Küçük
kardeşim
hastalanmıştı.
Bildiği
tedavi
yöntemlerini
uygulayan
anam
çocuğunun
iyileşmediğini
görüp,
onu
doktora
götürmeye
karar
vermişti.
Babam
bir
yere
gitmişti
sanırım.
Bıçakla
başındaki
“terlik”te
dikili
olan
sekizlik
altınlardan
birininin
ipliğini
kesip,
dikkatle
kuşağının
arasına
yerleştirdi.
Kardeşimin
sömeleğini
(sömelek:
kundak),
“bağ”
denilen
renkli
yün
iplerden
okunmuş
desenli
şeritle
sırtına
sarındı.
“Yavrım,
yanım
sıra
sen
de
gel!”
dedi
anam.
Birlikte
yolumuzun
üzerindeki
komşumuz
Deli
Sadık’ın
evinin
önünden
geçerken
anam
ona
seslendi.
Çocuğun
hasta
olduğunu,
onu
doktora
götüreceğini
bunun
için
altın
bozdurmak
gerektiğini
söyledi
ve
yardım
etmesini
istedi.
Kocaman
bir
şalvarı
olan
Sadık
dayı
önümüze
düştü.
Ziraat
Bankası’nın
alt
yanında
olan
Aşyemez
Hamdi’nin
evine
kadar
gittik.
Sadık
dayı
evsahibi
ile
konuştu.
Alıcı
ufak
altını
elinde
evirip
çevirdi,
pek
de
memnun
görünmeyen
bir
suratla
kararlaştırdığı
parayı
verdi.
Doktor
İbrahim
Kocatürk’e
gittik.
İlkokuldan
sınıf
arkadaşım
Bekir’in
babası
olan
doktor,
annemin
anlattıklarını
dinledi
ve
kardeşimi
muayene
etti.
Reçeteyi
yazarken
bir
yandan
da
çocuğun
nasıl
beslenmesi
gerektiğini
anlattı.
“Bu
çocuğa
meyve
suyu
içirin”
dediğini
hatırlıyorum.
İlâçları
alıp
eve
geldik.
Ben
Mayıs
sonunda
kapanan
yatılı
okulda
okuyordum.
Tanık
olduğum
bu
olay
Haziran
ayı
ortalarında
gerçekleşmiş
olmalı.
Yaz
başlangıcında
henüz
yerel
meyve
ve
sebzeler
yetişmediği
için
ortalık
bolluk
değildi.
Anam
gururlu
insandır,
elinde
olanı
muhtaç
olana
verir
ama
kimseden
bir
şey
isteyemez.
O
gün
pazar
yok,
manavın
yolunu
zaten
bilmeyiz.
Doktor
meyve
suyu
içirin
dedi.
Kadıncağız
sıkılarak
komşumuz
Şoför
Mehmet’in
karısı
Pembe
teyzeye
gitti.
“Derde
derman
için…”
diyerek
girdiği
kapıdan
elinde
iki
tane
şeftali
ile
çıktı.
Annem
ve
kardeşlerimle
bahçemizdeki
eve
gittik.
Öğle
yemeği
yenecekti.
Annem
hasta
kardeşime
deva
olacak
şeftaliden
birini
aldı.
Olgunlaşmadığı
için
sert
olan
meyveyi
hıyar
doğrar
gibi
küçük
parçalara
ayırdı
ve
ufak
bir
bakır
çanaktaki
suyun
içine
attı.
Biraz
karıştırdı,
bir
süre
bekledi.
Meyve
parçaları
dipdiri
idi
ve
suyun
renginde
bir
değişim
olmamıştı.
Suyun
tadına
baktı,
meyve
tadı
filan
yoktu.
En
sonunda
“Nitmeliymiş
bunu!”
diyerek
suyu
bahçeye
serpti
ve
meyvenin
kalanını
“Al
sen
ye!”
diyerek
elime
tutuşturdu.
Çağla
tadındaki
ham
şeftaliyi
ben
yedim.
Meyvenin
sıkılıp
suyunun
içildiğini,
bunun
için
özel
presler
olduğunu,
daha
sonra
fabrikalarının
bile
yapıldığını
öğrendik.
Kapalı
kutular
ve
şişeler
içinde
bol
şekerli
ve
esanslı
olarak
satışa
sunuldular.
Reklâmlarla
tanıtılıp
insanları
tüketmeye
özendirdiler.
Yıllar
yılı
kasabamızda
çalışan
doktorla,
anlayışlı
bir
kadın
olan
anam,
yaşamsal
bir
konuda
bile
iletişim
kuramamıştı.
Ezerek
suyunu
içir
deseydi
anlardık
elbette.
Üzümleri
ayağımızla
çiğneyip
şıra
ve
pekmez
yapıyorduk
zaten.
Üzerindeki
hav
tüyleri
dolayısıyla
olsa
gerek,
şeftaliye
“tülü
tombak”
derlerdi.
Yerli
çeşitlerimizden
bazıları
küçük
meyveli
olup
sonbaharda
olgunlaşır.
Buna
karşın
kokusu
ve
lezzeti
çok
güzeldir.
Ziraat
Fakültesi’nin
ikinci
sınıfındaydım.
Yarıyıl
tatilinde
fakülteden
şeftali
fidanları
satın
alarak
trene
yükledim.
Babamla
birlikte
iki
dekar
yerde
fidan
dikilecek
çukurları
açıp
dikimi
yaptık.
Kasabanın
ikliminin
meyvelerin
10
gün
erken
olgunlaşmasına
elverdiğini
öğrendiğim
için
çoğunlukla
erkenci
çeşitleri
tercih
etmiştim.
Bunlar
orta
ve
geç
dönemde
olgunlaşan
albenili
çeşitlere
benzemiyordu.
Ancak
diğer
meyvelerin
yetişmediği
bir
zamanda
hasat
edildikleri
için
iyi
para
ediyordu.
Temmuz
–
Ağustos
aylarında
olgunlaşan
daha
iri
ve
lezzetli
olan
şeftaliler
incir,
üzüm,
kavun
ve
karpuzun
bol
olduğu
dönemde
daha
düşük
fiyatla
satılıyordu.
Satış
denince
iki
şeftaliye
muhtaç
kalmış
aile,
her
yıl
iki
dekar
yerden
tonla
şeftali
satmaya
başladı.
Babamla
anam,
dokuma
fabrikasında
çalışırlar
bahçenin
işini
de
kendileri
yapardı.
Şeftali
meyveleri
tek
yıllık
sürgünler
üzerinde
oluşur.
Budamaya
özen
göstermek
ve
meyvelerin
irileşmesi
için
aradan
bazılarını
seyreltmek
gerekir.
Israr
etmeme
karşın,
onlar
çağla
halindeki
meyveleri
koparıp
atmaya
kıyamazlardı.
Şeftali
ağacı
ceviz,
kestane,
üzüm
gibi
meyve
türlerine
göre
kısa
ömürlüdür.
Bahçenin
15
–
20
yıl
sonra
yenilenmesi
önerilir.
Şeftalinin
yaprak
ve
çekirdeklerinde
bulunan
bir
kimyasal
madde
nedeniyle
toprakta
yorgunluk
oluşur.
Beş
yıl
ara
vermeden
aynı
araziye
şeftali
dikilmesi
önerilmez.
Bahçemizdeki
ağaçlar
yaşlandıkça
onların
yerine
“papaz
eriği”
dikildi.
Anılarla
yüklü
bahçe
artık
doktora
götürdüğümüz
küçük
kardeşimin
elinde
varlığını
sürdürüyor.

