Değerli Ulusal Kanalı izleyicileri, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyoruz. Bir çıkış yolu programında daha sizlerle birlikteyiz. Ben Deniz Tevfik Kadan, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeniyim. Bu hafta programı sunma görevi bana tevdi edildi. Şimdiden bir sürü çilli isyan edersek affola. Bu hafta yine sorularımıza her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinçek’e soracağız. Efendim hoş geldiniz. Merhaba hoş bulduk. Yoğun bir gündemimiz var. Tabii bugün kısaca seyircilerimiz için de özetlersek hem PKK’nın silah bırakma sürecini hem belediyelerdeki yolsuzluk operasyonlarını konuşacağız. Bunun yanında son günlerde çok konuşulan 500 milyar dolarlık yastık altındaki altın miktarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, İstanbul nüfusunun azaltılmasını, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kurucu iradeyle ilgili ifadelerini de program içerisinde ayrıntılı olarak değerlendireceğiz. Dilerseniz en sıcak gündemden başlayalım. PKK’nın silah bırakma ve fesih süreciyle ilgili kritik bir hafta yaşıyoruz. İmral heyeti önce İmralıya adasına giderek Abdullah Öcalan’la ardından Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Bugün Adalet Bakanı ile yapacakları görüşme bir son dakika yoğunluğu nedeniyle iptal edildi. Fakat cuma günü Kuzey Irak Bölgesel Yönetiminin Süleymaniye kentinde ilk silahların bırakılması bekleniyor. 20-30 kişilik bir PKK’lı grubun burada bir törenle silah bırakacağı ifade ediliyor. Tabi Dem Parti heyeti buradaki tören için Türkiye’den de çok sayıda siyasi partiyi STK’lar davet etti. Öncelikle partiniz böyle bir davet aldı mı? Süleymaniye’de 11 Temmuz günü bir temsilciniz bulunacak mı? Bu soruyla başlayalım. Sonra süreci değerlendirelim. Teşekkür ederim. Bütün ulusal kanal izleyicilerimizi Türkiye’nin birinci kanalının izleyicilerine sevgiyle selamlıyoruz. Ulusal kanal bildiğiniz gibi en son gelen 300 milyondu bir ayda görüntülenme. Youtube’da şimdi 341 milyona çıktı. Ulusal kanaldan sonra gelen ikinci televizyon 100 milyon. Burada 300 milyon ulusal kanal ama 341 milyonu geçen hafta bulduk. Şimdi 341 milyona çıktı bir aylık izleme. Bizden sonra gelen CNN’e Türk 100 milyon yani bizim 3.5’da birimiz. 4’te 1 bile değil. 4’te 1’in biraz üstünde 3.5’da birimiz. Haber Global bizim 4’te birimiz. Halk TV bizim 4’te birimizden de 5’te birimiz. A Haber 5’te birimiz. Sözcü 5’te birimiz. Koskoca devletin TRT World’ü 5’te birimiz. TRT Haber 6’da birimiz. Yani ulusal kanal Türkiye yarışında rakibi yok. Açık ara önde. Arkadan gelen CNN’e Türk 100 milyon görüntülenme bir ayda. Ulusal kanal 341 milyon. Yani yetişmeleri falan da mümkün değil. Bu tabii Türkiye’nin gittiği yeri gösteriyor. Onu ayrıca konuşuruz. Onu daha sonra tekrar göstereceğiz. Önce bu saatten istimade hemen hepimizi gururlandıran tabloyu çıkarttınız. Ulusal kanal izleyicilerimizi saygıyla selamlıyoruz. Evet Vatan Partisi’ni Dem Partisi’nden bir heyet ziyaret etti. Bizim genel başkan yardımcımız Utku Reyhan’la ve genel sayımlarımız Yıldırım Gençer ile ziyaret eden heyet. Görüştüler. Bugün de yine iki parti arasında. Bu kez bizim arkadaşlarımız Dem Partisi’ni ziyaret etti. Vatan Partisi silah bırakma Vatan Partisi’nin uzun yıllardır yürüttüğü mücadelenin bir sonucu. Silah bırakılıyor. Burada tereddüt. Silah bırakılıyor. Nasıl olacak? Provokasyon mu olur? Şu olur, bu olur falan. Silah bırakılıyor. Bunun başka bir anlamı yok. PKK silah bırakıyor. Bu PKK’nın kongre kararı. Bu sürecin ta 1970’lerden beri bu mücadelenin, bu sürecin başında olan parti bizim partimiz. Hep bu süreçte en önde, en cesur, en kararlı ve hep program düzeyinde bu süreci yürüten parti. O nedenle bu sürecin artık kesin başarılara gittiği bu ortamda, o PKK’nın silah bırakma merasim veya töreninde bizi davet ediyorlar. Tabii bulunacağız. Vatan Partisi bulunacak. Ferdi Tanhan başkanlığında iki kişilik bir heyetimiz bu silah bırakma töreninde bulunacak. 11 Temmuz’da Süleymaniye’de bu törene şahitlik edeceksiniz. Çünkü bu Türkiye’nin başarısı, bütün Türkiye’de yaşayan bütün insanlarımızın başarısı. Abdullah Öcalan’da 25 Şubat, 27 Şubat’ta ilan edilen o çağrısıyla bu sürece çok önemli katkılar da bulunuyor. Dolayısıyla bu hepimizin başarısı. Bu hepimizin başarısında Vatan Partisi’nin hep tarihi katkıları olmuştur. Hep önder konumlarda olmuştur. Dolayısıyla PKK’nın silah bırakma töreninde Vatan Partisi orada bulunacak. Evet efendim, silah bırakma süreciyle ilgili tabii görüşmeler bir yandan devam ediyor. 20-30 kişilik bir ilk grup silahlarını bırakacak. Burada bir söylenti var, gerçi henüz teyit edilmedi ya da resmi olarak açıklanmadı ama silahları yakma ihtimalinden bahsediliyor. Yani silahları teslim etmek yerine. Bu ihtimali nasıl değerlendireceğiz? Şimdi bu ihtimaller üzerinde konuşmayalım. Çünkü her dedikodu, her gazetede çıkan haberi ile yorumlamak, değerlendirmek durumunda değiliz. Ama silahlar yakılmak için imal edilmemiştir. Silahlar vurmak için, savaş için imal edilmiştir. O silahlar bundan sonra ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk Polisi’nin cephaneliklerinde, envanterinde olduğu zaman değerlidir. Yani emperyizme karşı o silah hepimizin, bütün Türkiye’de yaşayan Hakkari’den Edirne’ye kadar bütün insanlarımızın, ordumuzun silahı olduğu zaman o silah değerlidir. Yakıldığı zaman sonuç itibariyle kendi silahımızı yakmış oluruz. Herhalde böyle bir hata hiç kimse yapmaz. Aynı zamanda bu sürece omuz veren bir tavır olmaz. Çünkü bu süreçte nedir? Vatan Partisi’nin hep vurguladığı bu süreç stratejik olarak devlette ve millette bütünleşme sürecidir. Stratejik hedef devlette ve millette bütünleşmek. Silahları bırakmak bu stratejik hedefe giden yolda bir taktik aşama. Nitekim Öcalan’da o 27 Şubat’ta kamuoyuna ilan edilen, kendisinin 25 Şubat tarihiyle açıkladığı çağrıda Öcalan’da ne diyor? Bunu yazalım böyle kocaman kocaman. Ben söyleyeyim şimdi lütfen yönetimdeki arkadaşlar yazsınlar. Devletle ve toplumla bütünleşmek için PKK feshedilecek ve silah bırakacak. Kocaman yazalım. Bu tüm ekranı kapsasın bu. Lütfen. Devletle ve toplumla bütünleşmek için. Şu an hazırlıyorlar bir yandan yazıyorlar ama ekrana yansıtacaklar. Biraz sonra yazacağız ekranda kocaman gözükecek. Evet kocaman yapalım. Bakın devlet ve toplumla birinci satır yapalım. Bütünleşmek için ikinci satır yapalım. Devletle ve toplumla bütünleşmek için PKK feshedilecek ve silah bırakacak. Biraz büyütelim araları da açalım. Evet bak ne kadar güzel oldu. Altına da Abdullah Öcalan yazalım imza yerine. Evet şimdi bakın Abdullah Öcalan 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan meşhur çağrısında ne diyordu? Devletle ve toplumla bütünleşmek için PKK feshedilecek ve silah bırakacak. Yani PKK’nın feshedilmesi ve silah bırakmasının stratejik hedefini koyuyor. O stratejik hedef nedir? Devletle yani Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve toplumla yani Türk milletiyle bütünleşmek. Bunu daha sonraki çeşitli konuşmalarında devletin Türkiye Cumhuriyeti, başka zaten devlet yok. Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşme amacı. Bu amaca yönelik bir silah bırakma bu. Yoksa hani bir ateşkes ondan sonra falan bir taktik olay değil. Hedef nedir? Devletle ve toplumla bütünleşmek için. Bunu Türkiye Cumhuriyeti devleti de yazmalı. Bakın Türkiye Cumhuriyeti devletinin sloganı ne? Terörsüz Türkiye. Terörsüz Türkiye bu sloganın gerisinde yani Vatan Partisi’nin ki Abdullah Öcalan’ın da sloganı bu aynı. Vatan Partisi’nin devletle ve Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşmek amacıyla PKK feshedilecek ve silah bırakacak. Maalesef bizim devletimiz ve iktidarda olan devleti yöneten AK Partimiz ve Sayın Cumhurbaşkanımız terörsüz Türkiye hedefiyle bu süreci götürüyor. Ama terörsüz Türkiye nedir? Silahlar bırakıldı, silahlar konuşmuyor tamam. Eee sonra? Peki nasıl olacak bu geçmişte silah kullanan PKK mensupları ne olacak? Bu toplumun neresinde olacak? Devletin neresinde olacak? Onların beyinlerinde kafalarında ne olacak? Bunlar bakkal mı olacak? Kasap mı olacak? Doktor mu olacak? Öğretmen mi olacak? Hapishaneye mi atılacak? Ondan sonra Türkiye’nin geleceğinde hangi konumda olacaklar? Vesaire değil mi? Bunlar stratejik programı ifade eden sorular. Dolayısıyla köklü ve kılıcı çözüm stratejik hedefi bir kere koyacağız. O nedir? Devlette ve millette birleşmek. Yani Kırklareli’sinden, Edirne’sinden, Kars’a Ardağan, Hakkari, Van’ına, Ars’ına kadar, Trabzon’undan Muğla’sına kadar, Adana’sından Kocaeli’sine kadar bu Trakya ve Anadolu topraklarında yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran vatandaşlarımızın hepsi bir milleti oluşturuyor. Bir millette birleşiyor. Bu 200 yıldır devam eden bir süreç. 200 yıldır devam eden. Devrimle bütünleşiyor Türkiye. Türk devrimiyle bütünleşiyor. Ve aynı zamanda aynı devletin sahipleri olarak bütünleşiyor bunlar. Dolayısıyla devlette ve toplumda bütünleşmeyi bir stratejik hedef olarak koyduğumuz zaman bir süreç kalıcı çözümlere ilerler. Kalıcı çözümlere, kesin çözümlere ilerler. Aksi takdirde silahı bıraktı, tekrar silaha davrandı. Silahı buraya bıraktı, ondan sonra aldı eline. Halbuki devlette ve toplumda bütünleşme olduğu zaman, yalnız silah bırakmak değil, sonuç itibariyle bu devlet hepimizin devleti, bu millet hepimizin bireylerini oluşturduğu parçası olduğumuz millet. Tabii Kürt olarak da, Türk olarak da çeşitli kavimlerden, köklerden geliyor ama ne oluyor hepsi? Bir millette buluşuyor, birleşiyor. Yani sonuç itibariyle büyük milletler çok çeşitli kavimlerin kaynaşmasından oluşuyor. Değil mi? Çin milleti, Rus milleti, Alman milleti, Fransız milleti, Amerika milleti hatta gibi Fransız milleti, Arap milleti değil mi? Hep çeşitli kavimler. İran milleti. Bizim Türk milletimizde çok çeşitli kavimlerin kaynaşmasıyla, birleşmesiyle oluşuyor Türk milleti. Atatürk bunu, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına Türk milleti denir diye çok el yazısıyla ve devrinci bir şekilde özetlemişti. Yani devrimle biz millet oluyoruzun ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ne? Devrim yapan. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak, bir devrim yapmak. Kim yaptı o devrimi? Türkiye halkı. Peki onun adı ne? Onun adı Türk milleti. O devrim yapan Türkiye halkı, Türk milletini oluşturuyor. Yani Türk milletinin bir devrimle oluşması. Bütün milletler devrimlerle oluştu değil mi? Feodalizme karşı, ortaçağdan kurtulma devrimleriyle milletler oluştu. Biz de hem empezime karşı savaşlarda, hem de ortaçağ gericiliğinden kurtuluş mücadelerinde bir millet olarak kaynaşıyoruz. Ve şimdiki o silah bırakma da bu tarihsel devrimci süreçte bir önemli aşama. Çok önemli. Ve bunun kesin başarıya ulaşacağından eminiz. Yani efendim olmayacak, birinci açılım sürecinde olduğu gibi, bu yürümeyecek, etmeyecek falan gibi, emperyizm tarafından ve israil siyonizm tarafından, israil siyonizmi ve Amerikan emperyizmi tarafından devamlı yayılan söylentiler var. Bu olmayacak, olamaz falan. Bu düşmanın beklentileri, düşmanın umutları. Onların umutları, onların kursaklarında kalacak. Onu da ifade edelim. Kesinlikle bu süreç başarıya ulaşacak ama en başından da ifade ettik. Bu süreç zorlu bir süreç. Zorlu olduğunu kabul etmemiz lazım. Zorlukları var. Zorlukları yene yene aşa aşa hedefine ilerleyecek. O zorlukların aşılmasında da tabii en büyük bizim dayanağımız, o milli tarihimiz, devrim tarihimiz, devrimciliğimiz. O devrimciliğimizle o zorlukları aşacağız. Böyle bir süreci yaşıyoruz. Onun için böyle her atılan adam da adımda işte bu olmuyor, bu olmaz, tereddütler, ondan sonra yapıcı olmayan tutumlar, cesaretsizlikler, özgüvensizlikler. Aslında bu olmaz, olmuyor sözlerin hepsinin arkasında bir özgüven yoksulluğu var. Yani kendine, milletine güvenmemek, bu sürece güvenmemek şeklinde. Karşımızdaki düşmandan bir anlamda korkan ve o düşman hep kazanır, Amerika kazanır, İsrail kazanırın bilinç altındaki tortuları. Dolayısıyla bu süreç kesin başarıya ulaşacak, zorlukları aşağı aşağı ilerleyecek. Cuma günü değil mi? Cuma günü, 11 Temmuz’da. 11’de PKK’nın silah bırakma töreni oluyor. Başlayacak evet. Evet, Vatan Partisi de oraya davet edildi. Ve Vatan Partisi bu sürecin her aşamasında olumlu, yapıcı ve önder katkıları olduğu için bu süreçte diyalogları sürdüren, etki alanlarından vazgeçmeyen konumlarda olmuştur ve bu siyasetini sürdürecektir. Efendim, tabii Sayın Cumhurbaşkanı da, Dem Parti tarafı da silah bırakma sürecinin başlamasıyla birlikte yeni bir aşamaya geçileceğini ifade ettiler. Hemen ardından paralel olarak yakın bir dönemde de, özellikle meclis kapanmadan önce bir komisyon teşkil edilmesi değerlendiriliyor. Bu komisyonun yaz boyunca çalışacağı, 1 Ekim’e kadar yeniden meclis açılana kadar bazı öneriler hazırlayacağı ve 1 Ekim’de de bu önerilerin meclis gündemine getirileceği ifade ediliyor. Hükümet kaynaklarını daha çok sorduğumuzda ne gibi öneriler, yasal düzenlemeler değerlendiriliyor diye onlar daha çok içeride tutuklu bulunan 5000 PKK’lı var. Bu PKK’lılardan yaşlı ve hasta olanların serbest bırakılması, diğer hükümlerin bazılarının koşullarının iyileştirilmesi ve Abdullah Öcalan’ın da iletişim kanallarının açılması ve çalışma ortamının iyileştirilmesi gibi bazı düzenlemelerden bahsediyorlar. Kim bahsediyor? Hükümet kaynakları daha çok, o komisyonun bunlar üzerine çalışacağı. Hükümet kaynakları dediğimiz ne? Kim? Resmi mi bu? Ya bu evet, Cumhurbaşkanlığı’nın kaynakları. Ben hükümet kaynaklarının burada son, yani ben bu söylediğinizi tam doğru olarak görmüyorum. Neden? Çünkü bu bahsedilmiştir. Yaralılar bilmem ne olacak, ihtiyarlar hapisten çıkarılacak falan. Bu söylediklerinizde bu süreç hiçbir şekilde başarıya ulaşmaz. Bunlar acaba bütünleşme sürecini karşılayan yeterlilikteki düzenlemeler mi? Ya da nasıl bir önlem alınması lazım? Şimdi bakın ben bir kere şu söylediğiniz, bu kaynaklar dediğiniz yerden çıkan bu haberi güvenmiyorum ve bu haberin doğru olmadığı kanısındayım. Bunları Hürriyet Gazetesi’den mesela Hande Fırat’tan iki gündür bunları yazıyor. Bu doğru değil bence. Neden doğru değil? Koskoca Türk Devleti ne kadar hatalar yapılırsa yapılsın, ne kadar biraz evvel belirttiğimiz gibi devlet bugün devletle ve toplumla bütünleşme amacını, bu stratejiyi böyle açık, net olarak koymuyor ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti sizin bu ifade ettiğiniz gibi dar görüşlü, ufuksuz, aciz değil. Yani efendim sakatları bırakacağız, ihtiyarları bırakacağız. Peki 15-20 bin militan diyelim, silahlı güç onlar sakat mı? Onlar ihtiyar mı? Yaşlı mı? Onları ne yapacaklar? Mesela bunlara cevabı olmayan, dolayısıyla bu süreci anlamamış böyle bir Türk Devleti yok. Bu haber yanlış açık söyleyeyim. Ben bu habere kesinlikle güvenmiyorum, inanmıyorum. Böyle bir haberin doğru olma ihtimalini sıfır olarak görüyorum. Türk Devleti bu kadar ufuksuz, bu kadar zavallı, ondan sonra bu süreci anlamayan bir konumda değil. Dolayısıyla burada nedir? Devleti ancak şu açıdan eleştirebiliriz veya fikirlerimizi söyleyebiliriz daha güzel ifadeyle. Bir mecliste çalışma olacaksa bu bir yasalma faaliyeti için olur. Asas olarak bu yürüyen süreç, hükümet yürütme organı tarafından şu anda yürütülmesi gereken bir süreç. Silah bırakılması ve FKK’nın feshedilmesinin bir kere Türk Devleti tarafından resmen saplanacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyecek ki, bu diyelim miting raporları ile olur, başka devlet kurumların raporları ile olur. Ama Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti şöyle bir açıklama yapacak. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak FKK’nın silah bıraktığını ve kendisini feshettiği tarihi bir olgu olarak sap diyoruz. O kadar. Bir kere bu olay resmen saplanacak devlet tarafından gazete haberleriyle falan değil. Veyahut merasimlerle, törenlerle falan değil. Devlet bir hükümet kararıyla kendisine verilen bilgileri vs. değerlendirecek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümeti kamuoyuna ve dünyaya şunu açıklayacak. Biz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak FKK’nın silah bıraktığını ve kongre kararıyla kendisini feshettiğini olgulara dayanarak saplıyoruz. Çünkü bunu saplamadan hiçbir şey yapamazsınız. İkincisi, bunu sapladıktan sonra önümüze çıkan sorunlar nedir? Hukuken sapladıktan sonra bu silah bırakan unsurlar, diyelim Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin içinde pek kaldığı söylenemez. Bu silah bırakan 15 bin, 20 bin kişi veyahut da daha fazla ifade eden var. Bu unsurlarla ilgili, bu insanlarla ilgili bizim vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından söz ediyorum. Suriye vatandaşları da var, bunlar arasında Irak vatandaşları da var, başka ülkelerden İran vatandaşları da az sayıda olabilir vs. Ama sonuç itibariyle bunun için de Türkiye vatandaşlarıyla ilgili bizim yasama organımızın bir çözüm üretmesi lazım. Bu çözümü Vatan Partisi üretti, bir kanun haline, kanun önerisi haline getirdi Vatan Partisi. Ondan sonra yazılı haline getirdi Vatan Partisi. Bu bir af kanunudur. Vatan Partisi de bunu uzun uzun araştırdı, tartıştı, inceledi uzmanlarıyla ve siyasetçileriyle, liderleriyle. Burada şu var, bir pişmanlık falan gibi kanunlarla bu iş çözülmez. Yani 15, 20 bin, 30 bin kişi ben pişman oldum diyecek. Ondan sonra siz onları mahkemeye çıkaracaksınız, pişman olduğunu saptayacaksınız, yargılayacaksınız. O sürecek 5 sene, 10 sene, hadi diyelim acele yargıladınız 1 sene, 2 sene. Peki ondan sonra yargının sonunda mahkum ettiklerinizle ilgili olarak ne yapacaksınız? Değil mi? Sonuç itibariyle pişman olanlar, olmayanlar falan o bir çıkmaz. İkinci bir çıkmaz daha var, o da nedir? İnfaz kanunda bazı değişiklikler yaparak. O dahi, infaz kanunda değişiklik ne anlama geliyor? Bir kere yargılayacaksınız, hüküm vereceksiniz, hükmün infazına ilişkin bazı indirimler. Yani orada da ne oluyor? Tıpkı pişmanlıkla bakış açısında olduğu gibi, infazla ilgili bakış açısında da ne var? Gelip teslim olanları yargılama var. Şimdi Türkiye’de onları yargılamayan yıllar sürüyor. Onun yargıtaydı, istinafıydı, başkasıydı, şusuydu, busuydu. Diyelim çok hızlı yargıladın, bana sonuçta bir hüküm vereceksin. Ondan sonra hüküm dediler de infaz indirimleri yapacaksın. Dolayısıyla bunlar ikisi de pişmanlık ve infaz kanunlarında bazı değişikliklerle bu sorunu çözmek iddiası tamamen hayali. Olacak bir iş değil, gerçeklerle bağlantılı değil ve sürecin hassasiyetiyle, kritikliğiyle, bütün dünyanın elini ayağını uzattığı bir süreç, Amerika’sıyla, İsrail’iyle falan. Yani seni serbest bıraktılar, istediğin gibi al götür falan, öyle bir süreç değil. Dolayısıyla bu iki çözümde pişmanlık ve infaz yasasında bazı indirimler çözümü bu işi ertelemeknin de ötesinde yokuşa sürmek. Yokuşa sürmek istiyorsanız, silah bırakılmasını istemiyorsanız, ondan sonra PKK’nın kendisini feshette ama diyelim bunun hayata geçmesini istemiyorsanız sonuç itibariyle, o zaman bu dediğimiz pişmanlık yasalarıyla, infaz yasalarıyla, indirim yasalarıyla falan filan bu işi yokuşa sürersiniz. Burada bir tane çözüm vardır, o da devletle, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşme iradesini bireysel bir irade, bir vatandaş iradesi olarak yazılı veya sözlü bir şekilde ortaya koyanları affederek bu konuyu çözemezsiniz. Tekrar ediyorum, yani diyelim 20-30 bin tane, tane diyelim 20-30 bin vatandaş mı var? PKK’da şu veya bu şekilde görev almış, yöneticilik yapmış, silahlı kuvvetleri içinde bulunmuş vatandaş mı var? Bu vatandaşlardan af kanunundan yararlanmak isteyen bir dilekçe verecek veya mahkeme huzurunda diyecek ki, ben Türkiye Cumhuriyeti devletiyle bütünleşmek ve Türk milletiyle bütünleşmek amacıyla bu af kanunundan yararlanmayı talep ediyorum. Öyle bir iradesi olacak, bir bireysel irade. Çünkü sonuç itibariyle devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla PKK feshediliyor ve silah bırakıyor. Dolayısıyla o bütünleşmeyle kucaklayacağımız insanlar da o bütünleşme iradesine sahip olacak. Ben bütünleşmek istemiyorum, bölücüyüm. Kafamın içinde daima bir bu bütünleşmeye karşı ayrılıkçı ondan sonra fikirler falan filan, bunlardan vazgeçmiyorum. Bu iradeye sahip olanların bütünleşme sürecine katkıda bulunması mümkün değil. Dolayısıyla o bireysel irade aranacak. Bu bir pişmanlık iradesi değil. O geçmişle ilgili, ondan sonra onları bırakmak lazım, geçmişi karıştırmamak lazım. Geleceğe yönelik bir irade. Yani ben Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşmek istiyorum. Ben bu Türk milletinin bir parçası olmayı ve Türkiye Cumhuriyeti devletini de devletimiz olarak, hepimizin devleti olarak kabul etmeyi benimsiyorum şeklinde bir iradeyle, bir af kanunuyla bu iş ancak olur. Bununla ilgili bir af kanunu, şimdi ben özünü anlatmış oldum bunun. Böyle bir af kanunu biz Vatan Partisi olarak hazırladık. Ve bu af kanununun başlığı da şudur. Fes olunmuş olan PKK’nın yöneticileri ve mensupları hakkında devletle ve milletle bütünleşme iradesini gösteren mensupları hakkında af kanunu diye başlığı buradan özetle verebiliriz. Peki efendim böyle bir af kanunu yalnızca PKK’lıları ve silah bırakanları mı kapsayacak? Evet onu kapsayacak. Çünkü bunu tabii çok esaslı bir soru sordunuz. Bu af kanunundan efendim emsal falan diyerek anayasa mahkemelerine falan başvurarak FETÖ unsurları da veya başka terör örgütü mensupları da yararlanmak isteyebilirler. Onun da kanunla engellenmesi mümkün. Biraz evvel söyledim ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti’nin fes olduğu, fes edildiğini ve silah bırakma iradesi kararı aldığını resmen saptadığı PKK mensupları hakkında bu kanun uygulanır diyerek kanunun çerçevesi çizilecek. Yani bunun dışında falanca filanca örgüt FETÖ vesaire gibi örgütlerin yararlanmasını önleyecek bir formülde kanunun ilk maddeleri arasında yer alıyor bizim yaptığımız kanunda ve yer almalıdır zaten. Bu başka bir olay. FETÖ başka bir olay. Efendim teşekkür ediyoruz. Çok kısa bir dakikalık aramız var. Aradan sonra maddelerimizle devam edeceğiz efendim.
Değerli ulusal kanal izleyicileri çıkış yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı sayın doktor doğu pelinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Efendim ilk bölümde pkk’nın fesih fesih silah bırakma süreciyle ilgili yaşanan son gelişmeleri değerlendiriyorduk. Bu noktada bir soru daha yöneltmek istiyorum size. Sayın süreci değerlendirirken abdullah öcalan’ın pkk’ya kongresine gönderdiği mektuptaki bu devletle ve toplumla bütünleşmek için pkk fesh edilecek ve silah bırakacak ifadelerine dikkat çektiniz. Ama bunun yanında son dönemde aslında pkk’nın uzun süredir dile getirdiği bir ulus devlet federasyon konfederalizm özellik gibi kavramlara karşı bir paradigma geliştirdiler. Bu paradigma da özetle diyorlar ki yani sovyetler birliği yıkıldıktan sonra real sosyalizm çöktü. Dolayısıyla sosyalistler iktidarı ele geçirerek sosyalizmi inşa edemeyecekleri görüldü. O yüzden biz devleti hedeflemememiz lazım. Bizim toplumu hedeflememiz lazım. Toplumu örgütleyip komünal bir yapı kurmamız lazım. Bunun için biz ulus devletlere karşıyız ama sadece kürdistan’a değil de türkiye’nin de ulus devlet olmasına karşıyız gibi bir paradigma geliştirdiler. Bir yandan da Abdullah Öcalan diyor ki siz devletle bütünleşeceksiniz. Bu ikisi arasında bir zıtlık var mı? Ya da bu değerlendirmeleri nasıl yapıyorsunuz? Evet dediğiniz gibi pkk’nın yayınlarında şuna rastlıyoruz. Diyor ki ulus devlete biz karşıyız. Ulus devlet hedefimiz yok. Ama yalnız kürdistan, kürtlerin ulus devletine o hedeften tamamen vazgeçiyoruz yok. Ama türklerin ulus devleti, arapların ulus devleti, yiranın ulus devleti, diğer ulus devletler de ne kazandırdı? Ve toptan ulus devleti reddeden, inkar eden bir söylem geliştirmeye başladılar. En azından bakın bir cümle ile özetleyeceğim bunu pkk tarihin dışına düştü. Yazalım onu da. Evet arkadaşlar. Günün ikinci manşetini. Bunu şimdi kaldıralım manşetten. Şöyle yazalım. PKK büyük harflerle sonra tarihin dışına düştü. PKK yazıyoruz. Hepsini büyük yazma. Bu özel isim. PKK, T’yi küçük yap, tarihin dışına düştü. Nokta. Şimdi bunu olduğu kadar büyütün. Büyütün, büyütün, büyütün, büyütün, büyütün, büyütün, büyütün, büyütün. A, iyice ekranı kapladı. Güzel. PKK tarihin dışına düştü. Neden? Bugün bütün insanlık, bütün küre, küre, bütün dünya neyi yaşıyor? Ulus devletleri yaşıyor. Bugün dünyada ulus devlet olmayan bir devlet yok. Amerika Birleşik Devletleri de bir ulus devlet. Çin halk cumhuriyeti de bir ulus devlet. Vietnam’da bir ulus devlet. Rusya’da bir ulus devlet. Kamboçya’da, Nicaragua’da, Kongo’da, Nigeria’da, o Sümen’in memleketi ya Nigeria, o da bir ulus devlet. İsveç’i, Norveç’i. Dünyada bütün devletler bugün ulus devlet. İki, PKK niçin tarihin dışına düştü? PKK devletsiz bir dünya dele getirmeye başladı. Yani bu, ne diyeyim, bu dünyayla ilgili hiçbir şeyden haberi yok. Kutuplarda bile değil. Yani bugün ulus devleti reddeden PKK yöneticileri kutuplarda bile değil. Fok balıkları bile onların bu söylediğini kabul etmez. Kutuplarda bile değil. Çünkü dünyanın her yerinde bugün devletler var. Ve devletsizlik dünyanın bugünkü süreciyle hiçbir şekilde bir uyum göstermiyor. Yani dünyanın herhangi bir yerinde devletsiz bir toplum. Yani biz ulus devleti reddediyoruz, ondan sonra bilmem komünal toplum kuruyor. Nerede kuracaksın onu? Mars’ta mı kuracaksın? PKK Mars’a gider, ondan sonra kendisi gibi 30 kişiyi 50 kişiyi falan Mars’a diyelim taşır. Ondan sonra orada işte şey torbalarını açar, bohçalarını çıkartır falan. Bilmem, komünal toplum kurar. Bunun gibi bir masal. Onun için PKK tarihin dışına düşüyor. Yani kendini feshettikten sonra, dağıttıktan sonra ne yapacağını şaşırdı. Aslında yapacağı tek bir şey var. Nedir? Abdullah hocaların ifade ettiği gibi devletle ve toplumla bütünleşmek. Değil mi? Aslında tarihin dışına düşmeyeceği biricik çözüm var. Türk milletiyle ve Türk devletiyle bütünleştiği zaman tarihle buluşuyor. Tarihle birleşiyor. Bugünkü çağımızda ayağını şeye basıyor, toprağa basıyor, yere basıyor. Tarihle orada birleşiyor, bütünleşiyor. Ama, sağ ol kardeşliğim hiç kendini gösterebilirsin. Ondan sonra… Ama devletsiz bir dünya, devletsiz bir dünya, diyelim 100 yıl sonra olabilir, 150 yıl sonra olabilir, ne zaman olur? Toplumda artık bir bolluk toplumu ulaşır. Dolayısıyla aletlerin, araçların, üretilen değerlerin paylaşımı diye bir sorun kalkar. Yani o kadar bol üretilir ki, cennette gibi gibi hani çocukluğumuzda anlatılıyordu ya, duvarlarda muhallebiler var, gidiyorsun duvardaki muhallebileri yalıyorsun falan gibi. Her şey bol olur. Dolayısıyla o bolluk toplumunda o malların bölüşülmesi diye bir sorun olmaz. Öyle bir sorun olmadığı için de devlete, mevlete ihtiyacı olmaz. Ama aynı zamanda insanlar da kâmil insan haline gelmiştir kültürel değişimler sonucunda. O toplumda diyelim, komünal toplum falan filan gibi bir takım ütopyalar yayılabilir, düşünülebilir veya o ütopya olmaktan çıkabilir, öyle bir yere insanlık gelebilir. Ama onun için devletin ortadan kalkması için kaynakların bölüşülmesi sorunun ortadan kalkması lazım. Dolayısıyla bol, herkesin ihtiyacına yetecek kadar mal üretilecek. Dolayısıyla o malların paylaşılması şeklinde problemler olmayacak ve sınıflar, sınıfsal farklar kalkmış olacak. Yani işçi sınıfıydı, kapitalistti, ağaydı, ondan sonra çiftçiydi, marabaydı filan. Bu farkların hepsi kalktığı zaman, sınıflar arasındaki farklar kalktığı zaman, bolluk toplumu olduğu zaman, o zaman artık insanların yönetilmesi değil, aletlerin yönetilmesi, şeylerin yönetilmesi, eşyanın yönetilmesi aşamasına gelinir filan. Şimdi böyle bir dünyanın eşiğinde değiliz. Onun için böyle pekâk kadar devletsiz bir dünya. Hani tamam Kürdistan’dan biz vazgeçtik, ulusal devlet ve federe devlet, federal devlet, ondan sonra idari özellik filan, bunları gerçekçi bulmuyoruz. Dedikten sonra yapılacak tek bir çözüm vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bütünleşmek ve milletle bütünleşmek. Bunu Abdullah Öcalan çeşitli yayınlanan görüşme tutanaklarında ifade ediyor. Türkiye Devleti, Türk Devleti ile bütünleşmek ve Türk Milleti ile bütünleşmek. Tabi Türk Milleti’nin içinde herkes var. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı, Türk Milleti denir. Burada herkes var. Yani burada Abdullah Öcalan da var, ondan sonra Tevfik Kadan da var, Tayyip Erdoğan da var, ondan sonra Özgür Özel de var, İmamoğlu da var, olmayan yok, hepimiz varız. Tabi hanımları saymak lazım, en başta onlar baş tacı, hepsi var. Ama devletsiz bir toplum, bu bir masal bile değil. Yani masal bile değil. Ama burada da Atatürk’ün kendi el yazısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. İşte bu milletle birleşiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk, yani devrim yaptık. Bunu şöyle de yazabilirsiniz, devrim yapan Türkiye halkına Türk Milleti denir. Biz devrimle millet olduk, Cumhuriyeti kurma devrimiyle bir millette buluştuk, birleştik. Şimdi bu süreç devam ediyor. Bu süreçin en son ve kesin sonuç alan aşamasına geldik. İşte bu tarihsel zemine ayaklarımızı basmak demek. Tarih yapacaksak bu zeminde tarih yapacağız. Ama tarihin dışında, tarihin dışında ne olur? Yok oluruz. Tarihin dışında madde yoktur. Yani zamanın dışında, bu bardağı zamanın dışına çıkartalım, bardak yok olur. Bütün madde nedir? Zamanın içi. Hatta zaman maddenin hareketidir veya maddenin hareketine zaman diyebiliriz. Dolayısıyla PKK yok olunca Türkiye tarihin dışına düştü. Ama bu sefer tarihin dışındaki bir PKK’nın, ondan sonra bir takım tarihe ilişkin, ulusal ulus devleti yok ediyoruz falan demesi, zaten sen yoksun. Bireysel olarak bunu diyebilirsin. Bizim vatandaşlarımız olarak bu tür insanlığın geleceğiyle ilgili, programla ilgili sorunlar tabii herkesin hakkıdır, arkadaşlarım da hakkıdır. Ama söyledikleri şey de tamamen tarih dışı, masalsı. Aslında bu tezleri biraz gündeme getirirken şöyle bir zeminle dayandırıyorlar. Aslında Marx ve Engels yanıldı, tarih sınıf çatışmasıyla ilerlemedi. Hatta tarihte sınıf çatışmaları hiç belirleyici değildi. Bu tezlişi şuna kadar getiriyorlar. Asıl tarih hep kadın erkek çatışmasıyla ilerledi. Ve günün sonunda kadın erkek çatışmasını sonlandıracağız. Hatta kadın ve erkek evlilikler vesaire de bundan sonra olmayacak gibi bir şeyle. Bunları söyleyenlerin deli olması lazım. Bakuni’yi çok övüyorlar biliyorsunuz Marx’a karşısında. Ben bunu PKK’nın, Dider Kadros’un savunacağını zannetmiyorum ama PKK’nın içinde böyle… Şimdi şöyle bir şey, tabii bir büyük kriz yaşıyor eski PKK mensupları. PKK bir kere FES oldu, değil mi? FES olan bir PKK var. Onun mensupları, aydiyetleri, tabii geçmişte bir kimlikleri, PKK mensubiyetleri var falan filan. Ama şu anda o PKK mensubiyeti yok. Yani burada bir ideolojik krizin, felsefi krizin olduğunu görüyoruz. İşte vatanbazı bu krize cevap veriyor. Diyor ki, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve milletiyle bütünleştiğimiz zaman, tabii bütünleşmek aynı zamanda nedir? O devletin bağımsızlığı, o devletin egemenliği, o devletin toprağının bütünlüğü, o milletin refahı, o milletin zenginliği, o milletin paylaşmacılığı, o milletin dünya uygarlığına yapacağı katkılar, o milletin sanatı, o milletin müziği falan, değil mi? Oralarda artık fikirler ve programlar geliştirebiliriz. Orada geliştiririz ama devleti reddeden, devletsiz bir toplum ondan sonra falan bunlar… Hayal bile, hayali bile demek acayip. Yani bu tamamen dünyadan vazgeçiyor. Dünyanın dışına çıkmak. Dünyanın dışında, ah hadi Mars, Mars’a gidebilirler. Aslında bu da devletin… Bizim burada bu arkadaşlarımıza, aynı zamanda onların bu krizine de yardımcı olmamız lazım. Bu yardımcı olmak şudur, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü sağlayalım. Zenginliği, refahı milletimize sağlayalım. Dünya uygarlığına, Asya’da önemli katkılarda bulunalım. Ve bu hedeflerimize, bu amaçlarımıza ve milli demokratik devrimimizi tamamlayalım. Ondan sonra sosyalizmi benimsiyorlarsa o sosyalizmi yolunda adımlar atarım, ilerleyelim vesaire falan. Bu krizin böyle cevapları olabilir. Ama devletsiz bir dünya, komünel toplumlar vesaire böyle cevaplar yok. Çünkü yeryüzünde böyle bir şey yok. Bu boşluğu doldurmakta bir görev yer. Bu krize fikri bakımdan, felsefi bakımdan, program bakımından çözümler üretmek lazım. O hepimizin problemi. Yalnız eski FSO’dan PKK mensuplarının problemi değil. Onlar da sonuç itibariyle bizim vatandaşımız. Onların da önünü açacak çözümleri hep beraber üretmemiz. Bu tür diyalogları geliştirmemiz lazım. Müsaadenizle ikinci konumuza geçelim. Çok gündem maddemiz var bugün. Son günlerde belediyelerdeki operasyonlar yoğunlaştı. Bugün de çeşitli gözaltılar oldu. En son sıcak bir bilgi olarak seyircilerimizle paylaşalım. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, Manavgat Belediye Başkanı Niyazi Nefi Kara tutuklanması üzerine görevden uzaklaştırılmıştır. Açıklaması yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonun ardından son bir hafta içerisinde Antalya, Adana, Adıyaman, Manavgat ve hatta burada Küçükçekmece Belediye Başkanları da yolsuzluk, rüşvet, irtikap gibi suçlamalarla gözaltına alındılar ve tutuklanmaya başladılar şimdi. Öncelikle bu operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? Üst üste yapılan operasyonlar var. Bunlar çok büyük iller hakikaten. Kamuoyunun da dikkatini çeken bir mesele oldu. Bu operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha sonra biraz da ayrıntısına gireceğim. Şimdi bu operasyonların iki cephesi var. Birisi yolsuzluk cephesi. Yani siz rüşvet, irtikap. Yani irtikap nedir? Yasa dışı yollardan bir takım mallara sahip olmak. İrtikap diyoruz. İrtikap adam kayın mı? İrtikap, hukuki olmayan yollardan bir takım mallara sahip olmak diyelim. İrtikap. Yolsuzluk, irtikap, rüşvet bunlar ceza kanunu. Rüşvet almanın iyicikleri. Bu da ceza kanununda suç olarak tanımlanan değil mi? Eylemler, fiiller bunlar. Dolayısıyla bu operasyonların bir yolsuzluk cephesi var. Bütün toplum bunun üzerinde duruyor. Hırsızlığa, yolsuzluğa toplum karşı. Yani hak edilmeyen, haram olan, ondan sonra hem İslam açısından haram olan, hem de bizim cumhuriyet kanunlarımız açısından yasa dışı olan, ondan sonra diyelim yan keziciliği, hırsızlıkla komşu olan, yani tamamen hukuk dışı yollardan bir takım çıkar ve menfaatlerin sağlanması. Değil mi? Bunu bu şekilde özetleyebiliriz. Toplum buna karşı ve bunu yolsuzluk başlığı altında ifade ediyoruz. Bir cephe bu. Bu belediyelerde yolsuzluk var. İkinci cephesi bu olayın, aynı zamanda bu yolsuzluk yapan belediyelerin, Türkiye’de bir takım turuncu diye anılan, yani Atlantik cephesinden, ondan sonra Türkiye’yi de istikrarı bozmak, devlet otoritesini sarsmak ve o sarsılan devlet otoritesi koşullarında, diyelim Atlantik şeyi, kontrolündeki, güdümündeki unsurları iktidara getirmek diye planlar var. Bir cephesi de bu. Bu belediyelere bakıyoruz, hakikaten bu belediyelerin hepsini söylemeyelim ama, önemli bir kısmı, mesela İstanbul Belediyesi için bunu söyleyebiliriz en başta. Bunların aynı zamanda Türkiye’deki bu turuncu kalkışmalarda birer karargah görevi yaptı. Mesela Sarıçhane olaylarından falan sonra da yakın zamanda gördük, değil mi? Oralarda, sonuç itibariyle Türkiye’yi karıştırmak, karıştırırken de bir devrim için, ondan sonra bir halk devrimi için, bir emekçi devrimi için değil. Ne için? Otoriteyi sarsmak ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in Türkiye’nin Ankara’da başına getirmek istediği iktidarı kurmak. Bir de bu belediyelerin böyle bir fonksiyonu da var. Hepsi için söylemiyorum. Ama yaptıkları işler ortada. Bölücülükle olan ilişkileri, patrikaneyle falan ilişkileri, Amerika’yla ilişkileri, İngiltere’yle ilişkileri, dünya merkezleriyle ilişkileri, açıkça savundukları ideoloji, yani emperyalizmin güdümündeki ideolojiler, neoliberal ideoloji ve doğrudan eylemleri aynı zamanda. Mesela o gelici halk, yani kitle hareketlerinde de son yıl içinde yaşadığımız, diyelim İstanbul Belediyesi’nin rolünü gördük. İstanbul Belediyesi, o gelici kitle hareketinin merkezi konumundaydı. O hareketler neydi? Oradan Amerika, Avrupa tarafından destekleniyordu ve CHP’nin genel başkanı Özel de ne diyordu? Dönüyordu, onlar Asya’ya gidiyor, bizim karşıtlarımız, rakiplerimiz Asya’ya gidiyor. Biz ise Atlantik’ten yanayız, Avrupa’dan yanayız. Türkiye’de sizin menfaatlerinizi temsil ediyoruz. Bakın, koskoca bir CHP genel başkanı çıktı, BBC falan gibi, dünya çapında televizyonlardan, gerçi artık dünya çapında ama bizim ulusal kanalımızın çok arkalarında o BBC’ler falan. Neyse, o BBC’de vs. ne dedi? Biz dedi, sizin menfaatlerinizi temsil ediyoruz. Yani Türkiye’de Türk milletinin geleceği menfaatleri falan değil, sizin menfaatlerinizi diye Atlantik camiasına, yani İngiltere’ye, Amerika’ya falan bu şekilde konuşmaları oldu. Bizi yalnız bırakmayın diye açık çağrı yapmışlar. Yalnız bırakmayın da oldu, sizin menfaatlerinizi biz temsil ediyoruz bu şeklinde de oldu. Ve onlardan böyle açık destekler de talep ettiler. Dolayısıyla bir de bu cephesi var. Yani Türkiye’deki Atlantik planlarına hizmet eden bir takım karanlık karargahlar ve bunun mali kaynaklarını da bulan karargahlar oluşturan, yolsuzluk yoluyla oluşturdukları kaynakları da aynı zamanda bu Amerika Birleşik Devletleri ve Atlantik Sistemi’nin Türkiye’de bir hükümet kurma projesine o kaynakları da tahsis eden, sunan, ondan sonra karargahlar. Bir de bu yönü var. Dolayısıyla bu yalnız bir hırsızlıkla, yolsuzlukla mücadele olayı değil. Bu belediyelerle ilgili, hepsi için söylemiyorum ama CHP’nin genel merkezi bu yönde zaten. Dolayısıyla o genel merkeze bağlı olan ve genel merkezin CHP’nin önüne koyduğu hedeflere yürüyenler için söylüyorum. Zaten onların somut tavırları da çok açık ortada. Aynı zamanda bunlar Türkiye için bir bağımsızlık sorunu. Türkiye’nin egemenliği sorunu. Yani bunlar Türkiye’nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne kast eden planların, tertiplerin aktörleri, maşaları diyelim. Bunlar yazılı hâle de getirildi. 2020 yılında yani 5 yıl önce Ocak ayında yayınlanan meşhur Rand Corporation raporu ki o Amerikan Derin Devleti değil mi? Rand Corporation raporu, Amerikan Derin Devleti’nin raporu. Amerikan Derin Devleti’nin raporunda biraz evvel benim söylediklerim, yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin adını vererek, İmamoğlu’nun adını vererek, yani 260 sayfalık raporda hem CHP’nin adı veriliyor, hem İmamoğlu’nun adı veriliyor ve bunlarla bir iktidar projesi yapılıyor. Değil mi? Bu Amerika’nın o derin devlet raporunda. Dolayısıyla böyle bir işlevleri de var bunların. Peki Vatan Partisi’nin tutumu ne? Bir kere bu yolsuzluk meselesinde Türkiye’de kamu hizmetinin bu 2000’li yıllarda özellikle ama tabii 1980’den beri diyebilirim ama özellikle 2000’li yıllarda çökmesi ve kamu hizmetinin tasfiyesi sürecini yaşıyoruz. 2004 yılında yeni bir Yerel Yönetimler Kanunu çıkartıldı ve Türkiye’nin bir cumhuriyet geleneği vardı, iddia teraki ondan evvel geleneği vardı, ondan evvelki gelenekleri vardı. Yani bir belediyecilik geleneği. Belediye nedir? Kamu hizmeti yapar. Yani yaptığı bütün iş, işte yolları yapmak, suyu getirmek, çöpü toplamak, park yapmak, bahçe yapmak, çocukların kültürü, gençlerin eğitimi vs. falan, hepsini düzenleyen kurumlar, değil mi? Komünel kurumlar, belediyeler. Bunların yaptığı iş kamu hizmeti, kamuya hizmet. Ama bu belediyeleri, kamu hizmeti kavramını yıkıp özelleştirdiğiniz zaman, yani bir takım anonim şirketlerle belediyeleri yönetmeye başladığınız zaman, özel sektörcülüğe, özel çıkarcılığa belediyelerde geçtiğiniz zaman, ne oluyor o zaman? İşte kültür ağaçı, bilmem ne ağaçı, park ağaçı, öbür ağaçı, anonim şirketler. Anonim şirket nedir? Ticaret kanununa göre, kâr amacıyla kurulan şirketler. Orada amaç kâr, kamu hizmeti değil. Kamu hizmetinde amaç kâr değil. Kamu hizmetinde amaç, kamuya hizmet etmek. Yani halkın çıkarlarını gözetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak kamu hizmeti. Ama mesela ben kâr için yol yapacağım, ben kâr için su getireceğim, ben kâr için Zelzeliye karşı tedbirler alacağım falan dediğiniz zaman, o kamu hizmeti kavramından da uzaklaşıyorsun. Çünkü kâr bireysel bir amaç. Ben bireysel çıkar peşindeyim dediğiniz zaman, kamu çıkarına karşı bir konuma geçiyorsunuz. Dolayısıyla bu 2000’li yılların başında, bu yerel yönetimler kanunlarının değişmesiyle birlikte, Türkiye belediyeleri de özel çıkarcılığa teslim etti. Bu özel çıkarcılıkla yolsuzluk arasında bir şey var, perde var. Yani o aşılmayacak bir perde değil. Ama kamu hizmetiyle yolsuzluk arasında duvar var. Çünkü kamu hizmeti, kamuya hizmet, yolsuzluk bireysel amaç. İstersen üç kişi yolsuzluk yapsın, her biri kendileri zengin olmak için değil mi yapıyor? Orada bireysel çıkar var, özel çıkar var. Kamu hizmeti ise özel çıkara karşı kamu çıkarından yana. Dolayısıyla belediyelerin bu yuvarlanması, yolsuzluğa yuvarlanmasında, bu özel çıkarı belediyelerin getirip başına oturtan, o 2004’ten sonraki kanun değişiklikleri, aynı zamanda 1980’lerden beri Turgut Özal felsefesinin Türkiye’de kanunun başına geçmesi, benim memurum işini bilir diyordu değil mi? Yani Türkiye’de bir hükümet başkanı ve devlet başkanı, memurun rüşvet almasını, kendi özel çıkarını kamu hizmetinin önüne çıkarmasını kutsayan, tebrik eden ve bunu meşrulaştıran açıklamalar yaptı. Bir de felsefesi geldi. Yani özel çıkarcılık bir insanın başlıca güdüsüdür. Yani kamu hizmeti, kamuya kendini adamak, büyük davalar peşinde koşmak, halka hizmet etmek falan, bunlardan vazgeçmek. Türk devriminin prensibi nedir? Halka hizmet etmek. O halka hizmet etmek yerine kendi çıkarına bak, kendi menfaatinin peşinden koş. Bu felsefi, dünya görüşüne ilişkin çözülme çözülme de tabii aynı zamanda, Türkiye’nin bu hallere düşmesinde etkili oldu. Eskiden utanılan bir şey. Benim çocukluğumda menfaatçılık utanılan bir şeydi. Makam araçlarını kullanmak bile… Tabii ama bir de felsefi olarak, menfaatçi olmak, çocukken bile, biz ilkokuldayken bile menfaatçi olmak utanılan bir şeydi. Şimdi menfaatçılık kapitalizmin getirip felsefi olarak topluma dayattığı bir insan güdüsü olarak kabul ediliyor. Yani insanlar menfaatçıdır ve menfaatçi olmak iyidir. Ve toplumda menfaatçılıkla ancak kapitalizmle ilerler. Efendim bir araya gitmemiz gerekiyor. Yalnız bazı sorular da geliyor tabii. Onları da konuşsun. Dönem dönem onları da size yöneltmek istiyorum. Çeşme köylüsü, şu an Muğla’nın Datça ilçesinin Çeşme köylüleri, muhtar ve köylüler birlikte hepimiz sizi izliyorlarmış. Sorularınızı, yanıtlarınızı dinliyorlar. Vatan Partisi’nin Cuma günü silah bırakma törenine katılmayacağını sormamı istemişler. İlk sorumuz zaten katılacağınız ifadeydiniz. Katılacağız çünkü biz bu sürecin sahibiyiz, bu sürecin önderiyiz. Orada yapılan iş silah bırakmak değil mi? Silah bırakmak. Silah bırakmak hepimizin yani PKK’nın silah bırakması, feshedilmiş PKK’nın diyorum artık. PKK diye bir şey kalmadı. Yani PKK kendini feshetti. Feshedilmiş olan PKK mensuplarının silah bırakması, Türkiye’nin huzuru, barışı, birliği, beraberliği, zenginleşmesi, kültürel bakımdan, ilerlemesi bakımdan olumlu. Dolayısıyla bu tür süreçlerde biz mutlaka olacağız. Bu soruyu da köylü Ömer Bey, muhtar Ferhat Bey, eski muhtar Hakkı Bey, kahveci Kemal Bey birlikte göndermişler. Sağ olsunlar. Bütün muhtarlarımızı saygıyla selamlıyoruz. Onların fikirlerini de bekliyoruz, görüşlerini de bekliyoruz. Ben onları da ziyaret edeceğim, geleceğim. İzmir’de ziyaret edeceğim. Efendim şimdi kısa bir araya gideceğiz. Aradan sonra sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz. Çok kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz. Sayın izleyiciler.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinç’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. İlk bölümde en son belediyelere yolsuzluk operasyonlarında kalmıştık. Tabii hep CHP’li belediyeleri konuştuk ama AK Partili belediyelerde yolsuzluk yok mu efendim? Yok, AK Partili belediyelerde yolsuzluk olduğunu AK Parti’yi savunan hem medyalardaki çeşitli temsilciler de, AK Parti yöneticileri de söylüyor. Evet bizim belediyelerimiz hakkında da yolsuzluk takipleri var, bunlar yargılanıyor şeklinde ifade ediyorlar. Bizim de temas ettiğimiz birçok hem vatandaşlarımız hem de AK Partililer, AK Parti belediyelerinde de çok büyük yolsuzluk olayları olduğunu söylüyorlar. Bu Türkiye tarafından biliniyor. Fakat bu yolsuzluk cephesinden baktığımız zaman, bir de öbür cephe var. Yani ABD, Atlantik planları içerisinde belediyelerin rolü, yani o belediyeleri birer alet ve karargâh olarak kullanarak Türkiye’de devlet otoritesini sarsmak ve bu yoldan bir takım turuncu hareketlerle vs. falan bir ABD güdümlü bir hükümet yaratmak. Yani Amerika’nın hükümet projesinde AK Parti belediyeleri ve MHP belediyeleri rol almıyor. Ama Cumhuriyet Halk Partisi belediyeleri açık bir şekilde rol alıyor. Hepsi için söylemiyorum ama diyelim en başta İstanbul. Yani çok açık bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin projesinde İstanbul Belediyesi çok açık bir şekilde rol alıyor. Bunu inkar da etmiyor yani. O açıdan AK Parti ile CHP arasında fark var. Yolsuzluk, evet onlarda da var yolsuzluk, bunlarda da var. Tabii CHP’nin en büyük belediyeler olduğu için belediye büyüdükçe yolsuzluk da büyüyor, o tarafı var. Ama bir de diğer cepheden bakalım. Yani ABD’nin Türkiye’deki iktidar planı, iktidar planları, o planlarda rol almak açısından baktığımız zaman CHP belediyeleri o planlarda rol alıyor. AK Parti belediyeleri ise tam tersine o planların karşısında konumlanıyor. Bu ayrılığı tespit etmemiz lazım. Peki bu belediyelere yolsuzluk operasyonlarının ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel çeşitli açıklamalar yaptı. Açıklamaları aynen okuyorum efendim. Diyor ki, Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyor öncelikle, Mısır’daki meydanı izlediğiniz gibi TV’lerden izlersiniz demokrasi meydanlarını. Birisi darbeye kalkarsa bu millet kendi elleriyle sandığı geri getirir. Meydanlardan kork kardeşim, o meydanlar şu anda prova yapıyor. 81’iyle sen fragman izliyorsun. Korku filmini izleteceğim sana. Sen kötüleş, senden beter kötüleşmeyen ne olsun? Korku filmini size izletmeyen ne olsun? Demin söylediğim olan, aslında biraz evvelki tespitimizi doğrulayan bir açıklama. Özeti şu, Özgür Özel diyor ki, ben bu süreçte kitleleri meydanlara çıkartırım ve seni de korkutur, deviririm diyor. Beni çıkartmak zorunda bırakmayın diye de Sayın Cumhurbaşkanı’na sesleniyor. Bu CHP’li belediyelerin aynı zamanda Atlantik projesinin birer kalesi haline geldiğini, bu Atlantik’te itiraf ediyor. Biraz evvel söyledik ya, Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerinde yolsuzluklar var. Ama bir başka olay daha var. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Atlantik sisteminin Türkiye’deki iktidar planlarında, bu CHP belediyelerinin bazıları bir piyonluk yapıyorlar. Değil mi? Çok açık. Şimdi burada bu işlevlerini bizzat CHP Genel Başkanı açıkça itiraf ediyor. Sonuç itibariyle ben seni meydanlardan şuradan buradan bir takım kitle hareketleriyle, ama nasıl, milli mi? Yani burada kastettiği bir takım meydanlara milli güçleri çıkartıp, hayır, tamamen Amerika’nın güdümünde. Yani Sarıçak’ın kitlesine baktığımız gibi. Kitleye bakmanız üzülme. Kendisi açık açık Amerika planlarında, Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı ekonomiyi savunuyor. Ondan sonra bakıyoruz Çin’e karşı, Çin’deki bir takım terör örgütlerinden yana meclise öneriler veriyor. Rusya’ya karşı Ukrayna’dan yana tavırlar alıyor. İran, İsrail savaşında, İsrail’in yanında tavırlar alıyor CHP Genel Başkanı falan. Bunların hepsine baktığımız zaman, Atlantik Cebbesi’nde ve Atlantik’in iktidar projelerinde, bizzat o projeleri biraz evvel okuduk, RAND Corporation, CHP, hem bir görev talebi diyor, hem de o görevi yapmaya çalışıyor. Ve burada da o tehdidi ifade ediyor. Mısır örneğinden hareketle, orada roller değişik olabilir, ayrı mesele ama sonuç itibariyle, ben Hitler’in falan turuncu kalkışma, bir nevi turuncu kalkışma modelini burada açık açık savunuyor. Peki Amerika’nın böyle bir turuncu darbeyle Türkiye’de başarıya ulaşma şansının zeminini görüyor musunuz? Bakın turuncu darbeyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanına alırsan turuncu darbenin, edebe ulaşırsın ama bu ihtimal sıfır. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerika tarafına geçmesi veya Türkiye’de devletin otoritesini sardırttığın zaman, o Amerikancı kesimle buluşma ihtimali sıfır. Çünkü Amerika’ya karşı, Amerika’nın kuvvetlerine karşı savaşan bir Türk Silahlı Kuvvetleri değil mi? Bölücülüğe karşı, Amerika gödümündeki bir takım terör örgütlerine karşı mevzilenen, cephesine oraya dönen bir Türk Silahlı Kuvvetleri var. Dolayısıyla o turuncu hareketlerle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanına çekip bir iktidar ele geçirme şansı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yok. Bunu çok net olarak saptamak lazım. Efendim, isterseniz bir diğer konumuza geçelim. Bugün konuşacağımız çok konu var. Son günlerde çok konuşulan, bütün gazetelerin medyanında gündemine gelen bir konu oldu. İstanbul Kuyumcular Odası Başkanı Mustafa Atayık’ın açıklamaları. Sayın Atayık, Türkiye’de yastık altındaki altın miktarının 5000 tona yakın olduğunun tahmin edildiğini söylüyor. Altının kilogram fiyatının 107 bin dolar civarında olduğunu düşünürsek, yastık altındaki altının aşağı yukarı 500 milyar dolar ve üzerinde bir değere karşılık geldiğini söyleyebiliriz, diyor. Önerisi de Türkiye’de bir altın bank kurulması ve insanların yastık altında dediği bu altınlarını da bu altın banka koyarak devletin bunları yatırım sermayesinde dönüştürmesini öneriyor. Siz bu öneriyle ilgili… Birbirimizin sahibi biziz. Yani biz bunu yıllar öncesinden programımıza koyduk. Programımızda da yastık altındakileri değil de esas olarak bankalarda, banka kasalarına kilitlenmiş olan bizzat Cumhurbaşkanı yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz’ın açıklamalarını hatırlayacaksınız. 4 ay falan geçti sanıyorum. Şunu açıklamıştı. Bugün bankalarda o zaman 350 milyar dolar dedi. Fakat o 350 milyar dolar dediği altının bugünkü fiyatına, değerine bakıyoruz 500 milyar dolar. Altında da ciddi bir artış oldu zaten. O nedenle. Ve vatanpaysa dedi ki niye banka kasalarına biz tavuğu kilitliyoruz. Değil mi? Veya da ineği götürürüz banka kasasına koyuyoruz. İneğin sütünü sağmak yerine banka kasasında ineği saklıyoruz. Bunu yatırım sermayesine dönüştürüyoruz. 500 milyar. 500 milyar dolardan yurt dışında zenginlerimizin bankalara yatırdığı toplam, o da yine MASAK ve Maliye Bakanlığı’nın vesaire sapladığı değer. Dolayısıyla Türkiye’nin muazzam bir tasarruf kabiliyeti var. 500 milyar dolar bankalara şey yapmış, altını koymuş. 300 milyar dolar gitmiş batılı bankalara, Londra bankalarına, İsviçre bankalarına, Amerika New York bankalarına yatırmış. Şimdi yine Kuyumcu Odası Başkanı Sayın Mustafa Atayık’ın bir açıklaması. O da diyor ki 5 bin ton altın da diyor, gerdanlık, ondan sonra işte beşi birlik, ondan sonra belezik falan filan olarak, veya da yastık altındaki altın diyor. Demek ki yani bu üç tane 500’ü topladın mı, 1,5 trilyon dolar oluyor. Bunun üçte birini yatırsan, Türkiye kanatlanır. Bunu şunun için söylüyoruz. Yatırım neyle olur? Tasarruflu olur. Tasarruf edeceksin ki yatırım yapasın. Türkiye tasarruf etmiş, ama bunu altına çevirmiş, banka kasasına kilitlemiş, veya beşi birlik olarak boynuna takmış, veya bilezik olarak bileğine takmış, ondan sonra veya götürmüş New York bankalarına, İsviçre bankalarına, kıyı bankalarına götürmüş, oraya yatırmış. Bunların hepsi tasarruf. Ama burada neye ihtiyaç var? Bir devlet otoritesine, bir devlet iradesine ihtiyaç var. Şimdi siz bunu yapıyorsunuz Saber, çok güzel. Demek ki Vatan Partisi Türkiye’nin programlarını, 5 yıl önceden, 10 yıl önceden, 20 yıl önceden, 3 yıl önceden görüyor. Ve bütün süreçlerde onu doğruluyor. Vatan Partisi’ni doğruluyor. Efendim bunun yanında çok dikkat çeken bir öneri daha var. O da hem Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Mustafa Korunbu’nun, hem de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fatih Kacır’ın son dönemde dile getirdiği bir öneri. İkisi de depremlere ilgili bir gündem nedeniyle İstanbul nüfusunun azaltılması gerektiğini ifade ettiler. İstanbul nüfusunun azaltılması önerisini getirdiler. Bu öneriyi nasıl değerlendireceğiz? Bu öneri Vatan Partisi’nin önerisi. Biliyorsunuz Vatan Partisi, Vatan Partisi bunun takvimini de verdi. Dedi ki, biz İstanbul nüfusunu 10 yılda 5 milyona indirebiliriz. Bugün 15 milyonun üzerinde bir nüfus var. 20 milyona neredeyse dayanıyor. Depreme karşı alınacak en önemli tedbir nedir? İstanbul nüfusunu azaltmak. Bu hem evleri yıkıp tekrar yapmak yerine, artık dayanıklı olmayan binaları tasfiye etmek ve oraları park yapmak, bahçe yapmak, futbol sahası, basket alanı, kültür alanı, millet bahçesi ne yaparsan yap. Aynı zamanda bu depremlerdeki geniş alanlar ve sağlıksız yapılardan da İstanbul’un kurtulması diyelim. Ama bunun ötesinde nedir? Sanayiyi İstanbul’un dışına taşıdığımız zaman, o sanayide çalışan işçiler, o işçilerin ve memurların alışveriş ettiği, bakkallar, kasaplar, ticarethaneler, marketler, büyük alışveriş merkezleri, doktorlar, hastaneler. Yani sanayiyi dışarı taşıdığınız zaman, o sanayiyle birlikte çok büyük bir nüfusu da Anadolu’ya taşımış oluruz. Aynı zamanda gerçi Türkiye’de İstanbul’da pek ordu, askeri okullar falan büyük ölçüde kalktı. Bir tek Heybeliada’da da şey kaldı değil mi? Orası kapalı şu an. Kuleli Asker Lisesi kapalı, Heybeliada Asker Lisesi kapalı. Burada Hava Arp Okulu var. Milli Samuel Üniversitesi Mühendisleri. Neyse, bir takım askeri kurumları da İstanbul dışına taşıyabiliriz. Demin söylediğimiz gibi önemli, bütün sanayi kurumlarını İstanbul dışına taşıyabiliriz. Ve böyle israrlı bir politikayla, akıllı bir politikayla, üniversiteleri. 35 üniversite var diye ben duymuştum. Ben de 50’ye yakın diye biliyorum. 50’ye yakın diye bilmiyorum ama bilemiyorum. 35 dediğim zaman herhalde yıllar önce. Diyelim 50 tane üniversite var. Ama İstanbul Üniversitesi olan ne var? İstanbul Üniversitesi, Teknik Üniversite, Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi. Hadi bir tane daha olsun, 4-5 tane üniversite. Bunların dışındakiler İstanbul Üniversitesi değil. Yani İstanbul Üniversitesi kalsın, Teknik Üniversite kalsın, ondan sonra Boğaziçi Üniversitesi kalsın, Marmara Üniversitesi kalsın. Bunun dışındaki üniversiteleri İstanbul dışına çıkaralım. Bütün bunları yaptığımız zaman, üniversitelerin öğrencileri, hocaları ile birlikte, onların alışveriş ettiği yerler, gittikleri kafeler, şunlar bunlar falan, başka bir nüfusu da Anadolu’ya taşımış. Bir ekosistem olarak komple gidiyorlar. Dolayısıyla 10 yıl içinde bu şekilde tamamen halkın iradesine bırakarak, ama ısrarlı bir planla İstanbul’un nüfusunu biz hesap ettik. 10 yılda 5 milyonu indirebiliriz. O zaman ne olur? Allah korusun, İstanbul’da bir zelzele olup, insanlarımızı o inşaatların altından çıkaracağımıza ne yapacağız? Bugün nüfusumuzu azaltarak, o azalan nüfusla aynı zamanda İstanbul’un depreme karşı direnme ve dayanıklılığını da sağlamış olacağız. Geniş alanlar, geniş parklar, bahçeler ve sağlıksız yapıların tasfiyesi, caddelerin vesaire büyümesi, bütün bunları topladığımız zaman hem İstanbul yaşanır bir ticarete kültür kentine dönecek, yani bir finans kenti ve bir kültür kenti olarak İstanbul’u planlayacağız, sanayi kenti yapmayacağız. Biz kalktık ne yaptık? Sanayimizi İstanbul, Kocaeli, Sakarya gibi, Yalova gibi şeyhatların üzerine kurduk. Fay hatlarını. Yani deli olmak lazım değil mi? Adapazarı depremi oluyor, üzerine bir daha ev yapıyoruz. Kocaeli depremi oluyor, onun üzerine bir daha yapıyoruz. Gölcük depremi vesaire oluyor. Dolayısıyla depreme karşı bu çözümü, Vatan Partisi’ni şimdi bakanlıklarımız tarafından, hem Teknoloji Sanayi Bakanlığımız hem Çevre Bakanlığımız tarafından benimseniyor. Bu da Vatan Partisi’nin iktidara gelmeden Türkiye’nin programlarını yaptığını ve çözümlerini ürettiğini gösteren, deminki örnek gibi bu tasarruf eden altının yatırım sermayesine dönüştürülmesi gibi, İstanbul’un nüfusunu azaltmak da depreme karşı en etkili önlem. Efendim teşekkür ederiz. Bir diğer gündem maddenize müsaadenizle geçmek istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son günlerde attığı bir tweet’i çok konuşuldu. Bir karikatür dergisinin Hz. Muhammed Peygamberimizin resmini yayımladığı gerekçesiyle bazı olaylar oldu. Bir takım gericiler bu karikatür dergisinin binasını basmaya, yakmaya vs. çalıştılar. Bu tartışmaların ardından Sayın Cumhurbaşkanı sosyal medya hesabından bir mesaj paylaştı. Mesajında bu ekranda gördüğünüz görseli ekledi ve üzerine şunu yazıyor Sayın Cumhurbaşkanı, bugün güncel tartışmalara ışık tutması için Türkiye’nin nasıl kurulduğunu, hangi temeller üzerine inşa edildiğini, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nasıl açıldığını bilmeyenlere, 1920 tarihli bu telgrafı özetleyerek ve sadeleştirerek bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum. Bu ülkeyi kuran esas irade budur. Türkiye işte bu telgrafta vücut bulan hassasiyetleri korumak, yaşatmak, yüceltmek, her türlü saldırı karşısında bu değerleri muhafaza ve müdafaa etmek, nihayetinde de istikbale güçlü bir şekilde taşımak için kurulmuştur. İslam’la müşerref olduğumuz günden beri kurulan devletlerimizin üzerinde yükseldiği değerler manzumesi işte bunlardır. Elhamdülillah Müslümanız, Muhammed Ümmetindeniz, bin yıldır İlahi Kelimetullah’ın sancaktarlığını yapan Türk milletindeniz. Evet, yine ekranda da arkadaşlarım yansıttılar, sosyal medya hesabından bu paylaşımı yaptı ve altına da 1920 tarihli, 21 Nisan 1920 tarihli Mustafa Kemal tarafından gönderilen bu telgrafı ekledim. Yani o telgrafımızda Mustafa Kemal Paşa meclis açılmadan galiba iki gün önce, İleti Temsilci Başkanı olarak, meclisin açılmasıyla ilgili törensel usulleri anlatıyor. Yani camide toplanalım, Kur’an okuyalım, ondan sonra gelelim meclisi açalım falan. Ama buradan hareketle, efendim bizim kurucu irademiz İslam, İslamcılıktır. Bu bütün tarihi reddetmektir. Yani Türkiye’nin Cumhuriyetini kuran, İstiklal Savaşını yapan kurucu iradesi milliyetçiliktir. Türkiye, İslamcılıkla kurulmadı. Türkiye, milliyetçilikle kuruldu, devrimci milliyetçilikle, halkçı milliyetçilikle Türkiye kuruldu. Ama İslamcılıkla kurulmadı. İki şeyi karıştırmayalım. Tabii ki Türkiye’yi kimler kurdu? Müslüman olanlar kurdu. Bugün de Müslümanlar yönetiyor. Ama Müslüman başka bir şey, İslamcılık başka bir şey. İslamcılık, siyasi bir ceryan. Yusuf Akçur’un meşhur ”Üç Tarzı Siyaset”i de 1904 yılında yazdığı çok önemli bir kitap vardır. Keşke bugün o kitabı da şey yapsaydık, önerseydik. O ”Üç Tarzı Siyaset” de Yusuf Akçur’a, o zaman 1900’lerin başında, yani 20. yüzyılın başında, Türkiye’de etkili olan bir Osmanlıcılık var der, bir İslamcılık var der, bir de milliyetçilik var der. Peki Türkiye’yi bu üç ceryandan hangisi kurdu? Milliyetçilik kurdu. Milliyetçilik, ta adım adım nam-ı kemallerden bu yana yükselen akım. Hürriyet devrimini yapan akım milliyetçilik. Balkan Savaşları’nı yapan, Trabluskarpa Savaşı’nı yapan, Birinci Cihan Savaşı’nı yapan milliyetçilik. Milliyetçilik olmasaydı biz Çanakkale Savaşı’nı yapamazdık. Yani milliyetçilik iktidara geldi Türkiye’de ve aynı zamanda ne oldu? Osmanlı ordusunu gençleştirdi ve Osmanlı ordusuna bir ideal getirdi, milliyetçi ideal. O milliyetçi ideal ile Çanakkale Savaşı oldu. O milliyetçi ideal ile Cumhuriyet kuruldu. Yani bir tane tarihçi, bir tane mütefekkir, bir düşünür yoktur. Yani Türkiye’de kurucu irade İslamcılıktır diyen bir tane insan yoktur. Bir tane. İslamcılar bile Türkiye’yi İslamcılar kurdu demez. Müslümanlar kurdu doğru. Bugün de Türkiye’yi Müslümanlar yönetiyor ve hepimiz elhamdülillah Müslümanız. Yani bizim Müslüman olmamız başka bir şey, İslamiyetçilik başka bir şey. İslamiyetçilik dediğimiz zaman nedir? Doğrudan doğruya bir siyasi akım haline gelmiş olan İslamiyetçilik. Sayın Cumhurbaşkanımız hatırlıyorum birkaç yıl önce şunu söyledi, Türkiye’yi 1400 yıl öncesinin akideleriyle yönetemezsiniz dedi. İslamiyetçilik yapmaya kalkarsanız ne yapmanız lazım? Hırsızın elini keseceksiniz. Ondan sonra kadınlara yarım mirastan, erkeğin yarısı kadar vereceksiniz. Şeriat uygulayacaksınız. Bir de İslamcılık bir heyecan ve şey yaratmıyor. Bayrağımıza bakalım. Bayrağımız İslamcı bir bayrak değil. Ay yıldızlı Türk bayrağı, milliyetçilerin bayrağı. Yani bu Türk bayrağı ta Sumerler’de falan var ama tarihimize baktığımız zaman Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında milliyetçiliğin yükseliş döneminde çıktı. Kırmızı zemin üzerinde ay yıldız. Bu 200 yıllık Türk devriminin çıkarttığı bayrak. Ve o milliyetçi önderler, onlar kurucu iradeyi temsil ediyor. Mustafa Kemal Paşa’lar, Fevzi Çakmaklar, Kazım Karabekir’ler, İsmet Paşa’lar, Mahmut Esat Bozkurt’lar, diğer İstiklal Savaşı’na katılan Celal Bayarlar. Bunların hepsi milliyetçiydi. Bunlar İslamcı değildi. Ve Cumhuriyet’in de temelleri milliyetçilikle atıldı. Bugün de hala milliyetçilik Türkiye’nin geleceğini belirleyen esas akımdır. Bunları görmemiz lazım. Bunun için Türkiye’yi İslamcılık kurduğu iddiası, öyle bir iddia yok benim gördüğüm zaten Sayın Cumhurbaşkanı’nda. Yani kurucu irade, Müslümanlar. Bugün de Kur’an-ı Kerim törensiz olarak mevlütler okutuyoruz. Ondan sonra çeşitli törenlerde Kur’an-ı Kerimler okunuyor vesaire falan. Bu başka bir şey. Kurucu irade başka bir şey. Kurucu irade kesinlikle İslamcılık değildir Türkiye’de. Bu İslamcılar bile bu Cumhuriyet’i biz kurduk demiyoruz. Hatta bu Cumhuriyet’i yıkalım diyorlar değil mi? Evet. İslamcılar bu Cumhuriyet’i yıkalım diyorlar. Bu Cumhuriyet kafirlerin, şeriatçılar bu Cumhuriyet kafirlerin Cumhuriyeti’dir diyorlar. Yani böyle bir tartışma yok. Cumhuriyet’i, yalnız Cumhuriyet’i değil, 1908 devrimi, 1876, ondan sonra kanunun esasisi falan. Bunlar hep yavaş yavaş büyüyen, işte önce Osmanlıcılık şeklinde ortaya çıkan ama Osmanlıcılıktan milliyetçiliğe doğru evrilen ceryan. Bu Atatürk’te tam doğruna çıktı. Evet. Bunu da saptamamız lazım. Onu da yazalım. Bir manşetimiz daha var arkadaşlar. Kurucu irade, Türk devriminin ve Cumhuriyet’in kurucu iradesi yazalım. Bunları kaldıralım. Duyuyorlar mı bizi acaba? Evet arkadaşlar. Türk devriminin ve Cumhuriyet’in kurucu iradesi, İslamcılık değil, altta geç, aşağıya milliyetçiliktir. Devrimci milliyetçiliktir diyebiliriz. Devrimci milliyetçiliktir. Şimdi biraz küçültelim. Çok büyük oldu. Küçült, küçült, küçült, küçült, küçült. Evet, Türk devriminin, bunu da burada herkes okusun. Türk devriminin ve Cumhuriyet’in kurucu iradesi, İslamcılık değil, devrimci milliyetçiliktir. Bu da günümüzün üçüncü manşeti olmuş olmalı. Bunu da şey yapıyoruz. Aslında pek bilinmeyen bir bilgi. Buradan bakın, bu yanlış tavır. Cumhurbaşkanımız açıkça kurucu irade, İslamcılık da demiyor. Orada bence bir bulanıklık var. Sayın Cumhurbaşkanımızın o ifadelerinde. Biz Müslümanlar bu cumhuriyeti kurduk. Doğru, Atatürk de Müslümandı. Kazım Karabekir de Müslümandı. Mahmut Esat Bozkurt da Müslümandı. Celal Bayar da Müslümandı. Doğru. Bizler de elhamdülillah Müslümanız. Burada bir tartışma yok. Ama Müslümanlık, Müslümanlar kurdu ile İslamcılar kurdu başka bir şey. Hilafet makamını da onlar kaldırdı yine daha sonra. Yalnız hilafet makamını kaldırmadılar. 1924 yılında 4 Mart günü ne oldu? Laiklik yönündeki meşhur Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Şerîh’in kaldırılması. Yani laiklikle ilgili 4 Mart 1924’teki kanunları yapanlar da o kurucu irade. Değil mi? Ama o kurucu irade aynı zamanda Mevlüt de okutur. Hepimiz Mevlüt de okutuyoruz. Ondan sonra dinsel törenlere de katılıyoruz. Cenaze törenlerinde Fatiha da okuyoruz. Ondan sonra çeşitli törenlerde İslamiyet’in bize verdiği, ondan sonra tebliğleri, açıklamaları da hep birlikte ifade ediyoruz, söylüyoruz, dua ediyoruz vs. Ama kurucu irade Türkiye’de milliyetçiliktir. Yani bunu reddeden tek bir insan yok. İslam’ın mütefekirlerine de soralım, İslamcılara. Cumhuriyetin kurucu iradesinin milliyetçilik olduğunu onlar da kabul ederler. Ve hatta Cumhuriyet’i, bunların önemli bir kısmı da İslamcılığın karşısına korlar ve kafirlerin kurduğunu falan bile söylerler. O tabii doğru değil, o aynı mesele. Müslümanlar kurdu. Atatürk’te benim fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir diye bir sözü vardı diyorsunuz. Ziya Gökalp de diyor, Tevfik Fikret de diyor. Ondan sonra İstiklal Marşımıza bakalım. Milliyetçi bir marş. Değil mi? Bayrağımıza bakalım. Osmanlı bayrağı değil veyahut da İslam bayrağı değil. Cumhuriyeti kuran bayrak, hatta 1908 devrimini yapan bayrak, 1876 devrimini yapan bayrak, Vatan Yavuz Silistre’deki zekiye, kahraman zekiyenin bayrağı, Ayıldız’da al bayrak, milliyetçilerin bayrağı. İslam bayrağı değil. Ama Müslümanlar kurdu. Bayırbaşı. Efendim aslında bugün bazı gelenekler de devam ediyor çok bilinmez ama, mesela Türk Deniz Kuvvetleri’nizde hâlâ da 1500’lerden bugüne kadar bütün savaş gemilerimizin seren direklerinde en üstte bir muhafaza içerisinde mutlaka bir Kur’an-ı Kerim bulunur. Hepsi devam ediyor. Bu gelenek o. Evet. Soner Polat amiralimiz değil mi? Partimizin genel başkan yardımcısı, tüm amiral yani çok büyük bir asker ve devlet adamıydı. Büyük bir devlet adamıydı. Onun köşesinin aydınlıkta ki başlığı neydi? Vira bismillah’tı değil mi? Evet. Tabii. Yani hepimiz bismillah diye bir işe başlıyoruz, işimiz kolay olsun diye. Ama cumhuriyeti kuran irade, yine bismillah diyerek kurduk o da doğru ama cumhuriyeti kuran irade milliyetçi iradedir. Milliyetçi ceryanın, akımın kurduğu o bir cumhuriyet. Yalnız cumhuriyet değil, Türk devrimi, Türk milliyetçiliğinin devrimidir. Tabii burada mesela sayın Devlet Bahçeli beraber ve AK Parti’nin büyük çoğunluğunun da cumhuriyeti kuran iradenin milliyetçilik olduğu konusunda tereddüdü yoktur, onu söyleyeyim. Aynı şekilde Cumhur İttifakı’nın ikinci büyük ortağı olan Milliyetçi Hareket Partisi de cumhuriyeti kuran iradenin İslamcılık değil, milliyetçilik olduğunu mutlaka tespit eder. Efendim bir dakikalık, çok kısa araya gitmemiz gerekiyor. Tamam. Sayın izleyicilerimiz bir dakikalık aradan sonra tekrar Sayın Doğru Perişan’a sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz.
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, çıkış yolu programının son bölümünde Vatan Partisi Genel Başkanı ve Sayın Dr. Doğup Periçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Efendim, ilk bölümde aslında programı açarken kısa bahsetmiştik ama belki biraz daha ayrıntılı anlatmak fayda olur. Hayır, ben Ulusal Kanal deyince onun rütbesiyle anıyorum. Yani nasıl rütbeler var, bütün şey, genel müdür diyoruz, müsteşar diyoruz, general diyoruz, başkomiser diyoruz falan. Her alanda çeşitli rütbeler var. Ulusal Kanal’ın da bir rütbesi, Türkiye birincisi. Ama sanki bu yıllarca değişmeyecek bir rütbe. Çünkü Ulusal Kanal şu anda, onu gösterelim Türkiye tablosunu. Güncel tablomuz yok mu arkadaşlar en son bu geçen haftanın tablosu? Geçen haftanın tablosunun yerine 300’ü, 341… Neyse biz söyleyelim ağızdan. Şimdi değerli izleyiciler, Ulusal Kanal bir ayda, son bir ayda 341 milyon görüntülermiş YouTube’da. YouTube demek artık televizyonların izlendiği başlıca mecra. Yani televizyonlar oradan izleniyor. Dolayısıyla bu Türkiye’deki izlenme oranları, rating dedikleri oranları yansıtıyor. Ulusal Kanal şu anda bir ayda, son bir ayda 341 milyon. Onun arkasından gelen CNN’i Türk, onları da kutluyoruz ikinci oldukları için 100 milyon. Ama arada 3,5 kat fark var. Birisi 100 milyon, biri 340 milyon. Haber Global üçüncü televizyon, onları da kutluyoruz üçüncü oldukları için 78 milyon. Halk TV, onları da kutluyoruz dördüncü oldukları için 74 milyon. Ulusal Kanal’ın dörtte birinden daha altında. Yani 341 diye… A Haber ki iktidarın televizyonu. Artık neredeyse amiral gemisi iktidarın meclisi. Bakın iktidarın televizyonuyla 73 milyon. Ulusal Kanal onun beş katı neredeyse, dört buçuk katı. Yani 341 ile 73 milyon arasında dört buçuk kat fark var. Sözcü TV, onları da altıncı olduğu için kutlarız 69 milyon. Ulusal Kanal 341 milyon. Onların da altı katı, beş… 70 milyon, 350 milyon. Tam beş katı Sözcü TV ile. TRT World, yani bu devletin İngilizce kanalı 68 milyon. Onun da Ulusal Kanal beş katı. TRT Haber’in altı katı. GZT diye bir televizyon var. Onun da neredeyse sekiz katı. O da yine iktidar medyası, yeni şafağı. Şimdi mesela diyelim CHP kanallarını toplayalım. Halk TV, Sözcü TV’yi topla. Ulusal Kanal’ın yarısı kadar değil. İktidar kanallarını topla. Nedir A Haber? 73 milyon. Ona GZT’yi ekleyelim. 38 milyon, 115 milyon. E yine ikisinin toplamı Ulusal Kanal’ın üçte biri kadar değil. Yani Ulusal Kanal açık ara Türkiye’de birinci kanal konumuna geldi. Kutluyorum Ulusal Kanal’ın yöneticilerini. Ekrem Usta geldi şimdi. E tabii bu Ulusal Kanal’ın emekçiden yana, halktan yana, bağımsızlıktan yana, Türk devriminden yana, Atatürk’ten yana ondan sonra ve bütün milli değerlerimizden yana sağlam duruşu ve dünyada da empeyizme karşı, siyonizme karşı, mazlumlar dünyasında, devrimciler dünyasındaki kararlı tavrı. Onun sonucu çok güzel. Fakat şimdi Ulusal Kanal bir başka atılımın eşiğinde. Yani ekranını daha zenginleştirerek, daha güzelleştirecek. Ulusal Kanal’daki çalışan insanların birikimlerini, yeteneklerini zenginleştirerek, güçlendirerek, büyüterek. İnsan kaynaklarına yatırım yaparak, alete, edevata, araçlara, ekrana yeni yatırımlarla büyük bir hazırlık içerisinde. Ve hepimizi heyecanlandıran bir hedef koyuyor Ulusal Kanal’ın yöneticileri. Başta Ekrem Usta olmak üzere. Biz diyor dünyada birinci kanal olacağız. Türkiye’de birinci kanal, açık ara gidiyoruz. Dünyada da durum nedir? Şu anda bir günlük izlenme, Ulusal Kanal’ın 30 milyon, bizim üstümüzdeki El Arabiya’nın 52 milyon, El Cezire’nin de 84 milyon. Altımızda ne var? El Cezire’nin İngilizcesi, Hindistan’ın büyük kanalı, Fox News Amerikan kanalı, MSNBC Amerikan kanalı, NDTV yine bir Hindistan kanalı, tabii birisi NDTV India, birisi de NDTV Hindistan kanalı, BBC değil mi? Dünyada o kanalların şahı, bir günlük izleme oranı 8 milyon, Ulusal Kanal BBC News’in 4’üne yakın, 3’ten fazla, 3,5 katı. Gene CNN, bu CNN Türk değil de, CNN Türk değil de dünyadaki CNN, onun da 4 katı neredeyse. Dünyada da üçüncü durumda ama üstündeki El Arabiya ve El Cezire’yi de geçme hedefini şimdi koydu Ulusal Kanal. Bu gerçekçi bir hedef çünkü bir süre önce 5.ye gelmişti, daha önce de 9.yüydü. 9. kanalken şimdi 3.ye geldi. Önümüzdeki kardeş kanallar da El Cezire, El Arabiya, en azından mazlumlar dünyasına ait. Ama bir başka şey var, yarıştığımız kanalların hepsi İngilizce yayın yapıyor, biz Türkçe. Yani biz Türkçe ile üçüncü olduk, birinci olacağız. Türkçe’yi dünya üçüncülüğüne gediyor. Çünkü Türkçe’yi dünya birinciliğine de getirecek Ulusal Kanal. Onun için hep beraber Ulusal Kanal’ın kaynaklarını, insan kaynaklarını zenginleştirmek, diğer araç gireç, ekran kalitesini yükseltmek için koyduğumuz hedeflere 15 milyon demiştik. Sonra 20 milyonu çıkarttı 14 Temmuz’da Ekrem Usta ve arkadaşları. 30 Haziran’da 15 milyonu geçti. Bugün aldığımız şeyler, kasaya giren 13 milyon, vaatlerde 4-5 milyon civarında. Toplum 20 milyona yaklaştı. 14 Temmuz’da yükleniyoruz, 20 milyona geçeceğiz. Buradan çağrı yapıyoruz, omuz verelim Ulusal Kanal’ımıza. Kaynaklarımızı, alın terlerimizi, birikimlerimizi Ulusal Kanal’a katalım. Ulusal Kanal dünya birinciliğini hedefliyor ve bu yılın sonunda dünya birincisi olacak. Buradan ilan ediyoruz. 14 Temmuz, arkadaşlarımız belki IBAN numaralarını vs. ekrana yansıtabilirler. İzleyicilerimiz için. Gördüğünüz gibi hedef artı 5 milyon TL. Yani 15 milyonun üzerine 5 milyon TL daha 20 milyon hedefi koyuldu. 14 Temmuz son gün İletişim Gönüllüleri ve Görevlileri Vakfı hesabı adına aşağıda ekranda gördüğünüz IBAN numaralarına katkılarınızı bekliyoruz. Ulusal Kanal’ı dünya birincisi yapacağız. Türkiye’yi, Türkçe’yi dünya birincisi yapacağız. Çünkü seferberliğe başlarken işte TürkSat’a olan borcunu, Rütük’e olan borcunu, Dijitürk’e olan borcunu ödesin diye 15 milyonluk bir hedef konmuştu. Fakat hızını alamadı Ulusal Kanal. Bu arada haberler geldi. Üçüncü kanal oldu çıkınca. Niye biz dünya birinciliğini hedeflemeyelim deyip, Aralık sonunda yani yeni yıla 2026 yılına dünya birincisi olarak girmek üzere bu seferberliği uzattı. Hedefleri büyüttü. Mustafa ve arkadaşları ve değerli arkadaşlar 15 milyon hedefi aşıldı. Şimdi artı 5 milyon da bu birkaç gün içinde toplanacak. Ve 14 Temmuz’da 20 milyon hedef olacak. Ve borçlarını temizlemiş olacak. Ama daha önemlisi ekran kalitesine, insan kalitesine, haber kalitesine, zenginlik katmak için aynı zamanda önemli maddi imkanlara kavuşmuş olacak. Teşekkür ediyoruz efendim. Sorularımızı da yanıtladınız. Programımızın da sonuna doğru yaklaşıyoruz. Önünüzde bir kitap görüyorum. Evet, şimdi bugün beni çok değerli bir araştırmacı var. Youtube kanalı da var Yılmaz Yıldırım. Daha çok bu arkadaş bu Demokrat Parti üzerine çalışıyor. Yani 1946’da kurulan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkan, Atatürk’ün başbakanı olan, son başbakanı olan ve eski iddiatçı, Cumhurbaşkanımız, 3. Cumhurbaşkanımız, devlet büyüğümüz, Sayın Celal Bayar’ın önderliğinde. Ondan sonra 4 kurucusu vardı. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü. Fuat Köprülü büyük bir tarihçi. Refik Koraltan daha ilk Kurtuluş Savaşı Meclisi’nde var. Adnan Menderes de Kurtuluş Savaşı’na katılan ve ilk mecliste olan, istikrarlı madalyalı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıktığı Demokrat Parti. Bu konularda Yılmaz Yıldırım çok iyi çalışıyor. Bu da böyle kocaman, kütük gibi bir kitap. Arşiv belgelerinde Demokrat Parti, 1946-50 diye. Çok kıymetli bir çalışma. Bugün beni ziyaret etti. Başka çalışmaları da var arkadaşımızın. Yani bu Celal Bayar Vakfı’nın kanallarına, internetten. Oralarda bulabiliriz Celal Bayar Vakfı yayınlarını. Celal Bayar Vakfı sosyal medya hesaplarından da takip edebiliriz. Oralarda çok kıymetli ve özellikle yakın tarihi araştıran insanlar ve meraklılarımız için çok önemli bilgiler var. Yılmaz Yıldırım’ı tebrik ediyoruz. Bu yoğun çalışmaları ve bu ürünleri ürettiği için. Burada Celal Bayar’ın bu arşiv belgelerinde Demokrat Parti, 1946-50. Bu kitabı haftanın kitabı olarak öneriyoruz. Müzik olarak da biraz evvel Cumhuriyeti Kur’an iradeyi konuştuk. Milliyetçi irade dedik. Zaten o iradenin müzik alanında çok temsilcileri vardır. Yani bizim Nübüvvet Kodallılar, Ahmet Adnan Saygunlar, Cemal Reşit Reyler, Türk Beşlisi, Euli Cemal Erkinler. Muhammed Sun ve Sarper Össan da aslında onların devamı bizim kuşak. Muhammed Sun da benim çok iyi dostumdur. Çocukları da şimdi rahmetli oldu tabi Muhammed Sun ama kızları balerin ondan sonra oğlu müzisyen. Müzisyen bir aile. Bir cumhuriyet ailesidir. Ta onlar Ankara’da, o zaman keçi öğrendik falan Ankara’nın dışındaki köy gibiydi. Oralarda böyle gecekondu gibi bir evde oturuyorlardı. Onların çocuklarında, çocukluklarında Muhammed Sun’un evine gider gelirdik. Orada güzel beraberliklerimiz vardı. Öyle iyi bir aile. Muhammed Sun tam anlamıyla bir emekçi müzisyendir. Türkiye’nin kalbur üstü bestecilerinden biridir. Onun şimdi bozkırın sesi diye, o bizim kurucu iradeyi, milliyetçi iradeyi müzikte temsil eden eserini bu haftanın müziği olarak belirledik. Muhammed Sun’u da saygıyla anıyoruz, ona selamlar yolluyoruz. Bütün evlatlarına, kardeşlerimize de buradan sevgi saygı yolluyoruz. Evet, Muhammed Sun’un eseriyle, bozkırın sesi eseriyle. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim

