Türkiye
bugün
stratejik
bir dönüm
noktasındadır. Amerikancı-FETÖcü
darbe girişiminin
gözler
önüne
serdiği gerçek
budur.
“Günü
kurtarmak” artık
olanaksız
hale
gelmiş,
taktik manevralarla
sınırlı
tutumlar sürdürülebilir
olmaktan
çıkmıştır. İki
seçenek
vardır:
Ya
Türkiye,
ya Amerika.
Hayat,
“ara
konumları” yürürlükten
kaldırmıştır.
Ülkemizdeki her
siyasal
gücün
akıbetini belirleyecek
olan,
yapacağı
stratejik seçimdir.
HEM
İÇTE,
HEM DIŞTA
BİRLİK
Türkiye,
ancak
hem
içte,
hem
de dışta
birlik
sağlanarak
üstesinden gelinebilecek
sorunlarla
karşı karşıyadır.
İçte
birlik,
devletin
ve milletin
topyekûn
birliğidir.
Milli stratejinin,
ayağı
Türkiye toprağına
basan
hiçbir
gücün ziyan
edilmesine
tahammülü
yoktur. İçte
birliğin
merkezinde
güçlü bir
ordunun
önkoşulu
olan
ordu-millet birliği
yer
alır.
Ordunun
emir komuta
birliğini
bozarak
onun savaş
gücünü
budamaya,
milletin bir
kesimini
karşısına
konuşlandırarak
orduya
olan
güveni yıpratmaya,
ordunun
millet
içindeki köklerini
kurutarak
onu Mehmetçik
ruhundan
yoksun bırakmaya
yönelik
tutum
ve
adımlar, Amerikancı-FETÖcü
darbe girişiminin
hedefine
hizmet
eder. Orduyu
bir
“bilgi,
beceri
ve
donanım yığını”ndan
ibaret
gören anlayışın
“bilgisayar
oyunları” dışında
hiçbir
başarı
şansı
yoktur. İçte
birlik
şarttır,
ama
sonul
başarı için
yetmez.
Türkiye’nin
aynı
zamanda dışta
emperyalizmin saldırı,
tehdit
ve
dayatmalarına uğrayan
ülkelerle
sıkı
bir
güçbirliği yapması
gerekir.
Batı
Asya ülkeleriyle
birlik
ve
Avrasya’yla dayanışma,
ülkemiz
açısından artık
bir
seçenek
olmanın ötesinde,
stratejik
bir
zorunluluk haline
gelmiştir.
Üstelik
içte
ve dışta
birlik,
sağlayacakları başarılarla
birbirlerini
karşılıklı olarak
güçlendirecek
etkenlerdir.
EN
KRİTİK
TEHLİKE
Ülkemizin
bütün
kurumlarının ABD’nin
beşinci
kolu
olan FETÖ’den
temizlenmesi
ve PKK’ya
karşı
mücadelede kazanılan
başarılar,
Türkiye’nin stratejik
olanaklarının
önünü açmıştır.
Ayrıca
nesnel
zorunluluklar, ülkemizi
Avrasya’yla
dayanışmaya
itmektedir.
Buradaki
en kritik
tehlike,
Avrasya’yla
yakınlaşmaya
taktik
bir
manevra
olarak “Batı’ya
karşı
bir
pazarlık
kozu” rolünün
yüklenmesidir. Türkiye’nin
yeniden
ABD
planları doğrultusunda
konuşlandırılabileceği beklentisini
yükseltecek
her adım,
ülkemizi
saldırılara
açık
hale getirir.
Çünkü
o
zaman
Türkiye’yi böyle
bir
“çözüm”e
razı
edebilmek için
her
türlü
araç
devreye
sokulur. Böyle
bir
süreç,
Amerika
açısından artık
“güvenilmez”
hale gelmiş
iktidarların
“kabullenilmesini” değil,
bertaraf edilmeleri
için
bütün
olanakların seferber
edilmesini
tetikler. “Pazarlık
süreci”,
Türkiye’nin
yolunu tıkarken,
emperyalizme
bel bağlayan
güçlerin
önünü
açar.
BATI
İLE
İLİŞKİLERİN NORMALLEŞTİRİLMESİ
Ülkemizin
içte
ve
dışta
birliğinin kurcalanmaya
izin
veren
hiçbir gedik
bırakmayacak
biçimde sağlamlaştırılması,
Türkiye’nin ABD
ve
Batı
ile
olan
ilişkilerinin “normalleştirilmesinin”
de
biricik yoludur.
Ülkemizin
uluslararası
ilişkilerde saygınlığının
zirve
yaptığı dönem,
Atatürk
dönemidir. Çünkü
ülke
hem
paylaşımın konusu
olmaktan
çıkarılmış,
hem de
başta
komşuları
olmak
üzere bütün
ülkelerin
bağımsızlık
ve toprak
bütünlüğünü
etkin
biçimde savunmuştur.
Türkiye’nin
İkinci Dünya
Savaşı
dışında
tutulabilmesi, bu
tutum
sayesinde olanaklı
olmuştur.
DEĞERLERİN MİRASÇISI
KİM?
Amerikancı-FETÖcü
darbe
girişiminin herkes
tarafından
çıplak gözle
görülür
hale
getirdiği
başka bir
gerçek
daha
vardır.
O
da,
Atlantik Sistemi’nin
ikiyüzlülüğüdür. Atlantik
Sistemi,
darbeye
karşı kendini
savunan
Türkiye’ye
değil, Amerikancı
darbecilere
sahip
çıkmıştır. Batı’nın
demokratik
devrimlerle insanlığın
gündemine getirdiği
değerler,
artık
Batı’nın çürümüş
emperyalist
dokusunda kendilerine
hayat
hakkı
bulamamaktadır. Demokratik
devrimlerin değerlerini
yeniden
keşfedip
yükseltmeye çalışan
coğrafya
da, bugün
yine
Avrasya’dır.
Atatürk Devrimi’yle
bu
değerlerin öncülüğünü
yapmış
olan Türkiye’ye
yakışan,
yalnızca ülkenin
bekası
açısından
değil, yeni
uygarlığın
onurlu
temsilcileri arasındaki
yerini
almak
için
de, stratejik
olarak
Avrasya’da
saf
tutmaktır.
Semih
Koray
/
8
Ağustos
2016,
Aydınlık

