Bu kanal izleyicileri her salı olduğu gibi çıkış yolu programıyla karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçe’ye gündeme dair sorularımızı soracağız. Sayın Perinçek hoş geldiniz. Bu hafta sorularımızı ııı Aydınlık Gazetesi Ankara temsilcisi İsmet Özçek’le beraber soracağız. Hoş geldiniz. Sağ olun. Ve programın ilk bölümünde Murat Demirbaş bizlerle beraber Vatan Partisi Sanat Prodüksiyon Başkanı, tiyatro sanatçısı hoş geldiniz. Hoş bulduk, merhaba. Gündeme çok başlık var. Içeride dışarıda ııı ama yirmi üç Nisan’da başlamak isteriz. Yirmi üç Nisan’ın bin dokuz yüz yirmiden yüz altıncı yılı. Bu sarı gemenlik ııı ve çocuk bayramı olarak kutlanıyor. Yüz altıncı yılına sizin mesajınız ne olur? Evet. Şimdi yirmi bütün devrimlerin bir tarihi vardır. Iıı bizim Kemalist devriminin, Atatürk devriminin, Türk devriminin tarihine yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmi. Niçin? Çünkü ııı milli hakimiyetin oluştuğu, kurulduğu ve İstanbul Padişah Hükümeti’nin ııı bertaraf edildiği, dolayısıyla altı yüz yıllık bir Osmanlı ııı devletinin ııı kümranlığının son bulduğu, cumhuriyetin de kurulduğu gün. Hani biz ııı yirmi dokuz Ekim bin dokuz yüz yirmi ikiye hep Cumhuriyet Bayramı diye kutluyoruz doğru. Ondan o Cumhuriyetin adının konduğu gün. Dikkat ederseniz o hep ııı Atatürk’ün açıklamalarında da neden Cumhuriyetin ilan edildiği gün. Cumhuriyet fiilen eylemli olarak Ankara’da yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmide kurulmuştur. Nedir? Çünkü yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmide meclisin açılması ve Anadolu’nun bağrında bir devrimci hükümetin kurulmasıyla birlikte padişahlığa son verilmiş oluyor. Adı konmasa bile. Ondan sonra ve ondan sonra ııı yapılan ilk anayasa mesela ııı yirmi Ocak bin dokuz yüz yirmi bir anayasası o anayasayı okuyalım yirmi bir anayasasını. Padişahın adı geçmez. Ondan sonra hatta mecliste ııı itiraz olur ya burada hiç padişahımızın adı yok falan filan gibisinden. Ondan sonra ııı o konu ııı önümüzdeki süreçte ııı adı da kuracaktır falan şeklinde ııı Atatürk Mustafa Kemal Paşa o zaman tabii. Açıklaması var. Yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmi günü Ankara’da cumhuriyet fiilen kuruldu. Padişah hükümeti ııı tasfiye edilmiş oldu ve milli hakimiyet tesis edildi Ankara’da. Tabii bu eee on dokuz Mayıs’ta başlayan bir süreç. Yani dikkat edersen Ankara eee Anadolu’ya çıktıktan sonra Atatürk esas olarak eee devrimci öncülerin arasındaki mücadele de şu merkezde geçer. İstanbul hükümetiyle mi istiklal savaşını yapacağız? Yoksa eee Anadolu’da bir devrimci hükümeti kurarak mı yapacağız? Işte bu tartışma ilk defa işte yirmi dokuz Mayıs’ta Atatürk Samsun’a çıktı, Havza’ya geldi. Oradan Amasya’ya geldi. Ve Amasya’da bir komutanlar buluşması var. Gizli bir buluşmadır bu. Mesela Konya’dan eee ordu komutanı eee gelir. Ondan sonra Ankara’dan Ali Fuat Paşa kol ordu komutanı gelir. Pardon Konya’dan da kol ordu komutanı. Hatta bunlar değişik rütbelerle ve farklı eee kıyafetlerle gelirler gizli olarak. Ve o eee Refet Belediye vardır o Amasya eee toplantısında. Eee o Amasya toplantısı yirmi bir Haziran. Yirmi bir, yirmi iki Haziran. Yani on dokuz Mayıs’ta çıktı. Bir ay sonra Amasya’ya geldi. Ve o Amasya toplantısında tartışılan şudur. Ya eee Anadolu’da bir geçici hükümet kuracağız. Atatürk’ün şey bu. Anadolu’da bir geçici hükümet kuracağız. Başka türlü İstanbul’da eee kurulan eee olur var olan bir hükümetle yani İngiliz, Fransız, Emperyalistlerinin ondan sonra kontrolü altında olan, işgal altında olan bir İstanbul hükümetiyle istiklal savaşı olmaz. Ha milleti de harekete geçirmek, seferber etmek için Anadolu’da bir hükümet kurmak lazım. Tabii orada bir eee tartışma çıkar. Ali Fuat Paşa’nın hatıralarında şunu söylüyor. Diyor ki Atatürk haklıydı diyor. Biz askerler diyor hep diyor bir ordu örgütlemeye vurgu yaptık. Yani Anadolu’da vurgu. O o Atatürk önce eee orduya komuta edecek bir siyasi irade, merkez, iktidar, onu eee oluşturmamız lazım. Zaten dikkat ederseniz de o meşhur ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir eee komutu yani yirmi altı Ağustos’tan sonraki o meşhur bir Eylül tarihli komut ondan sonra Büyük Millet Meclisi orduları ilk hedefiniz Akdeniz’dir. Yani ordular değil o Büyük Millet Meclisi orduları. Yani Büyük Millet Meclisi’nin orduları o padişahın orduları değil. Ha sonra eee bu Amasya’da bu tartışma olur ve meşhur Amasya Genelgesi’ni yazar Mustafa Kemal Paşa. Hatta orada eee Amasya Genelgesi’nin altına imzalar atarken yani şey yapıyor. Eee orada tabii geçici hükümeti muvakkate yani geçici bir hükümet kurma meselesi de var genelgede. Refet Bey’le eee genelgeye imzayı böyle bir acayip atar. Yani tam kendi imzası değil. Yani ileride inkar edebileceği imza falan. Yani eee çünkü onlar Anadolu’da bir geçici hükümete karşıdır. Daha sonra eee bu Erzurum eee eee kongresinden sonra ve çok uzun bir komutanlar toplantısı var. Eee beşinci cildinde Atatürk’ün bütün eserlerinin o yani o komutanlar toplantısı şimdi hatırıma kaldığına göre on beş yirmi gün devam eder. Ve o komutanlar toplantısının en önemli müzakere maddelerinden biri eee Anadolu’da bir hükümet mi kuracağız? Yoksa İstanbul Meclisi Mevlusuan İstanbul’da mı açılacak? Orada Atatürk yalnız kalır bir Alfred Rüstem dedikleri yanında. Eee o onun dışında komutanlar Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey falan hepsi ondan sonra şeydir. Eee bir padişahın ekmeğini yedik. Işte İstanbul Atatürk azınlıkta kalır ve şey olur. Iıı karar Meclisi Mevlusuan İstanbul’da açılması. Atatürk de eee Mustafa Kemal Paşa da eee şu şunu eee en azından kabul ettirir. Tamam orada açılacak. Artık azınlıkta kaldı. Ama o orada bir müdafaa hukuk grubu kurulacak İstanbul’da. Yani tamam eee İstanbul’da açılmasını madem çoğunluk öyle istiyor. Eee orada bir müdafaa hukuk grubu kurulacak ve Mustafa Kemal Paşa da eee meclisin reisi seçilecek. Önerilir ve seçilecek. Evet. Ve eee bu eee heyeti milliye şeyinden sonra uzun süren uzun toplantıdan sonra Ankara’ya gelir yirmi yedi Aralık eee bin dokuz yüz on dokuzda Atatürk ve o işte Ankara’da yirmi yedi Aralık’tan yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmiye kadar böyle Atatürk’ün bir üç dört aylık bir yalnızlık dönemi vardır. Orada bir de şey var. Bütün eee mebus seçilenler Ankara’da gelecekler. Orada bir Atatürk’le bir danışmalar falan yapılacak. Ondan sonra İstanbul’a geçecekler. Mesela orada Ankara Kongresi diye anılıyor. Literatürde Ankara Kongresi denir. Fakat o pek işte Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Ankara Kongresi’nin zabıtları altı yedi yıl evvel yada on yıl evvel falan yayınlandı. Hep gizli tutuldu. Eee o daha sonra ııı Türk Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde çıktı. Bir ben de onun üzerine çok uzun bir yorum falan da yazdım. O Ankara Kongresi zabıtları da çok önemli. Atatürk, Erzurum ve bu su seçildiği halde İstanbul’a gitmez. Çok önemli. İstanbul’a gitmez. Çünkü biliyor yani İstanbul’dan ne oldu? Malta’ya sürdüler, toparladılar o zamanki ııı önde gelen insanları. İstanbul’a gitmez ve Ankara’dan yönetmeye çalışır. Fakat ııı İstanbul’a gidenler, şimdi Rauf Bey falan da var. Bir ııı müdafaa hukuk bu grubunu kurmazlar mecliste. O çok önemli yirmi sekiz müdafaa hukuk grubunu kurmazlar. Ondan sonra ona çok öfkelenir. Mustafa Kemal Paşa. Iki meclis reisi olarak da Celalettin Arif Bey’i seçerler. Mustafa Kemal Paşa’yı seçmezler. Halbuki Mustafa Kemal Paşa’nın meclis reisi seçilmesinin eee sebebi şu. O meclis Atatürk de biliyor ki dağıtılacak. Işgalciler tarafından izin verilmeyecek. Ama o meclisin reisi olarak Anadolu’da tekrar o meclisi toplamak için elinde bir eee yetki olsun. Eee hepimizin bildiği gibi altı Mart’ta eee işte İngilizler ondan sonra şey yapar eee İstanbul eee fiilen işgal ederler ve meclis şey yapar tatil olur ve eee şeyler eee memuslar Ankara’ya gelirler ve yirmi üç Nisan bin dokuz yüz yirmide açılır. Ve ertesi günde bir hükümet kurulur. Ve ondan sonra Ankara Ankara’daki hükümetle İstanbul Padişah Hükümeti arasında bir savaş var, telgraf savaşı hatta daha önce başlar. Sivas Kongresi’nden, Erzurum Kongresi’nden sonra yani Anadolu’da orduya kim hükmedecek? Kimin emri altında olacaklar? Yani iki merkez iki bir iç iktidar savaşı o. Çok önemli. Yani İstanbul’la Ankara Ankara olmadan evvel Anadolu arasında bir iktidar savaşı. Iıı o iktidar savaşında tabii Mustafa Kemal Paşa daha çok hakim olur ve yirmi üç Nisan ha şimdi buradan şuraya geleceğim. Maalesef bizde yirmi üç Nisan dendiği zaman çocuk bayrak, balonlar, kraponlar, şey krampon şey ne diyoruz ona? Kudreler. Ha? Ha. Krapeler falan filan. Ondan sonra falan. Eee bence yanlış yapıldı. Yani o çocuk bayramı yapılmamalıydı. Yani Milli Hakimiyet Bayramı’ydı o. Cumhuriyet Bayramı’ydı esas. Yani diyelim Cumhuriyet Bayramı olmasa bile Milli Hakimiyet Bayramı. Işte zaten Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı diyoruz ya. O çocuk bayramı yapılması da benim hatırladığıma göre bin dokuz yirmi yedi falan filan oralardı. Yirmi altı, yirmi yedi, belki de daha sonra. Eee yani yirmi üç Nisan bizim devrim günümüz. Iktidarı halkın, milletin el aldığı gün. Iktidarı ele geçirdiği gün. Dolayısıyla da istiklal savaşını kesin zafere ulaştıracak iradenin milli iradenin Anadolu’nun baharında oluştuğu gün. Yirmi üç Nisan’a bu anlamı ııı vermemiz lazım evet. Neye döndü? O bir devrim günü, bir milli irade günü değil. Çocuklar rond yapsın, işte dans etsinler, oyunlar olsun falan. Eee çocuklara gün mü yok? Üç yüz altmış beş tane gün var. Bir tane gün çocuklar için bulunabilirdi. Yani Milli Hakimiyet günü. Buna bazı Atatürkçülerimiz çok kızıyorlar ama ııı tabii şuradan devrimci olmayan Atatürkçüler. Yani hep böyle sistemde olur. Çocuk bayramı dediğin zaman ne olacak? Trump bile çocukları yanından bir makas alıyor yani. Çocukları memnun etmek kolay. Yirmi üç Nisan böyle. Milli devrim. Türk devriminin günü. Milli hakimiyetin kurulduğu iktidarın ele geçirildiği eee padişahın elinden iktidarın eee resmen alındığı ve zamanla da daha sonra zaten istiklal savaşıyla eee padişahın bütün eee nüfuzu otoritesi tasfiye edildi. Ama o tasfiyenin eee kritik günü doruk noktası eee Ankara’da Büyük Meclis’in açılması. Efendim orada şimdi söylediğiniz bir iki çatışma var. Yani bir iki çizgi mücadelesi diye de değerlendirmek mümkün. Evet. Ya bu tarihte hep dönemlerde bu yaşanıyor. Evet. Yani orada eee onu biraz daha açar mısınız? Yani eee insanlar bazısı sistem içinde çözümler arayan bir de Atatürk’ün tavrı gibi çok farklı bir şey. Hatta yalnızlaştı dediniz. Galiba Şerefli Koçsara falan gidiyor. Orada bir yalnız başına bir dönemleri de onları bilmiyorum ama işte çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Doğrudan doğru devrimin öncüsü içinde bir iki çizgi mücadelesi var. Evet. Yani şimdi ilk başta şurada beraberler. Yani İstanbul’dan oturarak bu istiklal savaşı örgütlenemez ve seferbedilemez. Onun için bir kere İstanbul’a geçeceğiz. Değil mi? Ve eee o İstanbul’daki şeşli görüşmelerde ve yazışmalarda eee Anadolu pardon İstanbul’a geçeceğiz dediğim gibi Anadolu’ya geçeceğiz. Evet. Anadolu’ya geçmesi aslında Atatürk’ün o yani Anadolu’da bir otorite bir merkez milleti seferber edecek. Harekete geçirecek bir iradeyi siyasi merkezi oluşturmak için. Ha şimdi orada iki çizgi mücadelesi başlıyor. Anadolu’ya geçmekte bir eee şey yok, farklılık yok. Iki eee Ali Fuat Paşa o bilinmeyen hatıralarında o iki çizgi mücadelesini çok güzel anlatır. Eee orada der ki biz komutanlar yanıldık. Atatürk doğruydu. O Atatürk bir hükümeti müvakkate kuralım diyordu. Eee biz ise daha çok orduyu örgütleyelim. Evet. Yani biz silahlı kuvvetlerin eee örgütlenmesi, tekrar canlandırılması çünkü Alp’te yenilmiş, ondan sonra mütehareke imzalanmış. Eee ondan sonra eee o ise en başta bir otorite yani orada o otoritenin oluşturulması aynı zamanda halkı seferber etmek. Evet. Ondan sonra halkın fedakarlığını harekete geçirmek. Yani bunları düşünüyor delinlemesine. Eee ve orada tabii iki çizgi mücadelesi eee Erzurum Kongresi’nde Sivas Kongresi’nde devam ediyor. Dikkat edersek hep böyle kongrelerde Atatürk’ü kenara itmeye çalışan eee liderliği ona vermemeye çalışan hatta işte eee işte askerler olmasın. Işte Atatürk’e gelinlik olmasın. Ihtihatçı gelinlik olmasın gibi şeyler de var. Asayinların hepsi ittihatçı. Bu tartışmalar eee halkın içinde ittihatçılığa karşı da ceryen var falan filan. Eee ama da daha çok böyle Atatürk Atatürk’ün devrimciliğine karşı bir şey var mı? Fakat herkese öneriyorum. Iıı beşinci cildinde Atatürk Gümbüz tüm eserlerinin demin söylediğim heyeti temsiliye toplantısı var. Şimdi sayfa numaralarını. Ankara’daki toplantı. Yok o Ankara o o Ankara toplantısı başka. O Ankara kurultayı dedikleri. Evet. Ankara Kongresi dedikleri. Bu eee heyeti temsiliye yani eee Erzurum ve Sivas kongrelerinde seçilmiş Erzurum’da eee Şark Vilayetleri eee heyeti temsilcisi olarak seçiliyor. Eee Sivas’ta da genel eee umum eee kongresinde de eee aslında heyeti temsiliye müdafaa hukuk cemiyetinin eee yönetim kurulu ama aslında bir hükümet çekirdeği. Nitekim hani hükümet çekirdeği ve hükümet olduğunu da Atatürk birçok yerde söyler. Yani o bir derneğin eee yönetim kurulu değil. Yani müdafaa hukuk cemiyetinin yönetim kurulu değil. O bir hükümet çekirdeği. Eee Sivas kongresinde en son seçilmiş olan. A zaten Erzurum’da seçilenler de çoğunlukla giriyorlar Sivas kongresinde hükümetin içerisine. Ve eee demin söylediğim şey toplantı bayağı uzun on beş yirmi gün sürüyor. Şimdi orada o iki çizgi mücadelesini o çok çarpıcıdır o toplantı. Mesela şey konuşulur. Para yok. Ondan sonra eee Mustafa Kemal Paşa işte para yok. Işte İngilizlerden alınır mı? Fransızlardan alınır mı? Ama ben onlar tabii istiklal savaşı veririz onlardan olmaz. Peki parayı nereden bulacağız? Evet. Orada Atatürk der ki parayı halktan alacağız. Yahu halkın para verecek hali mi kaldı? Yani istiklal savaşın finans kaynağını bu fakir fukara erkeklerini kaybetmiş. Eee şey eee kendi karnını doyuracak eee şeyi bile unu buğdayı olmayan bir halktan ne alacağız falan? Yok. Bunun bir tane çözümü var da halktan toplayacağız. Sonra asayiş tartışılır. Yani eee peki eee şey eee Atatürk asker yok. Eee Atatürk der ki jandarma köydeki işte jandarmalar falan var. Onları eee cephe askeri eee olarak görevlendireceğiz. E peki köylerde falan asayişi kim sağlayacak? Mustafa Kemal Paşa der ki köylerde asayişi köyün içerisinden halktan müfrezeler kuracağız, milis kuracağız. O milisler köyde asayişi sağlayacak. Halka vereceğiz ha. Yahu mesela Kazım Karabekir Paşa’nın falan orada itirazlar olur der ki ya bu halka asayiş verilir mi? Yani o kafalarındaki Atatürk değilse devrimci olduğu için de bir halka bir güven var. O halka şey vereceğiz. Asayişi sağlayacağız falan. Zaten eee maliye meselesini de eee meşhur eee tekalüfi milli emirleriyle Sakarya Savaşı arifesinde hakikaten halktan iki öküzünden birini alarak çözdü yani. Milis meselesini de o şekilde çözdü. Yani orada eee yeni kurulan bir cumhuriyetin bir devrimci cumhuriyeti olması eee halka dayanması, emekçiye dayanmasıyla eee eski Osmanlı eee bürokrasisinin ama istiklalden yana olan bir bürokrasi bağımlılığı hiçbir şekilde kabul etmiyor. Istiklalden yana. Eee o ikisi arasındaki çarpışma. O çarpışmanın da sizin dediğiniz çok önemli. Eee eksen şu esas temel konusu Anadolu’da bir hükümet kurmak mı? Eee padişah hükümetine tabi olmak mı? Ve meclisi İstanbul’da mı açacağız meselesi? Atatürk azınlıkta kalmıştır ama ne oluyor? Işte İstanbul’da açılan meclis tatil edilince mecburen işgal edilince İstanbul ııı Ankara’da meclis meclisler toplanıyor. Işte orada da bir ııı şey var. Bir üç dört aylık Atatürk’ün yalnızlığı var. Yirmi sekiz Ocak’ta İstanbul’da misak-ı milli kabul edilir. Yani Türkiye’nin sınırları o misak-ı milli kararını da Ankara’dan Atatürk yazıp yollar. O da çok önemli. Misak-ı milli kararlarını. Yani bütün İslam unsurlarının oturduğu ııı topraklar ııı bizim ııı milli sınırlarımızdır, hududu millidir. Ondan sonra şeklinde ve hatta Türk askerinin süngüsüyle çizilmiş olan sınırlar. Yani otuz Ekim bin dokuz yüz on sekiz Mondros Ateşi Kesi imzalandığı sırada Türk askeri neredeyse orası bizim. Olmadığı yer maalesef işgal edilir. Yani çok o da son derece pratik. Yani yani bir vatanın süngüyle çizildiğini ııı gören. Onun için mesela işte Lozan’da diyelim on iki adaları niye almadık? Şurada da kovadık. Ya on iki adada senin Türk askerinin süngüsü yok ki. Yani senin gemin de yok gidip orayı alacak. Mesela. Dediğiniz gibi oradaki iki çizgi mücadelesi. Ama o iki çizgi mücadelesi sonradan ne oldu? Eee bin dokuz yüz yirmi dörtte işte onlar terakiperver fırkı fırkayı kurdular, partisini kurdular, terakiperver cumhuriyet fırkasını kurdular. Yani Kazım eee Karabekir Paşa, Brefet Bendi falan filan öyle falan eee yani o iki çizgi mücadelesi istiklal savaşının içinde başladı. Ve aslında şeye kadar Atatürk’ün ölümüne ve ondan sonrasına kadar da devam etti. Evet. O kanı çok öncü. Ve o çizgi mücadelesi de diyelim Atatürk’ün devrimci otoritesi, iradesi bir taraf öbür taraf ne oldu? Atatürk’ün ölümünden bir süre sonra aslında iktidarı ele geçirdi. Ve ııı İsmet Paşa da onları tekrar şey itibar itibar kazandırdı. Peki efendim orada bu şekilde devam etti mi? Mesela meşhur Konya’daki paşanın komutanın Ankara’ya gelişi meselesi var. Işte bu padişahla beraber hareket etti. Bunu ne yapıyoruz? Cemal Paşa o. Mersinli Cemal Paşa. Evet. Kırmızı halı serdiri yok. O şey o başka. O Fevzi Paşa. Fevzi Paşa yani. O da benzer bir şey. Ama şimdi o var ama bakın o da iyi ki söylediniz bunu. O da şu bakımdan önemli. O iki çizgi mücadelesinde farklı tarafta ııı kalanlardan kazanılabiliyor sonuç itibariyle. Yani ııı sizin dediğiniz Fevzi Paşa yani bizim Fevzi Çakmak meşhur. Evet. E Fevzi Çakmak İstanbul hükümetinin müdafayı milli ııı milli müdafaa vekili bakanı yani. Milli Sonu Bakanı. Aynı zamanda Milli Sonu Bakanı’yla genelkurmay başkanı o zaman aynı Erkan’ı Harbiyeyi Umumiye Reisi. Ve ııı Fevzi Paşa tabii çok iyi bir asker. Birinci Cihan Savaşı’nda falan ııı askeri bildiği ve komuta kabiliyetiyle ün yapmış bir insan. Iıı bundan İstanbul’daki padişah hükümetin içindeki şeyler. Ahmet ııı Mustafa Fevzi Paşa, ondan sonra meşhur şeye gelen Amasya mülakatına gelen Bahriye Nazırı falan. E bundan İstanbul hükümetinin içinde de bir Anadolu’yla ilişkili olan yani Kuvayi Milliyeci üç dört tane şey bakan var. Yani hep onlarla ilişki halinde. Zaten İstanbul hükümetinin ııı reisi şey başbakan vekili konusunda da hep Ankara’nın müdahaleleri var. Şu mesela Ali Rıza Paşa olsun gibi. Yani mesela damat Ferit Paşa olmasın. O tamamen İngilizlerin falan filan adamı Ali Rıza Paşa bize yakın o olsun falan gibi. Yani o hükümetin içinde bile bir ııı kavgaya Ankara müdahale ediyor. Orada da taraf tutuyor. Fevzi Paşa olayına gelince o işte yirmi üç Nisan’dan birkaç gün önce. Evet. Iıı Geyve İstasyonu’na geliyor. O zaman da Batı Cephesi komutanı Ali Fuat Paşa ondan sonra ııı geliyor ve ben diyor Ankara’ya size katılıyorum artık diyor. Yani İstanbul’da yapacak bir şey kalmadı falan şeklinde. Ondan sonra ııı o tabii telgrafla o zaman haberleşme. Telegraf başına çağırıyor Mustafa Kemal Paşa’yı. Ben de bunu şeyden anlatıyorum. Ali Fuat Paşa’nın hatıralarından. Iıı Mustafa Kemal Paşa telgrafa geliyor. Ondan sonra işte Ali Fuat Paşa diyor ki işte ııı Fevzi Paşa diyor bize katılıyor diyor. Buraya geldi falan. Onun üzerine ııı Atatürk Mustafa Kemal Paşa çok şey sunturlu bir ağır bir sövüyor. Iıı onu diyor geri yolla İstanbul’a falan gibi. Olur mu ya diyor. Koskoca diyor müdafayı, milli müdafaa vekili geldi. Kendi arabaya başı birinci cihan savaşının büyük komutanlarından biri falan filan. Tamam diyor gönder falan diyor. Yani ikna oluyor hemen oydu. O ilk bir tepkisine ııı Ali Fuat Paşa’nın o cevapları ikna diyor Atatürk ve ertesi gün Ankara istasyonunda onu şeyle kırmızı ağızlı sarıla karşılaştırıyor. Yani bu da iş. Ama ondan sonra da ne oluyor? Bakın işte bin dokuz yüz yirmi de karşıladı. Iıı Atatürk ııı kaybettiğimiz ııı işte on Kasım bin dokuz yüz otuz sekize kadar Fevzi Paşa hep genel kurma başkanı. Ondan sonra da genel kurma başkanı. O şey eee halk adamı Karamanlı ondan sonra hatta o bin dokuz yüz kırk beş sonrası ııı şeyde o dönemde ııı Komünist Parti sinirlerle falan toplantıları var, şeyleri var, beraberlikleri falan var. Öyle bir yani halkçı bir insan öyle bir tarafı da var. Şeyde ııı dış politikalı dış yerde o zamanki denklemcide İngilizler, Fransızlar var, üzerimize sürdüğü inanlar var. Bir yerde de Rusya’da Rusya’da bir bol şekli devrim olmuş. Oraya ilişkin bir tabii o da var. Yani bu iki çizgi iyi ki hatırlattınız. O iki çizgi mücadelesinde yani bu boş şeviklik falan filan bu ne o tür itirazlar da var. Ama şimdi öyle bir şey ki Kazım Karabekiş Bekir de bunu hatıralarında yazar. Istiklal Savaşı hatıralarında. Evet. Der ki biz aramızda anlaştık. Gerekirse eee yani baktık ki şey olmuyor. Yani biz bu şeyi başaramıyoruz. Eee boş şevikleri çağıracağız ve onlarla beraber savaşacağız. Yani bizim gücümüz yetmezse düşmanı eee bertaraf etmeye. Ondan sonra o boş şeviklerle işbileceğiz ve onların ordularını da çağıracağız diye. Hatta bu konuda benim eee Kemalist devrim dördüncü kitabında da vardır. Yani bir çok belge var. Yalnız Kazım Karabekir Paşa’nın hatıraları değil. Hakikaten adamda şu şöyle bir şey de yapıyorlar. Yani mutlaka bizim istiklal bağımsızlığı sağlamamız lazım. Baktığımız gücümüz yetmiyor. Ondan sonra boş şevikleri de çağıracağız. Ama ona ihtiyaç kalmıyor tabii. Ha bu bu da tabii. Mesela şimdi şey vardır. Iıı Nahçivan’da ııı Türk ordularıyla ııı boş şevik Kızılordu buluşur. Yani boş şevikler de o sırada ııı üç tane İngiliz Cumhuriyeti var. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan. Yani ona Kafkas duvarı deniyor. Kafkas Seddi deniyor. Evet. Ingilizler orada üç tane cumhuriyet kuruyor. Mustafa Kemal Paşa ııı Lenin’e bir mektup yazıyor. Diyor ki bu bu üç cumhuriyeti diyor oradan diyor tasfiye edelim diyor. Yani buluşmak için. Yani çünkü Sovyet devrimiyle Türk devriminin ııı buluşması lazım. Yani her türlü dayanışma, destek vesaire için. Iıı çünkü Sovyet Devrimi’nin çok yoğun ııı şeyleri hem para yardımı var. Hepimizin bildiği gibi hem nasıl maddi silah yardımcı kısmı Akdeniz’den Karadeniz’den getiriliyor. Ondan sonra ve Nahçivan’da ııı iki ordu en sonunda ııı şey o Kafkas Seddi yıkılır. Iki ordu iki taraftan sıkıştırır. Zaten Atatürk’ün mektubu da özetli budur. Ben güneyden sen kuzeyden derlenene burayı presleyelim ve arayı temizleyelim ve birbirimizle buluşalım. Iki devrim. Cephe gerisini sağlam alıyor. Iki de iki onları yapmadan istikrar savaşını başaramazsın yani sonuç itibariyle. Ondan sonra hatta şey gizli celsiz zabıtların da ııı şey iki ordu buluştu ııı falan diyor. Meclis kalkar hepsi gümbür gümbür alkışlar şunlar bunlar vesaire. Ve bizim o sırada ordumuzda ııı şey Kızıl Yıldız takarlar. Kazım Karabekir Paşa dahil. Erzurum’daki komutan olarak. Kalpak. Ermeni Ermeni şeylerini tasvip ediyorlar. Tabii orada da Sovyetler Birliği’nin desteği var. Ve ııı bizim ııı orduda şey eğilim olur. Boşveriklik eğilimini ve Kızıl Yıldız takarlar şeylerine, şapkalarına. Öyle ııı şey var. Öyle enteresan güzel şeyler. Zaten hakimiyeti milliye yazılarında onu kaynak yayınları yani çok önemli. Iıı hakimiyeti milliye yazılarında çok açık bir şekilde yani gerekirse işte komünist olacağız, borçevik olacağız, ondan sonra hatta işte Ankara’da şey komünist resmi bir komünist partisi kurulur. Ondan sonra halkçılık ııı on üç Eylül bin dokuz yüz yirmide yani yirmi üç Nisan’dan sonra on üç Eylül bin dokuz yüz yirmide ııı Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla yani heyeti vekili reisi olarak imzasıyla meclise sunulan meşhur halkçılık programı tam anlamıyla bir borçevik programıdır. Ha tam anlamıyla yani. Ve o program bir anayasa ııı tasladır. Işte on üç Eylül’den sonra işte üç dört ay sonra yirmi Ocak bin dokuz yüz yirmi bir anayasası yapılır. Yani Ekim, Kasım, Aralık Ocak dört ay sonra demek ki. Bu anayasada ııı halk meclisleriyle yönetim şuralarla yönetim. Atatürk de der ki bir üç dört yerde bu. Ondan sonra benim kitaplarım da var Kemalistevrim kitaplarında. Şuralar diyoruz da Türkiye’yi şuralarla sonsuza kadar şuralarla yöneteceğiz. Rusya’da bu şuralara Sovyetler denir. Falan. Yani Türkiye’yi şuralarla yönetme. Tabii o savaş koşullarında ııı o anayasadaki işte kaza şuraları ilçe şuraları olacak. Ilç vilayet şuraları olacak. Iıı merkezde millet meclisi olacak. O sistemi tabii o savaş koşullarında kuramadılar ama ondan sonra yirmi dört eee anayasası bin dokuz yüz yirmi dört anayasası geldiği zaman da merkezin güçlü olduğu bir hükümet kuruldu. Yani o tabii istiklal savaşı sırasında öyle bir çok kuvvetli bir rüzgar esiyor. Yani ııı kızıl yıldızların takıldığı, ondan sonra ııı çok kuvvetli bir rüzgar ama orada Atatürk’ün çok önemli yani fikir falan olarak işte tamam emekten yana şuralar falan ama iktidarı bölmek yok. Yani iktidar kimseyle paylaşılmaz. Yani işte Anadolu’dan şeyde Kuzey’den Sovyetler Birliği’nden Mustafa Süpür falan gelecek. Ondan sonra gelecek. Biz onunla iktidar hayır ona izin yok. Bir tane merkezi otorite olacak. Bu da çok önemli. Iktidarı paylaşmak yok. Ve iktidara Sovyetler Birliği’nin yön vermesi o o da yok. Evet. Biz biz yönetiriz. Onlarla dost oluruz. Yardımlaşırız. Gerekirse çapkamıza kızıl yıldız da koyarız. Ondan sonra hakimiyeti milliye gazetesinde işte ııı şeyler de ilan ederiz. Işte boşeviklik şunlar bunlar propagandaları. Evet komünist kavramıyla hakimiyeti milliye yazılarında şeyler vardır. Propagandalar vardır. Evet. Komünistlik ama biz Türkiye’nin boşeviğiyiz. Yani Rusya’daki boşevizmin bir şeyi komutası altında, denetimi altında değiliz. Tabii bu hakimiyeti iktidarı paylaşmamak Türk milletinin egemenliğini hiçbir şekilde hem içeride paylaşmamak hem de dışarıdan gelecek herhangi bir kuvvetle ki Sovyetler Birliği en yakın dost onunla kesinlikle paylaşmamak. Bu çok temel. Efendim Sayın Mehmet Pelinçay’ın ııı Sovyet arşivlerinden derlediği kitaplarda da bu çok net bir şekilde gözüküyor. Yani Büyükelçinin Moskova’ya çektiği kriptolarda yani mesajlarda, raporlarda mesela eee o anlaşmazlıklar yani Sovyetler oturuyorlar çok ciddi çatır çatır tartışıyorlar ve hatta Çerkez Etem meselesindeydi yanlış hatırlamıyorsam Büyükelçin sonra Yunanistan’ın Yunanlara sığınınca şey diye mesaj çekiyor. Mustafa Kemal yine haklı çıktı. Evet. Ifadesiyle eee herhalde bir mesajı var. Eee Mehmet Terinçek Sovyet arşivlerine daldı. Evet. On beş yirmi yıl evvel falan. Eee orada yirmi dört tane Atatürk’ün Sovyetlerle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını buldu. Eee Rusça olarak. Yani Ruslar tabii bütün devletler yapıyor. Diplomatik görüşmelerde tutanak yapılıyor. Eee bizim elimizde o görüşmeler yoktu. Ama Rusların tuttuğu tutanaklardan eee Rusçadan sonra Türkçeyi çevirdi Mehmet Perinçek ve o kitap çok kıymetlidir yani Atatürk’ün Sovyetlerle görüşmeleri diye Mehmet Perinçek’in o kitabı. Evet. Yani bizim yakın tarihimizin özellikle İstiklal Savaşı tarihinin hatta Atatürk yönüne kadar başka görüşmeler de var. Onun aydınlanması bakımında. Şimdi oralarda da çok enteresan şeyler var. Mesela Atatürk der ki eee Sovyetler birinden gelenlere ya bizde öyle bir sınıf ayrımı yok. Işte bizim en fazla zenginimiz saman pazarına çıkın oradaki. Ondan sonra işte bakırcılar, demirciler bilmem neler yani. Bizim böyle bir zenginimiz yok. Ve biz bu Ankara hükümeti yönetenler de biz proleteriz. Biz proleteriz. Evet askeriz, komutanız, muhtarız ama biz mal mülk falan filan bizde yok. Hakimiyeti milliyede de proleter millet. Proleteriz. O şeyde de var. Iıı Yusuf Akçular’ın ııı şeyinde de ııı Türkiye’deki sınıfları falan şey yaparken proleter askerler kavramı. Yani proleter bürokratlar. Proleter memurlar kavramı. Yani memurlar da bir işçi sınıfının parçasıydı. Evet. O zamanki memurlar için. O Sovyetlerden gelen ııı heyetleri onu anlatır. Biz biz sizin gibi proleteriz biz. Işte buradaki hükümetteki yönetenler bizler proleteriz. O kavramları kullanır. Ama şey biz bağımsızız evet. Şey de tabii çok önemli o beraberlik Kocatepe’ye kadar işte Kocatepe’de ııı Atatürk’ün meşhuru ııı dürbünle baktığı fotoğraf vardır. Büyük taarruz sırasında. Arkada Rus kaputlarıyla ve Rus şapkasıyla yatan Rus asker komutanları var. Şey var tabii. Akşehir ııı manevraları var. Istiklal büyük taarruzdan önce. Yani işte yirmi altı Ağustos büyük taarruz hemen ondan bir ay kadar önce Akşehir’de gizli manevralar yapılır. Yani Türk o Türk ordusunun son durumu. Yani büyük taarruz yapılacak. Ordu o taarruza hazır mı? Ve ııı Ankara’da işte bir takım işte baloydu, toplantıda falan filan bunlar uydurulur. Atatürk gizlice Akşehir’e gelir. Yani Konya’nın. Hatta Rus büyükelçisi yapar o baloyu. Evet. Ona yaptırırlar. Ama Akşehir istasyonunda yine işte Abilov, Aralov yani Ruslardan gizli değil. Onlarla beraber o istasyonda buluşurlar falan. Ve Akşehir’de manevralar yapılır ve o manevralar da Rus işte Aralov’un falan hatıralarında ya Türk ordusunu çok iyi gördük. Yani ya bir bir taarruza hazır ııı şeklinde. O tespitler var. Evet. Şimdi yeni bir konu başlayana geçmeden kısa bir ııı reklam aramız var. Birkaç dakika daha sonrasında hem Kahramanmaraş’ta hem Ulus Adas’ta. Yirmi üç Nisan Milliyet Hakimiyet Bayramı’nı devrim Milliyet Hakimiyet Devrimi Bayramı’nı bütün milletimizin kutluyoruz. O Türk devriminin bayramı. Çocuklarımızın da gözlerinden öpüyoruz. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden. Evet. Çıkışı oldukça bir reklam arası reklamlardan sonra gündemin sıcak başlıklarını Sayın Perinçe’ye sormaya devam edeceğiz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, çıkış yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçe’ye gündeme ilişkin sorularımızı soruyoruz. İlk bölümde 23 Nisan Milli Hakimiyet Devrimi’ni derinlemesine kendisine sorduk, izah etti. Şimdi tabii geçtiğimiz hafta iki hadise yaşandı. Karahanmaraş’ta ve Urfa’da okul saldırıları, can kayıpları oldu. Öğretmenimiz hayatını kaybetti. Çok yönlü tabii tartışılıyor, konuşuluyor. İşte bu sebep olan meseleler, işte dijital oyun, bireyselleşme. Bugün de meclisinde gündeminde bütün partileri bunu değerlendirdi. Bahçeli başta olmak üzere. Siz bu yaşanan saldırılar ve bundan sonrası ile ilişkin nasıl bir değerlendirme yaparsınız? Türk olarak, Anadolu’da yaşayan insan olarak hiçbir türlü anlayamıyoruz ve izah edemiyoruz. Yani düşmanın değil, bilmem neyin değil, çekiyorsun silahı, tanımadın insanları, aranda bir üsümet yok, düşmanlık yok, aşiret kavgası yok, namus meselesi yok falan filan çatır çutur vuruyorsun. Bu bizim duamıza o kadar yabancı ki. Çünkü Türk halkı bütün belki dünya tarihinde elimde kılıcı olan sert bir halk gibi öyle bir imge var. Ama bütün gezginler Türk halkından son derece yumuşak, insancılığıyla meşhurdur. Hakikaten bizim köylümüz, insanımız çok insancıldır, humanistir yani. Şimdi böyle bir halkın evlatlarıyız falan, birdenbire içimizden çocuklar çıkıyor, silahı çekiyor, bilmediği, tanımadığı insanları çatır çutur vuruyor falan. Nereden çıkıyor bu? Bu bizim tarihimizde olmayan bir şey. Hani aşiret kavgası olur, birbirini vurur, namus meselesi olur, vurur, öldürür falan. Ama hiç tanımadığı insanları öldürmek, bizim hiç tarihimizde olmayan, bilinmeyen falan, anlayamadığımız bir olay. Ama biraz evvel konuştuğumuz 23 Nisan konusunun aslında bu bir devamı. Yani nedir? Yapılan izahlar doğru işte, dijitalleşme, bir kültür geldi, bir yozlaşma geldi, bize bencilliği dayattı, şiddeti dayattı, bu televizyonlar alet oldu falan. Burada herkesin söylediği doğru, hep bu konuşuluyor zaten. Fakat bu neden başımıza geldi? Türkiye devrimini kaybetti. Bakın bu çok önemli. Mesela şu olayı, şu iki olayı siz 1950 öncesi tarihin hiçbir yerine oturtamazsınız. 1960’lara da oturtamazsınız, 70’lere de oturtamazsınız. Zaten oralarda yok böyle bir şey. Bakın ben çocukluğumdan hatırlıyorum kadın cinayeti, hala söyleyeyim, beni çok sarsan iki, İpsala cinayeti, Üsküdar cinayeti. Doğru düzgün kadın cinayeti yok tarihimizde. Bakın hatırlıyorum, çocuk hafızama yerleşmiş, Üsküdar’da bir kadın cinayeti vardı, bir de İpsala, Edirne’nin İpsala kazasında. Yani bir kadın cinayeti falan olduğu zaman büyük bir olay Türkiye’de. Her neyse hele bu dediğimiz olay, bakın bu olay bizim geçmişimizde yok. Geçmişimizde yok bu olay. O zaman bunu sorgulamak lazım. Bu olay ne? Bu olay doğrudan doğruya batıdan gelen emperyalist kültürün sonucu. Yani bize bireyciliği, şiddeti, başka insanları tanımamak, sevmemek, ondan sonra husumet, ondan sonra topluma karşı düşmanlık, topluma yabancılaşmak. Yabancılaşmanın böyle en uç görüntüleri bunlar. Topluma o kadar yabancılaşıyor ki bir insan, hatta kendisine bile yabancılaşıyor. Anasına babasına da yabancılaşıyor. Çok önemli. İnsansızlaşıyor. Evet, yabancılaşıyor. Hani Entfremdung dedikleri falan, aliyenasyon dedikleri falan yabancılaşma olayın ucu. Ama bu Türkiye devrimini kaybettiği için. Çünkü bu hangi, işte 1980’den sonra yaşadığımız sürecin ürünleri bunlar. Televizyonlardaki, işte o dijital bilmem ne, şeyler işte savaş oyunları, şiddet oyunları, kabadayılık, külhanbeylik. Mesela şimdi bir İstanbul’un külhanbeyleri var değil mi? Filmlerde falan da görürüz. Ama bu adamlar şirin adamlar. Külhanbey adam, külhanbey ama aynı zamanda itfaiyeci değil mi? Yani yangına gidiyor, söndürüyor. Diyelim kabadayılar hırsında, işte Üsküdar’ın kabadayılarıyla İstanbul’da, ondan sonra onun karşısında, diyelim Gedikpaşa’nın kabadayıları, meşhurdur falan, onların arasında rekabet var. Çatışma, batışma var. Ama bunlar aynı zamanda fakire bakar, fakire yardım eder, onu korur. Hayatın içindedir falan. Ve halkın gözünde de biraz bunlar kahramandır yani adamlar. Ama bugünkü mafya öyle değil. Bugünkü mafya bizim Üsküdar veya Gedikpaşa külhanbeylerinin soyundan gelmiyor. O geleneğin bir devamı değil. Bugünkü mafya tamamen al kapon, mal popokon falan gibi, o Amerika’daki falan meşhur şeyler var ya, mafya var falan, o mafyaların bize yansıması sonuç itibariyle. Yani uyuşturucu var onların, ondan sonra şiddet vesaire. O al kaponun meşhur bir filmi vardır orada, düşmanının atını öldürür ve götürür yatağına bırakır. Ben bir film hatırlıyorum. Mesela bizde bir atı öldürmek, düşmanıma kötülük yapacağım diye atı öldürüp, onu götürüp yatağına bırakmak falan bizim yapabileceğimiz işler değil bunlar. Ama Amerikan tarihinde falan o mafya tarihinde var. Dolayısıyla burada her şey doğru söyleniyor. Yani bir toplumuza şiddet girdi, biz böyle değildik. Ama burada ne oluyor? Kuşatları suçlayan, ya biz ihtiyarlar, benim 5-5 sınıfı var Sarı Arıcık Okulu falan, aramızda bir grubumuz var Sarı Arıcık Okulu 5-5 sınıfı diye falan. İşte birbiri azalıyoruz da, orada bunlar da konuşuluyor falan. Ve orada mesela şu tür mesajlar atılıyor, bizim zamanımızda neydi? Biz çocuklarımızı severdik, büyüklerimizi sayardık, ondan sonra fedakardık, vericiydik falan filan filan. İşte bugünkü kuşatlar şöyle şöyle, yani bu sanki kuşatlar arası bir fark gibi. Yani modernleşmenin bir sonucu falan gibi, öyle bir devirmeni kaybetti Türkiye. Yani devirmenin yetiştirdiği, Cumhuriyet devirmenin yetiştirdiği, onun gelenekleri içinde yetişmiş bizleri düşünüyorum. Verici, fedakar, başkasını düşünen, ondan sonra… Okullarımızda biz bu terbiye alıyorduk. Mesela zengin olmak, efendim işte sorduğun zaman ne olacağını falan, bugünkü gibi işte fabrikatör olacağım, bilmem ne olacağım, finans bilmem nesi olacağım falan böyle bir hevesi yok. Yani hep neler vardı, işte bilim adamı olacağım, asker olacağım, doktor olacağım, bir doktor modası vardır, sonra bir mühendis modası çıkar ellilerden sonra falan. Bu da bütün hülyalar. Şimdi YouTuber olacağım. Şimdi ne oluyor? Eşref olacağım. Ondan sonra öbürünün adı neydi? Polat olacağım. Onlar şey yapıyorlar. Ama bunun gençliği, bunu aşılayan kim? Hangi ideoloji, hangi kültürel, hangi kültür? Onun için yani emperyalist kültürün Türkiye’ye girmesi ve onun dayattığı insan modelleri, hatta kabardaki şiddet falan. Bu açıdan bunun bir emperyalist kültür, Batı kültürünün Türkiye’deki sonuçları, onun ne dediğini şey meyvesi. Serbest piyasanın sonucu. İşte serbest piyasanın emperyalizmi. Serbest piyasa kapitalizm de değil yani emperyalist serbest piyasa. Şey de yok. Mesela kapitalizmin, yükseliş döneminin romantizmi. Değil mi? Yani kapitalizmin, yükseliş döneminin bir asaleti var, bir romantizmi var. Balkonun altına gidiyorsun, bir tane çiçek atıyorsun, bilmem ne falan. Bir asaleti var. Bir diyelim, yine de bir insanları düşünmek var. Humanist bir kültür var kapitalizmde. Emperyalizm o humanist kültürü bitirdi. Serbest piyasada. Yani serbest piyasayı yok etti, liberalizmi yok etti, humanizmi de birlikte yok etti. Kabil’in Kabil’i öldürmesi gibi. Humanizmi de katlettiler sonuç itibariyle. O bakımdan yani bunun bir sistem meselesi olduğunu, emperyalist kültürün bizim genç, bizde yarattığı karakter, kişilik, insan düşmanlığı, öfke. Değil mi? İnsan sevgisinin yok edilmesi, humanizmin ortadan kaldırılması. Yani mesela humanizm nedir? Kapitalizmle birlikte yükseldi humanizm. Değil mi? Rezisans 14-15 yüzyılda falan filan. Ama emperyalist aşamada, emperyalizm o kapitalizmin getirdiği humanizmi biçti götürdü. Bizde o emperyalizmin kültürü, yozlaşması, çürüme, yabancılaşma, topluma yabancılaşma, aileye yabancılaşma, insana yabancılaşma, anaya babaya yabancılaşma. Değil mi? Öyle bir batıdan gelen cereyanların sonucunu yaşıyoruz. Şimdi tabii sistem ne yapıyor? Demin onun için 23 Nisan’ın devamı dedim bu konuyu. Yani nasıl 23 Nisan bir hakimiyet, milli hakimiyet devrimi, bir devrim ve İstiklal Savaşı’nda Atatürk devrimi boyunca da o devrimcilikle ondan sonra sistem içi iyi niyetli çözümler arasında iki çizgi mücadeleleri var. Bugün de bazı şeyler yakalanıyor ama film kulağını yakalamışsın gibi film kulağını elinden tutuyorsun ama film kendisini göremiyorsun. Sonuç itibariyle. Yani çocuklarımız televizyonlarından etkilenerek, oyunlardan etkilenerek, kitaplardan şuradan buradan etkilenerek bencil oluyorlar, topluma düşman hale geliyorlar, bütün insan sevgisini kaybediyorlar falan. Bunların hepsi doğru ama bunun sebebi dijital ortam, televizyonlar yapımı. O televizyonlar kimin aracı? Bir televizyon mesela Ulusal Kınal bunu yapıyor mu? O televizyon kimin aracı? Atatürk döneminin gazetelerinde, yayınlarında bu var mıydı? Mesela. Orada ne vardı? Hep böyle insan sevgisi, halk sevgisi, köy ensürlerini bilmem ne kapatırsan, yok edersen, o cumhuriyetin kültürünü ortadan kaldırırsan bu sonuçlarla Türkiye karşılaşır. Tabi buradan Türkiye bir devrimle çıkacak ve yeniden o insancıl, halk sevgisi, toplum sevgisi, erdemler, felakat, fedakarlık, başkasını düşünmek. Başkasını düşünmek. Bence en önemli insan hasleti başkasını düşünmek. Bir uyarınız var mı? Şu anda okullarda gelen haberlere bakıyorum. İşte polis koyuyorlar, şunu yapıyor bunlar çözülmüyor. Komik yani bunlar. Hatta ben size bir şey söyleyeyim mi? Bu ayıp ve gençliği bozan bir güvensizlik. Mesela bence kesinlikle okullara bir tane bile polis koymayacağız. Gençlik bunu kendisi çözecek. Gençliğin kendi içindeki dayanışmayla. Bir de burada milleti aldatıyoruz. Bekçi ve polis koyarak bu sorunu çözeriz diyoruz. Bakın polisi koydun. O çocuk geldi ilk önce polisi vurdu. Şimdi bir tane çocuk bulaşırken polis nereden bilecek onun cebinde tabanca var. Çıkarttı arkasından polisi vurdu. Hadi polis gitti. İki polis koyalım, üç polis koyalım diyor Cumhuriyet Halk Partisi. Üç polisi de vurur gelen adam. Bu bir çare değil. Kapılarında kontrol için kuyruklar oluşmuş. Bilmiyorum ama bana çok garip geliyor. Toplumu terörize ediyoruz. Gençlerimizi korkuya sürüklüyoruz. Özgüven yoksunu bırakıyoruz. Arkadaşından korkmaya başlıyor. Şimdi insanlar bu polis tedbirleri falan kardeşler. Bizim uzun sınıfta beraber oturduğumuz sırada, aynı sınıfta oturduğumuz arkadaşla neydi? Her şeyi paylaşıyorduk. Ben evdeki silgimi unuttum dediği zaman silgimizi veriyorduk. Kalemimi unuttum dediği zaman kalemimizi veriyorduk. İkiye böler miydik eskiden? O zaman öyleydi. Öyle bir paylaşma vardı. Şimdi bu acaba Urfa’daki Mardin’in Maraş’ta olduğu gibi bu tabancayı çekip bizleri vurur mu? Arkadaşını yabancılaştırıyorsun o polis tedbirleriyle. Özgüvenini yok ediyorsun gençlerin. Onun için bence sıfır polis. Çocuklara büyük bir korku da oldu. Okula gitmek istemiyor, korkuyor vs. bu saldırı öyle bir etki yarattı. Ama o da propagandaydı. Sen bunu bu kadar alevlendirir ve bunun niçin böyle olduğunu ona karşı bir humanist kültürü falan savunmazsan sonuç itibariyle hep polis edebiyatı. Bir polis yetmez üç polis yeter diyorlar. Peki bu kaç bin okul var abi? Kaç on bin okul var? Yani okul okul. Türkiye’nin nüfusunun neredeyse yarısını polis yapacaksın. Yarısı polis öbürü yarısını koruyacak. Bir de çocukları üst araması ile mi alacaksın? Olur mu abi? Böyle çocuk adı üzerinde ya bunlar çocuk. Hayır üst araması olur mu abi? Çocuk dışarıdan gelmiyor ki içeride zaten. Demokrasi döneminde ne oldu? Türkiye’de bir mücadele vardı. Üniversiteye polis giremezler. 68’lerinde. Üniversiteye polis giremezler. Aman üniversiteye polis gelsin, liselere de polis gelsin. İlkokullara da polis gelsin. Yani böyle bir şey. Türkiye devrimini kaybetti. O devrim bize insan sevgisini vermişti. Atatürk’ten önce de. Mesela Türk Edebiyatı’nda da bunu görüyoruz. Ha buna karşı mücadele. Şimdi bakın buna karşı mücadele. İşte Murat Demirbaş burada. 10 gün falan oldu herhalde. Murat Demirbaş arkadaşımız ve Ekin grubu. Ondan sonra bir Aydun Taner’in Vatan Kurtaran Şaban’ı oynuyorlar. Şimdi polis değil Vatan Kurtaran Şaban. Vatan Kurtaran hakikaten tebrik ediyorum Murat arkadaşı. Ama tabii Aydun Taner büyük bir yazar. Dünya çapında bence bizim iftiharımız olduğu için yazar. Vatan Kurtaran Şaban 1963’te mi yazılmış? 65’te yazılmış. 67’de oynanmış. 65’te Aydun Taner yazıyor. Vatan Kurtaran Şaban da bugün de canlı, bugünü de anlatıyor. Modernleşmenin, modernitenin, modernleşme denen olayın aslında bizi bencilleştirdiğini, tamamen sahte görüntüye yönelik ondan sonra bizim erdemlerimizden koparıp aldığını ve onunla birlikte yobazlığındır Türkiye’de geldiğini. Yani hakikaten böyledir bizim yakın tarihimize baktığımız zaman meşrutiyetlerden başlayalım. Yobazlıkla, modernlik adı altında o Şıbsevdi’deki, bilmem nedeki falan filan Aydun Taner’in de Vatan Kurtaran Şaban’daki çeşitli tiplerle ortaya koyduğu eğer biz Aydun Taner’leri ve bizim humanist edebiyatımızı özgürlük edebiyatımızı, insan sevgisi aşılayan edebiyatımızı ve sanatımızı bu millete mal edersek biz onunla yetiştik. Onun yetiştirdiği insanlar onun tabancayı çekip de arkadaşını öldürmez yani. O çok çok önemli. Bir de, yani ben bunun çaresi olarak polis değil Aydun Taner Vatan Kurtaran Şaban diyorum. Sanat diyelim isterseniz. Ama doğru sanat. Öbürlerine de sanat var. Şey de sanat diyebilir, o mafya filimleri filan var ya Eşrefler mi Eşrefler mi o da sanat. Ama girici sanat o. Vatan Kurtaran Şaban. Bir de bir tesadüf 4-5 gün önce, hangi gün? İşte bir şey seyretme ihtiyacı falan duydum. Aslında ben televizyonu daha çok haber seyrediyorum. Bir de seçerek. Bazen film falan da seyrediyor seçerek. Lincoln filmini seyretmeye çalıştık. Falan beceremedik. Film şey oldu, beceremeyince dolaşırken falan TRT 1’de Cennet’in Çocukları diye bir şeye rastladım. Bir baktım ya bize benzeyen insanlar falan. Seyrettim ve sonuna kadar da seyrettim. Orada da gene neyi gördüm? Dayanışma, birbirine bağlanma, haksızlığa karşı çıkma, zorbalığa karşı çıkma. Bir kasabada, bir sahil kasabasında geçiyor. Ama bizden insanlar. Ama biraz bizim 20-30-40 sene evvelki insanlarımız da daha çok. Ama bugün var hala onlar. Köylülerimiz için de, işçilerimiz için de, esnafımız için de, çarşı geleneklerimizde falan filan. Onlar yaşıyor. Öyle bir kültürden geliyoruz ki, komşumuz siftah yapmıyorsa, gelen müşteriye diyoruz ki oraya git diyoruz. Müthiş bir o ayi geleneği, çarşı gelenekleri veya ne yapıyoruz? Gidiyoruz zeytin çırpmaya, harmanı kaldırmaya falan. Gidiyoruz hep beraber kaldırıyoruz, imece yapıyoruz falan. Ondan sonra diyelim komşularımız da bizimkine geliyor. Orada bir alışveriş yok. Gül alıp gül veriliyor. Yani sen şu kadar bana çalıştın, ben de bu kadar. Mesela bu değişti ne oldu? Sen benim düğünüme iki tane bile altın getirdin. Bakın nereden nereye geldi. Herkes yazıyor. Şuradan bana, şuradan. Eskiden ne vardı? Karşılıksız olarak komşunun harmanını kaldırmak vardı. Karşılıksız olan bir şey. Ve onun karşılığında da sen de benim harmanımı kaldıracaksın diye bir şey yok. O bir kültür. Ama şimdi nereye geldi? Benim düğünüme o bir tane altın taktı, ben de onun düğününe bir tane altın takacağım, iki tane takmayacağım. Ben üç tane takıyorsam ona üç tane takacağım falan. Yani bunlar ne oluyor sonuç itibariyle? Meta ekonomisi. Yani malları piyasada eşdeğriyle değiştiriyorsun sonuç itibariyle. Vericilik yok. Yani karşılıksız emek dediğimiz o üstün şey yok. Yardımlaşma, vericilik. Mesela komşuya helva götürdüğün zaman o da sana helva getirsin diye bir şey yok yani. Evet. O kültürü bizim ihya etmemiz, canlandırmamız lazım. O kültürün hala yaşayanları da var, izleri de var. Ama bir devrim o kültürü getirir zaten. Çünkü devrim sonuç itibariyle ne oluyor? İnsanları paylaşmaya, fedakarlığa yönlendiriyor. Değil mi? Savaşlarda da bunu görüyoruz. Adam elini veriyor, kolunu veriyor, ciğerini veriyor, hayatını veriyor değil mi? Onun karşılığında ona sen, o bir şey istemiyor. Hatta canını veriyor. Diyelim şehit oluyor, canını veriyor. Ya şehide biz ne ödeyeceğiz şimdi? Değil mi? Var mı şehidin karşılığı var mı bunun yani? Bu çok yüksek bir kültür. Yani esas erdemler oralarda. O erdemli insan. Bakın o bizim Kutatkubilik’te falan o erdemli insanın ki 11. yüzyılda bir Kutatkubilik. Yusuf Asayi Hacı falan. Keloğlan masallarında bile, diğer masallarımızda falan hep erdemli insan, Yunus Emre’ler. Değil mi? Onu canlandırmamız lazım. Muhtemelen sizden bekleyeceğiniz bir şey. Türkiye bir devrim. İdeolojik kültürel planında da Türkiye tekrar devrimini keşfetmesi lazım. Yani 19. yüzyıldan gelip de işte Atatürk’le Doruk’a çıkan o devrimin değerlerini, insan ilişkilerini onu şey yapmamız lazım. Tekrar keşfetmemiz lazım. Yani şöyle ki aslında Cumhuriyet her şeyden önce bir kültür devrimi. Ve kültürel olarak bir değişim, dönüşüm yaşandı, bir devrim yaşandı. Bu kendi kültürünü üretti Cumhuriyet. Bunu neyle üretti? Bunu edebiyatıyla üretti, müziğiyle üretti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok sesli müzik konusunda atılımlar yapıldı. Devlet operası kuruldu, devlet tiyatrosu kuruldu, halk evleri kuruldu, köy enstitüleri kuruldu. Bunların hepsi niye niye kuruldu? Bunların hepsi geleceği tasarlamak, devrim. Kendi geleceğini tasarlamak ve kendi devamını sağlamak için kültürel olarak bir dönüşüm yaptı. Yani padişaha, iktidarı padişahtan aldığı, kümdardan aldığı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dedi. Şimdi bizim Türkçemizde vurgu sondadır ya, biz hani o baştaki ulusal egemenlik kısmını hani böyle biraz içgüdüsel olarak atlayıp çocuk bayramı, sondaki vurguya geldik Türkçemizden. 19 Mayıs gençlik bayramı yani sanki 23 Nisan çocuk bayramı, 19 Mayıs çocuk bayramı, gençlik bayramı, sonra kadın bayramı falan öyle olmaz. Biraz önce Sayın Başkanımızın söylediği gibi bu kültürel devrimi bitirirseniz bu bir tasarımdır da. Her devrim bir tasarımdır. Yeni insan yaratıyorsunuz, yeni insan modeli yaratıyorsunuz. Şimdi ben bugün Maraş ve Antep’teki, Ufa’daki, Siverek’teki birdenbire olmadı. Mesela ben 1980’li yıllarda ilk gençlik böyle aklımın yeni yeni yettiği yerlerde yani tam 80’den sonra televizyonlarda şöyle filmler yayınlanmaya başladı, televizyon kültürü yeni yeni oluşmuştu. Böyle bir toplum var, bir kalabalık insan grubu var, çıplar yerleştiriyorlar. Onlar böyle aynı sırada gidiyor, aynı sırada yemek yiyor. Böyle bir bilim kurgu filmler furyası vardı. Orada o gün çıplar yerleştirilerek yönetilen ve insan görüntüsünde kolu ayağı bacağı var ama insan değil onlar. Böyle robot gibiler. Biraz önce konuştuğumuz yabancılaşma kavramı insanı hiçleştirip, çevresinden arıtıp, çevresindeki tüm ilişkilerden, üretimden, dayanışmadan, dostluktan, insani olan her şeyden arındırıp bu çocuklarımızı yani sistemin istediği şey bu çocuklarımızı tamamıyla insani olan tüm değerlerden arıtıp bunları bir robot gibi o oynadıkları oyunlarda zaten onlara görevler veriliyor filan. O görevleri yerine geçirmek için o böyle kendini planlanmış, programlanmış bir asker gibi hissediyor. Şimdi bazı medya kuruluşlarında bu televizyonlarda filan da şöyle tartışılıyor işte televizyonda çok mafya dizisi var da bu çocuklar o yüzden oradan öğreniyorlar. Eskiden de televizyonda insanlar silahla birbirini vururdu filan. Tam tersine şu anda çocuklar televizyon izlemiyor. Sorun yok. Yani televizyon bile izlemiyorlar. Eskiden bilgisayarla uğraşıyorlardı şimdi artık bilgisayarın da ötesinde yapay zeka üzerinden oyunlar oynuyorlar. Dolayısıyla sorunun kaynağını doğru görmemiz lazım. O hayalimizi yani bizden sonraki kuşağın nasıl bir kuşak olacağı, bu devrimci değerleri, toplumsal değerleri, insani değerleri nasıl geleceğe yaratacağı konusunda bir çabamızın olması lazım. Böyle polisiye tedbirlerle filan olmaz. İşte burada devlet olarak bunu oradan düşünmek lazım. Yani öyle yok oyunları yasaklayalım, yok kapıya bekçi, polis koyalım filan olmaz. O zaman burada naçizane sanat eğitimini, sanatı devletin küçümsememesi lazım. Ve bu sanat kavramını da belli küçük bir azınlığın takip ettiği, elitize bir toplumsal olgu olarak değil, toplumun tamamına yayılan, tıpkı Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi köyden, kentten, ilçeden, kasabadan başlayan bir edebiyat, müzik, tiyatro, sinema. Bunu buradan alırsanız, bu çocukları böyle örneklerle yetiştirirseniz, o çocuklar karakter olarak zaten başka bir tasavvur haline gelecek, başka bir şeye dönüşecek. Şimdi çocuklar önce nasıl yapılıyor? Geleceği yok diye, ona geleceğim yok, ben büyüyünce ne işe, okuyacağım. Okusam bile iş bulamayacağım, iş bulsam da para kazanamayacağım, aç kalacağım. Bu empoze ediliyor çocuklara. Sonra annesine babasına yabancılaşıyor. Çünkü annesi babası 24 saatin 18 saati evde değil çocuğun annesi babası. Çocuklar yalnız büyüyorlar. Yalnız büyüyen çocuklar o bilgisayarın başından kalkmıyor, bir süre sonra kendini eğlendirmek için. Biz çocukken parklarda büyüdük, sokakta büyüdük, bir domates, bir ekmek, dışarıda büyüdük. Mahallede büyüdük. Mahalle kültürü kalktı, herkes lüks rezidanslarda. Sürekli kapatıla kapatıla insan kısmı küçüldü. Çocuklar küçüldü. Arkadaş kalmadı. Sokakta arkadaşı yok. Arkadaşlar bunlar oldu. Arkadaşlar bunlar oldu. En yakın arkadaşları o. Arkadaşlarıyla da onun üzerinden iletişim kuruyor. Evet. Yani onun üzerinden oynuyor. Dolayısıyla burada sanat kavramını hiç küçümsememek lazım. Kültürün yaratılmasındaki elimizdeki en büyük araç, evet sanat araçtır. Hiç kimse kusura bakmasın. Ama bu işin aracıdır. İşte bu işe yarayacak. Şimdi bak ben Murat Demirbaş arkadaşından alıp onu devam ettireyim. Ben devlet tiyatrolarında büyüdüm. Ankara’da. Yani babam hakimdi. Annem bizi devlet tiyatrolarının bütün oyunlarına gittik abi. Yani benim 7-8 yaşımdan itibaren ondan sonra biletler alınır. Ondan sonra devlet tiyatrosuna gidilir. Ondan sonra ziller çalar. Herkes çok özenli gelir. Çok özenli gelir. En iyi elbiseleriyle gelir. Oturulur. Son öksürükler yapılır. Çünkü başladıktan sonra falan. Orada neleri gördü? İşte Shakespeare’ler, Yoneskullar, kendi Orhan Asenalar, kendi yazarlarımız falan filan. Hep orada insan sevgisi, insancıl. Kötü adamlar var, iyi adamlar var. Yani kötü, neydi sinemada da bu vardı. Mesela bir Eşref Kolçak vardı. İyi adam değil mi? Şimdi iyi adam, ne oldu? Eşref Kolçak gitti. Bizim kahramanımız Pulat’la eşref oldu. Bu da eşref. Enteresan. Eşref Kolçak neydi? Mahallenin namuslusu, büyüklerini seven, küçüklerini seven, dürüst. Ondan sonra kendini gerekirse feda eden falan. O filmlerde falan kahramanlarımız vardı. Mesela Eşref Kolçak’ı çok iyi hatırlıyorum. İyi rollere çıkar falan. O bize ne? Eşref Kolçak’ın kişiliğinde veya Cüneyt Gökçel’in, Ayhan Gökçel’in kişiliğinde bizim devlet tiyatrosunda. O kadroyu böyle hepsini bilirim, tanırım. Ondan sonra hep onlardan ne? İyiliği öğrendik, güzelliği öğrendik, yardımlaştık. İdealizm. Bu şeyler bize kötü adam olarak gösterildi o zamanlar. Yani vuranlar, kıranlar, öldürenler, soyanlar, kötü padişahlar, iyi padişahlar, kahramanlar, zehirleyenler falan. Onlar ne oluyor? Bir toplumu inşa ediyorsun. Toplumun ruhsal özelliklerini, beynini, bilincini falan sanatla kültürle inşa ediyorsun. Çok önemli. Bunun bir devamı, bakın köy enstitülleri. Ben o köy enstitülerinden abilerimizi tanıdım. O köy enstitülerinin yaşayan kuşağını. Onlarla beraber 60’larda falan. İşte o zaman Türkiye, fakir baykurtlar, Dursun Akçamlar falan. Onların içinde bir tane kötü adam hatırlamıyorum. Talip Apaydınlar. İşlerinde bir tane yomuk bir insan çıksın, davranışlarında falan. Cumhuriyet kültürü onları öyle bir yetiştirmiş ki. Çalışan, üreten, birbirini seven, birbirini sayan. Cumhuriyetin kültürü 17 bin mezun vermiş. Eğer o devam etseymiş, bambaşka bir ülke oluyorsun. Değiştiriyorsun yani ülkeyi. İşlerinde bir tane işte Talip Apaydın, fakir baykurt, Dursun Akçamlar hepsini tanıdım. Eşyan o zaman işte 60’larda töpler, işte ben de dev genç başkanıyken falan. Onlarla beraber aynı kahvelerde oturduk, aynı restoranlarda işte yemek yedik, şudur budur falan. Hepsi erdemli insanlar. Cumhuriyet öyle yetiştirmiş. Yani o bakımdan, işte o devlet tiyatrosu. Öyle yetiştirmiş devlet tiyatrosunda. Erdemler aşılanıyor sana, kötü adamlar var ama kötü adamlar bu kötüdür diyor sana. Böyle olma diyor, böyle ol diyor. Kahraman ol diyor, fedakar ol diyor. Gelir gelirse toplum için canını ver diyor, iyilik yap diyor değil mi? Bütün tiyatrolarda bunları görüyoruz, bütün eserlerde. Yani o Batı’nın diyelim romantik bir şey. Ara mı vereceğiz? Ben sonra söyleyeceğim. Bir şey daha var mı? İsterseniz reklamdan sonra da konuşabilirim. İsterseniz arada ayrılabilirim. Çıkış yolunda kısa bir reklam arası, reklamlardan sonra gündem başlıklarını konuşmaya devam edeceğiz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri çıkış yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinç’e sorularımı sormaya devam ediyoruz. Kültür kısmına gelmiştik konuşuyorduk sizde kalmıştık. Buyurun. Şimdi evet kültür sanat diyoruz toplumu bu değerlerle kuşatmak gelecek kuşağı yaratmak için ama bunun da nasıl sorusunu sormak lazım. Burada tam da konuştuğumuz Hallun Taner’in o kuşağın büyük yazar kuşağı 70’li 60’lı yıllarda başlayan 70’li yıllarda yani Hallun Tanerler, Aziz Nesinler, Vazifon Görenler bu yazarlarımızın şöyle bir özelliği vardı. Evet tiyatroyu alıyoruz biz kendi oyunlarımızı yazıyoruz ama bizden olanı bizim gibi olanı bizi anlatmak üzerine biz üzerine yani örneğin Hallun Taner, Vatan Kurtaran Şaban’ı o bir dönem Almanya’da kaldı Heidelberg Üniversitesinde çalıştı. Orada Alman kabarelerini gördü. Sonra geldi ama onun aynısını yapmadı. Bizde bize özgü olanını yaptı ve ilk kabare türü örneği olarak Vatan Kurtaran Şaban’ı 65’te seçimler oluyor. Demokrat Parti seçimi kazanınca Hallun Taner Vatan Kurtaran Şaban’ı yazıyor. 67’de de bugünkü bugün de çok iyi bildiğimiz deve kuşu kabere kuruluyor ve deve kuşu kaberenin ilk oyunu Vatan Kurtaran Şaban yani Hallun Taner, Ahmet Gülhan rahmetli oldu. Zeki Alasya, Metin Akpınarlar, Zeki Bey de rahmetli oldu. Deve kuşu kaberenin de ilk oyunu ve çok 4 yıl boyunca kapalı gişe oynuyor İstanbul’da. Ama Hallun Taner’in çabası şuydu o Brecht’i de Almanya’da öğrenmişti ama Brecht’i birebir Türkiye’ye getirmedi. Ne yaptı? Keşanlı Ali Destanlı yazdı. Bizden olanı bizim insanımızı, bizim kültürümüzü tiyatro bilgisiyle bize özgü olanı onların hepsinin ortak özelliği ulusal tiyatromuzu nasıl yaratırız? Yani bize özgü tiyatroyu nasıl yaparız? Avrupa’da tüm dünyadaki var olan tiyatro akımlarından bizim insanımızı, bizim karakterlerimizi ve öykümüzü yazabileceğimiz yöntem ve biçimi. Hepsi çok iyi biliyorlardı geleneksel Türk tiyatrosunu ve geleneksel Türk tiyatrosundan esinlenen. Yani herkes köklerinden etkilenerek kökleriyle bağını koparmadığın sürece ancak geleceğe yeni bir şeyler yaratabilir. O yüzden Hallun Taner çok önemliydi. Biz şimdi Vatan Kurtaran Şaban’ı Kobat Sanat Tiyatrosu olarak sürekli Ankara’da ve diğer illerde oynamaya devam ediyoruz. 15 Mayıs’ta da Ankara’da Çankaya Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde tekrar Ankara’lı seyircilerimizle buluşacağız, buluşturacağız. Ama o dönemin yazarlarının altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Kültür, sanat ama ne için, kim için yani repertuar yani neyi anlatacağız, seyirciye neyi söyleyeceğiz? Bu olmadığı zaman başka türlü akımlar devreye giriyor. Bu sefer insanın kendine ve topluma yabancılaşmasını, insanın içine kapanmasını, insani özelliklerini yitirmesini konu alan oyunlara, metinlere devşiriyor. Gidiyorsunuz bir oyun izliyorsunuz, neyi anlattığı belli değil, kim için anlattığı belli değil. Sahnede karakter konuşuyor, bir şey var ama yaşamla hiçbir alakası yok. O da sanatı bekleyen tehlike. Sayın Başkan biraz önce söyledi ya, Halil Üntaler onu yaparken hem modernite eleştiriyor, hem o yobazlığı eleştiriyor. Modernite ne? Yani sanat diye, üpe sapa gelmeyen, hiçbir anlamı olmayan, bohem, kendi içine kapanmış, kaygıları olmayan, yabancılaşmış. Onu anlattığınız zaman o zaman gerici sanat oluyorsunuz. Gerçek halkçı sanat yapabilmeniz için kendi toplumunuzu tanımanız, ayaklarınızı kendi toplumunuza basmanız gerekiyor. Oradan alarak büyüyebilirsiniz. Büyük besleciler, büyük yazarlar hep dikkat edelim oralardan çıkmışlardır. O yüzden Kovas Sanat Tiyatrosu olarak Vatan Kurtaran Şaban adlı oyunumuzla hem Ankara’da hem de diğer illerde seyircilerimizle buluşmaya devam edeceğiz. Hallün Taneri mümkün olduğu kadar repertuarımızda ve diğer yazarlarımızı tutmaya devam edeceğiz. Seyircilerimizi de bekliyoruz. Onu da söylemiş olalım. Ve bu meselelerin, güncel konuştuğumuz bütün meselelerin aslında dönüp dolaşıp geldiği yer insan. Sanatın da ulaşmak istediği yer insan. Hani diyorlar ki niye tiyatro? Arkayık bir sanat. İşte arkayık bir sanat olduğu için zaten dönem değişiyor, her şey değişiyor ama tiyatro değişmiyor. 3000 yıl önce bir metin yazmış bugün insanlıkla ilgili davayı hala anlatıyor. Güncelliğini koruyor. Aristo’nun medyasına bakın. Medyada tartıştığı şey, kadın sorunu, devletle otorite arasındaki tartışma hala çok somut. Alın bugüne uyarlayın aynısı olsun. Dolayısıyla biz, başta Milliyetin Bakanlığımız, devletimiz, yetkililer olmak üzere sanat eğitimini önemsemeliyiz. Çünkü çocukların özgürleşmesi için büyük bir alan açıyor. Yaratıcılıklarını besliyor. Yaratıcılıklarını beslediği için çocuklar kendini yalnız hissetmiyor ve sanat hep ötekiyle yapılır. Tek başına yapılmaz. Biriyle yapılır ve birine gösterilir. Yani müzik de yapsanız resim de yapın. Dolayısıyla bu iletişimi sağlayan bir şey. Bunu önemsememiz gerekiyor. Biz maalesef bugün okullarda tiyatro yapılsın deyince çok ilginç şeylerle karşılaşıyoruz. Şimdi uzun uzadıyı anlatmayayım ama ya da tiyatro bu tiyatro ama gidiyorsunuz insan yok, mesele yok, nereye bağlanacak yok. Bir şey yok, altında bir şey yok. Sanat, süslü, ışıklar, dekorlar, kostümler, evet bir sürü bir şeyler var ama bir şey söylemiyor. Bir şey söylemeyince de o sanat olmuyor. Geleceği bir şeye bırakmıyor diyorum. Çok teşekkür ediyorum bu izni verdiğiniz için. Biz katıldığınız için katkınız için teşekkür ediyoruz. Halbun Taner’i alalım. Türk büyüklerinden biri Halbun Taner. Halbun Taner’in böyle tesbih, boncukları dizer gibi eserlerini tarih sırası ile dizelim. Türkiye’nin sosyal tarihi çıkar. Yani bir tiyatro ama o tiyatroda yaşadığımız toplumsal dönüşümler, gelişmeler ve oradaki iyi insan, kötü insan falan sonuç itibariyle o eserlerin hepsinde ve Yeşilçam filmlerinde de iyilikler ve kötülükler topluma sunulur. Bu iyidir, bu kötüdür. Mesela Yeşilçam filmlerine alalım. Orada emekten yana, halktan yana, halkı seven falan bir iyi kavramı vardır. Bir iyi tipi vardır. Bir de diyelim kötü tipi vardır. Ömüren, zalim, zorba, bilmem ne, halka düşman olan falan. Mesela Yeşilçam’ın kültürü o bakımdan hep iyilikten yana bir kültürdü eski Yeşilçam. Aslında bizim Türk sinemasında öyle bir karakter var. Şimdi mesela Eşref’ten gidelim. Eşref Kolçak’ı hatırlıyoruz, o eski büyük Türk şönü. Ama o öbür jönlerden de farklı. Mesela onu hiçbir zaman kötü adam rolünde göremezsin. O bakımdan Eşref Kolçak sonuç itibariyle hepimizin şeyiydi. Bizim oğlan dediğimiz, bizim oğlan dediğimiz tip. Şimdi bir Eşref varmış, Eşref Tek. O da sanat. O da ne kabadayı, zorba, vurucu, kırıcı, bilmem ne falan. Yani bizim devrimci dönemin Eşref’iyle, iyi adamıyla bize bugün dayatılan, böyle ol. Eskiden bize Eşref Kolçak gibi ol deniyordu. Şimdi Eşref Tek gibi oldu. Eşref Tek gibi olduğumuz zaman da tabanca çıkarırız, dan dan dan dan oluyor. Yani o bakımdan yaşadığımız kültürel dönüşüm sanata da yansıdı. Haldun Taner’i de saygıyla anıyoruz. Bu çok büyük, dünya ülkeyinde çok önemli bir yazarımız. Türkiye toplumunun yaşadığı serüveni çok iyi anlamış. Aziz Nesin de öyle değil mi? Orhan Kemal de öyle. Nazım Hikmet de öyle. O da o kuşak. O kuşak, tabii. 55’lerde başlamış. Şiirde de yine, evet. Mesela Orhan Veli’ler, şiirde de İkinci Yeniler, Cemal Süreyya’lar, Turgut Uyarlar, ondan sonra Edip Canseverler falan hepsi. Yani Türkiye’nin yaşadığı süreçte büyük yazarlarımız, şairlerimiz var. Ama şey de var, mesela çocuk Kemalettin Tuğcu. Biz çocukluğumuzda, mesela o Kemalettin Tuğcu’yu da, köprünün altında yatan çocuğa ağlardık. O zaman köprü altında falan yatan çocuk da yok. Romantik. Çocuklar, on binlerce çocuk köprü altındayız, ötüyor. Kimsenin ağladığı yok. Fakir dönemimizde, Türkiye’nin fukara olduğu dönemde, sokakta köprünün altında yatan bir çocuk yoktu. Ama romanlarda vardı, onu ağlatırdı bizi. O çok önemli, o değerler. Merhamet, sevgi, onlara ağlamak çok önemli bir şey. Fatih’e teşekkür ediyoruz. Ben teşekkür ediyorum, çok sağ olun, çok güzeldi. Ben şunu da söyleyeyim. Murat Demirbaş ve arkadaşlarının Vatan Kurtaran Şaban oyunundaki sanatsal şeylerine de yeteneklerine de hayran kaldı, onu söyleyeyim. Eser çok müthiş tabii. O müthiş eseri çok iyi verdiler arkadaşlar. Çok beğendim. Oyun son derece akıcı. Ondan sonra roller çok sahte değil, çok inandırıcı, güven verici. Başarıların devamını diliyoruz. Sağ olun, çok teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Biraz da iç siyasetle ilgili gelişmeleri de sormak isteriz. Geçtiğimiz hafta özellikle hem İYİ Parti Genel Başkanı Mustafa Dervişoğlu hem de Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdoğan sizi de hedef alan, Milliyetçi Halk Partisi’ni de hedef alan açıklamaları oldu. Özellikle Türkiye-Rusya Çin ittifakı üzerinden Sayın Bahçeli’nin siz de yan yana gelmesini, siz de aynı noktaya gelmesi konusunda sert ifadelerle iki partilerin de ilişkileri oldu. Bunu nasıl değerlendirsiniz? Ben böyle bireysel açıdan meseleyi ele almayacağım. Ama yaşadığımız bir olay var. Bütün partilerle bir bölünme var. Türkiye öyle bir karar noktasına geldi ki Atlantik Sistemi’den kopuyor ve Asya’ya yerleşiyor. Ve bu aynı zamanda nedir? Emperyalist sistemin bize dayattığı programdan, değerlerden, sürümeden, yozlaşmadan, sömürüden, zulümden, baskıdan ondan kopmuş oluyorsunuz. Atlantik Sistemi’den koparken öyle bir sürece girdik. Ve Asya’nın yükselen bir yeni uygarlık var. Nedir? İşte paylaşmacı, humanist, Asya’dan yükselen yeni uygarlık, devletçi, halkçı, layık. Bizim cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, layık, devrimci diye özetlediğimiz devrim programımızın bütün dünyada bugün bir milli demokratik devrimler. Çin’in şahsiyetinde sosyalizmin inşası girişimleri, bir bu var bir de köhneyen Amerika, köhneyen Avrupa Birliği falan. Bunun arasında çarpışma şimdi Türkiye’nin içine girmiş durumda. Bu çarpışma vardı ama karara doğru giderken bu bölünmeler de getirdi. Şimdi bakın bütün partiler de bu şekilde ikiye bölünüyor. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nde ne var? Milliciler var, halkçılar var, onun karşısında Atlantikçiler var. Veya diyelim Milliyetçi Hareket Partisi’nde uzun süredir yaşanıyor. Ne var? Bir milliciler var. Yani Milliyetçi Hareket Partisi’nin bağımsızlıkçı, vatansever falan bir geleneği var. Bir de oradan böyle ABD’nin örgütlediği Gladio falan filan vurdun kırdın o Gladio kontör gerileğe alet olan bir şey, hizipler var. Ne oldu? Amerika MHP’ye yüklendi. Oradaki bir vatansever direnci tespit etti sonuç itibariyle ve İYİ Parti’yi oradan koparttı, Meral Akşener’leri. Ondan sonra işte bilmem Müteaz Dağları oradan koparttı. Bu bir gerçek. Aynı olay Cumhuriyet Halk Partisi’nde de yaşanıyor ve devam ediyor. Ve AK Parti içinde de bu var, Atlantikçiler ve vatanseverler diyeceğimiz bir bölünme var. Bu bölünme Türkiye’nin içine girdiği süreçle bağlantılı. O açıdan Türkiye bu bölünmenin sadeleşmesi, bu cepheleşmenin sonuç itibariyle hesaplaşmaya dönüşmesinin sonuçlarını önümüzdeki dönemde alacak. Harmanlanma mı olacak? Harmanlanma değil de hesaplaşma. Türkiye’de bir hesaplaşma var. Atlantik’le Asya arasında, Millicilerle, emperyizm kapitalizm arasında bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşma bütün partilerin içine girdi ve orada yarılmalara sebep oldu. Harmanlanma da tabii olacak. Her partideki Milliciler ve Asyacılarla sonuç itibariyle, gene her partideki Atlantikçiler yani eski ile yeni arasında partilerdeki saflaşma sonuç itibariyle Türkiye çapında saflaşmanın bir parçası ve yansıması. O Türkiye çapında da buluşmalar oluyor. Bu Atlantik sisteminin Türkiye’ye dayattığı programa bir anlamda her yerde bir isyan var. Bu isyan kendi arasında buluşuyor. Bir türlü taraftan diyelim Atlantik sistemini sürdürmeye çalışan, emperyizm kapitalizm sisteminin Türkiye’ye dayattığı ekonomi, programı, yozlaşmayı, çürümeyi onu da sürdürmeye çalışan, onların arasında da bir birleşme var. Onun için sizin demin bahsettiğiniz olay, sonuç itibariyle Sayın Devlet Bahçeli’ye saldırılmaya, Milliyetçi Hareket Partisi’ni bölmek, Doğu Perinçek’e saldırmak, Doğu Perinçek’le Kılıçdaroğlu buluşmuş, ona saldırmak falan filan. Bunun ötesinde anlamlı olan bu yaşadığımız sürecin Türkiye’deki yarattığı hesaplaşma ve saplaşma. Hepsi bu sürece oturuyor. Kimler kime saldırıyor, buna baktığımız zaman sonuç itibariyle bu süreç içinde anlayabiliyoruz onları. İttifaklar meselesi de galiba geçiyor. İttifaklar da bunun sonucunda oluşacak. Mesela AK Parti içindeki Amerika’ya yakın çizgi izleyenler diyelim ki CHP’de Özgür Özel İmamoğlu ile bir ittifak istiyor. Harmanlar mı dediniz siz de? Mesela diyelim ki diğer kanatta Kılıçdaroğlu etrafındaki bir grupla yapmak istiyor. Aynı şekilde AK Parti içindeki, bunları milliciler diyelim, yükselen Asya uygarlığının içinde Türkiye’nin yeri olduğunu görenler, aynı milliciler onlar. Bir de hayır yok biz batı sistemine bağlı kalacağız, NATO kafa, NATO mermer ona bağlı kalacağız. Ondan sonra Atlantik sisteminin Türkiye’ye dayatmış olduğu değerleri savunuyoruz, onlardan yanayız falan. Bir de o var, her partinin içinde bunlar var. Her parti bu temelde bölünüyor. Bu iki güç bir arada yaşayamıyor. Bakın Atlantikçilerle Asyacılar veya da milliciler bir arada yaşayamıyor. Bir tarafta milliciler bir tarafta Atlantikçiler gittikçe bunların arasındaki farklar derinleşiyor ve husumetler gelişmeye başlıyor ve partilerde bölünmeler oluyor. Ve bütün partilerdeki bölünmede sonuç izi var. CHP’deki bölünmede bu temeli oturuyor. Yani Türkiye’nin yaşadığı süreç Atlantik’ten kopma ve Asya’da diyelim Türkiye’yi bekleyen o öncü. Bizi diğer Türk devletleriyle de buluşturan o öncü konumlar. Bu ikisi arasındaki çarpışma gittikçe bir arada yaşayamaz hale geliyor. Onun için CHP’de de bölünme var. MHP bu işleri halletti büyük ölçüde. Ama bakın son zamanlarda MHP’de çok kuvvetli bir temizlik oldu. O temizlik de bu bölünmelerin bir devamı sonuç itibariyle. Aynı şekilde mafyalaşma falan filan o kültürel yozlaşma çürümeyle de ilgili MHP’de yaşanan olaylar. Ama en önemlisi Amerika MHP’de operasyonlar yaptı ve o operasyonlarla bazı parçaları kopardı. Meral Akşener’in temsil ettiği, bugün Musavat Dervişoğlu’nun, Özdağ’ın falan onları kopardı. Ve niçin devlet parçalığı’ya hücum ediyorlar, karşılar, düşmanlar? Şimdi devlet parçalığı milli mevzide duruyor. Milli değerleri savunuyor. Türkiye başçılık olsun, bağımsız olsun. Bunu yapabilmesi için de Türkiye’nin Türkiye Rusya Çin İran ittifakı olsun. Sonuç itibariyle Türkiye’deki bölünmeler de Türkiye Rusya Çin İran ittifakı ile hayır biz illa Amerika’ya bağlı kalacağız veyahut Avrupa’nın güvenlik sistemine dair olacağız diyen o köhnemiş eskimiş olan artık çöpe atılmak üzere olan programın yanında yer alanlar. Bölümle bu temelde. Onun için bu işte şu şuna saldırdı, bu buna saldırdı, şöyle dedi, böyle dedi falan bunların hepsinin oturduğu bir temel var, bir açıklanması var. Onu kavramak bence çok önemli. Bu sanki şeyde de gözüküyor efendim sıcak olay mesela İran Amerika savaşında mesela ben değişik partilerden isimlerle konuşuyoruz. Mesela adam hissediyor bazı şeyler mesela İran’ın başarısı dirençten mutlu onu anlatırken gözünün içi gülüyor. Ama birileri de İran’da zaten işte şunlar var bunlar işte yani Trump’ın yaklaşımından sanki içeride çatlak varmış propagandasına hemen atlayan tiplerle karşı karşıya. Orada da tabii yani dünyaya bakışta da o bölümle var sonuç itibariyle. Atlantikçilerle Asyacıların, milli cilerin diyelim milli cili eşitler Asyacı bugün ona oturuyor. Bakış açıları dünyaya felsefe değerler demin söylediğim şey aslında bunlardan bir kısmı eşref kolçak taraftarı. Yani Asyacılar milli ciler eşref kolçak onların iyi adamı o. İyi adamı o yani namuslu, dürüst namuslu uğruna, dürüstlük uğruna gerekirse yardımsever. İnsanları elinden tutan, yardım eden, koruyan bir o karakter var. O yeşil çamın jönleri dediğimiz ve hepimizin özendiği ve özenelim diye zaten o sinemalar yapılıyor. Bir o tip tipler var bir de bugün işte eşref tektiği, polaktı falan filan vuran, kıran. Milletin haracını yiyen, havadan para kazanan ve etrafına da vuran kıran, uyuşturucuyla falan ilişkisi olan adamları toplayan bir de o var. O da eşref bu da eşref. Biri eşref de tek birisi eşref kolçak. Yani zaten Derviş onu açıklamasında NATO meselesinde çok savunuyor. Hatta İsrail’in Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak istediğini, NATO’dan çıkarmak talebinin esasen İsrail’den geldiğini, Türkiye’yi yalnızlaştırarak bir Orta Doğu devleti haline getirip hedef hale getirmek istediğini savunuyor. Böylece NATO’da kalarak Türkiye’yi savunabileceğini söylüyor. Türkiye’de halk NATO’yu düşman. Ancak NATO bizi İsrail’den korur. Bunun kadar büyük bir uydurma, bunun kadar büyük bir yalan var mı? NATO bizi İsrail’den korur. NATO kim? Amerika’nın patronu olduğu örgüt. Amerika İsrail’e karşı Türkiye’yi korur mu? Amerika İsrail’i beraber. NATO bizi İsrail’den korur mu? Amerika’yı şirinleştirmek için, İsrail artık sistemin kaybettiği ve Türkiye’de lanetli bir ülke. Onu koruyamıyor. Onu korumaya ne Musabat Derviş olduğunun gücü yeter. Ümit Özdağ’ın yansıdı basına, kamuoyuna falan filan Mossad’la ilişkileri, kendisi de itiraflar falan etti. Oraya kaç kere gitmiş, gelmiş, bunlar falan ama onu kamuoyu önünde koruyamaz. Ama biz kamuoyu önünde Rusya dostluğunu, Çin dostluğunu, İran dostluğunu çatır çatır savunuyoruz. Onlar ne Amerika dostu olduklarını savunabiliyor, ne İsrail dostu olduklarını savunabiliyor. Bunları hep gizli gizli yapıyorlar. Veya bir takım katakullilerle, demin söylediğiniz gibi NATO bizi İsrail’den korur. Bundan büyük katakulli var mı? Bundan büyük bir yalan var mı? Bundan büyük bir sahtekarlık var mı mesela? O bakımda dünya çapındaki küresel plandaki bölünmelerle de Türkiye’nin içindeki bölünme üst üste yani aynı zemine oturuyor sonuç itibariyle. Efendim Kemal Bey’le bir buluştunuz, birileri çok panikledi. Ne oldu? Yani ne var yani iki siyasi insan? Neden paniklerler? Vatanseverler bir araya geliyor, halkçılar bir araya geliyor. Cumhuriyetçiler, milliyetçiler, devletçiler, layıklar, devrimciler bunlar birbirleriyle buluşuyorlar, konuşuyorlar, bir araya doğru geliyor. Bu sistemi korkutan bir olay tabii sonuç itibariyle. O bakımdan mesela başka buluşmalar da var, hiç onlara karşı böyle bir şey yok. Diyelim Abdullah Gül’le işte Gülen Tarınçlar, Özgür Özerler, şunlar bunlar, Musabat Dervişoğulları. Mesela kimse Ümit Özdağ’ın Mosadlar’la bilmem neyle İsrail’lerle buluşması konuşmasının falan üzerinde durmuyor. Onlar mukaddes buluşmalar oluyor, bir de lanetli buluşmalar var. Bu arada Abdullah Gül de geçtiğimiz günlerde İngiltere’deymiş, arabasını bile kraliyet tahsil etmiş diye bir bilgi aldık. Zaten kraliyetten madalya da almıştı. Gemiye gitti ve önünde diz çökerek şövalye vanı aldı. Şimdi bakın bir Türkiye Cumhurbaşkanı şövalyelik madalyası değil yani ne verilirse verilsin başka bir devletin önünde bir törende falan diz çökmez yani sonuç itibariyle. Bunlar kimlikleri açıklayan, kimlikleri ortaya koyan olaylar sonuç itibariyle. Tören falan diye düşünmemek lazım. Mesela oradaki bölünmede, AK Parti’deki bölünme Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül bölünmesi ta nerelerden geliyor? 2011-12 oralar da başladı değil mi? Hatta benim o zaman 2012’de falan hapishaneden yazdığım yazılar var ama şeye dikkat çektik hep. Yani Abdullah Gül işte batı tarafında, Tayyip Erdoğan daha doğu, daha milli tarafta falan diye. Hakikaten de öyle oldu. Sonuç itibariyle Amerika, Gladio Tayyip Erdoğan’ı devirmeye çalıştı, ona karşı darbe yaptı, FETÖ’yü ona karşı harekete geçirdi. Şeyde AK Parti’de bu bölünmeyi yaşıyor ta o zamandan beri. Yani Abdullah Gül Tayyip Erdoğan bölünmesi de demin söylediğimiz eksene üzerinde olan bir olay. Armanlanma diye tabir ettiğim, yani diyelim ki A Parti’sindeki millicilerle B Parti’sindeki millicilerin buluşması diye özetlersek, bunları ne zaman öngörüyorsunuz? Mesela ne kadar sürer bu iş? Türkiye’nin yaşadığı sürecin dayatmalarına bağlı. Bir hesaplaşma içine girdik. Sonuç itibariyle bu hesaplaşmada iki tane kutup var ve hesaplaşma hem kutupları birbirinden ayırıyor, hem de o kutupların içinde olan güçleri de birbirleriyle birleştiriyor. Biraz da bu sürecin dayatmaları ile ilgili, Türkiye’ye yönelen tehditlerle ilgili, ekonomideki yaşadığımız süreçlerle ilgili, patlıcan fiyatlarının artmasından tutun da bundan sonra Türkiye-İsrail ilişkileri ne olacak? Hepsi bunlarla ilgili. Türkiye’ye yönelik namlulardan ne zaman içinden füzeler, kurşunlar, mermiler çıkacak? Veya ne zaman oradan böyle yavaş yavaş borut kokuları almaya başlayacağız? Bütün bu süreçler o bölünmeleri ve o birleşmeleri dayatıyor. Peki efendim mesela patlıcan fiyatları dediniz ya, şimdi o fiyatlar toplumdaki algı açısından, tersten bir etkide yapmaz mı? Yani mesela Türkiye’nin gayrimilli kanatlarına da bir imkan da tanımak… Patlıcan fiyatları en sonunda Türkiye’de neye yol açar? Ya şu banka kasalarına kilitlenmiş olan 500 milyar doları, o kasaların kilitlerini açın, bunu üretim süreçlerine sokun. Veya yabancı bankalara bizim zenginlerimizin, büyük selvet sahiplerimizin yatırdığı paralar var. Bir kanunla bu sürece müdahale edin ve onları getirin, burada fabrika açın, üretime bunları şey yapın. En sonunda bu tür sistemi zorlayan ve sistemi mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerine müdahale eden devlet kararları patlıcan fiyatlarının yükselişinin sonuçlarıyla bağlantılı. Yani halk en sonunda patlıcan fiyatının yükselmesi ne demek? Benim elma fiyatı diyelim, benim evime geçen gün televizyonları izliyordum, işte bir tane elma alıyormuş da eve götürüp dörde bölüp yiyorlarmış falan. Elma fiyatı bunun bir şeyi var, bir mide sonra o dörde de bölemiyorsun. Ama ekmek, ekmeği dörde bölemezsin abi. Elmayı dörde bölürsün ama ekmeği dörde bölemezsin. Yani iş oralara kadar, yani geçimin asgari koşulları zorlanmaya başladığı zaman halkta hangi feryatlar yükselecektir? Ya Rejici kararları alın, böyle yürümez bu. Yani bankaların işte dört kat diyelim bir yılda faiz gelirleri, karları artıyor. Ee bankanın gelirleri artmasın veya havadan para kazanmaya son verir. Havadan para, borsada kağıtlar uçuşuyor, birileri muazzam paralar vuruyor, birileri de fakirleşiyor. Bu havadan para kazanmaya son verir. Nedir? Üretimli insanlar kazansın, üreten kazansın. Yoksa tarih kart rantları, komisyonculuk, para getirdim ben Londra’dan benim şeyimi ver tamam sana 80 milyon dolar öbürüne 50 milyon avro. Yani bu tür kazançlar ortadan kalksın ama nedir? Alın teriyle, emekle veyahut da emeği organize ederek, fabrika açarak. Yani büyük sanayi sahiplerinin kazançları da meşrudur ve Türkiye’nin yaşadığı bu süreçte ama neden? Çünkü hiç olmazsa üretimi örgütlüyor ve istihdam yaratıyor. Dolayısıyla Türkiye bugün kapitalizmi tasfiye aşamasında değil ama emperyalizmi tasfiye aşamasında. Yani kapitalizm ilişkilerinin tasfiyesi durağında değil Türkiye ama emperyalizm ve Türkiye ile ilgili ve mafyalaşan ilişkiler. Sonuç itibariyle havadan para kazanma diye haraç sistemi. Türkiye haraç sistemini tasfiye durumunda, kar sistemini değil. Karla haraç farklı. Kar sonuç itibariyle nedir? Üretimle bağlantılı. Üretirsin, işçi sermayen vardır, makinayı alırsın korsun ondan sonra o makinenin başına işçiyi getirtirsin, oturtursun. O makinayı çalıştırır, oradan bir ürün ortaya çıkar. O ürünün bir kısmını ücret olarak işçiye verirsin, artı değeri, karı da sen alırsın. Bu kar, bugün Türkiye’nin bu aşamasında bu kar meşru bir kazanç ve ilerici bir kazanç. Ama efendim borsadan şunu aldım, bunu sattım, altına yatırdım. Bakın çok güzel bir noktaya geldik. İşte açıyoruz sabahları telefonları. Efendim yatırımlarınızı altına yapın, öbürü de hayır avroya yapın, şey iniyor dolar çıkıyor bilmem ne yapıyor, doları yapın, ondan kaçın buraya gidin. Bunlar yatırım değil. Bakın altına yatırım olmaz, dolara da yatırım olmaz, avroya da yatırım olmaz. Çünkü dolara diyelim, dolar elindeki serveti götürdün, altın vardı, altını sattın dolar aldın. Veya doları sattın, altın aldın veya avroyu sattın, altın aldın diyelim. Bunlar yatırım değil. Bu yatırım şu, ben elimdeki sermayeyle makine teçhizatı aldım, fabrikamı kurdum, makineleri oraya koydum. Ondan sonra piyasadan iş gücünü topladım, onlara ücretlerimi veriyorum. Burada işte bir şey üretiyorum, kalay üretiyorum, şey bilmem bakırdan şunu yapıyorum, cam üretiyorum, mobilya üretiyorum, üretiyorum. Bu yatırım. Yani sermayenin üretim şeyine, mekanizmalarına, makineye ve aynı zamanda ücrete yatırılması. Makine alırken diyelim sabit sermaye, ücreti değişken sermaye, o yatırım. Makineyi alıyorsun, işçiyi getiriyorsun, burada bir yatırım yapmış olsun çünkü bir şey üretiliyor. Ama borsadan onu aldın, bunu verdin, dolar aldın, bunlar yatırım değil. Bu tür kavramlar da bakın, bunlar da bizim bilinçlerimizi falan yediş eden, ele geçiren kavramlar. Yani yatırım diye aslında bütün insanlığın tarihi açısından değerli olan bir kavram nasıl değersizleştirilir. Altına yatırdım, bavraya yatırdım, sabahlar hep bu konuşuluyor televizyonlarda. Uzmanlar çıkıyor, büyük büyük laflar ediyorlar. Bu dönemde uzmanlardan korusun milleti. Mesela iki üç gün önce televizyonu dinlerken, kahvaltı yaparken falan açıyoruz haberler falan filan. Altına yatırım, bavraya yatırım, bunlar yatırım değil ya. Ekonomide bunlara yatırım denmez. Ama mevcut sistemde, haraç sistemi, havadan para kazanma sisteminde yatırım bunlar. Yani yatırım kavramını da kirletiyorlar. Üretim kavramını, yatırım kavramını sonuç itibariyle kirletiyorlar. Yani üretim, sermayenin üretim amacıyla kullanılması yatırımdır ancak. Bakın güzel bir konu oldu, bunu açtığımızda çok iyi oldu. Şimdi geçtiğimiz hafta önemli bir açılış oldu. Bu bölünme, patlıcan fiyatından buraya geldik ya, bölünme aynı zamanda burada. Yani havadan para kazanma sistemiyle üretim sistemi arasındaki çarpışma. Çünkü havadan para kazanma sistemi ne oluyor? Üretim sisteminin ayağına prangalar, zincirler vurmuş oluyor. Yani sermayenin yatırıma, üretime yönelmesiyle sermayenin havadan para kazanmaya yönelmesi bir finans sisteminin doğması, üretim sistemiyle o havadan para kazanma ve finans sistemi arasındaki çarpışma. İnsanlar yatırımdan kaçıyor, nasıl olsa burada kar ediyorlar. Evet, evet. Peki Umut’un da… Şeyi hiç unutmuyorum, bir arkadaşımız vardı, bu yıllar önce bir olay. Güneydoğu’da falan, bayağı zengin bir arkadaşımızdı falan. Onunla konuşurken şunu söyledi, yani fabrika mabrika açmak bu o kadar zor bir şey ki, bunun için çok büyük bir direnç gerekiyor. Neden? Çünkü sana geliyor diyor ki, ya arkadaş 1 milyon doları mı var, ver o 1 milyonu, ben sana yılda 2-3 milyon vereyim dolar. Olsa ben fabrika açsam 1 milyon dolarla, yılda 2-3 milyon dolar kazanma şansım yok. En fazla 100 bin dolar kazanırım, bilmem ne falan. Öbür tarafa verdiğin zaman paranın ne oluyor? İşte uyuşturucuyla o paralar kazanılabiliyor. Veyahut da faizle, Türkiye’de de var ya bu, görüyoruz diyelim. Fabrika açacağız, yani niye fabrika açayım, niye üretimle uğraşayım. Bankaya yatırırım, ondan sonra şu kadar faiz alırım falan. Yani bu ikisi arasında bir çarpışma var. Patlıcan fiyatları da bunun çarpışmayla ilgili. Dolayısıyla şu partilerdeki bölünme de aynı zamanda bununla oturuyor. Ve mafyalaşma da buna oturuyor. Vurdu kırdı da buna oturuyor. Yani ideolojik alanda vurdu kırdıcılık, ekonomide de havadan para kazanmayla beraber. Çünkü havadan para kazanma sisteminin silahı ve muhafızları ihtiyacı var. Saflar paralel. Tabi. Havadan para kazanma başladı mı, onun haraç başladı mı silaha ihtiyacı var. Yani kafaya tabancayı dayayacaksın. Yani bunu diyelim, o havadan para kazanan insanlar bireysel olarak kafaya tabancayı dayamıyor. Ama onun da bir silahlı gücü oluşmaya başladı Türkiye’de, dikkat ederseniz. Yani devletin askeri ve polisi dışında silahlı güçler oluşuyor. Bunu görüyoruz mafya toplantıları falan şeylerde. Bu silahlı güçler sonuç itibariyle bu havadan para kazanmanın muhafızları. Evet. Vurdu, haraç sisteminin muhafızları. Çünkü haraç silahla toplanabilir. Bunun dünya ölçeğindeki lideri Amerika Birleşik Devletleri ne oluyor? İşte kafaya dayıyor silahı, diyor ki dolarla alışveriş yapacaksın diyor. Petrolü dolarla satacaksın, ey Saddam Hüseyin diyor, ey efendim Libya’da Kaddafi diyor. Dolarla alışveriş yapmıyor musun, petrolü dolarla satmıyor musun? O zaman ben de geliyorum, sana uçaklarımı yolluyorum, füzelerimi yolluyorum, senin tepene bineyim. Yani bu dünya ekonomisini üretimden koparan bu haraç sistemiyle ülkeler düzeyindeki ondan sonra havadan para kazanma sistemi aynı sistemin parçası ve her ikisinin de meşru olmayan silahlı güçleri çıkıyor, diyor sonuç itibariyle. Bugün tahsilat, tarz şunlar bunlar, bir takım devlet fonksiyonları bu silahlı güçlere doğru kayıyor. Yani adalet sistemi falan filan öyle bir hale geliyor ki adalete ulaşmak mümkün değil. Alacağın var, alacağını 15 senede alamıyorsun. Ne 15 sene, 20 senede bazen alamıyorsun. İstinafa gitti, yargıtaya gitti, yargıtaydan döndü, bilmem ne oldu, şudur budur falan filan alacağını alamıyorsun. O zaman ne oluyor? Silahlı adamlar tutuluyor. Ya git kafaya tabancayı daya veya ayağına kurşunu sık benim alacağımı al getir. Bu polisin, jandarmanın ve diyelim devletin yaptırım güçlerinin dışında bu şekilde bir takım haraç sisteminin kendi yaptırım güçleri, şiddet aygıtları ortaya çıkıyor. Ve o şiddet aygıtları da demin söylediğim o çocukları da besliyor. Maraş’ta veya Urfa’da gidip kafaya silah sıkan çocukları da o sistem besliyor. Çünkü onlara fedai lazım. O fedaiyi işte o Pulat, Eşref Bey falan onları özendiriyor. Tabancayı çekiyor, orada masada otururlarken kendi arkadaşının kapısına daya kurşunu sıkıyor. Niçin sıkıyor? Haraç sistemini sürdürmek için. Haraç sisteminin disiplinini sağlıyor. İyi olan budur, güzel olan bu, kahraman. Vatan için, Vatan Yavuz Silistre’deki zekiye falan tipi, vatan için kahramanlık yapan kadının yerine neler geliyor ondan sonra bu şekilde mafyatik rollerde olan bir takım erkekler ve kadınlar. Dünya Meri de konuşmak isteriz. Geçen hafta çok önemli bir açılış oldu. Çin Komünist Partisi Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı buradaydı. Bakan Yardımcısı. Ve Ankara’da ciddi anlamda hem akademik düzeyde olsun hem de uluslararası ilişkilere çalışmalar yapan çok geniş bir kesimli katılım gösterdi. Dünya Meri nasıl bir işlev olacak? Asya Medeniyetini araştırma girişimi merdi. Bu aslında yükselen Asya uygarlığı, Asya Medeniyetinin bir anlamda inşasına Türkiye’den katkı yapan bir kuruluş oluyor. Türkiye-Çin ilişkilerinde de bunun çok etkin rolleri olacak. O bakımdan çok çok önemli bir kuruluş. Semih Koray hakikaten çok seçkin bir aydınımızdır. Erdemleriyle, her şeyiyle ve dünya çapında bir entelektüeldir. Türkiye’nin matematik takımından olimpiyatlardaki antrenörüdür. Büyük bir matematik ve felsefe hocasıdır. Onun başkanlığında Türkiye’de şimdi Dünya Medeniyetler Merkezi araştırma merkezi oluştu. Çin’den de bunun açılışına 10 kişilik bir hiyet geldi. 1,5 gün falan Türkiye’de kaldı asıl bunun açılışına geldiler. O hiyetin başında da Çin Komünist Partisi uluslararası ilişkiler ve bakan yardımcısı vardı. Çin’de iki tane dışişleri bakanı var. Biri dışişleri bakanı, o devletler arası ilişkilerden sorumlu. Bir de partiler ve toplumlar arası ilişkiler. Çin Komünist Partisi’nin uluslararası ilişkiler bakanı o da hükümette. Bu iki bakan da hükümette. Ama birisi devletler arası ilişkilerden sorumlu, diğeri de partiler ve toplumlar arası ilişkilerden sorumlu. Hatta Çin Komünist Partisi uluslararası ilişkiler bakanı ikisi de hükümet mensubu olmakla beraber Çin Komünist Partisi’nin uluslararası ilişkiler bakanlığı, biraz öbüründen daha yüksek de olabilir. Çünkü Çin Komünist Partisi’nin yönettiği bir hükümet, Çin Devleti. Onların da katılımıyla uluslararası çok güçlü bir katılım oldu. Hem Çin’in 10 kişilik heyeti, hem de çeşitli ülkelerden büyükelçilerin katılımı. Hakikaten muhteşem bir başlık. İran, Venezuela, Küba, Rusya, Nikaragua, Rusya en yüksek düzeyde. Uluslararası bir toplantı da olur. Yarın da Güney Kafkasya Güvenlik Konferansı oluyor. Meyra Palas’ta saat 13.00’de. Balgat’ta Meyra Palas. Bunun da Vatan Partisi, Ulusal Strateji Merkezi düzenliyor. Burada da büyükelçiler olacak, akademik dünyadan insanlar olacak ve Güney Kafkasya meselesini, Türkiye-Rusya-Çin ilişkileri meselesini, bunları görüşeceğiz. Tabii Güney Kafkasya olunca İran da bir Güney Kafkasya ülkesi. Hepimizin bildiği bir 3 artı 3 vardı. Türkiye-Rusya-İran 3. Bir de ne var? İkinci 3, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan. Kuzeyden Güney’e dersek Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan. Bu 3 artı 3. Bu 3 artı 3 bir çözüm. Bölge sorunlarını çözmek için, aynı zamanda bölgede barışı, istikrarı sağlamak için ve hatta dünya savaşına gidecek süreçlerin önünü kesmek için bu Türkiye-Rusya-İran beraberliği çok önemli. Çin de bir bakıma bizim bölgemiz ülkesi oldu. Neden? Çünkü enerji kaynaklarının önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı’ndan gidiyor. Dolayısıyla Çin de bir anlamda bölge ülkesi oldu. Ve İran’ın direnci ve savaşını da Rusya-Çin ve İran birlikteliği kazandı. Bakın Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı oluşmaya başladı ve bir savaş kazandı. Türkiye henüz yolda, o ittifakın içinde değil ama üçlü yani Rusya, İran ve Çin beraber oldu. Ve İran savaşında Amerika ve İsrail’e karşı savaşın birinci round’unu, birinci aşamasını bu Rusya-İran-Çin üçlüsü kazandı. Ve aynı zamanda bu beraberlik biraz evvel de söylediğim gibi savaşın büyümesini önleyen, Amerika’yı ve İsrail’i saldırganlıkla caydıran bir gücü temsil ediyor. Hele bir de Türkiye buraya katıldığı zaman o tabi dünya barışını sağlayacak, insanlığın kaderini etkileyecek bir ittifak bu. Türkiye-Rusya-İran-Çin ittifakı. Onun için Devlet Bahçeli’ye bu kadar saldırı var. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakını savunduğu için Amerika’nın bütün güçleri ne yapıyor? Devlet Bahçeli’ye hedef alıyor veyahut da Doğu Peyinç’e hedef alıyor veyahut da Kemal Kılıçdaroğlu’na hedef alıyor. Veyahut da AK Parti içerisindeki, Amerika’nın hoşlanmadığı biri gibi hedef alıyor. Evet, yarınki programı da çok iyi olacak. Yarın 13’te Meherapalaz, seçkin davetliler katılacak bu toplantıya. Ama halkımızdan da bu konulara ilgi duyan, bölge sorunları, Kafkasya sorunları, Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı bu konulara ilgi duyan insanlar girip izleyebilir toplantıyı. Ulusal kanalarında canlı yayınlanacak. Evet. Onu da duyurmuş olalım. Çıkış yolunun haftanın kitabı. Demin 23 Nisan’la ilgili konuşurken bu hakimiyeti milliye, Atatürk çok dikkat çekici, Sivas’a geliyor, İrade-i Milliye gazetesini çıkarıyor. Sivas Kongresi sırasında bir süre kaldı ya Erzurum Kongresi’nden sonra. İrade-i Milliye’yi çıkarıyor. Ankara’ya geliyor, hemen bir tane kırık dökük, pedagog, müammele, matbaa buluyorlar, hakimiyeti milliyeyi çıkarıyor ve baş yazılarını da kendisi yazıyor. Yani hakimiyeti milliyenin Ankara’da çıkan, Kurtuluş Savaşı sırasındaki hakimiyeti milliye gazetesinin baş yazılarının çoğunu bizzat Atatürk yazıyor. İmzasız ama onları, kaynak yayınları topladı, Atatürk’e ait olduğu kesinleşmiş olan yazıları ve hakimiyeti milliye yazıları diye olağanüstü, en fey, çok kaliteli bir kitaptır, herkese öneririm. Kurtuluş Savaşı tarihimiz bakımından, yani Kurtuluş Savaşı tarihimizi aydınlatan, diyelim beş tane kitap varsa birisi bu kitaptır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın karargahında, Ankara’da Kurtuluş Savaşı’nın lideri olan Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nin, partisinin, iktidar partisinin organı olan hakimiyeti milliye gazetesinde çıkan baş yazıları toplamıştır. Atatürk’ün olanlarda var, imzalı olanlarda var. Ve bizim Kurtuluş Savaşı’nın idolüsü, oradan okuyabiliriz. Kurtuluş Savaşı şunu savunuyordu, bunu savunuyordu falan tartışılacak bir tarafı yok. Hakimiyetin milliye gazetesini açarsın, Kurtuluş Savaşı’nın idolüsünü görürsün. Biraz evvel konuştuk ya, emekten yana, şuraları, Sovyetleri savunan, Sovyet dostluğunu savunan, halka da yanan, padişahlığa, sultanlığa vs. karşı olan bizim devrimimizin, Türk devriminin fikriyatını bu hakimiyetin milliye yazılarında görebiliriz. Bunu önerelim dedik. Şehir olarak da, müzik olarak da, Su Asat var, çok değerli bir arkadaş. O, o kadar güzel bir bizim bu 100 yılın yalanıyla ilgili, bu devrimin soykırımı yalanına karşı yaptığımız mücadeleyi ilgili, bugün seyrettim ben. Belgesel, çok güzel. Belgesel afişini arkadaşlar gösterdiler, 100 yıllık yalanın sonu. Tebrik ediyorum, çok güzel bir belgesel. 24 Nisan akşamı da galiba gösterecektim. Göz yaşlarımı tutamadım, sonunda bir müzik yapmışlar, şimdi de o müziği çalalım diyorum. O kadar etkili bir… Şimdi bakın, edebiyattan bahsettik. Edebiyat öyle bir şey ki, çok sade ve basit sözlerle çok kuvvetli anlamlar ifade ediliyor. Bütün mesele, o büyük edebiyatçılar, o sade basit kelimeleri yan yana getirmeleri gerçeklikle onu buluşturmaları. Mesela burada da, su arkadaş, su asağat, ondan sonra galiba sözlerini o yazmış müziğin, biz vatanımızı savunduk, o şey… Devam savunmaya. Devam savunmaya. Mesela çok basit laflar bu ama olaya o kadar güzel oturuyor ki. Gerçekten. Evet. O müzikle… Savunmaya devam, biz vatanımızı savunduk, savunmaya devam falan o müzikle bu haftanın programını da sonlandırıyoruz. Teşekkürler katılımcımız için. O müziği dinliyoruz değil mi? Evet, şimdi dinliyoruz. Kitap olarak da Hakimiyetin Milliye yazıları, kaynak yayınları. Biz de duyabilecek miyiz? Evet. Tehditi koyduk karşıya, vatanı savunduk. Devam savunmaya. Emperyalist yalan, bu kara bir plan. Kukun kılıcıyla son verdik bu karaya, vatanı savunduk. Devam savunmaya. Suikastlar, pusular, yenildi bu davaya. Vatanı savunduk. Devam savunmaya. Emperyalist yalan, bu kara bir plan.

