İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bir “Çıkış Yolu” programına daha hepiniz hoş geldiniz. Herkese iyi akşamlar diliyoruz. Her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
“Eyvallah, sağ olun. Sizler nasılsınız? Çok sağ olun. Bayramınız, bütün seyircilerimizin, izleyicilerimizin geçmiş bayramları kutlu olsun.”
Sizlerin de kutlu olsun, çok teşekkür ederiz. Sayın Perinçek, bugün her zaman olduğu gibi Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan ile birlikte sorularımızı soracağız. Tabii çok yoğun bir gündem var, savaş cephesindeyiz. İsterseniz vakit kaybetmeden başlayalım. Sayın Perinçek, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş hemen hemen bir ayı buldu, 28 Şubat’ta başlamıştı. İran etkili karşılıklar verdi; Amerika ise beş gün boyunca saldırılarını ertelediğini ve altyapı tesislerine saldıracağını söyledi ancak bunları sürekli erteledi. Batı cephesinde hep böyle ileri geri adımlar var, İran ise kararlı duruşunu sergiliyor. Siz bu bir ayı ve İran’ın tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?
“İran, rehberi Hameney’in gösterdiği yolda ölümün üzerine kahramanca yürüyor. İsrail askeri ise ağlayarak kaçıyor. Lütfen o görüntüleri gösterelim. Bence savaşı anlatan bu; İran’ın ölümün üzerine gitmesi ve o rehberin mesajının bütün halkı ateşlemesi… Yani ölümden korkmayan bir rehber. Orada bir liderlik yaptı Hameney; ‘Ölümden korkmayacağız’ dedi. Çünkü bu savaşı ancak ölümden korkmayarak kazanabilirdi İran. İran halkı kendi devletini destekledi. Savaşın başında ekonomik sebeplerle bazı hareketler oldu; esnafın tepkileri gibi. Hükümet bunları çok iyi karşıladı; ‘Evet, ekonomide zorluklarımız var, esnafımızı anlıyoruz’ dedi. Fakat aralarına CIA ve Mossad’ın kışkırttığı unsurlar karıştı. Ve devlet, bu unsurları çok iyi ezdi; bakın ‘ezdi’ kelimesini özellikle kullanıyorum. İran halkı meydanları milyonlarla doldurdu ve rejim karşıtlarına bir alan bırakmadı. Hatta muhalif kesimlerden bile ‘Hükümeti eleştiriyoruz ama bu vatan meselesi, devletimizin yanındayız’ açıklamaları geldi. Burada Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı bütün İran’ın; ordu, devlet ve millet olarak birleştiğini gördük.
Karşı taraf ise haksız bir savaş yürütüyor, işte İsrail askeri bu yüzden ağlayarak kaçıyor. İran’da ise muazzam bir kararlılık ve azim var; şehitliği bir mertebe olarak görüyorlar. Liderleri de onlara bu mesajı verdi. Bizim İstiklal Savaşı’mızda da çok güzel bir liderlik örneği vardır; 26 Ağustos Taarruzu’ndan sonra Mustafa Kemal Paşa, Çiğiltepe’yi alma emrini bizzat Reşat Bey’e telgrafla bildirir. Yarım saat süre verir. Alamayınca Reşat Bey şakağına kurşunu sıkar ve bütün asker ateşlenir; ‘Komutanım bu hayat bana haramdır’ tutumuyla tepeyi alırlar. İşte o intihar, o tepeyi almayı sağlar. Aynı şeyi Hamaney yaptı; bütün İran milletini ayağa kaldırdı. Liderlerin halkın içinde, onlarla beraber olduğunu görüyoruz. Tabii korunuyorlar; ancak Mossad ve CIA ajanlarından korunuyorlar, halklarından değil. Dolayısıyla bu savaşı İran kazanıyor. Kefen giyenler, zırh giyenlerin karşısında savaşı kazanıyor. Çünkü savaş ölümü göze alarak kazanılır. İran devletinin büyük hazırlıkları, yığınak yapması, Rusya ve Çin’in desteği, teknolojik bakımdan üstün savunma ve taarruz sistemleri… Bunların hepsini topladığımızda İran’ın üstünlüğü ortaya çıktı.
Hürmüz Boğazı da bugün Birinci Dünya Savaşı’ndaki Çanakkale Boğazı’nın rolünü oynuyor. İngiliz-Fransız donanmasına Çanakkale Boğazı’nı kapatarak Çarlık Rusyası’nı kurtaramadılar ve orada devrim oldu. Şimdi de İran’ın bu direnişi, Hizbullah’ın, Yemen’in ve Filistin’in direnişi; kuzeyde Ukrayna cephesinde Rusya’nın emperyalizme karşı kazandığı başarılarla birleşince Karadeniz’den Hürmüz’e kadar tek bir cephe oluştu. Bu cephede insanlığın büyük başarılar kazandığını görüyoruz. Hürmüz Boğazı’nı kapatmak, kapitalist sistemi derin bir enerji bunalımına itti. Amerika ve Avrupa’yı sallıyor. Tarihi bir dönemin, yeni bir büyük devrim dalgasının eşiğindeyiz.”
Devrimler çağından bahsettiniz. Bu sefer devrimler nerelerde olacak? Sistem nasıl bir yöne evrilecek?
“Amerikan emperyalizmi ile iş birliği yapan, köksüz ülkelerdeki emirlerin ve şeyhlerin tahtlarının şimdiden sallandığını görüyoruz. Türkiye zaten bu savaş olmasa da büyük bir karara doğru gidiyordu; bu süreç 2014’te Silivri duvarlarını yıkmamızla başladı. 15-16 Temmuz’da Amerika’nın darbesini ezdik; arkasından Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla TSK, Amerika’nın hakimiyet alanlarını yardı. Şimdi bu İran’ın ve bölgenin dirilişi, Türkiye’nin devrimci süreçlerini ateşliyor. Bakanlar Kurulu toplantısı çıkışında Sayın Cumhurbaşkanı’nın ‘Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge’ vurgusu, hükümetin İran’ın direnişi karşısında politikalarını netleştirdiğini gösteriyor. Bunda Vatan Partisi’nin Türk milletini ve devletinin milli özünü ateşlemesinin çok büyük payı var.
Ancak Sayın Perinçek, birkaç gün önce Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan Riyad’da bir toplantıya katıldı. Oradaki bildiri neredeyse İran’a karşı bir bildiriydi, İsrail ise neredeyse es geçildi. Kamuoyunda hükümetin bu ‘denge’ politikası çok tartışılıyor; daha mı milli yoksa daha mı Amerikancı olunuyor? Ayrıca sosyal medyada Netanyahu’yu ve Trump’ı tahtta taşıyan Körfez ülkelerini gösteren yapay zeka ürünü bir video var, orada Türkiye yok. Bu sizin için bir ferahlık mı?
O videoyu izleyince Türk bayrağının orada olmaması beni gerçekten ferahlattı. Riyad Bildirisi ise utanılacak bir belgedir; tarihte hiç kimse o imzanın arkasında duramayacak. O bildiri, Türk devlet geleneğiyle de bağdaşmıyor. Üstelik ‘kabine’ sözcüğü de anayasamızda yoktur, Amerikan başkanlık sisteminden devşirmedir. Türk devlet geleneğinde ‘hükümet’ vardır. Sonuç itibariyle Riyad Bildirisi Türk milleti tarafından mahkum edilmiştir. Bugünkü hükümetin söylemleri ile o bildirideki imza bağdaşmıyor; hükümetimizin o yalpalamaları vatanı savunma konusunda büyük bir problemdir. İran’ı savunmazsanız, Amerikan ve İsrail’in yanında olursanız, Türkiye’nin başına en büyük belaları açarsınız. Neyse ki bugünkü açıklamalar, o olumlu gelişme; İran’ın, Hizbullah’ın, Filistin’in, Yemen’in direnişi ve Vatan Partisi’nin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bunu herkes görüyor. Efendim, bugün Körfez ülkelerinden bahsetmişken Wall Street Journal bir haber yayımladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’ın savaşa resmen girmeye çok yakın olduğunu, hazırlandıklarını yazdı. Bir yandan da biz yayına girmeden önce Amerikan basını, Trump’ın 82. İndirme Birliği’ni bir indirme yapmak üzere görevlendirdiğini duyurdu. Şimdi Trump bir çıkmazda gözüküyor. Bir yandan İran’da Hürmüz Boğazı’nı açamıyor, hedeflerine ulaşamıyor; diğer yandan geri çekilmesi durumunda küresel hegemonya iddiasını, prestijini, her şeyini kaybediyor. Yani o gidiş, bir daha geri dönmemek üzere bir gidiş olabilir. Siz, savaşın bundan sonraki evresinin nasıl devam edeceğini öngörüyorsunuz?
Ben bundan sonra Suudi Arabistan’ın veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu savaşa girme ihtimalini görmüyorum. Yani yenildikleri çok açık; bu devletler niçin böyle bir riski kabul etsinler? Amerika ve İsrail dürttü diye bu savaşa girmelerine ihtimal vermiyorum. Bunu açık bir şekilde söyleyeyim. Amerika Birleşik Devletleri’nin de birtakım kara harekâtları yapacak hali yok; bu, Amerika için intihar olur. Bu savaşta Amerika mağlup olmuştur. Trump’ın iktidarda kalması açısından Haziran ayına kadar vadesi olduğunu düşünüyorum; yani seçimlere kadar kalabileceğini sanmıyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde bizzat Cumhuriyetçiler kendi başkanlarına karşı muhalefete başladılar. Trump yenildi ve Amerika’daki tahtını kaybetmenin arefesinde, bence birkaç ayı kalmıştır. Hukuken hangi yolla olur bilinmez ama Trump bitti. Onun tek çaresi prestijli bir ateşkes veya barış yapmak ancak ona da İran izin vermiyor. Bugün bile Trump, “İranlılarla görüşüyoruz” dedi ancak İran bunu yalanladı. Oradan da bir bağlantı olmadığı görülüyor.
Sayın Perinçek, buradan devam edelim. İran’ın durumunu konuştuk ama Trump için Haziran sonu demiştiniz. Bir de Avrupa meselesi var; arkasına Avrupa’yı bile alamadı. Önümüzdeki yıllarda ABD ve Avrupa’nın durumunu nasıl görüyorsunuz?
Bakın, emperyalist kapitalist sistem çok derin bir krizin içine girdi. Savaş öncesinde zaten bu kriz başlamıştı. Amerikan ekonomisi hızla inişe geçti ve dolar saltanatı yıkılıyor. Avrupa ise Ukrayna Savaşı’nın altından kalkamadı, derin bir enerji bunalımı yaşıyor. Bugün Fransa’da Marine Le Pen’in bir yazısını Ali Rıza Taşdelen sabahleyin bize aktardı. Avrupa’da önümüzdeki yıl seçim yılı ve bu seçimlerde ABD emperyalizmi eksenli kuvvetler iktidardan düşecek; Avrupa’nın kendi ülkelerinin bağımsızlığından yana partiler iktidara gelecek. Avrupa Birliği dağılıyor; Almanya’da Alternatif Parti (AfD), Fransa’da Marine Le Pen iktidara yürüyor. Zaten İtalya’da Meloni kazandı, Macaristan’da bağımsızlıkçı Orban hükümeti var, Avusturya’da da benzer bir süreç işliyor.
Bu noktada Türkiye aslında önemli. Bir Cumhuriyet Halk Partisi kongresi oldu, Avrupa Birliği’ne gireceğimizden bahsediliyor. Dışişleri Bakanlığımızın da benzer açıklamaları var. Hangi Avrupa Birliği’ne gireceksiniz? Dağılıyorlar. Hangi NATO sizi koruyacak? NATO parçalanıyor; Amerika NATO’dan çıkmaktan bahsediyor, Avrupa NATO’yu reddediyor. NATO’yu tek başına mı sırtlayacaksınız? Türkiye’nin rolü artacak diyenler var; tabii, başka kimse kalmayınca tek başına Türkiye kalınca rolü artar! Bunu görmeden Türkiye yönetilebilir mi? Yok olmakta olan bir NATO, dağılmakta olan bir Avrupa Birliği var. Türkiye, son 30-40-50 yılın Batı sistemine bağlanma politikalarının iflas ettiği bir döneme girdi. NATO’cular ve AB’ciler, yıkılan duvarların altında kalacaklar. Avrasya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor ve Türkiye, Asya’daki yerini belirleyeceği bir döneme girdi. Bu, basit bir dış politika hamlesi değil, bir devrimdir. Türkiye artık bu devrimin içine girmiştir.
Siz Sayın Le Pen’i hatırlattınız; Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier de Dışişleri Bakanlığının 75. yıl dönümünde kapsamlı bir konuşma yaptı. Batı basınında çok konuşuluyor; Steinmeier, “İran ile savaş feci bir hatadır ve uluslararası hukuka aykırıdır. Transatlantik ilişkilerde geri dönüş olmayacağına inanıyorum” dedi. Amerikan süper güç politikasına duyulan güven yitirilmiş durumda. Steinmeier’in bu açıklaması, Avrupa’nın nereye gittiğinin çok güzel bir özeti. Steinmeier kaliteli bir devlet adamı; geçmişte Atatürk’ü takdir eden açıklamaları olmuştu. Kendisine gönderdiğim Goethe’nin “Batı-Doğu Divanı” kitabını içeren tebrik mektubumda Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizelerine yer vermiştim: “Almanlar makineleri sever, biz Almanları severiz.” Bu olayda dahi devlet adamı kalitesini göstermişti. Avrupa’daki bu gidişatı Türkiye’deki AB budalaları da görecektir.
Peki, kapitalizmin merkezlerinde de devrimler olur mu?
Tabii, 19. yüzyılın sonlarından beri devrimler genellikle çevre ülkelerden, mazlum dünyadan yükseldi. Ancak şimdi kapitalizmin merkezlerinde de çok köklü değişiklikler kapıyı çalıyor. Amerika’da Washington’ların, Jefferson’ların, Abraham Lincoln’lerin bağımsızlıkçı geleneklerinin tekrar ayağa kalktığını görüyoruz. Sadece başkan değişikliği değil, Amerikan ekonomisinin çıkmazı ve dolar saltanatının yıkılışı söz konusu. Çin elindeki Amerikan tahvillerini piyasaya sürdüğünde, bunun Amerikan ekonomisine çok yıkıcı etkileri olacak.
Tam bu noktada önemli bir gelişme var. Siz dünyanın dolardan kaçtığını söylediniz ama Merkez Bankası’nın TL’yi korumak adına 135 milyar dolarlık altın rezervini Londra piyasasında satmaya hazırlandığı konuşuluyor. Mart ayının ilk iki haftasında 12 milyar dolarlık sıcak para çıkışı olmuştu. Dünya altına yönelirken Türkiye’nin bu hamlesi ne anlama geliyor?
Ben bu habere inanamıyorum. Dünyada altın alan ilk üç ülke Çin, Kazakistan ve Türkiye’ydi; bu çok akıllı bir karardı çünkü dolar eriyor, altın güçleniyor. Şimdi rezervleri tekrar dolara çevirmek akıl dışı bir şey. Eğer borç ödüyorsak altınla da ödeyebiliriz, dolara çevirmek kaybettirir. Belki bazı borçların ödenmesi için operasyonel bir haber yapılıyordur. Vatan Partisi Ekonomi Bürosu Başkanımız Hakan Topkurlu da Türkiye’den kaçan sıcak parayı ödemek için altın satıldığını belirtiyor. Eğer durum buysa, bu hamle Türkiye’nin ipini çeker. Dolar saltanatının çöktüğü bir dünyada altın satıp dolar almak, Türk maliyesi açısından tam bir akıl tutulmasıdır. Türkiye’den döviz çıkışı yaşanıyor. Türkiye’deki bir dolar kaçtığında, onun karşılığını ödemeniz gerekiyor. Bunu da elinizdeki rezervlerden, yani altın rezervlerinden ödüyorsunuz. Bu da Türkiye’nin borcunu altınla ödemesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Bloomberg’in, “Türkiye elindeki altını dolara çeviriyor” şeklindeki haberi, olayı tam yansıtmıyor. Mevcut durumda, bölgedeki savaşları bahane ederek son haftalarda Türkiye’den 12 milyar dolarlık bir sıcak para çıkışı oldu. Giden paranın karşılığını dolar olarak ödemek yerine, elinizdeki altın rezervlerini piyasa değeri üzerinden dolarla değiştirmiş oluyorsunuz; ikisi farklı şeyler.
Diğer taraftan, Türkiye’nin yurt dışında bulunan ve yaklaşık 500 milyar dolar olduğu tahmin edilen ciddi bir sermayesi var. Resmi ve gayri resmi verilerle, Türkiye’de alın teriyle kazanç sağlayan zenginlerimizin bu paraları Londra, New York ve İsviçre bankalarına yatırdığı saptanmış durumda. Bu, Türkiye’nin alın teridir. Eğer bu paraların sahipleri ve hükümetimiz gereken önlemleri almazsa, günün birinde o paraları geri istediklerinde, yabancı bankalar tarafından “size 8 yıl sonra başlayan taksitlerle ödeme yaparız” gibi bir cevapla karşılaşabilirler. Bu yüzden, 500 milyar doların yabancı bankalardan çekilip Türkiye’deki üretim süreçlerine, yeni yatırımlara veya doğrudan üretime kazandırılması için çok iyi planlanmış bir strateji gerekiyor.
Türkiye para arıyor, ancak aslında para var. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın belirttiğine göre, bankalarda kilitli duran 500 milyar dolarlık altın rezervimiz mevcut. Yani Türkiye’nin muazzam bir tasarruf yeteneği var ama bu tasarrufu üretim süreçlerine sokacak bir hükümet iradesi bulunmuyor. Hükümetin ekonomiye devletçi, halktan ve emekten yana müdahale edecek cesareti yok. Türkiye bu süreçte bir devrimin habercisi olan bir noktaya doğru gidiyor. Eğer bu 500 milyar dolara “soğuk su içilirse”, bu sadece kişilerin servet kaybı değil, Türkiye’nin büyük bir kaybı olur. Savaş dönemleri dünya tarihinde borçları silme fırsatlarıdır; borçları ödemediğinizde veya yabancı bankalar ödemediğinde, elinizde o parayı geri alacak bir yaptırım gücü kalmaz.
Türkiye’nin ekonomik tablosuna baktığımızda; mazot, benzin ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar her şeyin fiyatını etkiliyor. Sanayinin çarklarını döndüren enerji, tarımdaki su pompaları ve traktörler de bu maliyet artışlarından doğrudan etkileniyor. Maliye Bakanı enflasyonu düşürme politikasının işlemediğini itiraf etti. Çözüm, yurt dışındaki 500 milyar doların yarısını geri getirmekten, bankalardaki 500 milyar dolarlık altın rezervini üretim süreçlerine sokmaktan ve Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirmekten geçiyor.
Türkiye, Asya’da Çin, Rusya ve İran ile iş birliği yaparak enerji güvenliğini sağlamalı ve üretim atılımı gerçekleştirmelidir. Mevcut hükümetin bu devrimci çözümlere yönelecek bir hali yok; AK Parti hükümeti, sıcak para komisyoncularına, borsa vurguncularına ve tarikat rantçılarına dayalı sistemiyle bir çıkmazın içindedir. Türkiye’nin ihtiyacı; işçiye, çiftçiye, esnafa ve sanayiciye dayanan, üreticilerin milli hükümetidir.
Dışarıdan ucuz ürün ithal etme ve her şeyi dünya piyasalarına açma politikası olan “Turgut Özal modeli” iflas etmiştir. Kendi kömürümüzü, pamuğumuzu üretmek yerine dışarıdan aldığınızda, kendi işçinizi işsiz bırakıp başka ülkelerin işçisinin ücretini ödemiş oluyorsunuz. Türkiye’nin gerçek potansiyelini hayata geçirecek olan, kendi iç pazarını ve üreticisini koruyan, borçlanarak değil, üreterek büyüyen bir ekonomidir. “Terörsüz Türkiye” projesine gelince; eğer medyaya yansıyanlar doğruysa, AK Parti hükümetinin bu konudaki projesi de iflas etmiş durumdadır. Neden iflas etmiş durumda? Çünkü yeni bir kanun çıkartılacak. O kanuna göre PKK mensupları yargılanacak. Zaten PKK’nın sınırın ötesinde 15-20 bin mensubu olduğu ifade ediliyor. O 15-20 bin kişiden hangisi gelir? “Ben seni yargılayacağım, hapse atacağım.” Suçlu olanla suçlu olmayanı ayıracaksın. O bile cahilce. Bakın, şu söylem; “Suçlu olanlarla suçlu olmayanları ayıracağım” söylemi cahilce. Neden cahilce? Çünkü PKK mensubu fakat içinde suçlu olan var, suçlu olmayan var. Ya, mensubu olmak zaten suç. Burada, o ayrımı ben aslında onları hoş görmeye çalışarak şöyle anlamaya çalışıyorum: “Silahlı eylem yapanlarla, diyelim silahlı eylem yapmayanları ayıracağım.” E peki, silahlı eylem yapmayanlar da o silahlı eylem yapanlara kumanda ediyor veyahut da kararları alıyor veya onları azmettiriyor. Kaç yılda o ayrımı yapacaksın? Onları yargılayacaksın tek tek; 15 yıl mı, 20 yıl mı, 30 yıl mı?
Bu şu demek: “Biz bir hukuki düzenleme yapacağız ve bu düzenlemeyle birtakım yargılamalar yapacağız. Yargılamaların sonucunda infaz indirimleri ve pişman olanlara belli indirimler yapacağız.” Bunu söylediğin an “Terörsüz Türkiye” projesinin iflas ettiğini ilan etmiş oluyorsun. Çünkü bir kere kim gelir, teslim olur, hapishaneye girmek için? Yurt dışında olan 15-20 bin insan sonuç itibarıyla eline silah almış, şu veya bu eyleme karışmış; geleceksin adamları hapse atacaksın, mahkemeye götüreceksin, getireceksin… Oradan istinafa gelecek, Yargıtay’a gidecek, geri dönecek, savunmalar yapılacak… Bu olacak şey mi?
Bunun, af kanunu dışında; en yüksek yöneticiden başlayan bütün mensupları, yardım ve yataklık yapanlar dâhil; eyleme karışanlar, karışmayanlar, yöneticiler, yönetilenler hepsi için bir af kanunu çıkartmak dışında Türkiye için bir çözüm yok. Teröre çare budur. Dolayısıyla stratejik olarak yanlış bir hedef koydular; “terörsüz Türkiye” diye. Vatan Partisi hangi hedefi koydu? “Devlette ve millette bütünleşme” hedefini koydu. Şimdi devlette ve millette bütünleştiğin zaman terör zaten kalıcı olarak ve bütün sonuçları itibarıyla ortadan kalkar. Çünkü herkes bizler gibi bu vatana, bu devlete, bu millete bağlı; devletin vatandaşlığını paylaşan insanlar haline geldiğimiz zaman terör meselesi de biter.
PKK güya silah bırakmıştı, bırakmadı. “PKK feshedilmişti” deniyor; ne feshedilmesi? PKK bütün canlılığıyla devam ediyor. Beyanatlar veriyor, kararlar açıklıyor, protestolar yapıyor, hükümetin önüne dayatmalarda bulunuyor, programlar açıklıyor. PKK fesih falan olmadı. Bizden önemli bir tespiti benimsediler, bundan sevinç duyuyoruz; ilk önce PKK’nın feshedildiğinin ve silah bıraktığının devlet tarafından, Milli Güvenlik Kurulu tarafından ve Cumhurbaşkanı’nın onayıyla saptanması lazım. Gazete havadislerine göre mi yoksa PKK’nın kongre kararlarına göre mi feshedildiğini kabul edeceğiz? İşte kongre kararı aldı mı? Feshedilmiyor. Silahlar götürüldü, bir tiyatro gösterisiyle ateşin içine atıldı ama silah bırakılmadı. Tamamen bir komedi, bizi aldatan bir olay.
Yargılama dediğiniz zaman bu 10-15-20 yıl sürer. Dolayısıyla “Terörsüz Türkiye” hedefiyle başlatılan süreci AK Parti hükümeti çöpe atma durumundadır; daha doğrusu çıkmaza sokmuştur, yokuşa sürmüştür. Buradan tek çıkış yolu Vatan Partisi’nin af kanunudur. 15 madde hâlinde hazırladığımız, hukukçuların, askerlerin, maliyecilerin emek verdiği bu program dışında Türkiye’nin bir çözümü yoktur. Affı benimsemedikleri için, yargılayacağız dedikleri için “Terörsüz Türkiye” hedefi tamamen terk edilmiş ve iflas etmiş durumdadır.
Peki, sürecin geriye dönme ihtimali var mı? Geriye dönmüş oluyor tabii; yeniden operasyonların başlaması vesaire… Mecbursun tabii. Feshedilmeyen, elinde silah tutulan bir PKK var. Üstelik Amerika ve İsrail de onları destekliyor. PKK’nın İran’daki kolu Amerika ve İsrail’in güdümünde, Suriye’deki kolu yine öyle, Türkiye’deki kolu da öyle. Abdullah Öcalan’ın bir sene evvel “İsrail sizi öldürür, Amerika sizi öldürür” dediği süreçten tamamen başka bir yere geldiler. Amerika, İsrail, PKK içerisinde ağırlığını koydu. Abdullah Öcalan’ın prestijini sarsarak onu da kendi getirdikleri yola çektiler. Ancak Türk devletinin burada hatası çok büyük. Abdullah Öcalan’ın üzerine atmak çok büyük bir yanlış; çünkü Türk devleti istese Öcalan o tavra girmezdi. “Devlette ve millette bütünleşme” stratejisini kabul etmedikleri için, o meclisteki “havanda su dövme” komisyonuyla bir yere varılamadı.
Vatan Partisi’nin af kanunuyla ve hükümette etkin roller almasıyla Türkiye buradan çıkacaktır. Çünkü Vatan Partisi’nden başka bu af kanununu benimseyen hiçbir parti yok. Bu yasal düzenlemeler bayramdan sonra gündeme gelebilir ama nereye evrilecek? Affa mı evrilecek, yoksa diğer düzenlemelerle mi başlayacaklar? Şeyh Said affını örnek gösteriyorlar ama o daha çok rakı sofralarında yapılan muhabbetler. Resmi olarak hiçbir açıklama görmedik.
Devlet zaafından bahsetmişken; Dışişleri Bakanlığımızın Kırım’ın ilhakıyla ilgili açıklaması oldu. Kırım’ın ilhakını gayrimeşru bir referandumun neticesi olarak görüyor ve tanımadığımızı söylüyorlar. O referandumda Kırım Tatarları ve Kırım halkı yüksek oranda Rusya’yı seçti. Neden? Çünkü Rusya’da Sovyet geleneği var, milli baskılar o kadar ağır değil; Ukrayna’da ise milli baskı ve eşitsizlik çok geçerli. Ayrıca Kırım’ı Rusya, Türkiye’nin elinden almadı; Amerika’nın elinden aldı. Bizim Dışişleri Bakanlığımız Amerika’nın mı yanında, yoksa en önemli dostumuz olan Rusya’nın mı?
Rusya Federasyonu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımaya hazır. Vatan Partisi olarak Rus devletiyle görüşüyoruz, bunu hazırlıyoruz. Türkiye, Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu tanısa; birdenbire KKTC kale hâline gelir. Çünkü Rusya’nın onu tanıması demek, arkasından çok sayıda ülkenin gelmesi demektir. Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail ile beraber olma arayışları Türkiye’ye büyük felaketler getirir. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı Türkiye’nin kaçınılmaz çözümüdür. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nda Sovyetlerle ittifak etmesi bir şarttı, mecburiyetti. Bugün de akla ihtiyacımız var; o akıl Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran ile ittifak yapmasıdır.
Zaman kısa, acele etmemiz lazım. Devlet Bahçeli de bunu ifade etti. Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Amerika bir cephe oluşturdu. Adalarımıza Patriot ve F-16’lar yerleştirdiler. NATO bizi korur diyerek tehdidin ağırlaşmasını alkışlıyorlar. NATO’nun kendini koruyacak hali yok, seni nasıl koruyacak? Amerikan ordusu geldi; Irak’ı böldü, Barzanistan’ı kurdu, Suriye’yi parçaladı. Meriç Nehri’nde geçiş tatbikatları yapıyorlar. Hâlâ gözlerimizi kapayıp Meriç Nehri’ni geçtiklerinde hangi ülkeye gireceklerini görmemeye mi çalışıyoruz? NATO dağılıyor. Dağılan bir ittifakın yıkılan duvarlarının altına kendimizi attığımız zaman, o duvarların altında yalnız kalacağız. Sadece NATO’nun içinde değil, duvarların altında yalnız kalacağız. Herkes NATO’dan kaçıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik bir karar vermesi lazım; bu karar “Türk-Rus-İran ittifakıdır”. Bu, yalnız Türkiye’yi değil, dünyayı kurtaracak bir ittifaktır. Bölgedeki savaşı caydıracak, Dünya Savaşı’na veya daha büyük çatışmalara evrilecek süreçlerin önüne geçecek çare; Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakıdır. Bu dördü birleşmek zorundadır. Zaten üçü; Rusya, Çin ve İran birleşmiş durumda. İran’daki büyük zafer; Amerika, İsrail ve Batı dünyasına karşı kazanılmıştır. Türkiye de orada yer almak zorundadır.
Bugün Sayın Cumhurbaşkanı, kabine toplantısından sonra “Türk, Arap, Kürt, Fars beraberliği” gibi ifadeler kullandı. Sayın Cumhurbaşkanı, Cumhur İttifakı’nı paylaştığın Devlet Bahçeli ile birlikte Türkiye’yi seçin, İran İttifakı’na gelin. Gelmek zorundasınız, Türkiye’nin başka çözümü yoktur. Türkiye’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve üretim ekonomisi buna bağlıdır. “Sünni dünyayla birleşme arzusu” denilen şey, aslında Amerikan gölgesinin altında uyuma arzusudur. Türk milletini Amerikan ağacının gölgesinde uyutma arzusu… Eğer samimi bir Sünni beraberliği arzusu olsaydı Hamas’la beraber olunurdu, ancak Türkiye Hamas’ı terör örgütü olarak suçluyordu. Türkiye, Sünni-Şii ayrımı yaparak veya Amerikan ekseninde kalarak oluşturulan politikaların bedelini ödeyecektir.
“Avrupa güvenlik mimarisi” deniliyor; hangi Avrupa? Almanya’nın Cumhurbaşkanı’nı, Fransa’da iktidara ilerleyenleri ve bütün Batı Avrupa’da ayağa kalkan yeni akımı dinle. Avrupa değişiyor. Sen hangi Avrupa’nın güvenlik mimarisinde kendine yer bulacaksın? Rusya’ya karşı, Avrupa’ya askerlik yapacağınız bir güvenlik mimarisi inşa edilmiyor. Avrupa’yı Rusya’ya karşı konumlandıracak bir güç de yok. Evet, ekonomiyi ve sanayiyi canlandırmak için bir “Rusya düşmanı” icat edildi ancak Avrupa’nın Rusya ile savaşacak hali yok. Akıllı olan Avrupa Genelkurmay başkanları da bunu söylüyor.
***
Sayın Perinçek, biraz daha sakin bir gündeme dönmek istiyorum. Kadınlarımız çok önemli. Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD), 28 Mart Cumartesi günü Ankara’da 11. Olağan Kurultayı’nı topluyor. “Milli Kadın Hareketi’nde birleşiyor, devrime yürüyoruz” sloganıyla hareket ediyorlar. CKD’nin bu kurultayına nasıl bir çağrı yaparsınız?
Sayın Prof. Dr. Tülin Oygür önderliğindeki CKD, Türkiye Kadın Hareketi tarihinde bir devrim yapmıştır. Çok kısa zamanda ve kararlı bir mücadeleyle Batı’dan gelen o “mor zehirlenmeyi”, yani feminizmi temizlemiştir. Bakın, Türkiye’de artık o mor zehirlenmeden eser kaldı mı? Bir buçuk-iki yıl içerisinde bunu temizlediler. Anıtkabir’de toplanan CKD, Türkiye’nin biricik, rakipsiz kadın hareketi haline gelmiştir. Çeşitli partilerden kadınları birleştiriyorlar; doğru bir yol tuttular, doğru bir program belirlediler. 28 Mart’taki kongrelerinde onlara yürekten başarılar diliyoruz.
Önleri açık, çünkü Türkiye kadın hareketinin ayaklarına dolanan Batı prangalarını kırıp attılar. Sayın Tülin Oygür de vakur, özgüvenli ve bilgiye dayanan önderliğiyle büyük bir başarı kazanmıştır. Kongreden sonra çok daha büyük bir atılım gerçekleştirecekler; üreten, eşitliği sağlayan, boyun eğmeyen kadını omuzlarında taşıyacaklar. En önemli ilkeleri, kadının kurtuluşunun erkekle birlikte olacağıdır. Erkek düşmanlığı değil; emperyalizme ve Batı’dan gelen baskılara karşı, erkekle omuz omuza bir mücadele zemininde kurtuluşu gerçekleştiriyorlar.
***
Sayın Perinçek, 21 Mart Aşık Veysel’in ölüm yıl dönümüydü. Sizi yakından tanıyan bir isim olarak Aşık Veysel’i sizden dinlemek isteriz.
Aşık Veysel benim dostumdu. Çocukluk arkadaşlarım Altan ve Utkan kardeşler aracılığıyla tanıştık. Hukuk fakültesinden sınıf arkadaşım olan Altan beni Veysel ile tanıştırdı. Ankara’ya gelişlerinde misafirim olurdu. Babama ve Agah Tüfekçi’ye çok şey borçluyum; bana Aşık Veysel’i onlar sevdirdi. Evimizde 30-40 tane 45’lik Aşık Veysel plağı vardı. Onun bütün deyişlerini ezbere bilirim. Birlikte sofralara oturduk, o çaldı, biz söyledik. İnsan olarak da çok değerliydi. O, aşık geleneğimizin son temsilcisidir. Bugün herkes saz çalıyor ama saz çalmak başka, aşık geleneği başkadır. Aşık Veysel, o geleneğin bütün birikimini kendi deyişlerine sığdıran büyük bir yaratıcıydı. Melodileri, yaratıcılığı ve saz çalışı olağanüstüdür. Saygıyla anıyoruz.
***
Kitaba ve filme geçmeden önce kampanyamızdan bahsedelim. Resmi YouTube verilerine göre 28 Mart itibarıyla Ulusal Kanal, dünyada ikinci sıraya yükseldi. Hedefimiz dünya birinciliği. 10 kanalın arasında ikinci konumda Türkçe yayın yapan tek kanal biziz. Diğer 9 kanalın hepsi İngilizce yayın yapıyor. Bu, Türkiye için büyük bir başarıdır.
Türkiye içindeki verilere baktığımızda ise Ulusal Kanal, son 30 günde 287 milyon görüntülenme ile açık ara birincidir. Halkımız artık bir arayış içinde, devrimci çözümlere yönelmiş ve gerçekleri duymak istiyor. Ulusal Kanal’a omuz verdiğimizde, işçiye, çiftçiye ve üreticiye omuz vermiş oluyoruz. Bu, kritik bir devrim dönemidir. Bugün Türksat ödemesi için son gündü; bir kısmını ödedik, bir anlaşma yaptık. 25 milyonluk bir hedef koymuştuk, 15 milyonunu topladık. Kalan 10 milyon için de 15 günlük bir süremiz var. El birliğiyle bu açığı kapatmaya çağırıyoruz yine biz; kapatacağız da. Ulusal Kanal izleyicileri ve bu “Çıkış Yolu” programının emekçileri olarak bütün milletimize çağrıda bulunuyoruz. Bu 10 milyonu 15 günde toplayıp bütün borçları kapatacağız. Ulusal Kanal ve Aydınlık, bugüne kadar hep borçlarını ödemiştir; kimseye borçlu kalmamıştır, gene de ödeyecektir. Borç namustur, biz de borçlarımıza sadığız.
Ancak şu bir gerçektir ki hiçbir televizyon sadece reklam gelirleriyle kendini çeviremiyor. Arkalarında büyük holdingler veya siyasi partiler olan kanalların kendilerine has siyasi amaçları, Atlantik eksenli hedefleri var. Ulusal Kanal ise vatanın, milletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Devrimi’nin televizyonudur. Üreticilerin, bağımsızlığın, özgürlüğün, demokrasinin, eşitliğin ve kardeşliğin televizyonudur. Halkımız da Ulusal Kanal’ı çok seviyor; beni arayan herkes “hayranınız” diyor. Ben de bu “hayran” sözünü onlardan alarak burada ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlar, bizi izleyen herkese sesleniyorum: Ulusal Kanal için 10-15 milyon toplamayı gözünüzde büyütmeyin. 10 milyon ne demek? 10 bin lirayı verebilecek 1.000 kişi bulmak demek. Hatta 10 bin lira verebilecek 10.000 kişi var Türkiye’de; bu da 100 milyon lira eder. Az veren candan, çok veren maldan demişler; herkesin katkısı kıymetli. İBAN numaraları ve iletişim bilgileri aşağıda yer alıyor. Hadi yükleniyoruz! 15 gün içerisinde bu 10 milyonu toplayıp 3-4 ay içinde birincilik hedefine ulaşacağız. Daha güzel bir ekranla, emekçilerimizi daha rahat koşullarda çalıştırarak büyük atılımımızı gerçekleştireceğiz.
Tekrar hatırlatalım: 25 milyonluk hedefimizin 15 milyonunu tamamladık, son 10 milyon liramız kaldı. Bin kişiden 10 bin lira bekliyoruz ama daha fazlasını verenler de var. Bugün bir misafirim karı koca geldiler, hiçbir şey istemediğim halde “yayınlarınızı duyduk” diyerek yüz bin lirayı getirip bıraktılar. Kimi 500, kimi bin, kimi yüz bin veriyor; herkes kendi gücünün sınırlarını zorlayarak katkıda bulunuyor. Şule Perinçek’le birlikte biz de üzerimize düşeni yaptık, herkesi bu göreve davet ediyoruz.
Bu haftanın kitap önerisi, Atatürk’ün 15 yıl boyunca Dışişleri Bakanlığı’nı yapmış olan Tevfik Rüştü Aras’ın “Atatürk’ün Dış Politikası” kitabıdır. Bu eseri toparlayan Kurtuluş Güran’a çok teşekkür ederiz. Tevfik Rüştü Aras; Atatürk’ün çizgisine bağlı, emekten yana, Sovyet Devrimi’ne dost ve Türk Devrimi’ni temsil eden çok önemli bir dışişleri bakanımız ve aydındır. Atatürk, Taksim Abidesi’nde de Fevzi Çakmak, İsmet Paşa ve Tevfik Rüştü Aras’ı kendi arkasına koyarak ona verdiği önemi göstermiştir. Kurtuluş Güran, bu eserdeki metinleri günümüz Türkçesiyle sadeleştirirken eserin özüne ve iklimine sadık kalarak çok titiz bir çalışma yürütmüştür. Atatürk’ün dış politikasını ve Kemalist devrimin evrensel, enternasyonalist birikimini anlamak isteyen herkese bu kitabı öneriyoruz.
Haftanın müziği olarak ise, bir Türk çiftçisinin toprakla söyleşisini anlatan, “Dost dost diye nicesine sarıldım, benim sadık yârim kara topraktır” dizeleriyle toprakla kurduğumuz bağı ifade eden o güzel türküyü seçtik.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, bir “Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. Hepinize iyi akşamlar dilerken, sizleri Aşık Veysel’in bu kıymetli türküsüyle baş başa bırakıyoruz.

