” dediği ülke Türkiye. Diyor ki: “Bak, senin adını vermiyorum ama sen benim tarafımda olursan; diyelim ki Türk askerini de savaş ilerlediği durumlarda cepheye sürersen falan filan, o savaşı da biz kazanırız ve sana da o boşlukları bırakırım.”
Ancak ben, Türkiye Rusya, İran, Çin cephesinde yer aldığı zaman Türkiye’ye bir refah ve zenginlik geleceğini söylüyorum; somut şeyler söylüyorum. Evet, buradaki Türkiye-İran iş birliği tek başına yeter. Türkiye’nin en büyük problemi enerji değil mi? İthalatının en büyük kısmı, %50’ye yakını enerji. Sen İran’dan ucuz enerji alırsın ve koskoca 90-100 milyonluk bir İran pazarı var; adamların ödeme gücü de var. Ya bir tek İran değil, Çin’le de Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirirsin. Amerika’nın sana verecek parası yok ama Çin Halk Cumhuriyeti’nin kasaları dolu. Rusya’dan Batı çekildi efendim, Batı’yı biz… Rusya’nın enerjisi var, İran’ın enerjisi var, doğal gazları, petrolleri var. Çin’in parası var. Amerika’nın nesi var abi? Amerika’dan LNG alıyoruz yani! Amerika’nın nesi var? Amerika’nın bir de Filistin düşmanlığı, Türkiye’ye tehditleri, Yunanistan ve İsrail beraberliği var. Bunlarla mı birleşeceksiniz? Tabii, Kıbrıs tehditleri de var.
Bir izleyicimiz “NATO’yu bu denklemde nereye koyuyorsunuz?” diye sormuş. NATO, Amerika demek; Amerika’dan ayrı, farklı bir şey değil ki. NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO ülkelerini kontrol örgütüdür. Bunu De Gaulle zamanında söyledi, herkes söyledi. Bugün Almanya, Fransa niye NATO’ya isyan ediyorlar? Hepsi Amerika’nın kontrolünden çıkmak için. Ama öyle bir hale geldi ki olay… Yani NATO’yu herkes boşaltmaya ve terk etmeye başlayınca, Trump da “NATO kâğıttan kaplan haline gelmiştir” dedi ve o da bu sefer Avrupa’yı “Ben de NATO’dan ayrılıyorum” diye tehdit etmeye başladı. Yani bütün NATO ülkeleri birbirlerini “Biz NATO’dan ayrılıyoruz” diye tehdit etmeye başladı.
Bu arada, Türkiye NATO’da söz ve hüküm sahibi hale geliyor… Amerika gider, Almanya gider, Fransa gider, İtalya giderse; NATO bir tek şeye kalır, Türkiye’nin hariciye bakanlığına kalır. Bunu şöyle ifade ettiler: “NATO, Türkiye’nin kendi güvenlik ihtiyaçlarına göre şekillenecek” diyorlar. Türkiye’nin tespitleri de NATO belgelerinde. Bakın şimdi değerli kardeşlerim; NATO’da kimler var? Almanya var, Fransa var, İtalya var, Amerika Birleşik Devletleri var. NATO’da Türk etkisi… Şimdi bakın, etkiler ve şekillenmeler ekonomik güçle ve silahla olur. Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki payı nedir ki; Fransa’nın, Almanya’nın, İtalya’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin karşısında… Silahlı gücü biraz var ama ekonomik gücü nedir ki NATO’da padişahlık Türkiye’ye verilecek? Bunlar Türk milletini aptal zanneden ve Türk milletini NATO’nun, Amerika’nın güdümünde tutmaya çalışan saçmalıklar.
Çok açık söyleyeyim; 12 Eylül’ü unuttuk da 15 Temmuz’u ne zaman unuttuk? NATO değil miydi? Tabii. Şimdi “NATO, NATO” diyorlar; Türkiye’nin hapishanelerinde NATO generalleri yatıyor. 15-16 Temmuz gecesi NATO’cuları öldürmedik mi? Bazı generalleri dahil; Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti NATO’cuları o gece etkisiz hale getirdi. Türkiye oradan itibaren NATO zincirlerini kırmaya ve NATO’dan kopmaya başladı. Tekrar Türkiye’yi 15-16 Temmuz öncesine kimse taşıyamaz. Silivri duvarını yıktık, o da NATO’ya indirilen öldürücü bir hançerdi. Yani NATO’nun planı neydi? Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapse atacak, esir edecek; Vatan Partisi’ni hapse atacak; Türkiye’yi bölecek, tam kontrol altına alacak ve Türkiye’nin Asya’da konumlanmasını önleyecek. Değil mi, plan buydu? Bir Silivri duvarını yıkarak o planı bozduk bir kere, Vatan Partisi önderliğinde.
Şimdi tekrar o Silivri duvarının öncesine getir Türkiye’yi… Aslında böyle hayaller de var; suç duyurularını yapacaklarmış falan. Suç duyurusu yapanlar bugün hapishanede. NATO generalleri de hapishanede. Yani kimse NATO generalliğine özenmesin; baksın, birtakım NATO generalleri hapishanede.
Peki, bu 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılması planlanan NATO zirvesini nasıl değerlendirirsiniz? Valla NATO’nun cenaze merasimi! Belki de yapılmaz. Trump gelmeyebilir… Önümüzde bir fırsat var; Vatan Partisi bir kampanya yürütecek. Şunu söylüyoruz: Türkiye toprağında NATO’nun ölü olarak gömülmesine, hatta NATO’ya mezar olarak bile yer yoktur. Türkiye toprağının, NATO’nun ölüsüyle kirlenmesini kabul etmiyoruz. Dirisi zaten gelmez çünkü NATO ölüyor. Ama ölüsünü de getirip Ankara’ya gömmesinler; götürsünler Kuzey Atlantik’e atsınlar. Bir de ayağına taş bağlasınlar ki çıkmasın. Öldü NATO!
Hükümetimiz “NATO’ya ev sahipliği yapıyoruz” diyor; bunlar hep kibir. Kibirlenmeyelim. “Kibirdir yorulup yollarda kalan.” Şah Hatayî’nin o müthiş bir dizesidir. Kibir insanı yorar, büyük bir ağırlıktır. Belki de Ankara’da o NATO toplantısı olmayacak. Çünkü bu hikâye içerisinde NATO kalacak mı acaba?
Trump gelmeyince Almanya, Fransa gelecek mi? Burada şöyle şeyler olabilir: Birtakım folklor gösterileri yaparlar, eğlenceli bir NATO şeyi yaparlar ve ondan sonra bir cenaze merasimi ile toprağa verirler. Biz de diyoruz ki; biz onun ölüsünü de kabul etmiyoruz. Götürün Atlantik’in derinliklerine atın. NATO’ya karşı tavrımız bu. Temmuz’a kadar bayağı zaman var, bu hedefimize ulaşabiliriz. Buradan bütün Türk milletine ve Türkiye’nin bütün partilerine çağrıda bulunuyorum; hiçbirini istisna bırakmıyorum. “Biz İsrail’e karşı Filistin’in yanındayız” diyorsan, bunu NATO’ya karşı tavrında da gösterebilirsin. Hem NATO taraftarı olup hem de Filistin’in yanında olamazsın; kimse bunu yutmaz. Yani NATO’nun yanındaysan Filistin’in düşmanısın; denklem bu.
Sayın Cumhurbaşkanımıza da buradan arz ediyorum: NATO’nun yanındaysanız Filistin’in düşmanı ve İsrail’in yanında olursunuz. Çünkü NATO, İsrail’in yanında ve Filistin’e düşman. Denklem böyle kurulmuş. Sen bunun yerlerini değiştiremezsin.
Süre de ilerliyor, diğer başlıklara geçelim. Türkiye’nin enerji ihtiyacı ciddi bir gündem. Bakanlıktan sürekli “sorun yok” açıklamaları geliyor ama fiyatlar yukarı çıkıyor. Türkiye’nin enerji güvenliği nedir? Rusya, Azerbaycan, İran ve Irak. Türkiye buralardan enerji sağlıyor; bunların hepsi Asya ülkeleri, hiçbiri Atlantik ülkesi değil. Dolayısıyla Türkiye’nin enerji güvenliği Asya’dadır, Batı Asya’dadır. Amerika-İsrail ittifakı ile Türkiye bir enerji güvenliği sağlayamayacağı gibi enerji fiyatları daha da yükselir. Enerji fiyatları ile birlikte sanayi ve tarım ürünlerinin fiyatları yükselir, enflasyon artar, üretim büyük sorunlarla karşılaşır. Atlantik sisteminin içinde Türkiye için bir ekonomik çözüm olmadığı gibi büyük bir yoksullaşma ve çıkmaz vardır.
Bakın, demin neden bahsettim? İran’a ambargoyu kaldıralım, yaptırımları tanımayalım, enerji güvenliğimizi sağlayalım ve Türkiye’yi Çin’le birlikte bir üretim üssü haline getirelim. Türkiye’nin bütün sorunları ekonomi ve güvenlik alanında böyle çözülür. Bu kadar basit! Paralarımızı Batı bankalarından, kıyı bankalarından çekelim; kendi millî bankalarımıza, kamu bankalarımıza yatıralım ve üretime yönlendirelim. Veyahut o paraların sahipleri kendileri üretim tesislerini, fabrikalarını genişletsinler, tarıma yatırım yapsınlar. Türkiye bir üretim devrimi yapsın. Öbür program ne? Öbür program Türkiye’nin fakirleşmesi. Büyüyen kim? Sıcak para komisyoncuları büyüyor, bankalar faiz gelirleriyle büyüyor, gelir dağılımındaki uçurum büyüyor. Ama işçi büyümüyor, çiftçi büyümüyor, esnaf büyümüyor; bunlar fakirleşiyor. Türkiye’nin önünde büyük bir üretim devrimi patlaması yapacak bir program var. O program da salt ekonomik bir program değil; dünyadaki büyük saflaşmada “Atlantik tarafında mısın, yükselen Asya tarafında mısın?” meselesidir. Atlantik batıyor, Asya ekonomileri yükseliyor. Bu kadar basit. Sen ne taraftasın?
Bugün Hürmüz Boğazı kapanmış durumda, dolayısıyla zamlar artacak. Amerika’nın “İran’a saldırıp altyapısını çökerteceğim” demesi; hele bunu gerçekleştirirse, dünya petrol ve enerji üretiminde çok derin bir kriz demektir. Bunun Türkiye’ye yansıması, fiyatların 5, 10, 20 misli artması demektir. Onun için Türkiye’nin barışı sağlayacak bir pozisyonda olması lazım. Barışı kim getiriyor? Rusya, Çin, İran, bölge ülkeleri. Sen barışı getirenlerin yanında olursan hem üretim devrimi atağını gerçekleştirirsin hem de fiyatları dizginleyebilirsin. Aksi takdirde bu hükümet ayakta da kalamaz; ondan sonra iş bize düşer.
Çin’le ilgili meseleye gelince; İran’la dost olursan petrol fiyatları düşer. Bakın, Hürmüz Boğazı’ndan vızır vızır Çin gemileri gidiyor, geliyor ve petrolü taşıyor Çin’e. İran dünya piyasa fiyatlarından Çin’e petrolü veriyor, o da kendi ülkesinde petrol fiyatlarını düşürüyor. Sen niye bunu yapmıyorsun? Üstelik bizim Hürmüz Boğazı’na gözümüzü dikmemize gerek yok; İran’la biz komşuyuz, sınırız. İstediğin gibi iki tane boru yap, o İran petrolünü getir İstanbul’a. Ne yazık ki yıllardır İran’dan bir litre bile petrol almıyoruz. Ayrıca diyelim ki bütün Hürmüz Boğazı yerle bir olsa, Türkiye-İran arasında öyle hatlar kurarsın ki o hatlarla dünyaya İran’ın ve Körfez’in petrolünü Türkiye üzerinden ihraç edersin. Ama bunu Amerika ve İsrail’le yapma şansın yok. Çünkü onlar hem yeniliyorlar hem de diyelim ki o varsayımdan gidelim; kazandıkları zaman harap olmuş bir körfezi, üretim yapamayan, yerle bir olmuş bir körfezi ele geçirecekler.
“Orta Doğu’daki petrolü İsrail üzerinden dünyaya pazarlama” gibi düşünceler rüyadır; bunu lütfen rüya tabircilerine sormayın. Şimdi biraz da iç gündeme, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ara seçim formülüne geçmek istiyorum. İsmet Bey bu konuyu daha iyi aktarabilir.
Tabii, böyle bir ortamda Türkiye’yi seçime sürüklemek ne kadar doğru bir hamledir, o ayrı bir konu. Ancak CHP’nin 22 milletvekilini istifa ettirerek Türkiye’yi seçime götürme yönteminde bir şans görüyor musunuz? Şöyle; AK Parti’nin itibar kaybettiğini anketlere yansıyan gerçeklerden tespit ediyorlar. Türkiye’yi bir istikrarsızlığa sürükleyip oradan seçime götürme stratejisini uygulamaya başladığı anlaşılıyor Cumhuriyet Halk Partisi’nin. Bu çok önemli bir uyarı.
Peki, Türkiye’de istikrarsızlık oldu mu? Bugünkü politikalar, yani Amerika ve İsrail ile ilişkileri sürdüren ve hala ondan medet uman politikalar sonuç itibarıyla Türkiye’yi istikrarsızlığa götürür. Biber, patlıcan fiyatları arttığında, enflasyon yükseldiğinde istediğiniz kadar savaşı suçlayın. AK Parti “Ne yapalım, savaş oldu, fiyatlar 8-10 misli arttı” diyecek. Hayır, kabahat sizde. Çünkü bakın çözüm gösteriyoruz; savaşı durduracak Türkiye’nin şansı var. Savaşın mağdurlarıyla beraber olma şansı var ki Sayın Devlet Bahçeli o şansı temsil ediyor. Ayrıca İran, Rusya ve Çin’le beraber olarak Türkiye ekonomisini büyük bir atağa geçirme şansı da var. Bunu kullanmadığınız zaman savaşı istediğiniz kadar suçlayın. Aslında Türkiye, savaştan yararlanacak bir pozisyonda. Savaşın devam etmesini istemiyorum ama bu savaş Türkiye’nin önüne büyük bir imkan koydu, ikram etti. Nedir bu? İran’la, Rusya’yla, Çin’le beraber olarak bu savaştan en büyük kazançla çıkan ülke olmak. Enerji güvenliğini sağladığında Türkiye’nin başka bir problemi kalmaz; ucuz enerji demek tarımda ve sanayide şahlanma demektir.
Peki, tüm bu koşullar bir erken seçim ihtimalini yaratıyor mu? İstikrarsızlık seçimi getirir; durum devam ederse tabii ki getirir. İstikrarsızlık kriz demektir, kriz de seçimle çözülür. Anadolu’nun birçok yerinde mazot 90 liraya çıkmış, gübre fiyatları %30-40 artmış. Böyle bir ortamda çiftçi nasıl üretim yapacak? Tarlayı nasıl sürecek? Gübreyi nasıl atacak? Bunların fiyatları ürünlere yansıyacak, işçisi memuru çarşıda pazarda karnını doyuramaz hale gelecek. Türkiye, Atlantik sisteminde devam edemeyeceği bir noktaya, duvara dayandı. Sayın Devlet Bahçeli bunu anladı ve hemen bir çözüm üretti. Vatan Partisi zaten eskiden beri bunu anlamış durumda. Şimdi CHP’de bile bu süreci duymaya başlayan tavırlar görülüyor; “Kavrulsun Amerika”, “Kavrulsun İsrail Siyonizmi” diyorlar. C-130 uçağının düşmesiyle ilgili Sayın Gökhan Günaydın’ın raporu sorması da hep Atlantik sistemine yönelik tavırlardır. Yani Cumhuriyet Halk Partisi, Amerika’dan kopmaya başladı. AK Parti bu çevikliği gösteremiyor.
Amerika’da da bir devrime doğru gidiş var. Bugün sosyal medyada bir Amerikalı kadının feryadı yayınlandı; galon başına 5 dolar ödüyor, kira çıldırmış gibi yükseliyor. Sadece benzine çalışıyor ki işe gidebilsin. Amerika’nın emperyalist düzeni çöküyor. Orada Roosevelt gibi halka yakın, dünya demokrat güçleriyle ve Sovyetler Birliği ile iş birliği yapan bir alternatif geleneği vardı. Ancak büyük sermaye onu devirip Truman’ı getirdi. Şimdi o dönem geçiyor.
C-130 uçağıyla ilgili konuya gelirsek; bizim görüşümüz belli, bu bir kaza değildir, İsrail’in bir sabotajıdır. Kaza kırım raporunu bekliyoruz, açıklansın; orada da “içeride patlama yok, dışarıdan füze yok” diyecekler ama bunun bir kaza olduğunu da söyleyemeyecekler. Çünkü C-130 uçakları motorları dursa bile süzülerek iniş yapabilen güvenli uçaklardır. Pilotlar iniş yapamıyorsa bunun bir cevabı olmalı. Bizim tezimiz duruyor; bu bir sabotajdır.
(Reklam araları ve diğer teknik bölümler metinden arındırılmıştır.)
Ulusal Kanal’ın sesinin kısılması, Türkiye’ye ve dünyaya yapılabilecek en kötü işlerden biri olur. Yalan haberlerin kışkırtmalarına karşı gerçekleri kim anlatacak? Eğer anayasadan “Türk milleti” lafını çıkaracak biri varsa, mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın. Prof. Dr. Emin Gürses ile “İşin Aslı” programında emperyalizmin sıkıştığında nasıl demokrat göründüğünü, faşizmin küreselleşmesini anlatıyoruz. Ulusal Kanal; üreten, bütünleşen, başı dik Türkiye’nin, Batı Asya’nın, Asya’nın ve Avrasya’nın kalkanıdır. Bugün emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelelerin yükseldiği bu dönemde, Türkiye’nin ulusal füzesidir.
(Programın son bölümü:)
Ankara’da Vatan Partisi Genel Merkezi’ndeyiz. Aydınlık Gazetesi Ankara temsilcisi İsmet Özçelik ile Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönlendiriyoruz. CHP Grup Başkan Vekili Gökhan Günaydın’ın, Perinçek’in açıklamalarını Meclis gündemine taşıması ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın da kaza kırım raporunun neden açıklanmadığını sorması çok önemli. Ayrıca Trump’ın İran’a yönelik tehditlerine karşı Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın tepkisi de gündemdeki yerini koruyor. “Çünkü hiçbir güç, hiçbir tehdit, hiçbir kibir bir medeniyeti bir gecede yok etmeye yetmez” diyerek Trump’a tepki göstermiş. Bir de Tahran Belediyesi’nden, İran’ın başkenti Tahran Belediyesi’nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a mesaj var. Mansur Yavaş birkaç gün önce Tahran Belediyesi’ne, “Öncelikle cephe hatlarındaki son gelişmeleri ve ülkenizin mücadelesini ilk günden itibaren yakından takip ettiğimi bildirmek isterim. Bu zor günlerin bir an önce geçmesini, İran halkının mümkün olan en kısa sürede barış ve refaha kavuşmasını canıgönülden temenni ediyorum” diyerek desteklerini sunmuş.
Yavaş’ın bu mesajına Tahran Belediye Başkanı Ali Rıza Zakani, “Değerli meslektaşım, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a ve bu şehrin halkına bu zor dönemde Tahran ve İran’ın yanında durdukları için minnettarım. Bu dayanışma, uluslarımız arasındaki kalıcı kardeşliği ve iki kardeş şehrimiz arasındaki yapıcı diplomasi ve ortaklığı somutlaştırıyor” diyerek yanıt vermiş.
İsmet Bey, İsfahan meselesiyle ilgili yeni bir gelişme var, onu aktaracağım. İsfahan’daki Amerikan operasyonu konusunda; İran devletinin yayın organlarında yayınlanan resmi açıklamalar var. Trump, dün akşam yanına CIA Başkanı, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nı alarak İsfahan operasyonunun nasıl dâhice, destansı bir operasyon olduğunu anlattılar. “Pilot kurtarma operasyonu” dediler ama bulgular pek öyle görünmüyor. Teknik bir ekiple iki tane C-130 ile yüzlerce askeri alana indirmek… Bunlar Amerikalıların kullandığı uçaklar. Bir kısmı kaçmış, bir kısmı kaçarken eşyalarını bırakmış. İçlerinde Moran Sagon adlı bir bayana ait bir pasaport bulunmuş. Yapılan araştırmada bu kişinin nükleer teknolojiler konusunda uzman olduğu ortaya çıkmış. Bu da Amerikalıların aslında İsfahan’daki nükleer tesise yönelik bir operasyon gerçekleştirmek istediklerini ve buna yakın eski bir havaalanını kullanmaya kalktıklarını gösteriyor. Tam anlamıyla bir fiyaskoyla sonuçlanmış. Fakat bunu böyle anlatamayacakları için bir “pilot kurtarma operasyonu” kılıfına soktular. Pasaportun görüntüsünü de ekranda veriyoruz.
C-130’lar çok büyük, ağır ve güvenli uçaklardır. İçlerine çok sayıda asker sığar. Bu tür operasyonlarda C-130 kullanılması; oradan çok büyük yükler, belki zenginleştirilmiş uranyum veya başka kritik materyaller kaçırmak için tonlarca yük ve asker taşımayı hedeflediklerini düşündürüyor. Operasyon planladıkları gibi gitmeyince orada dökülüp kaldılar.
Bugün son konu başlığımız: Prof. Dr. Yalçın Küçük. Yarın cenazesi uğurlanacak; değerli bir aydınımızı, çalışkan ve üreten bir arkadaşımızı kaybettik. Yalçın Küçük ile arkadaşlığım 1968 yılından, Türkiye İşçi Partisi döneminden başlar. O zamanlar Mehmet Ali Aybar genel başkandı. O dönemde Ankara’daki bilim kurulunda beraberliğimiz vardı.
Daha sonra Haymana Cezaevi’nde, 3 metreye 2 metre boyunda, ufacık bir odada dört aya yakın beraber kaldık. 24 saat beraberdik; neşeli, iyimser ve sürekli fikir alışverişi içinde olduğumuz bir dönemdi. Sonradan “Doğu Perinçek’i zehirleyecek” gibi uydurma bir ihbarla bizi ayırdılar. Birbirimizle mektuplaşmaya başladık. O mektupların hepsini saklıyorum; aslında ikimizi birleştirip bir kitap yapmayı planlıyorduk. Onunla beraberliğimizi anlattığı “Aydınlık Zindan” adlı bir kitabı da var. Ergenekon davasında da beraber olduk. O, her zaman kırmızı atkısı, kalpağı ve çalışma disipliniyle mevzisini belirgin tutan bir dosttu. Biz o dönemde günde 13-14 saat çalışırdık.
Sosyalizm davasına hep ısrarla bağlı kaldı. Kendisini saygıyla anıyoruz. Yarın (8 Nisan Çarşamba) ikindi vaktinde Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’nda bulunan İsmet Oğultürk Camii’nden uğurlanacak ve naaşı yine aynı yerleşkede defnedilecek. Fikret Otyam da bir keresinde ziyaretimize gelmişti, o küçük odada nasıl sert bir rejime maruz kaldığımızı bizzat görmüştü.
Yalçın Küçük’ün Türk düşünce hayatına katkısına gelince; o çok bilgili, bir bilgi deposu olan biriydi. Ancak katkıları sistematik bir teoriden ziyade, zihinde soru işaretleri yaratan çarpıcı bilgiler üzerineydi. Siyasal Bilgiler Fikir Kulübü’nün kurucularındandı. Kendisini rahmetle anıyoruz. Programımızın sonuna geldik; haftanın kitabı: “Vatanın Öncüleri”. Rozerin Doğan arkadaşımız büyük emek verdi. Bizim Vatan Partisi, 1969 yılında kuruldu ancak tabii kökleri daha eskiye dayanıyor. 31 yılı oradan alalım, 57 yılı da buradan ekleyelim. Bu 57 yıl içinde yedi ateşten geçen; çeşitli tutuklamalar, işkenceler, mücadeleler, işçi ve çiftçi hareketlerinden geçen Vatan Partisi’nin öncü kadroları var. Rozerin Doğan, aramızdan ayrılan Durmuş Uyanık, Hüseyin Kaya, Hasan Yalçın gibi birçok köylü lideri ve parti öncüsüyle söyleşiler yapmıştı. Bu söyleşileri “Vatan’ın Öncüleri: Yedi Ateşten Geçen Parti Önderleri” ismiyle topladı. Sanıyorum bu birinci kitap.
Çok güzel bir kitap olduğunu söyleyeyim. Yalnızca bizim Vatan Partisi’nin değil, Türkiye’nin son 60-70 yıllık devrimci sosyalist emek hareketinin de bir anlamda tarihi. Hareketin öncü konumlarında olmuş insanların ağzından bir tarihçe. Çok iyi malzeme var; kitap kalın olmasına rağmen hatırat türünde olduğu için oldukça canlı ve kolay okunuyor. Erindar’ı tebrik ediyoruz, çok kıymetli bir iş yaptı. Kaynak Yayınları tarafından basılan bu kitabın devamı da gelecek.
Müzik olarak Hüseyin Sotode’nin (Farsça telaffuzunu tam bilemiyorum, mazur görsünler) Kerbela adlı çok etkili bir eseri var. İran-Irak Savaşı sırasında bestelenmiş, halkın katılımıyla icra edilmiş, yeni bir düzenleme. Ben izlemeye çalışıyorum, bu savaş İran’da sanatın her dalını patlattı; gerçekten çok hoş şarkılar, mersiyeler ve sosyal medya klipleri ürettiler. Propaganda savaşında İranlılar son derece yaratıcı ve esprili; haksız olanlar ise bu alanda çok zayıf kalıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin propaganda cihazı, tüm imkânlarına rağmen İran’ın ürettiği müzik, resim ve karikatürler karşısında etkisiz kaldı. Kerbela hepimizin ortak değeri olduğu için telaffuz edebiliyoruz, Hüseyin Sotode’den bu parçayı haftanın müziği olarak sunuyoruz.
Programın sonuna geldik. Bu savaştan İran, Rusya, Çin, Yemen, Lübnan ve en başta Filistin galip çıkacak. Türkiye de bu sürecin gelişen aşamasında onların yanında yer alacak. Atlantik sisteminin sonuna geliyoruz, o sistem artık bitmiştir. Türkiye; Rusya, Çin ve İran ile birlikte kuracağı ittifakla, aynı zamanda Atatürk Devrimini ve 300 yıllık Türk devrimini tamamlama sürecine girmektedir. Türkiye ekonomide çok büyük bir atılımın eşiğindedir ve bu savaşın kazanan tarafında olacaktır. Bugünkü gibi Atlantik sisteminin yanında devam etme ihtimali yoktur. Geleceğe büyük bir umutla ve kararlılıkla bakıyoruz; o ittifak ufukta gözüküyor.
7 Nisan 2026, Çıkış Yolunda’nın sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Merkezi’nde, Genel Başkan Dr. Doğu Perinçek’e Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile birlikte sorularımızı yönlendirdik. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyor, bütün Türk milletine saygılarımızı sunuyoruz.

